HİÇBİR DOKTOR SEBEBİ BULAMADI… TEMİZLİKÇİNİN KIZI AKILDIŞİNI YAPANA KADAR

ELİF’İN GÖRDÜĞÜ ŞEY
Fatih Hastanesi’nde 407 numaralı odada başlayan, gerçeğin iyileştirdiği bir hikâye
1. Bölüm — 407 Numaralı Odanın Sessizliği
Fatih Hastanesi’nin koridorları, günün hangi saati olursa olsun aynı kokardı: dezenfektan, kaynamış su, aceleyle içilmiş kahve ve telaş. Duvarlardaki yönlendirme okları, her gün binlerce insanı doğru kapıya ulaştırırdı ama bazı kapılar, insanın içini “yanlış” bir şey varmış gibi ürpertirdi.
407 numaralı oda da öyleydi.
Doktor Mehmet Yılmaz o gün yine dosyayı açmıştı. “Yine” kelimesi, artık yetersizdi; o dosyayı neredeyse ezberlemişti. Çocuk: Emre Özkan, sekiz yaşında. Üç haftadır serviste. İlk geldiğinde ateşi yoktu, belirgin bir enfeksiyon yoktu. Ne kusma, ne döküntü, ne nörolojik bulgu… Başlangıç şikâyeti “iştahsızlık ve halsizlik” gibi sıradan görünen bir şeydi.
Ama sıradanlık, üçüncü haftaya girildiğinde yerini bir kabusa bırakmıştı.
Emre, adeta eriyordu. Kilo veriyor, kasları inceliyor, gözlerinin içindeki ışık sönüyordu. Yemek yemeyi reddediyor, suyu bile zor içiyor, konuşmuyor, bakışlarını duvara sabitliyordu. Kendisini muayene etmeye çalışan herkese aynı tepkiyi veriyordu: hiç tepki vermemek.
Hemşire Zeynep, serum setini ayarlarken, “Anlamıyorum doktor,” dedi. “Tahliller… hepsi normal. Kalp, akciğer, kan değerleri… sanki kitap gibi. Ama çocuk… sanki yaşamayı reddediyor.”
Mehmet başını kaldırmadı. Masanın üstünde, kan tahlilleri, görüntüleme sonuçları, konsültasyon notları diziliydi. Psikiyatri notlarında “depresif kapanma” yazıyordu ama o tanı bile eksik kalıyordu. Depresyon bir şey hissedememe hâliydi; Emre’de ise hissedilen ama söylenmeyen bir şey vardı. Odanın havasında asılı duruyordu.
Mehmet, otuz yıllık kariyerinde ilk kez, tıbbi bilgiye değil, çaresizliğe terlediğini hissetti.
“Klinik olarak açıklayamıyoruz,” dedi sonunda. “Ama bir yerlerde açıklama var. Olmak zorunda.”
O sırada, koridorun öbür ucunda temizlik arabasının tekerlekleri gıcırdadı. Bu ses, hastanenin ritminin bir parçasıydı. Arabayı iten kadın, Fatma Arslan, kırk beş yaşındaydı. On yıldır burada çalışıyordu; hangi kapının menteşesi gıcırdar, hangi köşede su birikir, hangi doktor sabahları daha sinirli olur… hepsini bilirdi.
Yanında yürüyen küçük kız ise, hastanenin “fazlalığı” sayılabilecek bir ayrıntıydı: Elif.
Altı yaşında, iki örgülü, sarı bir bluz giymiş, gözleri merakla dolu bir çocuk. Fatma her perşembe öğleden sonra Elif’i yanına almak zorundaydı; mahallede bırakacak güvenli bir yer yoktu. Ama Elif, bunu “zorunluluk” olarak görmezdi. Hastane, onun için koca bir hikâye kitabıydı. İnsanların yüzlerinden roman çıkarır, koridorların sessizliğine oyun kurardı.
Elif, 407’nin camına yaklaştı. Parmak uçlarında yükselip içeri baktı. Yatağın içinde küçücük kalmış bir çocuk, duvara dönük yatıyordu. Omuzları titriyordu ama sesi çıkmıyordu.
“Anne,” dedi fısıltıyla, “o odadaki çocuk yine ağlıyor.”
Fatma’nın içi burkuldu. “Karışmamalıyız kızım,” dedi, sesi kendisini bile ikna edemeyecek kadar zayıftı. “Doktorlar bilir.”
Elif camdan ayrılmadı. “Ama doktorlar onun neden ağladığını biliyor mu?” diye sordu.
Fatma cevap veremedi. Çünkü bazen yetişkinler, bir soruya cevap veremediklerinde “prosedür” kelimesinin arkasına saklanırdı. Elif’in dünyasında prosedür yoktu. Sadece “bir çocuk” ve “bir acı” vardı.
2. Bölüm — Tıbbın Masası, Sessizliğin Duvarı
Aynı gün öğleden sonra Mehmet, servisin tüm ekibini toplantıya çağırdı. Konferans salonunun cam masası etrafında doktorlar, asistanlar, psikiyatri konsültanı, diyetisyen, hemşire sorumlusu… herkes oturdu.
Mehmet dosyayı masaya bıraktı. “Fikirlere ihtiyacım var,” dedi. “Bu çocuk tıpta öğrendiğimiz her şeye meydan okuyor.”
Bölüm başkanı Doktor Ayşe Demir, sayfaları düzenli bir hızla çevirdi. “Denendi,” dedi, tek tek sayarak. “Beslenme destekleri, iştah açıcılar, psikiyatrik değerlendirme, oyun terapisi önerileri, aile görüşmesi… Çocuk tepki vermiyor.”
Genç asistan Doktor Ahmet Kaya, çekinerek el kaldırdı. “Ya tıbbi olmayan bir şeyse?” dedi. “Yani… gözden kaçırdığımız duygusal bir şey…”
Mehmet’in bakışı sertleşti. “Ahmet, burası hastane. Kanıta dayalı tıpla ilerleriz.”
Ahmet sustu. O an masanın üzerinde, sanki görünmeyen bir şey daha vardı: “duygusal” denilince küçümsenen ama gerçek olma ihtimali büyüyen bir boşluk.
Hemşire Zeynep, risk almayı seçti. “Doktor,” dedi, “ben çocukla her gün bire birim. Gözlerinde… fizikselin ötesinde bir acı var. Sanki vazgeçtiği bir şey var.”
Mehmet, bir an durdu. Bu cümleyi reddedebilirdi. Ama reddettikçe vaka daha da kötüleşiyordu. “Aileyle görüşmeyi sıklaştıralım,” dedi. “Babadan ayrıntılı bilgi alacağım.”
Toplantı bittiğinde herkes dağıldı. Koridorda Fatma camları siliyordu. Elif yine 407’nin önündeydi.
“Elif,” dedi Fatma, bu kez daha sert. “Hastalara bakıp durma demedim mi?”
Elif gözünü camdan ayırmadan, “Anne,” dedi, “yastığın altında bir şey tutuyor.”
Fatma içeri baktı. Gerçekten de Emre, bir elini sürekli yastığa yakın tutuyordu. Sanki bir şeyi saklıyor, sanki biri alırsa dünya biter gibi.
“Evden getirdiği oyuncaktır,” dedi Fatma. “Hastalar bazen böyle…”
“Hayır,” dedi Elif, beklenmedik bir kesinlikle. “Oyuncak değil. Kağıt. Her baktığında ağlıyor. Biri gelince saklıyor.”
Fatma’nın boğazı düğümlendi. Elif’in dikkati bazen ürkütücüydü. Yetişkinlerin “detay” diye geçip gittiği şeyleri yakalıyordu. Bir çocuğun zihni, bazen en iyi röntgendi: görünmeyeni görürdü.
Tam o sırada koridordan düzgün takım elbiseli bir adam geldi. Elinde evrak çantası, yüzünde acele ve gerginlik: Murat Özkan, Emre’nin babası.
Odaya girerken hızla yürüdü, yatağın kenarına yaklaştı. “Merhaba oğlum,” dedi, zoraki bir neşeyle. “Bugün nasılsın? Doktorlar bir şeyler yemen gerektiğini söylüyor. Sevdiğin sandviçten…”
Emre kıpırdamadı. Bakışı yine duvara sabitlendi.
Murat birkaç saniye bekledi. Sonra kol saatine baktı. “Benim şimdi gitmem gerek,” dedi. “Önemli toplantı…”
Oğlunun alnına hızlıca bir öpücük kondurdu. “Çabuk iyileş. Baban senin için her şeyi yapıyor.”
Murat çıktı. Elif camın arkasından gördü: O cümle söylenince Emre gözlerini sıkıca kapamıştı. Sanki söz, fiziksel bir acı vermiş gibi.
Elif, annesinin bluzunu çekiştirdi. “Anne,” dedi, “neden onun babası hiç annesinden bahsetmiyor?”
Fatma’nın içinden bir şey koptu. O an fark etti: Gerçekten de hiçbir ziyarette, hiçbir konuşmada “anne” kelimesi yoktu. Sanki o kelime yasaklıydı. Sanki bir boşluk, özenle korunuyordu.
Fatma, “Belki çalışıyordur,” dedi ama sesinde inanç yoktu.
Elif kaşlarını çattı. “Anneler hasta çocuklarından uzak durmaz,” dedi. “Ben hastalandığımda sen işe bile gitmiyorsun.”
Fatma’nın göğsüne bir sıkışma oturdu. Elif haklıydı. Ve haklılık bazen yetişkinleri rahatsız ederdi, çünkü “cevap verme” sorumluluğu getirirdi.
3. Bölüm — Temizlik Odasında Fısıltılar
O gece Fatma, personel dinlenme odasına uğradı. Elif’i evde komşuya bırakmış, tekrar hastaneye dönmüştü. Aklında tek bir soru vardı: Bu çocuğun annesi nerede?
Dinlenme odasında yılların yorgunluğunu taşıyan Hatice Hanım oturuyordu. Fatma yanına iki kahve koydu.
“Hatice abla,” dedi. “407’deki çocuğun ailesi hakkında bir şey biliyor musun?”
Hatice Hanım dudaklarını büzdü. “Tuhaf vaka,” dedi. “Baba hep yalnız geliyor. Başhemşire, yatış belgelerinde sadece babanın adının sorumlu olarak geçtiğini söyledi.”
“Bir anne… çocuğu böyleyken gelmez mi?” dedi Fatma.
Hatice Hanım sesini alçalttı. “Hemşirelerden duydum. Annesini sorduklarında baba sinirlenmiş. Konuyu kapatmış.”
Fatma’nın midesi düğümlendi. Hastane, çoğu sırrı taşıyabilirdi. Ama çocukların sırrı ağır olurdu.
Eve gittiğinde Elif yemek masasında sessizdi. Sonunda, fasulyesini karıştırırken başını kaldırdı. “Anne,” dedi, “hastanedeki çocuğu mu düşünüyorsun?”
Fatma, kızının yüzüne baktı. “Nereden anladın?”
Elif omuz silkti. “Birisi için endişelendiğimde benim yaptığım yüzü yapıyorsun.”
Fatma bir an güldü, sonra gülüşü boğazında kaldı. “Onun annesi nerede anne?”
Fatma dürüstlüğü, çocuğa uygun bir dille seçti. “Bilmiyoruz canım. Bazen aileler zor zamanlar yaşar.”
Elif’in gözleri doldu. “Ama o acı çekiyor,” dedi. “Gözlerinde görüyorum. Sen kaybolsan ben de öyle bakarım.”
Fatma kızını kucakladı. O an, bir şeyin farkına vardı: Yetişkinler acıyı çoğu zaman “neden”e bağlayana kadar ciddiye almazdı. Çocuklar ise acıyı, sadece acı olduğu için ciddiye alırdı.
Ertesi gün Elif, hastaneye gelmek için yalvardı. Otobüste sessiz kaldı. Sanki bir plan kuruyordu.
Hastaneye girer girmez 407’ye koştu. Fatma arkasından yetişemedi. Elif camın önünde durdu. Emre yine duvara dönüktü.
Ama bu kez… olağanüstü bir şey oldu.
Emre yavaşça başını çevirdi ve camın arkasındaki Elif’le göz göze geldi.
İki çocuk, birkaç saniye boyunca öylece baktı. Sanki birbirlerinin dilini konuşuyorlardı. Elif utangaçça elini kaldırdı.
Emre de elini kaldırdı.
Hareket küçüktü, belki yetişkinler görse “tesadüf” derdi. Ama Zeynep gördü. Fatma gördü. Ve o an koridorda bir şey değişti.
Zeynep nefesini tuttu. “Haftalardır ilk kez,” dedi, “gönüllü bir etkileşim…”
Elif başını hemşireye çevirdi. “Sadece bir dakika girebilir miyim?” dedi.
Zeynep tereddüt etti. Protokol “hayır” derdi. Ama protokolün üç haftadır çözmediği bir şey vardı. “Bir dakika,” dedi. “Sessiz ol.”
Elif odaya girerken adımlarını küçülttü. Sanki kutsal bir yere giriyordu. Emre onu izledi; gözlerinde kayıp bir merak belirdi.
Elif cebinden bir resim çıkardı: parkta oynayan iki çocuk. Basit çizgiler, renkli kalemler, büyük bir güneş.
“Bunu senin için yaptım,” dedi yumuşakça. “Çünkü yalnız hissediyorsun sanırım.”
Emre resmi aldı. Sanki ilk kez bir şeye dokunuyormuş gibi dikkatle baktı.
Elif sandalyeye oturdu. “Burası,” dedi, resmi işaret ederek, “çocukların mutlu olabildiği bir yer. Üzgün olunca bazen mutlu yerleri düşünmek iyi gelir.”
Emre’nin dudakları aralandı. Üç haftadır ilk kez bir ses çıktı.
“Aylin…”
Elif eğildi. “Aylin… arkadaşın mı?”
Emre başını salladı. Gözünden bir yaş aktı.
“Annem,” dedi fısıltıyla.
O kelime odada bir yankı bıraktı. Zeynep’in gözleri doldu. Fatma, kapının yanında, sanki nefes almaya korkuyordu.
Elif, çocukların acımasız dürüstlüğüyle sordu: “Annen nerede?”
Emre’nin gözleri büyüdü. “Babam,” dedi, “seyahate gittiğini söyledi. Ama dönmedi. Çok zaman geçti.”
Elif’in midesine yumruk gibi oturdu bu cümle. Çünkü çocuk aklıyla bile bir şeyin yanlış olduğunu anlıyordu.
Tam o sırada Doktor Mehmet odaya girdi.
4. Bölüm — Doktorun Duyduğu İsim
Mehmet kapıda durdu. İçeride, haftalardır tek kelime etmeyen çocuk konuşuyordu. Üstelik yanında bir ziyaretçi vardı: küçük bir kız.
“Burada neler oluyor?” dedi; sesinde şaşkınlık, azıcık da rahatsızlık.
Fatma hemen öne çıktı. “Doktor özür dilerim… Kızım… Emre konuştu.”
Mehmet’in bakışı Emre’ye kaydı. Emre hâlâ resmi tutuyordu. Parmakları kâğıdı sıkıyordu, sanki bırakırsan yeniden sessizlik başlayacakmış gibi.
Mehmet, Fatma’ya döndü. “Siz kimsiniz?”
“Fatma Arslan. Temizlik personeli. Kızım Elif…”
Mehmet’in içinde iki duygu çarpıştı: düzen ve sonuç. Düzen “yasak” derdi, sonuç “devam et” diyordu.
Elif, korkmadan konuştu. “Doktor,” dedi, “annesinin adını söyledi. Aylin. Seyahatten dönmesini bekliyor.”
Mehmet’in yüzü değişti. O an, üç haftanın boşluğunda ilk kez bir ip ucu yakalamıştı. “Devam edin,” dedi, sesi yumuşamıştı. “Emre, bana annenden bahseder misin?”
Emre önce Elif’e baktı. İzin ister gibi. Elif başını salladı.
“O güzel,” dedi Emre. “Pazar günleri krep yapar. Yemek yaparken şarkı söyler. Babam… yakında döneceğini söyledi.”
Mehmet, “En son ne zaman gördün?” diye sordu.
Emre kaşlarını çattı, sanki hatırlamak acıtıyordu. “Buraya gelmeden önce… çok uyuyordu. Babam, doktorların ona bakması gerektiğini söyledi. Sonra… seyahate gitti dedi.”
Mehmet’in zihninde parçalar yerine oturmaya başladı. “Seyahat” kelimesi bir örtüydü. Örtünün altında bir gerçek vardı.
Mehmet, Zeynep’e döndü. “Babayı bugün yakalayabilir miyiz?” diye sordu.
Zeynep başını salladı. “Ziyarete gelir,” dedi. “Ama kısa kalır.”
Mehmet’in sesi kararlı çıktı. “O zaman kısa kalmayacak.”
5. Bölüm — Babayla Yapılan Görüşme
Murat Özkan, o gün yine takım elbisesiyle geldi. Telefonu elinden düşmüyordu. Mehmet, onu görüşme odasına aldı.
“Bay Murat,” dedi Mehmet, “Emre’nin aile geçmişiyle ilgili netleştirmem gereken konular var.”
Murat savunmaya geçti. “Gerekli her bilgiyi verdim.”
Mehmet dosyayı açtı. “Çocuğun annesiyle ilgili hiçbir bilgi yok. Emre, annesinin seyahate gittiğini söylüyor.”
Murat’ın yüzü gerildi. Kravatını düzeltti. “Aylin… eski eşim. Artık hayatımızda yok.”
Mehmet gözünü kaçırmadı. “Bir ayrılık, çocuğun hastanede yatışı sırasında annenin tamamen yokluğunu açıklamaz. Emre onu bekliyor. Siz neyi saklıyorsunuz?”
Murat uzun süre sustu. Sonra yorgun bir nefes verdi. “Doktor,” dedi, “bu… karmaşık.”
“Karmaşık olan ne?” diye sordu Mehmet, sakin ama net.
Murat’ın kontrolü çatladı. “Aylin seyahate gitmedi,” dedi, sesi kısık. “Bizi… iki ay önce terk etti.”
Bu cümle, fazla yuvarlaktı. Mehmet’in içi ürperdi. “Terk etti derken?”
Murat’ın gözleri doldu ama kendini tutmaya çalıştı. “Ayrıntıya girmek istemem,” dedi. “Emre’nin yeni gerçekliğe alışması gerekiyor.”
Mehmet, “Gerçeklik,” kelimesinin altını çizer gibi konuştu. “Bay Murat, çocuğunuz gerçekliği bilmiyor. Bu yüzden bedenini bile terk ediyor.”
Murat başını eğdi. Ses, sonunda kırıldı. “Araba kazası,” dedi. “İki ay önce. Vefat etti.”
Mehmet, bir an gözlerini kapadı. “Anlıyorum,” dedi. “Ama Emre anlamıyor.”
Murat ellerine baktı. “Söyleyemedim,” dedi. “Sekiz yaşındaki bir çocuğa nasıl anlatırsın? Onu korumak istedim. Zamanla unutacağını sandım.”
Mehmet’in sesi yumuşadı ama ciddiydi. “Unutmak, yas değildir. Emre şimdi iki acıyı birden yaşıyor: kaybı ve belirsizliği. O, annesinin dönmediğini kendine göre açıklıyor. Ve çocuklar… çoğu zaman suçu kendinde arar.”
Murat’ın gözünden yaş aktı. “Şimdi ne yapacağım?”
Mehmet derin bir nefes aldı. “Dürüst olacaksınız,” dedi. “Ama bunu tek başınıza yapmayacaksınız. Psikiyatri ve psikolog desteğiyle, uygun bir dille, güvenli bir ortamda anlatacağız. Emre’nin yas tutmasına izin vereceğiz.”
Murat başını salladı. “Benden nefret eder mi?” diye fısıldadı.
Mehmet’in cevabı netti. “Hayır. Ama yalanın devam etmesine izin verirsek… bedeninden bile vazgeçebilir. O zaman nefret değil, kayıp olur.”
6. Bölüm — Gerçeğin Söylendiği Gün
Ertesi gün Emre daha kötüydü. Zeynep, “Bütün gece annesinin adını fısıldadı,” dedi. “Mehmet zorla beslemeyi düşünüyor.”
Elif bunu duyunca yüzü bembeyaz oldu. “Zorla yemek,” dedi, “onu daha da korkutmaz mı?”
Zeynep gözlerini kaçırdı. “Bazen tıp… acı kararlar alır.”
Elif, “Onunla konuşabilir miyim?” dedi.
Zeynep yine tereddüt etti. Ama bir önceki gün, “hiç” olan şey “bir kelime” olmuştu. “Birkaç dakika,” dedi.
Elif içeri girdi. Emre’nin gözleri kıpkırmızıydı. Elif’in verdiği resim hâlâ elindeydi, kenarları buruşmuştu.
“Merhaba,” dedi Elif.
“Merhaba,” dedi Emre, sesi zayıf ama canlıydı.
“Hâlâ anneni mi düşünüyorsun?”
Emre başını salladı. “Doğum günümden önce döneceğine söz vermişti,” dedi. “Doğum günüm geçti.”
Elif yutkundu. “Emre,” dedi, “sana bir sır söyleyebilir miyim?”
Emre merakla baktı.
“Bazen yetişkinler,” dedi Elif, kelimeleri çok dikkatle seçerek, “çok üzücü şeyleri çocuklara nasıl anlatacaklarını bilemezler. O yüzden… başka hikâyeler uydururlar.”
Emre’nin gözleri büyüdü. “Sence… babam doğruyu söylemüyor mu?”
Elif’in kalbi hızlı attı. Bu soru, altı yaşında bir çocuğa ağırdı. Ama Emre’nin acısı daha ağırdı.
“Bence baban seni çok seviyor,” dedi Elif. “Seni korumaya çalışıyor. Ama bazen, acıtsa bile… gerçek, beklemekten daha iyidir.”
Emre uzun süre sustu. Sonra fısıldadı: “Annem seyahate gitmediyse… nerede?”
Elif’in gözleri doldu. “Bunu babana sormalısın,” dedi. “Ve bu sefer… gerçeğe ihtiyacın olduğunu söyle.”
Tam o anda Murat odaya girdi. Emre yatağın içinde doğruldu. Haftalardır ilk kez, bir amaçla doğruluyordu.
“Baba,” dedi, sesi güçlenmişti, “sana bir soru soracağım. Annem gerçekten seyahate mi gitti?”
Murat dondu. Elif’e baktı. Elif, küçücük bir baş hareketiyle “söyle” dedi sanki.
Emre devam etti: “Anneler hasta çocuklarını yalnız bırakmaz. Annem doğum günümü kaçırmazdı. Ve ben sorunca… sen üzülüyorsun.”
Murat yatağın kenarına oturdu. Oğlunun ellerini tuttu. “Emre,” dedi, sesi titreyerek, “sana tam gerçeği söylemedim. Çünkü seni korumak istedim.”
Emre’nin gözleri doldu ama kaçmadı. “Hangi gerçeği?”
Murat nefes aldı. Bu nefes, belki hayatının en ağır nefesiydi. “Annen… seyahate gitmedi,” dedi. “Bir kaza oldu. Çok ciddi bir kaza. Ve… iyileşemedi. Annen… vefat etti.”
Oda bir an sessizleşti. Emre birkaç saniye hareketsiz kaldı. Sonra çok küçük bir sesle sordu: “Vefat mı etti?”
“Evet oğlum,” dedi Murat. “Sana söyleyemedim. Çok korktum.”
Emre’nin yüzünde bir şey oldu: çöküş değil, sanki düğümlenmiş bir ipliğin çözülmesi. Gözyaşları aktı ama o gözyaşları, belirsizlikten değil, gerçeğin acısından geliyordu—ve bu acı, en azından gerçekti.
“Benim suçum değil miydi?” diye sordu Emre, titreyerek. “Ben… belki yanlış bir şey yaptım diye…”
Murat oğlunu kucakladı. “Asla,” dedi. “Hiçbir şey senin suçun değil. Annen seni çok seviyordu.”
Elif, o an şunu anladı: Emre’nin bedenini tüketen şey, sadece kayıp değildi. Kendi içinde büyüttüğü suç ve bitmeyen bekleyişti. Gerçek, bekleyişi bitirmişti. Yas başlayacaktı, ama en azından yolu vardı.
O günün akşamında Emre, ilk kez “birkaç kaşık çorba” istedi.
Zeynep gözlerini sildi. “Bu,” dedi, “üç haftalık bütün serumdan daha değerli.”
7. Bölüm — İyileşmenin Yeni Dili
Günler geçti. Emre hemen “mutlu” olmadı. Kimse ondan bunu beklemedi. Ama artık konuşuyordu. Artık ağladığında neden ağladığını biliyordu. Artık duvara değil, bazen pencereden dışarı bakıyordu.
Elif her gün geldi. Kimi gün yeni bir resim, kimi gün bir masal. Ama en çok da bir şey getirdi: dinlemek.
Bir gün Emre, “Annem kahvaltı yaparken şarkı söylerdi,” dedi.
Elif, “Ne güzel,” dedi. “Şarkıyı sever miydin?”
Emre başını salladı. “Kuşlarla ilgiliydi,” dedi. “Yüksekten uçan kuşlar…”
Elif, şarkının sözlerini istemedi; istemek bile gereksizdi. Bazen bir şarkıyı hatırlamak, sözlerden değil, histen geçerdi.
“Belki annen,” dedi Elif, “o kuşlar gibi… yükseklerde. Ama sen onu düşündüğünde, yalnız olmadığını biliyordur.”
Emre’nin yüzünde küçük bir gülümseme belirdi. Acının içinde, minicik bir boşluk açılmıştı. O boşluktan hava giriyordu.
Doktor Mehmet, her vizitte Elif’i fark ediyordu. Önce bir “istisna” gibi, sonra bir “ipucu” gibi, en sonunda da bir “ders” gibi.
Bir gün Fatma’yı koridorda yakaladı. “Kızınız,” dedi, “doğal bir empatiye sahip.”
Fatma utangaçça gülümsedi. “O hep böyleydi doktor.”
Mehmet, “Bunu değerlendirmeliyiz,” dedi. “Elif’in, uygun denetimle, duygusal zorluk yaşayan diğer çocuklara da kısa ziyaretler yapması… mümkün mü?”
Fatma ürktü. “Yük olur mu ona?”
Mehmet başını salladı. “Sınırlarla, oyunla, kısa sürelerle… bu bir terapi değil, bir destek. Bazen en etkili şey, başka bir çocuğun ‘ben buradayım’ demesidir.”
Fatma, kızına baktı. Elif o sırada Emre’nin yanına çizim defterini koymuş, bir sayfayı çevirmekle meşguldü. Çocukların dünyasında büyük protokoller yoktu. Ama büyük etkiler vardı.
8. Bölüm — Anı Kitabı
Elif bir öğleden sonra elinde bir dosya ve renkli kalemlerle geldi. “Özel bir şey yapalım,” dedi. “Annen için bir anı kitabı.”
Emre’nin gözleri parladı. “Nasıl?”
“Sen çizeceksin,” dedi Elif. “Ben de altına küçük hikâyeler yazmana yardım edeceğim. Annenin krep yaptığı gün… park… film izlediğiniz akşam…”
Emre, ilk kez isteyerek kalemi eline aldı. Elif’le birlikte sayfalar dolusu çizdiler. Krep tavası biraz yamuk oldu, parkın salıncağı fazla büyük oldu, ama kimse umursamadı. Çünkü amaç gerçekçilik değildi. Amaç, anıların yeniden yaşanabilir olmasıydı.
“Bu kitap,” dedi Elif, kapağına büyük harflerle “ANNEM AYLİN” yazarken, “seninle kalacak. Özlediğinde açacaksın. Ağlayacaksın belki. Ama sonra… gülümseyeceksin de.”
Emre kitabı göğsüne bastırdı. “Sanki… biraz geri geldi,” dedi.
Elif başını salladı. “Anılar bazen öyle yapar,” dedi. “İnsan gitse bile, sevgi gitmez.”
Murat, bu değişimi gördükçe, kendi içinde de değişiyordu. Artık ziyaretleri kısa değildi. Telefonunu cebine koyuyor, yatağın kenarında oturuyor, oğlunun anlattıklarını dinliyordu. Aylin’in adını söyleyebiliyordu artık. Bu bile bir iyileşmeydi.
Bir gün Murat, Fatma’yı koridorda buldu. “Size teşekkür etmek istiyorum,” dedi. “Ama nasıl…”
Fatma elini salladı. “Elif bunu teşekkür için yapmıyor,” dedi.
Murat yutkundu. “Yine de… hayatımıza ışık getirdiniz.”
Bu cümle, Fatma’nın yıllardır duyduğu en görünür cümleydi. Temizlik personeli çoğu zaman “yok” sayılırdı. Ama o gün, biri ona “var” dedi.
9. Bölüm — Taburcu ve Bir Masanın Etrafında Yeni Hayat
Emre taburcu olacağı gün, servis kapısında küçük bir kalabalık oluştu: Doktor Mehmet, hemşire Zeynep, birkaç asistan, Fatma ve Elif.
Mehmet, Emre’nin hizasına çömeldi. “Sen,” dedi, “benim gördüğüm en cesur hastalardan birisin.”
Emre gözlerini indirdi. “Üzgünüm,” dedi. “Ama… kafam karışık değil artık.”
Mehmet başını salladı. “Bu büyük bir fark.”
Sonra Mehmet, Elif’e baktı. “Sen de,” dedi, gülümseyerek, “bize bazen en güçlü ilacın kalpten geldiğini öğrettin.”
Elif kızardı. “Ben sadece… dinledim,” dedi. “Yetişkinler bazen kelimeleri duyuyor ama duyguları duymuyor.”
Zeynep içinden “keşke bunu hemşire okulunda ders diye verseler” diye geçirdi.
Murat o gün bir karar verdi. “Haftaya,” dedi Fatma’ya, “bizim eve yemeğe gelir misiniz? Emre… Elif’e odasını göstermek istiyor. Ben de… teşekkür etmek istiyorum.”
Bu davet, sadece bir yemek değildi. İki farklı dünyanın aynı masaya oturmasıydı. Birinin hayatı “toplantılar ve evrak çantaları”yla, diğerinin hayatı “otobüs kartı ve temizlik arabası”yla örülüydü. Ama acı, insanları eşitlerdi. İyileşme de bazen eşitlerdi.
O akşam Fatma evine dönerken Elif elini tuttu. “Anne,” dedi, “Emre şimdi daha iyi olacak değil mi?”
Fatma bir an düşündü. “Daha iyi olacak,” dedi. “Ama hep biraz özleyecek.”
Elif başını salladı. “Özlemek… sevdiğinin kanıtı,” dedi.
Fatma kızına baktı. Altı yaşında bir çocuk bunu nasıl bu kadar net söyleyebilirdi? Belki de çocukların kalbi, yetişkinlerin kafasının çözemediğini çözerdi.
10. Bölüm — Hastanenin Değişen Duvarları
Aylar içinde Fatih Hastanesi’nde bir şey değişti. Değişim bazen yeni bir cihazla, bazen yeni bir başhekimle olmazdı. Bazen tek bir hikâyeyle olurdu.
Mehmet, Emre vakasını kapatmadı. Dosyaya bir not düştü: “Tıbbi bulgular normal. Yaşamı reddetme davranışı, belirsiz yas ve saklanan gerçeğe bağlı. Müdahale: aileyle dürüst iletişim, psikolojik destek, akran duygusal etkileşim.”
Sonra bir adım daha attı. “Akran Duygusal Destek Programı” adıyla küçük bir pilot çalışma başlattı. Tabii ki Elif’in “çocuk danışman” olduğu iddiasını kimse resmî evraka yazmadı; ama herkes biliyordu: Elif, çocukların odasına girince bazı yüzler yumuşuyordu.
Emre de zaman zaman geldi. Artık o da “anlayan” taraftaydı. Kayıp yaşayan çocuklarla konuştuğunda, onlara boş teselli vermiyordu. “Geçecek,” demiyordu. “Ben de bazen ağlıyorum,” diyordu. “Ama artık nefes alabiliyorum. Sen de alacaksın.”
Yıllar sonra hastanenin girişinde küçük bir levha asıldı. Üzerinde kısa bir cümle vardı:
“Bir çocuğun bilgeliğini küçümseme.”
Ve 407 numaralı oda yenilendi. Kapısına küçük bir plaka takıldı: Elif Odası. Duygusal krizdeki çocukların özel destek aldığı bir oda.
Fatma o gün, kapının önünde durup plakaya baktı. Gözleri doldu. Bir zamanlar temizlik arabasıyla sessizce geçtiği koridor, şimdi kızının adıyla bir anlam kazanmıştı.
Mehmet, yaşlanmış ama bakışları daha yumuşak bir adam olarak, “Bazen,” dedi, “tıbbın en zor hastalığı… söylenmemiş gerçektir.”
Fatma başını salladı. “Ve bazen,” dedi, “gerçeği söyleyecek cesareti bir çocuk verir.”
Elif, artık büyümüş bir genç kız olarak, o koridordan geçti. Bir zamanlar camın arkasından bakan küçük kız gitmişti. Ama aynı şey kalmıştı: dikkat. Şefkat. Dinleme.
Emre de oradaydı, tıp fakültesine başlamış bir genç olarak. Elif’e döndü. “Beni kurtardın,” dedi.
Elif, yıllar önceki o cümleyi hatırladı ve aynı sakinlikle cevap verdi: “Hayır. Sen gerçeği duyup yaşamayı seçtin. Kendi hayatını sen kurtardın.”
Koridorun ışıkları aynıydı belki. Dezenfektan kokusu da aynıydı. Ama o duvarların içinde artık bir bilgi daha vardı:
İnsan bedeni bazen “neden” ister.
Çocuk kalbi ise bazen sadece “dürüstlük” ister.
Ve iyileşme, ikisi buluştuğunda başlar.