Havaalanında SAT komandosuna CPR yaptığı için kovulan hemşire… Sonrası inanılmazdı.

Camdan Tiyatroda Bir Kahraman: Elif Vural’ın Hikayesi
Sabiha Gökçen Havalimanı Dış Hatlar Terminali, öğleden sonra saatlerinde devasa ve ruhsuz bir makine gibi işliyordu. Anonsların yankısı, valiz tekerleklerinin granit zeminde çıkardığı monoton uğultu ve pasaport kontrolünde sabırsızca bekleyen insanların mırıltıları, modern çağın en büyük ve en uyuşturucu senfonisini oluşturuyordu. Burası duyguların sterilize edildiği, insanların “yolcu” ve “personel” olarak etiketlendiği, cam ve çelikten örülmüş bir tiyatro sahnesiydi.
Elif Vural, 214 numaralı çekin kontuarının arkasında, o sahnenin en önemsiz figürlerinden biri gibi dikiliyordu. Üzerindeki lacivert üniforma bedenine tam oturmuyor, yakası boynunu kaşındırıyordu. Ama Elif’i asıl rahatsız eden şey kumaşın dokusu değil, onun temsil ettiği çaresizlikti. Elif, dört yılını anatomi kitapları, nöbet listeleri ve acil servis koridorlarında dirsek çürüterek geçirmiş diplomalı bir hemşireydi. Fakat atama beklerken geçen sancılı yıllar, bürokrasinin soğuk duvarlarına çarpıp paramparça olmuş, sonunda onu bir hava yolu şirketinin yer hizmetleri memuru olmaya mecbur bırakmıştı.
Şimdi elleri neşter veya steteskop tutmuyordu. Pasaportları tarıyor, bagaj etiketlerini yapıştırıyor ve yüzüne yerleştirdiği plastik gülümsemeyle “İyi uçuşlar efendim,” diyordu. Gözlerinde ise Flobert’in Madame Bovary’sinde tasvir ettiği o derin, boğucu can sıkıntısı vardı. Ruhsal bir anestezi altındaydı. Sıradaki yolcu bagaj hakkını aştığı için bağırırken Elif’in bakışları terminalin giriş kapısına kaydı. Otomatik kapılar açıldı. İçeriye dışarıdaki kavurucu sıcağı ve egzoz dumanını yararak bir adam girdi. Üzerinde Türk Deniz Kuvvetleri’ne ait kendine has kamuflaj üniforması vardı. Sol omzunda SAT, su altı taarruz brövesi parlıyordu. Ancak adamın yürüyüşünde bir kahramanın dik duruşu yoktu. Ayaklarını sürüyor gibiydi. Ten rengi üniformasının yeşiliyle tezat oluşturacak kadar soluktu, adeta kireç gibi beyazdı. Alnındaki ter damlaları terminalin soğuk ışıkları altında cam kırıkları gibi parlıyordu.
Elif adamı fark etti. O an çekin memuru Elif değil, hemşire Elif devreye girdi. Mesleki deformasyon ya da bir lanet; o insanlara baktığında kıyafetlerini değil, fizyolojilerini görürdü. Adamın boyun damarlarındaki anormal şişkinliği, göğüs kafesinin yetersiz hareketini fark etti. Hipoksi, diye düşündü Elif. Oksijen gitmiyor, adam ölüyor.
Üsteymen Bora Keskin birkaç adım daha attı. Elindeki askeri çantayı sıkıca kavramıştı ama parmak boğumları bembeyazdı. Etrafındaki kalabalık kendi telaşları içinde körleşmiş bir nehir gibi akıp gidiyordu. Kimse ülkenin en elit askerinin en büyük savaşını şu an o granit zeminin üzerinde verdiğini görmüyordu. Ve sonra fizik kuralları devreye girdi. Bora’nın dizleri çözüldü. Vücudu yer çekimine daha fazla direnemedi. Küt. Bu ses bir çantanın düşüşü gibi değildi. İnsan bedeninin o et ve kemik yığınının sert zemine çarparken çıkardığı tok, rahatsız edici ve ölümcül ses terminaldeki uyuşukluğu bir bıçak gibi kesti.
Bir saniyelik mutlak sessizlik oldu. Ardından modern çağın en büyük hastalığı nüksetti: Seyirci kalma refleksi. İnsanlar çığlık atmadı, yardım etmedi. Sadece durdular ve daire oluşturdular. Eller ceplere gitti, ama yardım çağırmak için değil. O son model akıllı telefonları çıkarıp kayda girmek için. “Havalimanında asker bayıldı” başlığıyla paylaşılacak o videonun peşindeydiler. Dijital akbabalar avlarının etrafında toplanmıştı.
Elif kontuarın arkasında donup kalmadı. Şirketin acil durum prosedürünü ezbere biliyordu: 1) Sakin ol. 2) Müdahale etme. 3) Güvenliği ara. 4) Sağlık ekiplerini bekle. Sağlık ekipleri terminalin diğer ucundaydı. Gelmeleri en az sekiz dakika sürerdi. Beyin ölümü ise dört dakikada başlardı. Aradaki o dört dakika, bürokrasinin değil vicdanın sahasıydı.
Elif önündeki pasaportu masaya fırlattı. “Hanımefendi, ne yapıyorsunuz? Uçağım kaçacak!” diye bağıran yolcuyu duymadı bile. Kontuarın üzerinden atlamadı belki, ama yan taraftaki personel kapısını tekmeyle açarak dışarı fırladı. Topuklu ayakkabıları granit zeminde yankılanarak koşmaya başladı. O an işini kaybetmek umurunda değildi. Bir insanın göz göre göre prosedür yüzünden ölmesine izin veremezdi.
Kalabalığı yararak dairenin ortasına ulaştı. Bora yerde sırtüstü yatıyordu. Gözleri açık ama donuktu. Dudakları şimdiden morarmaya başlamıştı. Siyanoz. Elif dizlerinin üzerine çöktü. O pahalı ütülü üniforması kirlenecekti ama bunun bir önemi yoktu. Parmaklarını Bora’nın boynuna, karotis arterine bastırdı. Nabız yoktu, solunum yoktu. “Arrest,” diye fısıldadı Elif. Kalbi durmuştu.
“Geri çekilin! Alan açın!” diye bağırdı Elif. Sesi o cılız çekin memurunun sesi değil, acil serviste emir veren kıdemli hemşirenin sesiydi. Kalabalık bu otorite karşısında irkilerek bir adım geriledi. Elif Bora’nın üniformasının yakasına yapıştı. Düğmelerle uğraşacak vakit yoktu. İki eliyle asılarak o kalın askeri kumaşı yırttı. Düğmeler etrafa saçıldı. Askerin göğsü ter içinde ve hareketsizdi. Elif ellerini kenetledi. Avuç içinin sert kısmını Bora’nın iman tahtasının sternum altına yerleştirdi. Dirseklerini kilitledi ve tüm vücut ağırlığını vererek bastırmaya başladı.
Her basışta Bora’nın göğüs kafesi en az beş santim çöküp kalkıyordu. Bu filmlerdeki o nazik kalp masajlarına benzemiyordu. Bu vahşi, mekanik ve şiddetli bir işlemdi. Kaburgaların çatırdama sesi duyuldu. Etraftaki insanlar “Ay, adamı öldürüyor!” diye fısıldaşmaya başladı. Bilmiyorlardı ki kaburgalar kırılmadan kalp sıkışmazdı. Hayat bazen kırılarak kurtarılırdı.
Tam o sırada kalabalığın arasından telaşla koşan bir adam belirdi: Yer hizmetleri müdürü Taner Bey. Taner Bey, 50 yaşlarında, göbeği kemerinin üzerine taşmış, yüzü her daim kırmızı ve terli bir adamdı. Onun için havalimanı bir insan taşıma merkezi değil, bir sorumluluktan kaçınma sahasıydı. Şirketin itibarı bir insanın hayatından daha değerliydi.
“Elif!” diye gürledi Taner Bey. Sesi panik doluydu. “Ne yapıyorsun sen? Çekil oradan! Dokunma adama!” Elif durmadı. Ritmi bozamazdı. Beyne oksijen gitmeliydi. Ter damlaları Elif’in alnından süzülüp Bora’nın göğsüne damlıyordu.
“Sana dur diyorum!” Taner Bey Elif’in omzuna yapıştı ve onu geriye çekmeye çalıştı. “Prosedürü çiğniyorsun! Sigortamız bunu kapsamaz! Eğer adam ölürse şirket batar, sen de hapse girersin! Bırak ekipler gelsin!” İşte o an modern dünyanın en korkunç ikilemi o granit zeminde somutlaştı. Bir yanda yaşam vermek için çırpınan bir kadın, diğer yanda ölümü bir sigorta poliçesi maddesi olarak gören kravatlı bir bürokrat.
Elif omzunu sertçe silkeleyerek Taner’in elini itti. Başını kaldırmadan dişlerinin arasından tısladı: “Nabız yok Taner Bey. Ben bırakırsam ekipler geldiğinde sadece ceset torbası getirmek zorunda kalırlar. Çekilin başımdan!” Taner Bey bir astının, hem de herkesin önünde ona bağırmasıyla şoka girdi. Yüzü mosmor oldu. Cep telefonunu çıkardı ve güvenliği aradı. “Buraya hemen gelin! Çıldırmış bir personel yolcuya saldırıyor!”
Elif duymuyordu. O sadece ellerinin altındaki o sessiz kalbi duyuyordu veya duymaya çalışıyordu. “Bas bırak, bas bırak… Hadi asker!” diye fısıldadı Elif. Gözyaşları ve ter birbirine karışırken, “O kadar kurşundan kaçtın, burada bu aptal havalimanında ölemezsin. Nefes al!” dedi.
Siz hiç bir başkasının kalbi atsın diye kendi kalbinizi durduracak kadar çabaladınız mı? Ya da kuralların “dur” dediği yerde vicdanınızın “devam et!” diye haykırdığı o anı yaşadınız mı? Eğer cevabınız evetse, bu hikaye sizin hikayeniz.
Güvenlik görevlileri joblarını kavramış halde koşa koşa geliyorlardı. Bir suçluyu, bir teröristi etkisiz hale getirir gibi yaklaşıyorlardı. Suçu neydi? Ölmekte olan bir adamın kalbini çalıştırmak. Tam güvenlik görevlisi Elif’in koluna yapışmak üzereyken terminalin diğer ucundan turuncu yelekli sağlık ekipleri göründü. Ellerinde defibrilatör cihazı ve acil müdahale çantalarıyla geliyorlardı.
“Çekilin! Sağlık ekibi!” Paramediklerden biri genç ve çevik olanı Elif’in yanına kayarak diz çöktü. Elif’i itmedi. Profesyonel bir gözle Elif’in yaptığı kompresyonun ritmine ve derinliğine baktı. “Ritim iyi,” dedi paramedik. “Devam et. Ben pedleri yapıştırana kadar bırakma.” Elif bu onayı duyunca güvenlik görevlisinin tuttuğu kolunu silkeledi ve basmaya devam etti.
Paramedik Bora’nın göğsüne yapışkan pedleri yerleştirdi. Cihazın ekranında düz bir çizgi yerine kaotik titrek bir dalga belirdi. Ventriküler fibrilasyon. “Şoklanabilir ritim,” dedi paramedik. “Çekilin, şok veriyorum.” Elif ellerini Bora’nın göğsünden çektiği an boşluğa düşmüş gibi hissetti. Vücudu öne doğru yığıldı. Bora’nın vücudu elektrik akımıyla yay gibi gerildi ve tekrar yere düştü. O sert kaslı beden cansız bir kukla gibi sarsılmıştı.
Odadaki herkes nefesini tuttu. Telefonlarıyla kayıt yapan o meraklı kalabalık bile sessizleşti. Paramedik hemen şah damarını kontrol etti. Monitöre baktı. “Sinüs ritmi,” dedi. “Nabız döndü. Zayıf ama var.” Elif olduğu yere, o soğuk granitin üzerine çöktü. Derin, titrek bir nefes aldı. Ciğerleri yanıyordu. Başarmıştı. O adam, o asker, o isimsiz kahraman geri dönmüştü.
Paramedikler hızla Bora’yı sedyeye aldılar. Oksijen maskesini taktılar ve damar yolunu açtılar. “İyi iş çıkardın,” dedi yaşlıca olan paramedik Elif’e dönerek. “Sen olmasan biz gelene kadar beyin ölümü gerçekleşirdi. Bu adamı sen kurtardın.” Ancak bu övgü Elif’in duyduğu son güzel söz olacaktı.
Sedye’nin tekerlekleri uzaklaşırken Elif’in üzerine başka bir gölge düştü. Taner Bey, adamın yüzü kıpkırmızıydı. Kravatı gevşemişti ve alnındaki terler jöleli saçlarına karışıyordu. Elif’e bir hayat kurtaran kahramana değil, şirketin halısına kahve dökmüş beceriksiz bir stajyere bakar gibi bakıyordu.
“Sen ne yaptığını sanıyorsun!” dedi Taner Bey. Sesi alçak ama tehditkâr, dişlerinin arasından tıslıyordu. Elif yerden kalkmaya çalıştı. Dizleri titriyordu. “Nabzı dönmüştü. Taner Bey, müdahale etmeseydim…” “Bana tıbbi açıklama yapma!” diye bağırdı Taner. Sesi o kadar yüksekti ki hala orada olan ve olayı çeken yolcular irkildi. “Burası hastane değil. Sen de doktor değilsin. Senin görevin bilet kesmek ve bagaj tartmak. Şirketin müdahale etmeme politikasını bilmiyor musun?”
“Bir insan ölüyordu,” dedi Elif, sesi cılızlaşarak. “Ya ölseydi?” Taner Bey parmağını Elif’in yüzüne salladı. “Ya sen o adamın kaburgalarını kırarken kalbini patlatsaydın, ailesi kime dava açacaktı? Sana mı? Hayır, şirkete! Milyonluk tazminat davalarıyla kim uğraşacaktı? Senin o kahramanlık fantezin yüzünden bu şirketin itibarı ne olacak?”
Flobert, burjuvazinin ahlakını korkaklık olarak tanımlardı. Taner Bey bu tanımın vücut bulmuş haliydi. Bir adamın hayatını bir sigorta poliçesiyle tartıyordu ve terazi poliçeden yana ağır basıyordu.
“Bu bir suçtur!” dedi Taner. Sesi artık kurumsal bir soğukluğa bürünmüştü. “Yetkin ve görevin olmayan bir işe kalkışmak, yolcuyu riske atmak, amir emrine itaatsizlik, bunların hepsi tutanak sebebidir.” Elif etrafına bakındı. Yüzlerce göz ona bakıyordu. Az önce bir askerin hayatını kurtarmıştı ama şimdi bir suçlu gibi yargılanıyordu. Kimse “Durun, o kızı rahat bırakın!” demedi. Çünkü kalabalık dramayı severdi ama adaleti savunmak zahmetliydi.
Taner Bey elini uzattı. “Kartını ver!” Elif dondu. “Efendim?” “Personel giriş kartını ver ve yeleğini çıkar. Şu an itibariyle iş aktin, ağır kusur ve emre itaatsizlik nedeniyle feshedildi. Güvenlik arkadaşlar sana çıkışa kadar eşlik edecek.” Bu bir kovulma değildi. Bu halka açık bir infazdı.
Elif titreyen elleriyle boynundaki personel kartını çıkardı. O kart onun kirasını ödeyen, borçlarını kapatan tek güvenceydi. Ama şimdi o plastik parçasının boynunda bir tasma gibi durduğunu hissediyordu. Kartı Taner’in avucuna bıraktı. Sonra üzerindeki lacivert yeleği çıkardı. Yeleğin üzerinde Bora’nın kanı, teri ve yerdeki tozun izleri vardı. O yelek kirlenmişti belki ama Taner’in tertemiz pahalı takım elbisesinden çok daha onurluydu.
“Defol git şimdi!” dedi Taner Bey kartı cebine atarken. “Tazminat falan da bekleme. Dua et de asker ölmesin ve ailesi sana dava açmasın.” Elif tek kelime etmedi. Edeceği her kelime bu çamur deryasında kirlenirdi. Başını dik tutmaya çalıştı. Ama omuzları çökmüştü. Güvenlik görevlilerinin nezaretinde o devasa terminalin çıkış kapısına doğru yürümeye başladı.
Arkasından fısıltılar duyuyordu. “Kızdırdı müdürü. Yazık oldu kıza ama adamı kurtardı. Videoya çektim bak.” Otomatik kapılar açıldı ve Elif kendini dışarıya İstanbul’un o nemli sıcak havasına attı. Tam o sırada terminalin önünden bir ambulans sirenlerini çalarak tozu dumana katarak uzaklaşıyordu. İçinde Bora vardı. Elif’in hayatını kurtardığı adam hızla hayata dönmek üzere hastaneye götürülüyordu. Elif ise elinde çantası, işsiz, onuru zedelenmiş ve yapayalnız bir şekilde kaldırımda kala kaldı.
Ambulansın siren sesi uzaklaşırken Elif ellerine baktı. Hala titriyorlardı. Avuçlarında hala o askerin kalp atışının hayali ritmi vardı. Hayat ne garip bir tezatlıktı. Birini hayata döndürmek için kendi hayatını yakmak zorunda kalmıştı. Ama Elif o ambulansın arkasından bakarken içindeki hemşirenin fısıltısını duydu: “Yine olsa yine yapardım.”
Ancak dünya bu sessiz kahramanlığı görmemişti. Dünya sadece “havalimanında olay çıkaran personel kovuldu” manşetini görmeye hazırlanıyordu. Ve Bora, kendisini kurtaranın kim olduğunu bile bilmeden siren sesleri arasında kaybolup gitmişti.
Gerçek, modern çağda en hızlı bozulan gıdaydı. Bir olayın yaşanmasıyla onun sosyal medyaya düşmesi arasında geçen o birkaç dakikalık sürede hakikat eğilir, bükülür ve tanınmaz hale gelir.
Elif Pendik’teki o küçük rutubet kokan bodrum katı dairesinde eski kanepesine oturmuş, telefonunun kırık ekranına bakıyordu. Ekranın yaydığı soğuk mavi ışık, yüzündeki yorgunluğu ve göz altlarındaki morlukları daha da belirginleştiriyordu. Twitter’da Trend Topic listesinin üçüncü sırasında bir başlık vardı: “Havalimanında rezalet.”
Elif titreyen parmağıyla videoya tıkladı. Video titrek bir el kamerasıyla, muhtemelen olayı anlamayan bir turist tarafından çekilmişti. Görüntüde Elif yerde yatan Bora’nın üzerindeydi. Saçları dağılmış, üniforması yırtılmıştı. Dışarıdan bakıldığında hayat kurtaran bir sağlıkçıya değil, kriz geçiren bir saldırgana benziyordu. Kalp masajının o sert darbeleri videoda birer yumruk gibi görünüyordu.
Altındaki yorumlar, Flobert’in insan aptallığına duyduğu o derin nefreti haklı çıkaracak cinstendi: “Kadına bak adamı öldürecek resmen. Güvenlik nerede? Kesin adam biletine itiraz etti. Kadın da çıldırdı. İşçiye saygı kalmamış ama bu da fazla. Müdür adamı kurtarmaya çalışıyor, kadın bırakmıyor. Hapishanede çürüsün.” Kimse “O adamın kalbi durmuştu,” demiyordu. Kimse “O kadın kendi kariyerini yaktı,” demiyordu. Dijital koro elinde meşalelerle bir cadı avına çıkmıştı.
Elif telefonu kapatıp fırlattı. Mide asidi boğazını yakıyordu. Sadece işini kaybetmemişti. Onurunu, itibarını ve belki de geleceğini kaybetmişti. Masadaki fatura yığınına baktı. Banka hesabında kalan son bakiye bu ayın kirasını bile karşılamıyordu. Adalet sadece zenginlerin satın alabildiği bir lükstü ve Elif’in bu lükse gücü yetmezdi.
Aynı saatlerde İstanbul’un diğer ucunda GATA kökenli askeri doktorların görev yaptığı özel bir yoğun bakım ünitesinde bambaşka bir uyanış gerçekleşiyordu. Üsteymen Bora Keskin gözlerini açtı. İlk hissettiği şey göğüs kafesindeki o keskin bıçak saplanır gibi ağrıydı. Her nefes alışında kaburgaları sanki içeriden bir mengene ile sıkılıyordu. Ama bu ağrı Bora için kötü bir haber değildi. Askerler bilir: Ağrı varsa hayat vardır. Ölüm acımazdı. Ölüm hissizlikti.
Başucunda duran askeri doktor, Albay rütbesindeki Profesör Doktor Metin, Bora’nın gözlerini açtığını görünce dosyayı indirdi. “Hoş geldin üsteymenim,” dedi albay. Sesi babacan ama otoriterdi. “Bizi korkuttun. Hipoksiye bağlı kardiyak arrest. Ama şanslısın. Hem de çok şanslı.”
Bora oksijen maskesini çıkarmaya çalıştı. Eli zayıftı. “Ne oldu?” diye hırladı. Boğazı entübasyon tüpü yüzünden tahriş olmuştu. “Havalimanında yığılmışsın,” dedi albay. “Kalbin durmuş. Normal şartlarda beynin en az 6-7 dakika oksijensiz kalmalıydı. Bu da kalıcı hasar veya bitkisel hayat demekti. Ama buraya geldiğinde beyin fonksiyonların pırıl pırıldı. Sadece kaburgalarında çatlaklar var. Sana ilk müdahaleyi yapan her kimse işini biliyormuş. Kaburgalarını kırmış ama beynini kurtarmış. CPR ritmi kusursuzmuş.”
Bora kaşlarını çattı. Hafızası parça parça yerine geliyordu. Granit zemin, soğuk ve sonra bir çift el. Sert, kararlı, vazgeçmeyen eller ve ses: “Hadi asker, nefes al!” diyen ağlamaklı ama emreden bir kadın sesi. “Kim?” diye sordu Bora. “Kim yaptı?”
Albay omuz silkti. “Bilmiyoruz. Raporlarda havalimanı personeli yazıyor. Sağlık ekibi geldiğinde devralmış.” Bora yatakta doğrulmaya çalıştı. Kaburgaları isyan etti ama o acıyı görmezden geldi. O bir SAT komandosu idi. Borçlu kalmayı sevmezdi. Hele ki can borcunu.
“Tabletimi verin,” dedi Bora. “Dinlenmen lazım evlat.” “Komutanım,” dedi Bora ses tonunu sertleştirerek, “Tabletimi verin. Havalimanı güvenliğine erişmem lazım. Beni kimin hayata döndürdüğünü görmek istiyorum.”
Beş dakika sonra Bora’nın elindeki tabletin ekranında Sabiha Gökçen’in güvenlik kamerası kayıtları oynuyordu. Bora o steril hastane yatağında kendi ölümünü ve yeniden doğuşunu izliyordu. Görüntüleri büyüttü. Kalabalığın donup kaldığı o anı gördü. Sonra o mavi üniformalı kadının bir mermi gibi fırlayıp yanına gelişini izledi. Kadının üniformasını nasıl yırttığını, o narin bedenine rağmen nasıl devasa bir güçle göğsüne bastırdığını gördü.
Ama sonra Bora’nın kaşları çatıldı, dişlerini sıktı, çene kasları seyirmeye başladı. Videoda başka bir adam vardı. Takım elbiseli, göbekli bir adam. Kadını omzundan çekiştiriyordu. Onu durdurmaya çalışıyordu. Güvenlik görevlilerini çağırıyordu. Bora dudaklarını okumaya çalıştı. Adam bağırıyordu. Kadın ise direniyordu. Kadın Bora’nın hayatı için o takım elbiseli adamla savaşıyordu ve videonun sonu Bora tabletin ekranını kıracak kadar sıkı tuttu.
Kadın, Bora’yı hayata döndürdükten hemen sonra o takım elbiseli adam tarafından azarlanıyordu. Boynundaki kart alınıyordu. Yeleği çıkarılıyordu. Herkesin önünde bir suçlu gibi başı öne eğik bir şekilde kapı dışarı ediliyordu. Arkasından giden ambulans ise Bora’yı taşıyordu. O kadın kendi kariyerini feda ederek Bora’yı o ambulansa bindirmişti ve Bora o kadının adını bile bilmeden sirenler eşliğinde uzaklaşmıştı.
“Dur,” dedi Bora videoyu dondurarak. Görüntüdeki kadının yüzüne odaklandı. Ter içinde, makyajı akmış, saçları dağılmış ama gözlerinde saf bir kararlılık olan o yüze. Bu yüzü tanımıyordu ama o gözlerdeki ifadeyi çok iyi biliyordu. Operasyonlarda siper arkadaşının gözünde gördüğü o “seni bırakmayacağım” ifadesiydi bu. Bu kadın, üniformasız bir askerdi.
Bora tableti yatağa bıraktı. Göğsündeki ağrı artık fiziksel değildi, vicdaniydi. Bir SAT komandosu düşman hattında bile geride adam bırakmazdı. Ve şu an onu kurtaran kişi düşman hattında, o bürokratik cehennemde tek başına, silahsız ve savunmasız bırakılmıştı.
Kapıdaki nöbetçi askere seslendi. “Bana kıyafetlerimi getirin.” Albay müdahale etti. “Nereye üsteymenim? Daha serumun bitmedi.” Bora yataktan kalktı. Serum iğnesini kendi eliyle tereddüt etmeden çekip çıkardı. Kan kolundan çarşafa damladı ama umursamadı. “Serum bekleyebilir komutanım,” dedi Bora, gözlerinde fırtınalar koparken. “Ama onur beklemez. Bir personel benim için hayatını yaktı ve şu an dışarıda o videodaki yorumları okuyarak kendini bitiriyor. Ona borcumu ödemem lazım. O adam,” dedi Bora, videodaki Taner Bey’i işaret ederek, “O adam yanlış askere savaş açtı. O kadının boynundan aldığı o kartı ona kendi elleriyle taktıracağım.”
Bora’nın öfkesi sıcak ve parlayıcı bir ateş değildi. Soğuk, keskin ve ölümcül bir buz dağıydı. Bu bir intikam operasyonu değildi. Bu bir itibar iade operasyonuydu ve SAT komandoları operasyonlarda asla başarısız olmazdı.
Siz hiç bir haksızlık karşısında kanınızın donduğunu hissettiniz mi? O klavye delikanlılarının yazdığı yorumların bir insanın hayatını nasıl kararttığını görüp çaresiz kaldınız mı? İşte şimdi o çaresizliğin bittiği yerdeyiz. Çünkü bazen adalet mahkeme salonlarından değil, bir askerin vicdanından doğar.
Bora dolabından tören üniformasını çıkardı. Bir numaralı harici kıyafet, sırmalı madalyalı, jilet gibi. Bu kez havalimanına sedye ile değil, bir fırtına gibi girecekti ve o camdan tiyatro gerçek bir oyun görecekti.
İstanbul trafiğinin kendine has kaotik ritmi içinde siyah bir askeri makam aracı Sabiha Gökçen Havalimanı’na doğru süzülüyordu. Arabanın arka koltuğunda oturan Üsteymen Bora Keskin, göğsündeki kaburga ağrısını hissetmemek için değil, o ağrıyı bir odaklanma noktası olarak kullanmak için nefesini kontrol ediyordu. Üzerinde hastane önlüğü değil, Türk Deniz Kuvvetleri’nin bir numaralı harici kıyafeti vardı. Jilet gibi ütülü siyah ceket, omuzlarındaki altın sarısı rütbeler ve sol göğsünün üzerinde parlayan o efsanevi SAT brövesi. Bu kıyafet sadece bir kumaş parçası değil, devletin çelikten zırhıydı.
Bora hastaneden çıkmadan önce tek bir telefon görüşmesi yapmıştı. Havalimanı emniyet müdürü, devre arkadaşıydı. “O kızın adı ne?” diye sormuştu sadece. “Elif Vural.” cevabını aldığında Bora’nın zihnindeki hedef netleşmişti. Elif Vural ismi, dik durğan, dost doğru anlamına gelen o kelime. Kaderin isimlerle oynadığı oyunlardan biriydi bu.
Araç, giden yolcu terminalinin VIP kapısında durdu. Şoför kapıyı açtı. Bora arabadan indiğinde sağ elini gayri ihtiyari kaburgalarına götürmek istedi ama yapmadı. Bir SAT komandosu acısını asla belli etmezdi. Şapkasını taktı, başını dikleştirdi ve o otomatik kapılara doğru yürüdü. İki gün önce sedye ile yarı ölü bir halde çıkarıldığı o kapıdan şimdi bir fırtına tanrısı gibi giriyordu.
Terminal binasına adım attığı an o meşhur uğultu yerini tuhaf bir fısıltıya bıraktı. İnsanlar dönüp bakıyordu. Sadece üniformanın heybetinden değil, Bora’nın yüzündeki o kesinlik ifadesinden etkilenmişlerdi. O bilet kuyruğuna giren bir yolcu değildi. O bir hesap sormaya gelmişti. Botlarının granitte çıkardığı ses tak tak, kalbi gibi atıyordu.
Bora çekin kontuarlarının olduğu alana geldi. 214 numara. Olayın yaşandığı yer. Oraya bir saniye baktı. Yerdeki o görünmez kan ve ter izlerini sadece o görebiliyordu. Orada çalışan yeni memur, Bora’nın bakışlarını fark edince korkuyla geri çekildi. Bora başını çevirdi ve asıl hedefine, üst kattaki idari ofislerin bulunduğu camlı bölmeye yöneldi.
İdari katın kapısındaki güvenlik görevlisi Bora’nın rütbesini ve göğsündeki madalyaları görünce kimlik sormaya bile cesaret edemedi. Refleks olarak kenara çekildi. Bora asansöre binmedi. Merdivenleri çıktı. Her basamakta kaburgaları göğsüne batan birer mızrak gibiydi. Ama o bu acıyı Taner Bey’e duyduğu öfkeyle harmanlayıp yakıt yapıyordu.
Yönetim katı aşağısının aksine sessiz ve yapay bir serinliğe sahipti. Yerler halı kaplıydı. Havada ucuz oda parfümü ve bayat kahve kokusu vardı. Koridorun sonunda üzerinde “İstasyon Müdürü Taner Yılmaz” yazan buzlu camlı bir kapı duruyordu. Sekreter masasında genç bir kadın, Bora’nın hızla yaklaştığını görünce ayağa fırladı. “Beyefendi, komutanım, randevunuz var mıydı? Taner Bey toplantıda…” Bora durmadı. Sekretere bakmadı bile. “Toplantı bitti,” dedi ve Taner Bey’in kapısını çalmadan omuz darbesiyle değil ama kararlı bir el hareketiyle sonuna kadar açtı.
İçeride Taner Bey deri koltuğuna gömülmüş, elindeki telefonla yüksek sesle konuşuyordu. Önündeki masada yarım yenmiş bir sandviç ve Elif’in o gün zorla aldığı personel kartı duruyordu. “Yok canım hallettik. Kızı gönderdim. Dava mava açamaz. Tazminatsız fesih…” Taner kapının açılmasıyla irkildi. Karşısında omuzları kapıyı dolduran, yüzü mermer gibi ifadesiz o subayı görünce telefonu kulağından indirdi.
“Buyurun,” dedi Taner, sesindeki o sahte otoriter tonu korumaya çalışarak. “Burası özel bir ofis. Böyle giremezsiniz.” Bora kapıyı arkasından yavaşça kapattı. Klik. Bu ses Taner’in kaçış yolunun kapandığının işaretiydi. Bora masaya doğru yürüdü. Elif’in masada duran o plastik kartına baktı. Sonra Taner’in gözlerinin içine:
“Özel olan tek şey,” dedi Bora, sesi bir neşter kadar soğuktu, “bir insanın hayatıdır Taner Bey. Ve siz o hayatı kurtaran elleri bu odadan kovdunuz.”
Taner Bora’nın yüzünü inceledi. Sonra gözleri büyüdü. “O asker, o gün yerde yatan, morarmış, ölü gibi duran o adam… Siz? Siz o yolcusunuz, iyileşmişsiniz… Geçmiş olsun. Biz de şirket olarak çiçek gönderecektik ama…” “Kes sesini,” dedi Bora. Bağırmadı ama sesindeki ton Taner’in kelimelerini boğazına tıktı.
Bora masanın önündeki koltuğa oturmadı. Ayakta durdu. Taner’in üzerine gölgesini düşürdü. Flobert bu sahneyi tasvir etseydi Taner’in terleyen bıyık diplerini ve Bora’nın üniformasındaki kusursuz altın düğmelerin parıltısını anlatırdı. Biri korkaklığın, diğeri onurun sembolüydü.
“Duyduğuma göre,” dedi Bora, masadaki karta uzanıp parmaklarının arasında çevirerek, “Elif Vural’ı prosedür ihlali gerekçesiyle işten atmışsınız. Gerekçe neydi? Ölmekte olan bir devlet memuruna izinsiz dokunmak mı?”
Taner savunmaya geçti. Bürokratik zırhını kuşandı. “Bakın üsteymenim, olayı kişiselleştirmeyin. Bizim kurallarımız var. O personel tıbbi yetkisi olmadan müdahale etti. Ya sizi öldürseydi? Şirketimizi riske attı. Ayrıca amirine yani bana herkesin içinde bağırdı. Otorite sarsıldı. Bunun affı yoktur.”
Bora acı bir gülümsemeyle güldü. “Otorite mi?” Bora masaya eğildi. Kaburgaları sızladı ama yüz vermedi. “Siz otoriteyi o deri koltuk mu sanıyorsunuz? Otorite kriz anında karar verebilmektir Taner Bey. O kadın sizin on dakikada yapamadığınızı on saniyede yaptı. Karar verdi ve o karar sayesinde ben şu an buradayım. Sizin o iğrenç parfümünüzü kokluyorum.”
Taner terlemeye başladı. “Biz yasal haklarımızı kullandık.” “Ben de yasal haklarımı kullanacağım,” dedi Bora. “Ama mahkemede değil. Ben vefa hakkımı kullanacağım.” Bora Elif’in kartını cebine attı. “Şimdi,” dedi Bora, saatine bakarak, “okadını buraya çağıracaksınız. Taner şaşkınlıkla başını kaldırdı:
“Geri mi alayım? Asla, tutanaklar tutuldu, genel merkez…”
Bora elini kaldırarak sözünü kesti:
“Onu işe geri almanız umurumda değil. O kadın zaten sizin gibi küçük adamların yanında çalışmayacak kadar büyük biri. Onu buraya, bu ofise değil, aşağıya, olayın olduğu yere çağıracaksınız. ‘Resmi evrak imzalaman lazım, eksik kaldı’ diyeceksiniz. Yalan söylemekte iyisinizdir, zorlanmazsınız.”
Taner’in sesi titriyordu:
“Neden?”
Bora şapkasını düzeltti, gözlerinde buz gibi bir kararlılık vardı:
“Çünkü o kadını herkesin içinde bir suçlu gibi kovdunuz. Herkesin içinde aşağıladınız. Şimdi aynı yerde, herkesin içinde ona hak ettiği itibarı vereceğiz. Ve siz Taner Bey, en ön sırada izleyeceksiniz.”
Taner itiraz etmek istedi ama Bora’nın duruşu öyle bir tehdit yayıyordu ki cümlesini bitiremedi.
“Bu bir rica değil,” dedi Bora. “Bu, hayatta kalmış bir SAT komandosunun emridir. Telefonu elinize alın.”
Taner titreyen elleriyle telefona uzandı. Bora camdan aşağıya, terminalin o karınca yuvası gibi işleyen kalabalığına baktı. Sahne hazırdı. Oyuncular yerini alacaktı ve bu kez final Taner’in istediği gibi değil, Onur’un emrettiği gibi bitecekti.
Elif Vural, Sabiha Gökçen Havalimanı’nın devasa döner kapılarından içeri girdiğinde kendini bir mezbahaya geri dönen kurbanlık koyun gibi hissediyordu. Taner Bey’in sekreteri yarım saat önce aramıştı:
“İmzalanması gereken fesih evrakları var, acilen terminale gelmeniz gerekiyor. Aksi takdirde tazminatınız yanar.”
Elif’in tazminata ihtiyacı vardı. Kirası, faturaları ve en önemlisi onuru için o paraya muhtaçtı. Ama o binaya tekrar girmek, olayın yaşandığı, herkesin ona bir suçlu gibi baktığı o suç mahalline dönmek fiziksel bir işkence gibiydi.
Üzerinde o günkü üniforması yoktu. Soluk renkli bir kot pantolon ve beyaz bir gömlek giymişti. Saçlarını sıkıca toplamıştı, yüzünde makyaj yoktu. Görünmez olmak istiyordu. Terminalin soğuk havası yüzüne çarptığında midesi kasıldı. Gözleri gayri ihtiyari 214 numaralı kontuar önüne, Borayı hayata döndürdüğü o noktaya kaydı. Zemin temizlenmişti. Kan, ter ve düğme parçaları yok olmuştu. Sanki orada bir can pazarı yaşanmamış, sadece bir yolcu kahvesini dökmüş ve silinmiş gibiydi. Hayatın bu kayıtsızlığı Elif’in boğazını düğümledi.
Taner Bey tam da olayın olduğu yerde, orta alanda bekliyordu. Ama bir gariplik vardı; yanında güvenlik görevlileri yoktu, elinde evrak dosyası yoktu ve daha da önemlisi Taner Bey terliyordu. Klimanın 18 dereceye ayarlı olduğu bu devasa buzdolabında adamın alnından boncuk boncuk terler akıyordu. Yüzü kireç gibiydi, gözleri sürekli etrafı tarıyordu.
Elif yavaş adımlarla yaklaştı.
“Evraklar nerede Taner Bey?” diye sordu. Sesi mesafeliydi. “İmzalayıp gitmek istiyorum. Daha fazla burada kalmak istemiyorum.”
Taner Elif’e bakmadı. Bakışları terminalin giriş kapısına kilitlenmişti.
“Bekle,” dedi Taner sesi titreyerek. “Birazdan, birazdan gelirler.”
“Kimler? Polis mi? Beni tutuklatacak mısınız? Ben bir hayat kurtardım Taner Bey, suç işlemedim.”
Taner cevap veremedi. Çünkü cevap o an terminalin giriş kapısından içeri giren cevap yanında anlamsız kalırdı.
Önce ses duyuldu. Havalimanının o kaotik uğultusunu, valiz seslerini ve anonsları bastıran ritmik, metalik ve korkutucu derecede senkronize bir ses. Rap, rap, rap. Bu asker botlarının mermer zemine vuruş sesiydi ama bir veya iki kişinin değil, bir birliğin sesiydi.
Elif ve terminaldeki yüzlerce yolcu başlarını sesin geldiği yöne çevirdi. Giriş kapısından içeriye siyahlar içinde bir deniz dalgası gibi giren SAT komandoları belirdi. Üzerlerinde operasyon kamuflajları değil, tören üniformaları vardı. Siyah ceketler, altın sırmalar, beyaz eldivenler ve bellerinde parlayan tören kılıçları. En önde üsteymen Bora Keskin yürüyordu.
Bora’nın yüzü bir heykel kadar ifadesiz ama bir o kadar da etkileyiciydi. Kaburgalarındaki ağrıya rağmen dimdikti. Arkasında ikişerli kolda dizilmiş 12 kişilik timle aynı ritimde, tek bir vücutmuş gibi ilerliyordu. Terminaldeki hayat durdu. Gerçekten durdu. İnsanlar yürümeyi bıraktı, valizler olduğu yerde kaldı. Olayı iki gün önce cep telefonlarıyla çekip Elif’i linç eden o kalabalık şimdi aynı telefonları çıkarmış, bu heybetli yürüyüşü çekiyordu. Ama bu kez fısıltılarda alay değil, korku ve hayranlık vardı.
Bora ve timi kalabalığı yararak ilerledi. Kimse önlerinde durmaya cesaret edemedi. Taner Bey olduğu yerde küçüldükçe küçüldü. Sanki zemin yarılsa da içine girse diye dua ediyordu. Elif ise donup kalmıştı. Gelen adamı tanıyamamıştı. O gün yerde yatan, morarmış, ölü gibi olan adam bu muydu? Bu bir Yunan tanrısı gibi görünen subay o adam mıydı?
Bora Elif’in tam üç adım önünde durdu. Elini havaya kaldırdı. Arkasındaki 12 komando aynı anda durdu. Tak! Topukların birbirine çarpma sesi terminalin yüksek tavanında bir tabanca patlaması gibi yankılandı. Sessizlik o kadar mutlak oldu ki uzaktaki bir klimanın vızıltısı bile duyulabiliyordu.
Bora gözlerini Elif’in gözlerine dikti. O bakışlarda hastane odasındaki öfkeli Bora yoktu. O bakışlarda, “Benim hayatım senin ellerinde şekillendi,” diyen derin bir minnet ve saygı vardı. Taner Bey’e kısa bir bakış attı. O bakış, “İzle ve öğren,” diyordu. Sonra tekrar Elif’e döndü.
“Elif Vural!” dedi Bora. Sesi gürdü, terminalin her köşesinden duyulacak kadar netti. Mikrofon kullanmasına gerek yoktu, otoritesi sesini taşıyordu.
“İki gün önce tam bu noktada benim kalbim durduğunda herkes izledi, herkes sustu, herkes korktu. Ama siz, siz korkmadınız.”
Bora bir adım daha yaklaştı. Elini cebine attı. Elif irkildi. Bora cebinden Elif’in o gün zorla alınan personel kartını çıkardı. Kartı iki eliyle tuttu. Sanki bir devlet nişanıymış gibi:
“Bu kart,” dedi Bora, kartı havaya kaldırarak, “sizin buradan kovulma gerekçenizdi. Yetkisiz müdahale dediler. Ama benim komutanlarım, benim devletim buna görev bilinci der. Siz o gün sadece bir askeri kurtarmadınız Elif Hanım. Siz o gün bu üniformanın onurunu yerde sürünmekten kurtardınız.”
Elif’in gözleri doldu. Boğazında koca bir yumru oluştu. İki gündür suçlu, beceriksiz, saldırgan diye yaftalanan ruhu bu sözlerle yıkanıyordu. Bora kartı Elif’e uzatmadı. Onu Taner Bey’e uzattı:
“Müdür bey!” dedi Bora sertçe, “bu kartı sahibine verin ama verirken bir lütuf gibi değil, bir özür gibi verin.”
Şimdi Taner Bey titreyen ellerle kartı aldı. Yüzü kıpkırmızıydı, ter gömleğini sırıl sıklam etmişti. Elif’e döndü. O kibirli adam gitmiş, yerine ezik bir bürokrat gelmişti.
“Buyurun Elif Hanım…” dedi Taner. Sesi zor çıkıyordu. “Bir yanlış anlaşılma oldu… Kartınız…”
Elif kartı aldı. Parmakları karta değdiğinde o plastik parçası artık bir utanç belgesi değil, bir zafer madalyasıydı. Ama Bora bitirmemişti. Geri çekildi, tekrar esas duruşa geçti.
“Manga!” diye bağırdı. Sesi gök gürültüsü gibiydi. Arkasındaki 12 komando aynı anda “Emret komutanım!” diye haykırdı.
“Hayat kurtaran o ellere selam dur!”
Bora sağ elini şakana götürdü. Sert, keskin ve kusursuz bir asker selamı. Arkasındaki tim aynı anda robotik bir mükemmellikle selama durdu. Şak! Eldivenlerin şapkalara çarpma sesi. Bu bir generale verilen selam değildi. Bu bir cumhurbaşkanına verilen selam değildi. Bu, işinden kovulmuş sivil kıyafetli, saçları alelade toplanmış genç bir hemşireye verilen selamdı.
Elif hayatında hiç bu kadar ağlamak isteyip de bu kadar gururla dolduğu bir an yaşamamıştı. Gözyaşları yanaklarından süzülürken omuzları dikleşti. Karşısındaki bu çelikten duvar, bu yenilmez adamlar onun önünde saygıyla duruyordu. Kalabalıktan önce tek tük sesler geldi. Sonra bu sesler büyüdü, yayıldı ve tüm terminali kaplayan devasa bir alkış tufanına dönüştü. İnsanlar o gün linç ettikleri kadını şimdi alkışlıyordu.
Flobert haklıydı. Kalabalıklar rüzgar gülü gibiydi. Nereye eserse oraya dönerdi. Ama Elif için o alkışların bir önemi yoktu. Onun için tek gerçek, Bora’nın o sırada buğulanan gözlerindeki sessiz teşekkürdü.
Bora selamı kesti. “Rahat!” komutunu verdi. Elif’e yaklaştı. Sadece onun duyabileceği bir ses tonuyla fısıldadı:
“Şimdi müdür beyin size bir teklifi olacak. Dinlemenizi tavsiye ederim. Ama cevabınız ne olursa olsun bilmenizi isterim ki Türk Silahlı Kuvvetleri borcunu ödedi.”
Bora arkasını döndü. Timine “gerisi geriye marş” komutunu verdi. Geldikleri gibi disiplinli, heybetli ve durdurulamaz bir şekilde çıkış kapısına yöneldiler.
Arada kalan Taner Bey, elinde mendiliyle terini silerken Elif ona döndü. Artık güç dengesi değişmişti. Artık o kovulan işçi değildi. O, bir ordunun arkasında durduğu kadındı.
“Evet Taner Bey,” dedi Elif gözyaşlarını silerek. “Evraklar nerede? Yoksa söyleyecek başka bir şeyiniz mi var?”
Havalimanın devasa terminalinde askerlerin bot sesleri uzaklaşıp yerini yeniden valizlerin gürültüsüne bıraktığında geriye tuhaf bir boşluk kaldı.
Taner Bey alnındaki teri pahalı mendiliyle silerken karşısında duran kadına, Elif’e bakmaya çekiniyordu. Az önce bir hiç olan bu kadın şimdi arkasında devletin en keskin kılıcını, SAT komandolarını almış bir güçtü. Taner bir bürokratın hayatta kalma içgüdüsüyle rüzgarın yön değiştirdiğini hemen anlamıştı.
“Elif Hanım,” dedi Taner, sesi yapay bir şefkatle yumuşamıştı. “Bakın, stresli bir andı. Hepimiz gerildik. Üsteymen haklı. Siz inisiyatif aldınız, şirketimiz… Yani biz bu tür kahramanlıkları takdir ederiz aslında.”
Taner elindeki dosyayı açtı. İçindeki fesih kağıdını çıkarıp buruşturdu ve cebine attı.
“Olanları unutalım. Kartınızı geri aldınız. Hatta ben genel merkezle görüştüm. Sizi Vardiya Amiri yapmayı düşünüyoruz. Maaşınıza da %30 zam. Ne dersiniz? Pazartesi temiz bir sayfa açalım mı?”
Elif Taner’in yüzüne baktı. Flobert bu anı tasvir etseydi Taner’in gözlerindeki o hesapçı korkuyu ve skandalı örtbas etme telaşını tiksintiyle anlatırdı. Bu adam Elif’in değerini anladığı için değil, Bora’nın gücünden korktuğu için bu teklifi yapıyordu. Eğer o askerler gelmeseydi Elif şu an kapının önünde ağlıyor olacaktı.
Elif elindeki personel kartına baktı. Üzerindeki fotoğrafı, o zoraki gülümsemesi. O kart sadece bir kapı açma anahtarı değil, aynı zamanda ruhunu hapseden bir zincirdi. Başını kaldırdı ve terminale baktı. İnsanlar yeniden kendi telaşlarına dönmüştü. Kimse kimsenin yüzüne bakmıyordu. Burası kalplerin değil, bavulların taşındığı bir yerdi. Ve Elif bir kalp taşıyordu.
“Taner Bey,” dedi Elif. Sesi sakin ama kesindi. “Siz bana zam teklif ediyorsunuz çünkü korkuyorsunuz. Ama ben artık korkmuyorum.”
Elif kartı tekrar Taner’e uzattı. Taner şaşkınlıkla aldı.
“Amir olmak, maaş… Benim yerim burası değil,” dedi Elif. “Benim yerim insanların birbirine müşteri değil, ‘can’ diye baktığı yer. Ben o üniformayı yırttığımda aslında bu işi de yırttım attım. Ve inanın bana, o askerin nefes aldığını duyduğum an, sizin vereceğiniz hiçbir maaştan daha değersiz değildi.”
Elif kartı Taner’in eline bıraktı.
“İstifanızı kabul ediyorum. Pazartesi gelmeyeceğim.”
Arkası dönüp Taner’in şaşkın bakışları arasında çıkış kapısına doğru yürümeye başladı.
Bu kez kovularak değil, kendi rızasıyla, başı dik bir şekilde gidiyordu.
Otomatik kapılardan çıkıp İstanbul’un o nemli havasını ciğerlerine çektiğinde elinde Bora’nın verdiği o plastik kart kabının hala durduğunu fark etti. Kartı Taner’e vermişti ama kabı elinde kalmıştı. Kabın arkasında katlanmış küçük bir kağıt parçası vardı. Elif durdu, kağıdı çıkardı. Bu antetli bir kağıttı. Üzerinde Türk Silahlı Kuvvetleri logosu yoktu ama altında Bora Keskin’in imzası ve kaşesi vardı.
Bu bir tavsiye mektubuydu ama sıradan bir iş referansı değil. Ankara’daki GATA kökenli, ülkenin en prestijli travma hastanesinin başhekimine hitaben yazılmıştı:
“Sayın hocam, Elif Vural diplomasında yazan notlardan çok daha fazlasını bir insanın kalbini elleriyle çalıştırarak ispatlamıştır. Sahra şartlarında gösterdiği soğukkanlılık, benim timimdeki sıhhiyecilere denktir. Kendisine kefilim. Bu yeteneğin bir çekin bankosunda harcanmasına izin vermeyin. Üsteymen Bora Keskin.”
Elif mektubu okurken elleri titredi. Gözyaşları kağıdın üzerine damladı. Bora sadece onurunu kurtarmamıştı, ona geleceğini de geri vermişti. O Elif’in içindeki o sönmüş hemşirelik ateşini görmüş ve ona bir kıvılcım vermişti.
Elif taksi durağına doğru yürüdü. Artık işsizdi. Cebinde beş kuruşu yoktu. Ama elinde paha biçilemez bir kağıt ve kalbinde devasa bir umut vardı. Taksiye bindi. Şoför dikiz aynasından baktı:
“Nereye abla?”
Elif gözyaşlarını sildi. Camdan dışarı, gökyüzünde süzülen uçaklara baktı. O uçaklar gidiyordu ama o kalmıştı ve kalmak bazen gitmekten daha büyük bir yolculuktu.
“Hastaneye,” dedi Elif gülümseyerek. “Benim asıl iş yerime.”
Son söz: Hayat filmlerdeki gibi her zaman büyük müziklerle ve konfetilerle kutlamaz zaferleri. Bazen en büyük zafer, sadece “hayır” diyebilmektir. Elif o gün o havalimanında sadece bir askeri kurtarmadı; kendi ruhunu da plaza hayatının dişlileri arasından çekip kurtardı. Bora bir daha Elif’i gördü mü? Belki, belki bir gün Bora yaralandığında gözlerini açtığı o acil serviste başucunda yine Elif’i buldu. Ya da belki sadece birbirlerinin hayatında en zor anlarında parlayan birer deniz feneri olarak kaldılar. Önemli olan kavuşmaları değil, birbirlerini hatırlamalarıydı.
Sevgili dostlar, cesaretin üniforma gerektirmediğini, vicdanın bürokrasiden güçlü olduğunu gördük. Eğer siz de hayatın size biçtiği o dar gömleği yırtıp atmak istiyorsanız, içinizdeki sesi dinlemek için bir işaret bekliyorsanız, işte o işaret bu hikayeydi.