Hemşire son vardiyasında işten çıkarıldı. Ardından iki helikopter indi: “Sana şimdi ihtiyacımız var”

Karanlıkta Işık – Deniz Kara’nın Hikayesi
Konya Devlet Hastanesi’nin acil servis koridorları gece yarısı, saat 23:45’te bile ışıl ışıldı. Neon lambalar, beyaz duvarlara o steril soğuk parıltıyı yayıyor, her şeyin kontrol altında olduğu yanılmasını veriyordu. Ama Deniz Kara, on yıldır bu koridorlarda yürüyen biri olarak biliyordu: Parlak ışıklar, karanlık gerçekleri asla gizleyemezdi.
Üniformasının göğsünde, sağ kolunda ve önlüğünde kan lekeleri vardı. Kendi kanı değildi. Yarım saat önce getirilen trafik kazası kurbanının kanıydı. Adam kurtulmuştu. Deniz onu kaybetmemek için tam yirmi dakika göğüs masajı yapmış, nabzını geri getirmişti. Şimdi adam yoğun bakımdaydı, ailesi dışarıda ağlayarak teşekkür ediyordu. Ama Deniz’in kendisi o teşekkürleri duymak için orada kalmamıştı. Çünkü idari koridorun sonundaki ofisten soğuk bir ses onu çağırmıştı:
“Hemşire Kara, Direktör Orhan Bey sizi bekliyor.”
Sekreter Ayşe’nin sesi nezaketten yoksun, mekanikti. Deniz önlüğünü çıkardı, ellerini hızla yıkadı. Koridorun ucundaki cam kapıya yürüdü. Her adımda ayaklarının altındaki linolyum zemin hafif yapışkan bir ses çıkarıyordu. Sanki zemin bile onun bu odaya girmesini istemiyordu.
Kapıyı açtığında, direktör Orhan baş masasının arkasında oturuyordu. 55 yaşlarındaydı, saçları yanlarda beyazlamış, gözlüğünün arkasındaki gözleri ifadesizdi. Masanın üzerinde bir dosya, bir kalem ve küçük bir zarf duruyordu. Deniz, o zarfın ne anlama geldiğini anlamak için doktor olmaya gerek olmadığını biliyordu.
“Otur,” dedi Orhan. Kelimeyi emir gibi söyledi.
Deniz oturmadı, ayakta kaldı. Ellerini önünde birleştirdi. “Ne oldu?”
Orhan zarfı parmak uçlarıyla iterek Deniz’e doğru kaydırdı. “İşten çıkarılma bildiriniz. Bugün son vardiyanız.”
Kelimeler havada asılı kaldı. Deniz önce yanlış duyduğunu sandı. Sonra tekrar baktı. Orhan’ın yüzünde pişmanlık, tereddüt ya da utanç yoktu. Sadece soğuk, bürokratik bir boşluk vardı.
“Neden?” diye sordu Deniz, sesini düz tutmaya çalışarak.
“Sebep yazıda: üstlerine karşı uygunsuz tavır, kurumsal kararlara itiraz, disiplin ihlali.”
Deniz gözlerini kıstı, hatırladı. Üç gün önceydi. Orhan bütçe toplantısında yeni VIP katı için lüks cihaz alımını onaylamıştı. Aynı gün acil serviste bir çocuğun ameliyatı bütçe yetersizliği nedeniyle ertelenmişti. Deniz toplantıda ayağa kalkıp sormuştu: “VIP hastaların konforu, normal hastaların hayatından mı önemli?”
Orhan o gün sessiz kalmış, toplantıyı kapatmıştı ama şimdi cevap veriyordu. Kağıt üzerinden. “Bu hastanede sorular soran değil, emirleri uygulayan insanlar kalır.”
Deniz zarfı aldı, açmadı bile, masaya bıraktı. “O çocuk ameliyat olmadıysa öldü. Siz biliyorsunuz değil mi?”
Orhan gözlerini kaçırdı. “O benim sorunum değil. Çık lütfen.”
Deniz döndü, kapıya yürüdü. Elini tokmağa koyduğunda son bir kez arkasına baktı. “On yıl burada çalıştım. Yüzlerce hayat kurtardım. Ama sizin için ben sadece itaatsiz bir çalışandım. Umarım aynaya baktığınızda kendinizi tanıyabiliyorsunuzdur.”
Kapıyı kapattı. Koridorda neon ışıklar hâlâ parlıyordu. Ama Deniz için artık her şey karanlıktı.
Soyunma odasına gitti. Dolabını açtı, içindeki eşyalarını küçük bir çantaya doldurdu: yedek forma, içinde adı kazınmış stetoskop, on yıllık anıları taşıyan fotoğraflar. Duvardan kimlik kartını çıkardı, sekreter masasına bıraktı. “Deniz Kara, Acil Servis Hemşiresi” yazıyordu. Artık değildi.
Dışarı çıktığında Konya’nın soğuk gecesi yüzüne çarptı. Gökyüzü bulutluydu, hafif bir yağmur çiseleyiyordu. Deniz montunu giymedi, yağmurun yüzüne, saçına değmesine izin verdi. Belki bu, kendini hâlâ bir şeyler hissettiğine ikna etmenin yoluydu.
Yürüdü. Nereye gittiğini bilmeden, sadece yürüdü. Hastaneden uzaklaştıkça göğsündeki ağırlık hafiflemedi, aksine ağırlaştı. Çünkü biliyordu: Hastaneden ayrılmak kolaydı. Ama kendini, kim olduğunu, neden bu işi yaptığını geride bırakmak imkânsızdı.
Eve döndüğünde saat 00:30’du. Küçük iki odalı dairesi Konya’nın eski bir mahallesinde, üçüncü kattaydı. Mobilyalar eski, duvarlar soluktu ama temizdi. Deniz temizliği seviyordu. Belki de hastanelerdeki o steril düzene alışmıştı.
Kapıyı kapattı, ışıkları açmadı. Karanlıkta kanepeye oturdu. Ellerini yüzüne kapadı. Ağlamadı. Ağlamak için çok yorgundu. Sadece oturdu, sessizliği dinledi.
Televizyonu açtı. Ekranda canlı yayın bir haber kanalı vardı. Spiker konuşuyordu: “Güneydoğu sınırındaki insani kriz derinleşiyor. Son çatışmalarda onlarca sivil yaralandı. Bölgeye tıbbi yardım ulaşamıyor. Uluslararası örgütler çağrı yapıyor.”
Deniz ekrana baktı. Görüntülerde yıkık binalar, ağlayan çocuklar, yaralı insanlar vardı. İçinde bir şey titredi. Acı mıydı, öfke mi, yoksa çaresizlik mi? Bilmiyordu. Sadece bildiği şey şuydu: Orada insanlar ölüyordu ve o artık onlara yardım edecek bir işi bile yoktu.
Televizyonu kapattı. Sessizlik yeniden odayı doldurdu. Yatağa geçti ama uyuyamadı. Tavanı izledi. Tavan boştu. Tıpkı kendisi gibi.
Siz hiç işinizi kaybettiniz mi? O anı hatırlıyor musunuz? Kendinizi nasıl hissettiniz? Belki de bu hikaye size tanıdık geliyordur. Eğer öyleyse, yorumlarda paylaşın. Çünkü bazen en karanlık gecelerde başkalarının hikayelerini duymak, kendi ışığımızı bulmamıza yardımcı olur.
Gece ilerledikçe Deniz’in gözleri ağırlaştı. Yarı uykulu bir halde rüyalar gördü. Rüyalarında hastane koridorları vardı ama bu koridorlar sonsuzdu. Hiç bitmeyen, döngüsel bir labirentti. Koşuyordu ama hiçbir yere varamıyordu.
Sabah 06:15’te uyandı. Ama uyandıran alarmı değil, dışarıdan gelen bir sesti. İlk başta ne olduğunu anlayamadı. Sonra ses şiddetlendi. Derin, gümbürtülü, havayı titretecek kadar güçlü bir ses. Helikopter pervanesi.
Deniz yataktan fırladı, pencereye koştu. Perdeyi açtığında gördüğü şey hayatının en gerçek manzarasıydı. Dairesinin önündeki küçük parkta iki askeri helikopter iniyordu. Pervane rüzgarı ağaçları büküyor, çevredeki çöp kutularını deviriyordu. İnsanlar pencerelerden bakıyordu. Sokak bir film setine dönmüştü.
Helikopterlerden askeri üniformalı erkekler indi. Önde, omuzlarında rütbe işaretleri olan, ciddi yüzlü, 45 yaşlarında bir adam yürüyordu. Doğrudan Deniz’in binasına yöneldiler. Deniz kalbinin hızla çarptığını hissetti. Bu gerçek mi? diye düşündü. Belki de hâlâ rüya görüyordu. Ama kapı zili çaldığında gerçek olduğunu anladı.
Kapıyı açtığında karşısında o adam duruyordu. Üzerinde haki yeşil üniforma, göğsünde madalyalar, yüzünde derin çizgiler vardı. Arkasında iki asker daha.
“Deniz Kara?” diye sordu adam. Sesi sert ama saygılıydı.
“Evet,” dedi Deniz şaşkınlıkla. “Siz kimsiniz?”
“Komutan Tarık Yılmaz. Sizinle konuşmam gerek. Acil bir durum var.”
Deniz etrafına baktı. Komşuların pencereleri aralanmıştı, herkes izliyordu.
“İçeri girin,” dedi.
Komutan ve bir asker içeri girdi. Salon, onların üniformalarının yanında daha da küçük göründü. Tarık doğrudan konuya girdi:
“Dün gece işten çıkarıldığınızı biliyoruz ama size bir teklif var. Güneydoğu sınırında insani yardım operasyonundayız. 8 yaşında yaralı bir çocuk ve rehin tutulan diplomata babası var. Saha hastanemizde cerrah var ama travma konusunda deneyimli hemşire yok. Size ihtiyacımız var.”
Deniz bir an konuşamadı. Dün gece işsiz kalmış, bu sabah askeri helikopterlerle çağrılmıştı. Gerçek miydi bu?
“Neden ben?” diye sordu.
“Çünkü doktor Cem Öztürk sizinle 2020’deki deprem operasyonunda çalıştı. Sizi önerdi. ‘Eğer cehennemde bir çocuğu kurtarmam gerekse Deniz Kara’yı yanımda isterim’ dedi.”
Deniz o ismi hatırladı. Cem, depremden sonra bir daha görmemişti onu.
“Ben artık hemşire değilim,” dedi Deniz. “Kimliğim yok.”
“Kağıt parçalarına ihtiyacımız yok,” dedi Tarık. “Hayat kurtarabilen ellere ihtiyacımız var. Kararınız ne?”
Deniz pencereden dışarı baktı. Helikopterler orada duruyordu. Dün gece boş bir tavana bakıyordu. Şimdi bir seçimle karşı karşıyaydı ve o an, ilk kez 12 saat içinde kendini tekrar hayatta hissetti.
Deniz, Komutan Tarık’ın gözlerinin içine baktı. O gözlerde yalan yoktu, süslü söz yoktu. Sadece aciliyet vardı. Ve belki de Deniz’in son 24 saatte kaybettiği tek şey saygıydı.
“Karar vermem için ne kadar sürem var?” diye sordu Deniz.
“Bir saat,” dedi Tarık. “Helikopter 08:30’da kalkıyor. Sen ya içindesin ya da burada kalıyorsun.”
Deniz başını salladı. “Şimdi karar veremem. Size iki saat içinde cevap vereceğim.”
Tarık hafifçe gülümsedi. Gerçek bir gülümseme değildi. Saygı içeren, anlayışlı bir ifadeydi. “Bekliyoruz,” dedi. Döndü, kapıya yöneldi. Eşikte durdu, arkaya bakmadan konuştu:
“Deniz Hanım, ben yirmi yıldır askerim. Yüzlerce operasyon gördüm ve öğrendiğim bir şey var. Gerçek kahramanlar üniformalı olanlar değil. Hasta olsa bile, çalışan, yorgun olsa bile kalkan, işinden atılsa bile vazgeçmeyen insanlardır. Siz öyle birisiniz.”
Kapı kapandı. Deniz salonda tek başına kaldı. Ellerini titretti. Yorgunluktan mı, adrenalin mi, bilmiyordu. Pencereye gitti. Helikopterlere baktı. Pervane kanatları yavaşlamıştı ama motorlar hâlâ çalışıyordu. Sanki onu bekliyorlardı.
İki saat, 120 dakika, 7200 saniye. Deniz için bu süre hem çok kısa hem çok uzun geldi. Oturdu, ellerini dizlerine koydu, düşünmeye başladı. Neden gitmeli? İşi yoktu. Kimliği elinden alınmıştı. Sisteme olan inancı çökmüştü. Belki de en iyisi burada kalmak, yeni bir iş aramak, normal bir hayata dönmekti.
Ama normal hayat neydi ki? On yıldır gece vardiyalarında çalışmış, bayramlarda hastanede kalmış, aile toplantılarını kaçırmış biri için normal hayat var mıydı? Deniz hiçbir zaman normal olmamıştı. O acil servis koridorlarında koşan, ölümle yarışan, hayatı saniyelerle ölçen biriydi.
Ve şimdi, sekiz yaşında bir çocuk bir yerlerde ölümle burun buruna bekliyordu. Deniz’in yardımını bekliyordu.
Kararını verdi. Yatak odasına gitti, dolabın altından eski sırt çantasını çıkardı. İçinde yıllardır saklamış olduğu acil saha ekipmanları vardı: steril eldivenler, bistüriler, sargı bezleri, turnike bağları, antiseptik solüsyonlar… Depremden sonra bir daha böyle bir durumda kalmamak için hazırlamıştı. Şimdi tam kullanma zamanıydı.
Banyoda hızlı bir duş aldı. Saçlarını sıkı bir topuz yaptı. Askeri kamuflaj giymedi, zaten yoktu. Siyah pantolon, rahat bir tişört, üzerine su geçirmez bir ceket giydi. Ayaklarına bot geçirdi. Aynaya baktığında Konya Devlet Hastanesi’nin hemşiresini görmedi. Karşısında savaş alanına giden bir sağlık savaşçısı duruyordu.
Saat 08:15 olduğunda kapıdan çıktı. Helikopterler hâlâ oradaydı. Komutan Tarık helikopterin yanında kolları kavuşuk bekliyordu. Deniz’i görünce başını salladı.
“Kararınızı verdiniz,” dedi. Soru değil, ifadeydi.
“Evet,” dedi Deniz. “Gidiyorum.”
“Hiç pişman olmayacak mısınız?” diye sordu Tarık.
Deniz helikoptere doğru yürürken cevap verdi: “Pişmanlık yapmadığımız şeyler içindir. Yapacağım şeyler için asla.”
Helikopterin içine tırmandı. İçerisi dar, metal koltuklarla doluydu. Karşısında üç asker daha oturuyordu. Ortalarında beyaz önlüklü, kırkları aşmış, ciddi yüzlü bir adam vardı. Deniz onu tanıdı.
“Cem,” dedi.
Adam başını kaldırdı, gözleri bir an için büyüdü. Sonra hafif bir gülümseme geçti dudaklarından. “Deniz, gerçekten geldin.”
“Sen beni çağırdın,” dedi Deniz yanına oturarak.
“Çağırdım ama gelmen şart değildi,” dedi Cem. “Durum çok kötü. Bölge aktif çatışma alanı. Riskleri söylemeye gerek yok.”
“Riski biliyorum,” dedi Deniz. “Ama o çocuk riski bilmiyor. O sadece acı çekiyor ve ben ona yardım edebilirim.”
Cem gözlerini Deniz’e dikti. “Hâlâ aynısın. Beş yıl önce depremde yıkılan binanın altından çocuk çıkarırken herkes bina çökecek diye çığlık atıyordu. Sen kulak asmadın. İçeri girdin, çocuğu çıkardın. Bina sen çıktıktan on saniye sonra çöktü.”
Deniz o günü hatırladı. Ellerinin nasıl titrediğini, göğsünün nasıl sıkıştığını ama o çocuğun yüzünü görünce her şeyi unuttuğunu hatırladı.
“Şanslıydım,” dedi.
“Hayır,” dedi Cem. “Cesurdun ve şimdi de öylesin.”
Helikopterin motoru güçlendi, pervaneler hızlandı. Komutan Tarık içeri girdi, kapıyı kapattı.
“Herkes hazır mı? Kalkıyoruz.”
Helikopter yavaşça yerden kalktı. Deniz pencereden aşağı baktı. Konya’nın sokakları, binaları, insanları küçülüyordu. Evinin penceresi görünmez oldu. Sanki eski hayatı, eski kimliği orada yerde kalmıştı.
Havalanırken Cem yanına eğildi, kulaklığı Deniz’e verdi. “Bunu tak. Uçuş sırasında konuşmamız gerek.”
Deniz kulaklığı taktı. Cem’in sesi mikrofon üzerinden geldi:
“Çocuğun adı Elif. Sekiz yaşında. Üç gün önce sınır bölgesinde patlama oldu. Ailesiyle birlikte güvenli bölgeye geçmeye çalışırken yaralandı. Karın bölgesinde şarapnel parçaları var. Sol bacağında derin kesi. Kan kaybı ciddi. Sahra hastanemizde stabilize ettik ama ameliyat gerek.”
“Neden buraya getirmediniz?” diye sordu Deniz.
“Getirmeye çalıştık. Ama babası, diplomatik görevli Mehmet Aydın, hâlâ rehin tutuluyor. Çocuk babasız hiçbir yere gitmek istemiyor. Travma şoku. Eğer babasını kurtaramazsak çocuğu da kaybedeceğiz. Sadece fiziksel olarak değil, psikolojik olarak.”
Deniz’in göğsü sıkıştı. “Yani hem çocuğu tedavi edeceğiz hem de babasını kurtaracağız.”
“Evet,” dedi Cem. “Basit değil mi?” İronik bir gülümseme geçti yüzünden.
Deniz pencereden dışarı baktı. Şehir geride kalmıştı. Şimdi altlarında çorak arazi, kayalıklar, ıssız yollar uzanıyordu. Manzara giderek vahşileşiyordu.
Siz olsaydınız ne yapardınız? İşinizi kaybettikten bir gün sonra bir savaş bölgesine gider miydiniz? Sadece bir çocuğu kurtarmak için her şeyi riske atar mıydınız? Düşüncelerinizi yorumlarda paylaşın. Çünkü bu hikaye sadece bir kadının hikayesi değil, insanlığın seçimlerinin hikayesidir.
Uçuş iki saat sürdü. Helikopter ara ara sallandı, türbülansa girdi. Askerler sessizce oturuyordu. Gözleri kapalı, belki dua ediyorlardı. Deniz gözlerini açık tuttu. Her dakika hedefe yaklaşıyorlardı.
Komutan Tarık mikrofondan konuştu: “On dakika sonra varış. Herkes hazırlanın. Deniz Hanım, inerken başınızı eğik tutun. Pervane rüzgarı güçlü.”
Deniz başını salladı. Kalbi hızlı atıyordu ama elleri artık titremiyordu. Çünkü biliyordu: korku, hareket etmezsen öldürür; ama hareket edersen seni yaşatır.
Helikopter alçalmaya başladı. Deniz aşağıya baktı. Gördüğü şey hayatında hiç görmediği bir manzaraydı: Çadırlar, askeri araçlar, yaralı insanlar, koşan sağlık görevlileri ve ortada küçük bir çadırın içinde yatağa bağlı solgun yüzlü bir çocuk.
Elif.
Helikopter yere indi. Kapı açıldı. Komutan Tarık “Haydi!” diye bağırdı. Deniz çantasını sırtladı, dışarı atladı. Rüzgar yüzüne çarptı, tozu gözlerine soktu. Ama umurunda değildi. Çünkü ilk kez son 24 saatte neden yaşadığını hatırlamıştı ve o koşmaya başladı. Çadıra doğru, Elif’e doğru, hayata doğru.
Deniz çadıra girdiğinde ilk hissettiği havanın ağırlığıydı. Dışarıdaki sıcaklık, çadırın içinde daha da yoğunlaşmış, ter, antiseptik ve kan kokularıyla karışmıştı. Ortada metal bir sedye üzerinde Elif yatıyordu. Sekiz yaşındaydı ama yüzü, on iki yaşında bir çocuğun yüzü gibi yorgun ve acı çekmiş görünüyordu. Saçları kahverengi ve dağınıktı, yüzü solgun, dudakları çatlamıştı. Gözleri yarı kapalıydı; bazen açılıyor, tavana bakıyor, sonra yeniden kapanıyordu. Göğsü düzensiz inip kalkıyordu. Sol bacağı dizden aşağısı sargılıydı; sargının üzerinden kan sızmıştı. Karın bölgesinde ise geçici bir pansuman vardı, ama şişlik ve morluk belirgindi.
Deniz sedyenin yanına diz çöktü, elini Elif’in alnına koydu. Ateşli değildi ama cildi nemli, soğuktu. Şok belirtileri… “Elif!” diye fısıldadı Deniz, “Benim adım Deniz. Sana yardım edeceğim.”
Elif gözlerini açtı, iki saniye Deniz’e baktı. Sonra başını yana çevirdi. “Babam… Babam nerede?” Sesi bir çocuğun sesi değil, bir ruhun son fısıltısı gibiydi.
Deniz boğazındaki düğümü hissetti ama gözyaşlarına izin vermedi. Burada duyguların yeri yoktu, sadece eylemin yeri vardı.
Cem çadırın içine girdi, arkasından iki sağlık görevlisi geldi. “Durum nasıl?” diye sordu.
Deniz Elif’in nabzını kontrol etti. Zayıftı, düzensizdi. “Hipovolemik şok. Kan kaybı devam ediyor. Karın içinde iç kanama olabilir. Şarapnel parçaları çıkarılmalı ama önce stabilize etmeliyiz.”
Cem başını salladı. “Burada tam ekipman yok. Anestezi sınırlı. Kan stokumuz az. Ameliyatı burada yapmamız gerek ama…”
“Ama yapacağız,” dedi Deniz, keskin bir tonda. “Başka seçenek yok. Eğer beklerseniz çocuk gece yarısı ölebilir.”
Cem Deniz’in gözlerine baktı; orada beş yıl önceki o aynı kararlılığı gördü. “Tamam,” dedi. “Hazırlayın sedyeyi.”
Sağlık görevlileri harekete geçti. Sedyenin etrafına steril örtüler serildi. Cerrahi aletler metal bir tabla üzerine dizildi. Deniz ellerini dezenfekte etti, eldivenlerini giydi. Cem de aynısını yaptı. İkisi sedyenin iki yanında durdu.
“Anestezi?” diye sordu Deniz.
“Lokal ve hafif sedasyon,” dedi Cem. “Genel anestezi için yeterli ekipman yok. Çocuk yarı uykulu olacak ama acıyı tamamen kesemeyiz.”
Deniz Elif’in eline dokundu. “Elif, seni biraz uyutacağız. Rüya göreceksin ve uyandığında her şey daha iyi olacak.”
Elif gözlerinde korku vardı ama aynı zamanda güven de vardı. Küçük bir güven kırıntısı… “Babamı bulacak mısınız?” diye sordu.
Deniz yalan söylemedi. “Bulacağız,” dedi. “Ama önce sen iyileşmelisin, anlaştık mı?”
Elif başını hafifçe salladı. Cem iğneyi yavaşça koluna batırdı. Birkaç saniye sonra Elif’in gözleri ağırlaştı, kapakları düştü.
“Başlayalım,” dedi Cem.
Deniz derinden nefes aldı. Burası hastane ameliyathanesi değildi. Burada steril ışıklar, gelişmiş monitörler, yedek ekip yoktu. Sadece iki hekim, iki sağlık görevlisi ve sınırlı malzeme vardı. Ama Deniz on yıldır bu işi yapıyordu ve biliyordu: En iyi cerrahi, en pahalı aletlerle değil, en deneyimli ellerle yapılırdı.
Cem pansumanı açtı. Karın bölgesinde üç ayrı noktada yara vardı. Şarapnel parçaları derinin altında gömülüydü. Biri mide zarına çok yakındı.
“Burada titiz olmalıyız,” dedi Cem. “Bir yanlış hareket iç organlara zarar verebilir.”
Deniz cerrahi pensei aldı, ışığı yaranın üzerine tuttu. “Birinci parçayı görüyorum. Sol alt kadranda, çıkarıyorum.”
Eli titremeden hareket etti. Pensi deriyi hafifçe açtı, metal parçayı yakaladı, yavaşça çekti. Parça kan ve doku sıvısıyla birlikte çıktı. Metal tabla üzerine bıraktı, küçük bir tık sesi çıkardı.
“Birinci tamam,” dedi. “İkinciye geçiyorum.”
Saatler geçti; belki de sadece dakikalardı ama Deniz için zaman durmuştu. Dünya, bu sedyeye, bu küçük çocuğa, bu yaralara inmişti. Dışarıda ne oluyordu bilmiyordu; belki çatışma devam ediyordu, belki helikopterler uçuyordu. Ama o sadece Elif’i görüyordu.
Üçüncü şarapnel parçası en zor olanıydı. Karaciğer zarına çok yakındı. Cem bisturiyi Deniz’e uzattı. “Sen çıkar,” dedi. “Senin elin daha hassas.”
Deniz başını salladı, bisturiyi aldı, nefesini tuttu. Yavaşça milimetre milimetre deriyi açtı. Parça göründü. Pensi uzattı, yakaladı, yukarı çekti. Parça geldi ama ardından küçük bir kan fışkırması oldu.
“Kanama var!” dedi Cem, sesi gergin.
“Görüyorum,” dedi Deniz, hızla tampon aldı, baskı yaptı. Kan durdu. Nefes aldı. “Kontrol altında.”
Cem alnındaki teri sildi. “Bu kadın bir doktor olmalıydı,” dedi sağlık görevlisine. Ama Deniz duydu ve içinden gülümsedi.
Ameliyat toplam elli dakika sürdü. Tüm şarapnel parçaları çıkarıldı, iç kanama durduruldu, yaralar dikildi. Elif’in nabzı güçlendi, solunumu düzenlendi.
Deniz eldivenlerini çıkardı, sedyenin yanına oturdu. Elleri titriyordu; şimdi, sonunda adrenalin düşüyordu. Cem yanına geldi, omzuna dokundu.
“İnanılmazdın,” dedi.
“Sadece işimi yaptım,” dedi Deniz.
“Hayır,” dedi Cem. “Sen bir hayat kurtardın ve burada, bu bölgede hayat kurtarmak savaş kazanmaktan daha değerli.”
O sırada çadırın dışından bir ses duyuldu. “Doktor Öztürk! Acil durum!”
Cem hızla dışarı çıktı, Deniz de onu takip etti. Dışarıda Komutan Tarık bir haritanın üzerine eğilmiş, askerlere talimat veriyordu.
“Ne oldu?” diye sordu Cem.
Tarık başını kaldırdı. “Mehmet Aydın’ın yerini bulduk ama durum kritik. Rehin alan grup takas istiyor. Tıbbi malzeme karşılığında diplomatı serbest bırakacaklar ama güvenmiyorlar. Masaya birisinin gitmesi gerek.”
“Kim gidecek?” diye sordu Cem.
Tarık Deniz’e baktı. “Bir sağlık görevlisi gitmeli. Tarafsız bir kişi. Diplomat yaralı, yerinde müdahale gerekebilir.”
Deniz anladı. Gözleri Tarık’ın gözlerine kilitlendi. “Ben giderim,” dedi.
“Hayır,” dedi Cem. “Sen sivil bir hemşiresin.”
“Savaş bölgesinde sivil hemşire dün gece bitti,” dedi Deniz. “Şimdi ben sadece bir insanım ve o adamı kurtarabilirim.”
Tarık sessizce değerlendirdi. “Emin misin?” diye sordu.
Deniz Elif’in yattığı çadıra baktı. “O çocuk babasını istiyor. Eğer babası ölürse ameliyat boşa gider. Psikolojik travma, fiziksel yarayı öldürür.”
Tarık başını salladı. “Peki ama silahsız gideceksin ve tek başına.”
Deniz korkmadı. Çünkü artık kaybedecek bir şeyi yoktu. İşi, kimliği, eski hayatı zaten gitmişti. Geriye kalan tek şey şu an ve bu an bir başkasının hayatını kurtarmak için vardı.
Güneş batarken Deniz küçük bir askeri araca bindi. Yanında sadece tıbbi çantası vardı ve içinde yanan bir ateş; bir babanın hayatını kurtarmak, bir kızın gözlerinde tekrar ışığı görmek.
Araç çöle doğru yöneldi ve Deniz karanlığa doğru gitti.
Askeri araç bozuk yolda ilerliyordu. Deniz arka koltukta tıbbi çantasını dizlerinin üzerine koymuş, pencereden dışarı bakıyordu. Güneş batıyordu, gökyüzü turuncu, pembe ve mora boyanmıştı. Güzel bir manzaraydı ama Deniz güzelliği görmüyordu. Gördüğü ufukta yükselen toz bulutları, yarı yıkılmış binalar ve uzaktan gelen silah sesleriydi.
Şoför genç bir askerdi. Yüzü gergindi. Aynadan Deniz’e baktı. “Hemşire hanım, korkmuyor musunuz?” diye sordu.
Deniz ona baktı. “Korkuyorum,” dedi dürüstçe. “Ama korku beni durdurmaz. Sadece daha dikkatli olmamı sağlar.”
Asker başını salladı ama yüzündeki endişe kaybolmadı. Yirmi dakika sonra araç durdu. Önlerinde eski bir fabrika binası vardı. Duvarları kurşun delikleriyle doluydu, camları kırıktı. Kapının önünde silahlı iki adam duruyordu. Yüzleri örtülüydü.
Asker Deniz’e döndü. “Buradan sonra yalnızsınız. Bir saat veriyorlar. Eğer bir saat içinde dönmezseniz…”
“Biliyorum,” dedi Deniz. “Operasyon başlar.”
Arabadan indi, çantasını omzuna astı. Elleri boştu, silah yoktu. Yavaşça binaya doğru yürüdü. İki silahlı adam onu durdurmak için ellerini kaldırdı.
“Dur!” dedi biri aksanlı Türkçeyle. “Sen kimsin?”
“Ben sağlık görevlisiyim,” dedi Deniz. “Yaralıya bakmak için geldim.”
“Çantan,” dedi diğeri.
Deniz çantasını açtı, içindekileri gösterdi. Sadece tıbbi malzemeler vardı. Adam başını salladı, arkasını döndü. “İçeri gel.”
Deniz binanın içine girdi. Koridorlar karanlıktı, sadece yer fenerlerinin ışığı vardı. Duvarlarda eski yazılar, posterler asılıydı. Yerde moloz, kırık camlar vardı. Her adımda kırılan camların sesi yankılanıyordu.
Bir odanın kapısı açıldı. İçeriye girdiğinde ortada bir sandalye üzerinde bir adam gördü. Adam kırklı yaşlarda, takım elbisesi yırtık, yüzü şişmiş, dudakları çatlamıştı. Sol bacağı dize kadar şişmiş, pantolon paçası kanla lekeliydi.
“Mehmet Aydın?” diye sordu Deniz.
Adam başını zar zor kaldırdı, gözlerinde acı ve şaşkınlık vardı. “Sen kimsin?” diye fısıldadı.
“Adım Deniz. Kızınızı ameliyat ettim. Şimdi sizi tedavi edeceğim.”
Mehmet’in gözleri doldu. “Elif… o iyi mi?”
“Evet,” dedi Deniz. “Ameliyat başarılı ama size ihtiyacı var. Yoksa iyileşmeyecek.”
Mehmet başını öne eğdi, gözyaşları yanaklarından süzüldü. Konuşmadı, sadece ağladı.
Deniz yanına diz çöktü, çantasını açtı. “Size ağrı kesici vereceğim. Bacağınızı muayene edeceğim. Sonra sizi buradan çıkaracağız.”
Mehmet başını salladı. Deniz iğneyi hazırladı, koluna batırdı. Birkaç dakika sonra Mehmet’in yüzü hafifçe gevşedi. Deniz pantolonu kesti, bacağı inceledi. Tibia kırığı vardı, açık kırık. Enfeksiyon belirtileri başlamıştı.
“Ameliyat gerek,” dedi Deniz. “Ama burada yapamam. Sizi kampımıza götürmeliyiz.”
O sırada kapı açıldı, içeri başka bir adam girdi. Bu adam diğerlerinden farklıydı; daha yaşlıydı, daha sakindi. Yüzü örtülü değildi, gözlerinde soğuk bir değerlendirme vardı.
“Sen sağlık görevlisisin,” dedi.
“Evet,” dedi Deniz.
“Neden geldin? Askerler onu alabilirdi.”
“Askerler çatışma başlatır,” dedi Deniz. “Ben sadece bir insanım. Tarafsızım. Yaralıyı tedavi etmeye geldim.”
Adam Deniz’i süzdü. “Tarafsızlık bu bölgede lüks bir kavramdır.”
“Belki,” dedi Deniz. “Ama insanlık lüks değil, gereklilik.”
Adam sessiz kaldı, sonra başını salladı. “Bir saat. Onu tedavi et, sonra ikisi de gideceksiniz.”
Deniz rahat bir nefes aldı ama o an dışarıdan bir patlama sesi geldi. Bina sallandı, tavandan toz döküldü. Herkes dondu.
“Ne oluyor?” diye bağırdı adam.
Koridordan koşarak biri geldi. “Saldırı! Karşı grup yaklaşıyor!”
Adam küfretti, silahını aldı, dışarı koştu. Odada Deniz ve Mehmet yalnız kaldı. Mehmet Deniz’e baktı. “Buradan çıkmalıyız,” dedi.
Deniz başını salladı, Mehmet’i ayağa kaldırdı, omzuna aldı. Ağırdı ama Deniz güçlüydü. Koridora çıktılar, silah sesleri yaklaşıyordu, dumanlar yükseliyordu.
“Arka çıkış nerede?” diye sordu Deniz.
“Bilmiyorum,” dedi Mehmet. “Hep bu odadaydım.”
Deniz içgüdüsüyle hareket etti, sağa döndü, koridorun sonuna koştu. Orada küçük bir kapı gördü, tekmeledi, açıldı. Dışarısı bir avluydu, karanlık çökmüştü.
“Koş!” diye bağırdı. Deniz Mehmet’i sürükledi, avluyu geçti. Arka duvarda delik vardı, oradan çıktı. Tam o sırada arkalarından kurşun sesleri geldi. Deniz Mehmet’i yere yatırdı, üzerine kapandı. Kurşun başının üzerinden geçti, duvara çarptı.
“Deniz!” diye bağırdı Mehmet.
“Sessiz ol,” dedi Deniz.
Başını kaldırdı, etrafına baktı. Uzakta askeri aracın farları yanıyordu. Oraya kadar elli metre vardı.
“Koşabilir misin?” diye sordu.
“Evet,” dedi Mehmet, dişlerini sıkarak.
“Tamam, üçe kadar sayacağım. Bir… iki… üç!”
İkisi de kalktı, koşmaya başladı. Deniz Mehmet’i destekledi, arkalarından sesler, bağrışlar geliyordu ama durmadılar. Araca ulaştılar, şoför kapıyı açtı.
“Binin hemen!”
Deniz Mehmet’i içeri itti, kendisi de atladı. Araç hızla geri geri gitti, döndü, gaza bastı. Arkadan bir kurşun aracın camına çarptı, cam çatladı ama kırılmadı.
“Başardık!” dedi şoför, nefes nefese.
Deniz Mehmet’e baktı, adam koltuğa yaslanmış, gözleri kapalıydı ama nefes alıyordu.
“Başardık,” diye tekrarladı Deniz ama sesi titriyordu. Çünkü omzunda sıcak bir şey hissediyordu. Baktı, kan akıyordu.
“Hemşire hanım!” diye bağırdı şoför. “Vuruldunuz!”
“Sadece sıyrık,” dedi Deniz ama başı dönüyordu.
Araç kampa vardığında Cem dışarıda bekliyordu. Deniz’i gördüğünde koştu.
“Deniz, Mehmet’i al,” dedi.
Deniz önce onu, sonra her şey karardı.
Deniz gözlerini açtığında yukarıda beyaz bir çadır tavanı gördü. Başı ağrıyordu, omzunda yanma hissediyordu. Başını çevirdi, yanında Cem oturuyordu.
“Hoş geldin,” dedi Cem hafif gülümseyerek.
“Ne oldu?” diye sordu Deniz.
“Kurşun omzunu sıyırdı. Derin değildi ama kan kaybettin. Seni diktik, iyileşeceksin.”
Deniz oturmaya çalıştı. “Mehmet?”
“İyi,” dedi Cem. “Bacağını stabilize ettik. Yarın Ankara’ya nakledilecek. Sen onu kurtardın.”
Deniz rahat bir nefes aldı. “Elif?”
“Uyuyor ama sabah uyandığında babasını görecek.”
Deniz gözlerini kapadı. Göğsündeki ağırlık ilk kez hafiflemişti.
Ertesi sabah Deniz çadırdan çıktığında güneş doğuyordu. Kamp canlanmıştı, askerler kahvaltı hazırlıyordu. Deniz yavaşça Elif’in çadırına yürüdü. İçeri girdiğinde Elif uyanıktı, yatağının yanında Mehmet oturuyordu. Bacağı alçıdaydı ama yüzünde bir gülümseme vardı. Elif babasının elini tutuyordu.
“Deniz abla!” diye bağırdı Elif.
Deniz yanlarına gitti. “Nasılsın küçük kız?”
“İyiyim,” dedi Elif. “Babam geldi. Sen onu getirdin.”
Deniz Mehmet’e baktı, adam gözlerinde yaşlarla teşekkür etti. “Hayatımı kurtardınız,” dedi.
“Hayır,” dedi Deniz. “Sadece işimi yaptım.”
Dışarıda Komutan Tarık Deniz’i bekliyordu.
“Deniz Hanım, sizinle konuşmam gerek.”
İkisi kampın dışına yürüdü.
“Emirleri ihlal ettiniz,” dedi Tarık. “Tek başınıza düşman bölgesine girdiniz. Bu askeri prosedüre aykırı.”
Deniz başını eğdi. “Biliyorum ama…”
Tarık, “İki hayat kurtardınız. Bir çocuğu, bir diplomatı. Bunun karşılığında size madalya mı vermeliyim, yoksa ceza mı bilemiyorum.”
Deniz gülümsedi. “Madalya istemiyorum. Sadece o çocuğun gülümsemesini istiyorum.”
Tarık başını salladı. “Siz nadir insanlardansınız.”
Birkaç saat sonra medya haberi duyurdu: Diplomatın kurtarılması, cesur hemşire operasyonu. Deniz’in adı tüm haber kanallarında geçiyordu. Konya’da Direktör Orhan televizyonda haberi izledi, yüzü soldu.
Üç gün sonra Deniz Konya’ya döndü. Havalimanına indiğinde beklemediği bir şey oldu. Gazeteciler, kameralar, insanlar onu bekliyordu.
“Hemşire Kara, duygularınız neler? Savaş bölgesinde neler yaşadınız?”
Deniz sessizce yürüdü, konuşmadı. Çünkü söyleyecek kelimesi yoktu. Yaptığı şey kahramanlık değildi; sadece insanlıktı.
Eve döndüğünde kapısında bir zarf buldu. İçinde Konya Devlet Hastanesi’nden bir mektup vardı:
“Sayın Deniz Kara, özür dileriz. İşinize geri dönmenizi rica ediyoruz.”
Deniz mektubu yırttı. Geri dönmeyecekti. Çünkü artık o hastaneye ait değildi.
Ertesi gün telefonu çaldı. Arayan uluslararası bir insani yardım örgütüydü. “Deniz Hanım, sizinle çalışmak istiyoruz. Dünya çapında saha operasyonlarında…”
Deniz düşünmeden kabul etti. Birkaç hafta sonra havalimanındaydı. Bu kez yeni bir ülkeye gidiyordu. Ama uçağa binmeden önce Elif ve Mehmet onu görmeye gelmişti. Elif Deniz’e sarıldı.
“Geri gelecek misin?” diye sordu.
“Her zaman,” dedi Deniz. “Ama şimdi başka çocukların da bana ihtiyacı var.”
Elif cebinden küçük bir kağıt çıkardı. Üzerinde kalemle çizilmiş bir resim vardı. Deniz, Elif’in elini tuttu.
“Sen benim kahramanımsın,” dedi Elif.
Deniz gözyaşlarını tutamadı. Uçağa bindi, pencereden dışarı baktı. Konya küçülüyordu, eski hayatı, eski acıları geride kalıyordu. Ama yeni bir hayat, yeni bir amaç başlıyordu.
Bu hikaye tüm sağlık çalışanlarına adanmıştır. Onlar üniformalar olmadan, madalyalar olmadan, sadece insanlık içgüdüsüyle hayat kurtarırlar.
Gerçek kahramanlar görmediğimiz yerlerde sessizce çalışırlar.
SON