Kadını Çite Bağlayıp Eğleniyorlardı – Ufukta Tek Bir Atlı Belirince Herkes Dondu!

Hesap Sorgucu: Gölge Pazarı
(Ayşe, Kadir ve Meral’in Ardından Yeni Bir Hikâye)
Güneş, dağların arkasından yükselmeden önce, bozkır henüz gri bir soluklukla örtülüyken, Kadir Köroğlu çoktan ayaktaydı.
Rüzgâr hafifti, ama soğuktu. Dağların zirvesinden gelen bu soğuk, insana “uyan” diyen bir el gibi yüzünü okşuyordu. Kadir, zaviyenin avlusunda, taş duvarın gölgesine yaslanmış, elinde eski defteri tutuyordu. Vahit’in kanıyla kirlenmiş o defter, artık bozkırın başka çocuklarının da kaderini değiştirecek bir haritaya dönüşmüştü.
Sayfaları tek tek çevirdi.
Her satır, bir alışverişin izi: isimler, köyler, paralar, tarihler.
Bazı sayfalarda ince işaretler vardı; Vahit’in kendi için koyduğu şifreler. Ama Kadir’in gözünde bunlar şifre değil, itiraf gibiydi.
Arkasında, fark edilir ama rahatsız etmeyen bir ayak sesi duydu.
Ayşe, başını örten ince örtüyle avludan içeri giriyordu. Üzerinde dağlıların işlemeli ceketi, belinde kendi bıçağı, sırtında tüfeği yoktu bu sabah; bugün savaş günlerinden çok, karar günlerine benziyordu.
“Elini defterden hiç çekmiyorsun,” dedi. “Sanki bırakınca kaçacak.”
“Kaçamaz,” dedi Kadir, gözlerini sayfalardan ayırmadan. “Ama gözümü çevirirsem, bazı satırlara bakmamayı seçebilirim. O lüksü kendime tanımıyorum.”
Ayşe, hafifçe gülümsedi.
“Senin lüks kelimenin anlamı pek kalmamış gibiydi zaten.”
Kadir defteri kapattı.
Deri kapak, parmaklarının arasında yumuşak bir sesle kapandı; sanki içindeki çığlıkları yeniden içeri hapsediyordu.
“Meral uyandı mı?” diye sordu.
“Evet,” dedi Ayşe. “Mütevelli hoca ona yazı öğretecek. Kahvaltıda diğer kızlarla birlikteydi. Bir kız, onun saçına çiçek taktı. Meral aynaya baktığında… kendini tanıyamadı.”
“İyi mi bu?” diye sordu Kadir.
“Evet,” dedi Ayşe. “Çünkü ilk defa, kendini yalnız bir kurban olarak değil, aralarından biri olarak gördü. Bu, iyileşmenin başlangıcıdır.”
Kadir, zaviyenin taş duvarlarına baktı.
Bu yer, dağların koynuna saklanmış bir yara sargısı gibiydi.
Dışarıda bozkır, çeteler, pazarlar, gölge anlaşmalar varken; burada çocukların gülüşleri, kazan sesleri, duaların mırıltısı vardı.
“Burada kalsak?” diye sordu Ayşe birden.
Soru hafifti, ama içindeki ağırlık belliydi.
“Kalabilir misin?” dedi Kadir.
Ayşe bir an sustu.
Sonra başını iki yana salladı. “Hayır,” dedi. “Sustum sandığın onca yıl yetti. Şimdi konuşmayı öğrendim. Geri dönmek yok.”
Kadir’in dudakları hafifçe kıvrıldı.
Bu kadındaki kararlılık, onun içindeki en karanlık köşeleri bile bir parça aydınlatıyordu.
Defteri koltuğunun altına sıkıştırdı. “O zaman gideceğiz,” dedi. “Ama nereye, biliyor musun?”
Ayşe’nin bakışları, defterin kabarık kenarlarına kaydı.
“Biliyorum,” dedi. “Sen zaten karar verdin. Ben sadece sesini duymak istiyorum.”
Kadir, avlunun bir köşesindeki ahşap sıraya oturdu. Ayşe de yanına yerleşti.
Defteri yeniden açtı, işaretli bir sayfayı buldu. Üstünde eski mürekkeple yazılmış bir kelime vardı:
“Gölge Pazarı – Karakuyu.”
“Burayı görmüş müydün?” diye sordu Ayşe.
“Hayır,” dedi Kadir. “Duymuştum. Vahit’in defterinden önce de söylentisini. Karakuyu, sınır boyunda bir kasaba. Resmi kayıtlarda küçük, sıradan bir yerleşim. Ama geceleri, kuyunun yanına pazar kurulduğu, canlı malların satıldığı söylenirdi.”
“Canlı mal,” diye tekrar etti Ayşe. Sözü söylerken yüzü sertleşti. “İnsan demekten korkuyorlar.”
“Korkmuyorlar,” dedi Kadir. “İsan dediklerinde yaptıkları işin adını koymaları gerekecek. Bu yüzden kelimeleri eğip büküyorlar. ‘Mal’, ‘yük’, ‘kayıp’, ‘yetim’… Gerçek kelimeyi kullanırlarsa, aynaya bakmak zorunda kalırlar.”
Ayşe’nin gözlerinde, dağların taşını çatlatacak türden bir öfke parladı.
“Defterde ne diyor?”
Kadir, satırları gösterdi:
Karakuyu – Geceleri.
Kaymakam görmez, imam duymaz.
Sınır boyundan gelenler, içeridekiler, geçen kervanlar.
Not: Dağlı kızlar iyi para ediyor.
Ayşe’nin eli, sayfanın kenarına istemsizce sıkıldı.
“Dağlı kızlar… Her satırında bizden parça var.”
“Bu yüzden oraya gitmeliyiz,” dedi Kadir. “Vahit’in sistemi yalnızca çiftliklerden ibaret değildi. Karakuyu, bu ağın merkezi olmasa bile, ana düğümlerinden biri.”
Ayşe dışarıdaki dağlara baktı.
Zaviyenin avlusunda oynayan çocukların sesleri, hafif bir rüzgâr gibi üzerlerinden geçti.
“Ne zaman yola çıkıyoruz?” diye sordu.
Kadir ayağa kalktı.
“Öğleden sonra,” dedi. “Meral’e veda edelim. Sonra atları isteyelim. Geceye karışmadan Karakuyu yoluna düşmeliyiz.”
I. Meral’in Ardından
Meral, zaviyenin küçük bahçesinde, toprağa çömelmiş, elindeki ince çubukla ıslak zemine harfler çiziyordu. Yanında iki kız daha vardı; birisi ona bir kelimenin nasıl yazıldığını gösteriyor, diğeri de gülerek yanlışlarını düzeltiyordu.
Ayşe onları uzaktan izledi.
Meral’in saçları artık dağınık bir karmaşa değil, başının arkasında düzgün bir örgüyle toplanmıştı. Yanaklarında hâlâ solgunluk vardı ama gözlerinin içindeki boşluk biraz geri çekilmiş, yerini temkinli bir meraka bırakmıştı.
Yaklaştığında Meral hemen ayağa fırladı.
“Gidiyor musunuz?” diye sordu. Hiç giriş cümlesi yoktu; çocuklar, en önemli sorudan başlar.
“Evet,” dedi Ayşe. “Başka çocuklar var. Onların da rehbere ihtiyacı var.”
Meral’in dudakları titredi, ama gözyaşı gelmedi. Gözyaşları, yolda tükenmişti belki de.
“Dönecek misiniz?” diye sordu.
Kadir, bu soruya doğrudan cevap vermedi.
“Bu zaviye, geleni kabul eden bir yer,” dedi. “Yol nereye götürür bilmem. Ama bir gün yine aynı dağın eteklerine yolumuz düşerse, uğramadan geçmeyiz.”
Mütevelli Hoca, arkada sessizce onları izliyordu.
Yüzünde yumuşak ama derin çizgilere yerleşmiş bir bilgelik vardı.
“Bu çocuk,” dedi, Meral’in başını okşayarak, “burada kalacak. Önce uyku öğrenecek, sonra okumayı. Ardından gülecek. Belki bir gün, o da başkalarını korumayı öğrenir.”
Meral, Kadir’e baktı.
“Siz… ölüm için gelmedim demiştiniz,” dedi. “Hesap vermek için geldim.”
“Evet,” dedi Kadir.
“Başka çocukların hesabını da soracak mısınız?”
Soruyu sorarken sesi kalınlaşmıştı.
Bu, sadece merak değildi. İçinde bir tür talep de vardı: “Yarım bırakma.”
Kadir başını eğdi.
“Evet,” dedi. “Bu defterdeki her isim için. Ne kadarını bulabilirsek…”
Ayşe, omuzundaki elini Meral’in başına koydu.
“Sen de bir hesap soruyorsun aslında,” dedi. “Burada kalarak. İyileşerek. Mümkün olduğunu göstererek. Bu da bir mücadele.”
Meral’in küçük yüzünde, yaşına göre fazla büyük duran bir ciddiyet belirdi.
Sonra, beklenmedik bir şey yaptı: Ayşe’nin beline sarıldı.
Kadir’e de aynı anda bakıyordu, sanki ikisine birden veda etmek istiyordu.
“Ben sizi unutmayacağım,” dedi. “Siz de beni unutmayın.”
Kadir’in yumuşayan bakışları, bir anlığına, geçmişten yükselen başka bir yüzü hatırladı: Kendi kardeşi.
Bu yüzden, sesini kontrol etti. Sarsılmasına izin vermedi.
“Defterde adın yok Meral,” dedi. “Bu iyi. Artık hiçbir deftere yazılmayacaksın. Ama bizim hafızamızda yerin var. O, kimsenin alamayacağı bir kayıt.”
Meral başını salladı.
Bu sözlerin değerini tam ölçemese de, derinlerde bir yerde, bunu hissediyordu.
Atlar hazırlandığında, dağın eteklerinden aşağı inen iki silueti, zaviyenin duvarlarından onları izleyen bir çift çocuk gözü uğurladı.
Meral, taş duvarın kenarına kadar gelip el salladı.
Ayşe, arkaya dönüp ona sadece bir kez baktı.
Çünkü biliyordu: Çok bakarsa gitmek zorlaşır.
Bozkıra doğru ilerlediler.
Zaviye, arkalarında küçülen bir ışık lekesi gibi kaldı.
II. Karakuyu’ya Yol
Karakuyu, haritalarda bile zor bulunur bir yerdi.
Sınır boyunda, iki dağın arasında sıkışmış, gölgeli bir vadinin ucunda kurulmuştu. Gündüzleri sıradan bir kasaba, geceleri ise defterlere bile yazılmayan pazarların gölgesi.
Ayşe ve Kadir, üç gün boyunca dar patikalardan, kupkuru derelerden, sarp yamaçlardan geçtiler.
Geceleri sırayla nöbet tuttular; birinin gözleri yıldızlara bakarken, diğeri gözlerini kapatıp geçmişin seslerini susturmaya çalıştı.
Üçüncü günün akşamına doğru, ufukta siyah bir çizgi belirdi.
“Orası,” dedi Kadir. “Karakuyu’nun dumanı.”
Yaklaştıkça toprak değişti.
Bozkırın dümdüz uzanan hatları yerini, iç içe geçmiş küçük tepeler ve kaya çıkıntılarına bıraktı.
Bu manzara, saklanmayı seven işler için biçilmiş kaftandı.
Kasabanın girişinde, yorgun bir tabela sallanıyordu:
“Karakuyu – Hoş Geldiniz”
Altına daha küçük harfle bir şey yazılmıştı:
“Gelen kalır, giden susar.”
Ayşe, bu cümleyi okuduğunda dudaklarını büzdü.
“Geldiği gibi gitmeyen çok şey görmüş olmalılar,” dedi. “Özellikle geceleri.”
Kasabaya gündüz girdiler.
Tozlu sokaklar, kerpiçten evler, birkaç dükkân, bir fırın, bir kahvehane.
İlk bakışta, sıradan bir sınır kasabasından farkı yok gibi görünüyordu.
Ama Kadir’in gözleri, başka ayrıntıları da yakalıyordu:
– Duvar köşesinde bekleyen, fazla sessiz birkaç adam;
– Kahve önünde oturup “hiçbir şey görmüyor gibi” duran, ama geleni gideni ölçen bakışlar;
– Dükkanların arkasındaki gizli avlulara açılan dar kapılar.
Atları kasabanın küçük hanına bıraktılar. Han sahibi, geniş göbekli, ince gözlüklü bir adamdı. Sesi yağlı, bakışı hesaptı.
“Yolcu musunuz?” diye sordu.
“Evet,” dedi Kadir. “Bir iki gece kalacağız. Sınır tarafına geçeceğiz sonra.”
“Geçmek zor,” dedi adam. “Yollar tehlikeli. Ama paranız varsa, tehlikenin etrafından dolaşmanın da bir yolu bulunur.”
Ayşe, bu cümlenin altındaki ima tonunu kaçırmadı.
Han sahibinin gözleri, bir anlığına onun üzerinde durdu; sonra geri çekildi.
Dağlı giysilerini çıkarmış olsa da, yürüyüşündeki diklik, omuzlarındaki sertlik, onu sıradan bir yolcudan ayırıyordu.
“İki oda,” dedi Kadir. “İkimiz için. Ahırda da iki atımız var.”
Adam, odaları ayarladı.
Anahtarları verirken alçak sesle ekledi:
“Geceleri pencerenizi çok açmayın. Dışarıda garip sesler duyarsanız, merak edip bakmayın. Karakuyu’nun gecesi meraklı gözleri sevmez.”
Ayşe, anahtarı eline aldığında, hafifçe gülümsedi.
“Bizim işimiz tam da merakla,” diye mırıldandı.
Geceyi Beklerken
Gün batımına kadar kasabayı dolaştılar.
Kadir, Vahit’in defterinde Karakuyu için düşülmüş notları tekrar tekrar gözden geçiriyor, isimleri ve mekanları zihninde eşleştiriyordu:
– “Kuyu yanı”
– “Eski harman yeri”
– “Değirmen arkası”
Gündüz, buralar sıradan yerlerdi. Ama gece…
Güneş, dağların arkasına kayarken gökyüzü turuncudan mora döndü.
Karakuyu’nun içinde, bazı evlerin pencereleri erken karardı; bazıları ise yeni yanıyordu.
Han’ın üst kattaki odasına çekildiler. Yere oturmuş, pencereden aşağıdaki sokakları izliyorlardı.
“Vahit’in notuna göre,” dedi Kadir, “pazar, gecenin üçüncü vaktinde başlıyor. Kuyu yanındaki boş alanda. Ama herkes görmüyor. Sadece davetliler ve alışık olanlar.”
“Biz davetli sayılır mıyız?” diye sordu Ayşe.
Kadir, belindeki tabancaya kısa bir bakış attı.
“Epik anlamda evet,” dedi. “Bizi çağıran defter oldu.”
Gece iyice çöktüğünde, kasabanın sesleri değişti.
Gündüzün çocuk çığlıkları, eşek anırmaları, fırıncı bağırışları yerini, daha bastırılmış seslere bıraktı:
– Alçak kahkahalar,
– Fısıltılı pazarlıklar,
– Bir yerden bir yere taşınan sandıkların gıcırtıları.
Kadir, pencerenin perdesini hafifçe araladı.
Kuyu tarafına giden gölgeleri saydı. Çoğu erkekti. Bazıları yalnız, bazıları iki üç kişi halinde yürüyorlardı. Ortak özellikleri, yüzlerini göstermemek için seçtikleri koyu giysilerdi.
“Zamanı geldi,” dedi. “Hazır mısın?”
Ayşe, cevap vermek yerine tüfeğinin mekanizmasını yokladı.
Beline bıçağını taktı, örtüsünü başına sardı. Gözlerinde sakin ama keskin bir odak vardı.
“Sen ne kadar hazırsan, o kadar hazırım,” dedi. “Bu tür yerlere, tam olarak hazır gidilmez zaten.”
Han’ın arka merdivenlerinden sessizce inip, yan sokaktan kuyu tarafına yöneldiler.
Karakuyu’nun gecesi, üstlerine çökmüş bir örtü gibiydi.
Gökyüzünde yıldızlar vardı ama kasabanın sokaklarında gölgeler daha yoğundu.
III. Gölge Pazarı
Kuyu, kasabanın tam ortasında değildi.
Biraz dışında, eski bir harman yerinin kenarında açılmıştı; sanki kasaba, bu karanlık kalbi bilerek uzağa itmiş ama koparmaya cesaret edememiş gibi.
Oraya vardıklarında, Kadir ve Ayşe, beklediklerinden daha düzenli bir manzarayla karşılaştı.
Toprak zeminin üzerine kurulmuş, daire şeklinde dizilmiş birkaç çadır, aralarda yanan meşaleler, iplerle çevrilmiş bir alan…
İnsanlar sessiz değil, ama kontrollü bir uğultuyla konuşuyordu.
Orada burada duran iki üç silahlı adam, pazarın “düzenini” sağlıyordu.
Ayşe’nin boğazına bir düğüm oturdu; çünkü gördüğü şey, sıradan bir kaçakçı toplantısından daha fazlasıydı:
Bu, alışılmış, yerleşik, kök salmış bir pazardı.
Bir çadırın önünde, elleri zincirle birbirine bağlı üç erkek esir duruyordu. Yüzlerinde yorgunluk, gözlerinde yenilgi vardı.
Başka bir çadırın önünde, bir anne kucağındaki bebeği sıkıyordu; yanında, onu satın almak için pazarlık eden iki adam.
“Çocuklar nerede?” diye fısıldadı Ayşe.
Kadir, etrafa bakarken gözleri daha karanlık bir köşede durdu.
Harman yerinin kenarındaki eski ambarın kapısında, iki nöbetçi dikiliyordu.
Kapının üstüne sürülmüş kalın kilit, içerideki şeyin değerli olduğunu söylüyordu.
“Orada,” dedi. “Ambarda.”
“Nasıl yaklaşacağız?” diye sordu Ayşe.
Kadir, Vahit’in defterini yeniden hatırladı:
Karakuyu – Kaymakam görmez, imam duymaz.
Bu, içerideki sistemin sadece haydutlardan ibaret olmadığını gösteriyordu.
Kasabanın güçlü isimleri, ya bu pazarın ortasındaydı ya da en azından haberliydi.
“Acele etmeyeceğiz,” dedi. “Önce kim, ne kadar derinde, onu anlamalıyız.”
Tozlu zeminde biraz dolaştılar.
Kadir, sanki sıradan bir alıcıymış gibi çadırlara şöyle bir göz attı. Ayşe, onun biraz gerisinde durup gözlerini her şeyin üzerinde gezdirdi.
Bir çadırın önünden geçerken, içeriden gelen bir ses kulağına çarptı.
Cılız, ince, ama tanıdık bir ton.
“Ne kadar ediyormuş bu?” diyordu bir adam.
“Dağlı kızlar, şehirde iyi para eder.”
Ayşe’nin eli tüfeğine gitti.
Ama Kadir, göz ucuyla hemen onun koluna hafifçe dokundu.
“Şimdi değil,” dedi, dudaklarının arasından, sessizce. “Önce defteri doğrulayacağız. Sonra vuracağız.”
Ayşe, kendini zorlayarak nefes aldı.
Karanlıkta, dişlerini sıktığını kimse görmüyordu; ama Kadir hissediyordu.
Pazarın Efendisi
Bir süre sonra, kalabalığın içinde belli belirsiz bir hareketlenme oldu.
Fısıltılar aynı anda farklı yerlerde yükseldi:
“Bey geliyor.”
“Dikkatli olun.”
“Fiyatlar şimdi belli olacak.”
Kalabalığın arasından gelen adam, sıradan bir eşkıya gibi değildi.
Üzerinde temiz ama gösterişsiz bir kaftan, belinde sade ama kaliteli bir kılıç, yüzünde kırklı yaşlarında, tok bir adamın çizgileri.
Otorite, bağırmadan da belli olabilen bir şeydi; bu adamda o vardı.
“Bu kim?” diye sordu Ayşe.
“Defterde adı yok,” dedi Kadir. “Demek ki Vahit’in üstü değildi. Ama Karakuyu’nun pazarı için, burada onun sözü geçiyor.”
Adam, çadırların arasında dolaşırken satıcılara kısa bakışlar atıyor, fiyatlar fısıldanıyor, başlar eğiliyordu.
Bir çadırın önünde durdu, içerideki malı kontrol etti, sonra başıyla onayladı.
Ayşe, bu adamın her hareketinde, sistemleşmiş bir kötülüğün rahatlığını görüyordu.
Sanki insan satmak, her hafta yaptığı sıradan işlerden biriymiş gibi.
Kadir, hafifçe eğilip Ayşe’ye doğru konuştu.
“Bu adamı sadece vurmak yetmez,” dedi. “Neyi bildiğini öğrenmeden sıkarsak tetiği, Karakuyu’nun damarları yer altında akmaya devam eder.”
“Peki nasıl?” diye sordu Ayşe.
Cevap, kalabalığın diğer ucundan geldi.
Han sahibi, az önce onlara oda veren adam, pazarın içine girmişti.
Bey’e doğru yürüdü, alçak sesle konuştu. Bey hafifçe başını çevirdi, han sahibinin kulağına bir şey fısıldadı. Sonra ikisi birlikte ambar tarafına doğru yürümeye başladılar.
Kadir’in gözleri daraldı.
“İşte bağ,” dedi. “Karakuyu’nun açık yüzü ile gölge yüzünü birbirine bağlayan adam: han sahibi. Bu işi yalnızca dışardan gelenlerle değil, içeriden çalışanlarla yürütüyorlar.”
“İkisini de almamız gerekecek,” dedi Ayşe.
“Zor kısmı şu,” dedi Kadir. “Bir bağ kesilince, diğer uç kaçmamalı.”
IV. Ambardaki Nefesler
Gece ilerledikçe, pazardaki uğultu arttı.
Çadırların bir kısmında pazarlıklar kızışıyor, meşalelerin bir kısmı sönüyor, yeni meşaleler yakılıyordu.
Ayşe ve Kadir, kalabalığın içinde kaybolmuş gibi dururken, gözleri ambar kapısını bırakmıyordu.
Han sahibi ve Bey, içeri girip çıkmış, içeriden kısa bir hesaplaşma hissiyle geri dönmüşlerdi.
Nöbetçiler, ambara iyice yaklaşıp konuşmuş, sonra yerlerine çekilmişlerdi.
“İçeride kaç kişi olabilir?” diye sordu Ayşe.
“Defterde,” dedi Kadir, hafifçe sayfayı yoklayarak, “son sevkiyatta altı çocuk geçtiği yazıyor. Tarih üç hafta önce. Bu pazarın bir parçası olarak, içeride en az dört beş… belki de daha fazla çocuk var.”
Ayşe’nin omuzları hafifçe gerildi.
Bu tür sayılar, onun için sadece sayı değildi; yüz demekti, göz demekti, dağ köyleri demekti.
“Onları çaktırmadan çıkarabilir miyiz?” diye sordu.
Kadir, başını iki yana salladı.
“Pazar dağılmadan imkânsız,” dedi. “Ama pazar dağılırsa, çocuklar dağılmaz. Başka yerlere gönderilir.”
Ayşe, dişlerinin arasından bir nefes verdi.
“Yani?”
“Yani,” dedi Kadir, “bugün burada hem pazarın efendisiyle hem de ambarın kilidiyle aynı anda hesaplaşacağız. Birini almadan diğerini bırakmayacağız.”
Kadir’in kafasında planlar, bozkırdakı rüzgâr akımları gibi dolaşıyordu.
Her adımın bir bedeli vardı. Yanlış adım, bedeli çocuklara ödetebilirdi. Bu yüzden, alışık olduğu hızlı çekme refleksinin aksine, bu sefer en büyük silahı sabır olmalıydı.
Kıvılcımı Yakmak
Plan, basitti ama riskliydi.
Basit planların güzelliği, bozulduklarında bile, neyin yanlış gittiğini anlayabilmekti.
-
Han sahibi, pazardan ayrılıp hana dönecekti.
Bey, pazarın son hesaplarını yaparken, yanında sadece birkaç koruması kalacaktı.
Kadir, han sahibini içeride, Ayşe ise pazar alanında sıkıştıracaktı.
Aynı anda, ambardaki çocuklar serbest bırakılmalıydı.
“Üç yer,” dedi Ayşe. “İki kişiyiz.”
Kadir ona baktı.
“Eğer haklıysam, o ambarın içinde, sadece korku yok. Bir de… öfke var. Çocuklar sandığın kadar çaresiz olmuyor her zaman.”
Ayşe, Meral’i hatırladı.
Kırık ama bükülmemiş omurgasını.
Belki, içeride de böyle çocuklar vardı.
Gecenin dördüncü vaktine doğru, pazar yavaş yavaş sönmeye başladı.
Bazı alıcılar, aldıkları “mallarla” birlikte ayrıldılar. Bazı satıcılar, ellerinde kalanları sayarken yüzlerini ekşittiler.
Bey, ambarın yanına gelip içeriden bir kez daha seslendi.
Kalın kilit tekrar kontrol edildi.
Sonra, han sahibiyle kısa bir konuşma yaparak ona eliyle bir işaret verdi:
“Yarın sabaha, hesap defterlerini hana getir.”
Han sahibi, öne eğilerek saygıyla selam verdi ve pazar alanından ayrıldı.
Kadir’in gözleri, han sahibini takip etti.
“Şimdi,” dedi. “İlk düğümü çözeceğiz.”
V. Hanın İçinde
Han, gecenin bu vaktinde dışarıdan bakıldığında hareketsizdi.
Ama içeride hâlâ birkaç masa doluydu; bazı adamlar geceyi içkiyle bitirmek istiyor, bazıları da sabaha geç kalmadan yola çıkmanın hesabını yapıyordu.
Han sahibi, arka kapıdan içeri girdi. Yüzünde, yorucu ama kârlı bir gecenin memnuniyeti vardı. Tezgâhın arkasına geçip bir testi su içti, sonra kilitli sandığına kısa bir bakış attı.
O anda, tam arkasındaki gölgede bir hareket oldu.
“Gecen bereketli geçti mi?” diye sordu yumuşak ama kararlı bir ses.
Adam irkildi, elini refleksle çekmecenin altına attı; orada sakladığı kısa bıçağa.
Ama Bıçak daha çıkamadan, soğuk bir namlu, belinin sağ tarafına dayandı.
“Kıpırdama,” dedi Kadir. “Bu bıçak, senin için fazla küçük. Benim elimdekini beğen.”
Han sahibi dondu.
Sesi, olması gerekenden daha ince çıktı.
“Kimsin sen? Hırsız mı? Para varsa al götür. Bugün iyi kazanç oldu.”
“İlginç,” dedi Kadir. “Senin için iyi kazanç günleri, başkaları için kayıp günleri olmuş hep. Ben para için gelmedim.”
“Ne için geldin?” diye sordu adam, nefesi hızlanırken.
“Defter için,” dedi Kadir. “Ve senin dilin için.”
Han sahibi yutkundu.
“Karakuyu’da…” diye başladı, “cahil biri sayılmam. Herkesin patronu vardır. Ben de sadece arada bir köprüyüm.”
“Köprüler,” dedi Kadir, “yanınca çok ses getirir. O yüzden konuşmayı tavsiye ederim.”
Adamın alnından terler süzülmeye başladı.
“Ne istiyorsun?”
Kadir kısa sordu:
“Ambardaki çocuklar. Kaç kişi? Ne zamandır burada? Yarın nereye gidecekler?”
Adam, bir an tereddüt etti.
“Eğer konuşursam, beni öldürürler.”
“Sence,” dedi Kadir sakinlikle, “ben ne yapacağım? Parfüm mü sıkacağım?”
Bu noktada, adam, karşısındaki kişinin sıradan bir tehdit olmadığını anladı.
Silah tutan elindeki kararlılık, gözlerindeki ifade…
Defalarca ölüm görmüş bir adamın soğukkanlılığı vardı Kadir’de.
“Altı çocuk,” dedi han sahibi sonunda. “Üçü sınır köylerinden, ikisi yetim. Biri…”
Durdu.
“Biri, daha dün getirildi. Dağlı. Senin gibi konuşuyor.”
Ayşe’nin yüzü, hanın kapısından içeri süzülen loş ışığın dışında kalsa da, bu cümle kulaklarına tokat gibi çarptı.
Dağlı. Bir yenisi daha.
“Yarın,” diye devam etti adam, “şafakla birlikte, güney geçidinden çıkarılacaklar. İki atlı, bir arabacı. Bey böyle söyledi.”
Kadir hafifçe başını salladı.
“Peki Bey’in adı ne?”
Adam susmak istedi. Ama namlu susmasına izin vermedi.
“Adı…”
“Adı,” diye bastırdı Kadir.
“Hayrettin,” dedi nihayet. “Şehirde başka isimleri de var. Ama buralarda ona sadece Bey derler. Kaymakamın akrabasıdır. O yüzden… bakar, görmez.”
Cümle bitince, hanın içinde bir süre sadece nefes sesleri kaldı.
“Güzel,” dedi Kadir. “Bugün çok yaşadın.”
Adam, bu cümlede bir tehdit aradı ama bulamadı.
Kadir, silahını beline geri koydu.
“Şimdi,” dedi. “Yukarı çıkıp odanda oturacaksın. Kimseye bir şey söylemeyeceksin. Sabah olduğunda, Karakuyu ya değişmiş olacak… ya da yıkılmış. İki hâlinde de, senin için çok konuşacak bir şey kalmayacak.”
Adam inanmayan gözlerle baktı.
“Beni bırakıyor musun?”
“Henüz,” dedi Kadir. “Bazı adamlar hemen cezalandırılır. Bazıları önce her şeyi görmek zorunda kalır.”
Adam sendeleyerek merdivenlere çıktı.
Kadir, arka kapıdan tekrar dışarı süzüldü.
Pazar alanına doğru yürürken, her adımında, içindeki dinginliğin yerini yavaş yavaş yükselen bir fırtınanın aldığını hissediyordu.
VI. Kilit ve Hesap
Pazar alanına döndüğünde, Ayşe, ambarın gölgesinde onu bekliyordu.
Nöbetçiler hâlâ kapının yanında dikiliyordu; ama gecenin ilerlemiş saatinin verdiği bir rehavet vardı üstlerinde.
“Han sahibi konuştu,” dedi Kadir kısaca. “Altı çocuk. İçlerinden biri dünkü mal. Dağlı.”
Ayşe’nin gözlerinde bir kıvılcım çaktı.
“Yarın sabaha kalırsa, izlerini kaybedebiliriz,” dedi.
“Kalmayacak,” dedi Kadir. “Bu gece bitireceğiz.”
Planın son kısmı, basitti:
– Nöbetçileri sessizce etkisiz hale getirmek,
– Kilidi kırmak,
– Çocukları çıkarmak,
– Aynı anda Bey’le yüzleşmek.
Zor tarafı şu ki, Bey hâlâ pazar alanındaydı ve muhtemelen etrafında birkaç sadık adamı vardı.
Ama Kadir için “sadık adam” ile “iyi nişancı” aynı şey değildi.
Nöbet
Ambarın etrafında büyük daireler çizerek yürüdüler.
Kadir, bir noktada Ayşe’ye hafifçe dokundu.
“Şimdi,” dedi.
Ayşe, gölgelerin içinden kıvrılıp ilk nöbetçinin arkasına geçti.
Adam, hafifçe esnerken bir el onun ağzını kapattı, diğer el ense köküne sert bir darbe indirdi.
Adam yere sessizce yığıldı.
Kadir, aynı anda diğer nöbetçinin önünden geçti.
“Bey seni çağırıyor,” dedi alçak sesle. “Hesapların sonunu görmek istiyor.”
Adam, bir an şüpheyle baktı; ama Kadir’in duruşundaki sakin özgüven, onu ikna etmeye yetti.
İçgüdü, bazen aklın önüne geçer.
Adam, Bey’in çadırına doğru yöneldi.
Kadir, ambar kapısına geri dönüp Ayşe’yle göz göze geldi.
“Çabuk,” dedi Ayşe. “İçeride zaman yok.”
Kadir, kilidi inceledi.
Eski, ama sağlam bir kilitti. Bunu kırmak gürültü çıkarırdı.
Ama içerideki çocuklara bu gürültünün ne olduğunu anlatacak iki yetişkin vardı artık.
Kılıcının kabzasıyla sert bir darbe vurdu. Kilit çatladı. Bir kez daha…
Üçüncü darbede kilit yerinden kopup düştü.
Ayşe kapıyı araladı. İçeriden önce sıcak, bayat hava geldi; sonra karanlığa alışmış birkaç çift gözün pırıltısı göründü.
“Kim var orada?” dedi cılız bir ses. “Yine mi onlar?”
Ayşe’nin içi buz kesmesine rağmen sesi demir gibiydi.
“Hayır,” dedi. “Onlar değil. Biz geldik.”
İçeriden, birbirine sokulmuş altı küçük gölge belirdi.
Yaşları onla on beş arasında değişiyordu.
Bazılarının bileklerinde izler, bazılarının yüzlerinde morluklar vardı.
Dağlı olan, onların biraz önünde duruyordu.
Siyah saçlarını ensesinde toplamış, kirli ama dik bir ifadeyle bakıyordu.
“Adın ne?” diye sordu Ayşe.
“Kezban,” dedi kız. “Siz kimsiniz?”
“Kadir Köroğlu,” dedi Kadir arkadan. “Bana hesap sorgucu diyorlar.”
Kızın gözleri büyüdü.
“Bu ismi duydum,” dedi. “Bir kadın daha duymuştu. Onu… sattılar. Gitmeden önce, ‘Bir gün hesap sorulur’ demişti. O mu yolladı sizi?”
Ayşe’nin boğazına, Meral’in anlattığı o “diğer kızın” yüzü oturdu.
Belki artık hayatta değildi. Belki başka bir pazarda hâlâ bekliyordu.
Ama bugün, en azından bu altı çocuk için, hesap sorulacaktı.
“Evet,” dedi Ayşe. “O ve onun gibiler yolladı bizi.”
“Kımıldamayın şimdilik,” diye ekledi Kadir. “Birazdan yürüyebileceğiniz bir yol açacağız.”
Kezban’ın gözlerinde, korkuyla karışık bir inat yanıyordu.
“Biz sadece kaçmayacağız,” dedi. “Gerekirse taş da atarız. Biri düşerse, öteki koşar. Bunu aramızda konuştuk.”
Ayşe, bu sözle birlikte hafifçe gülümsedi.
“Tamam,” dedi. “O zaman savaşçı gibi durun. Ama benim işaretimle.”
VII. Bey ile Yüzleşme
Pazar alanının ortasında, meşalelerin gölgesi altında, Bey hâlâ birkaç adamıyla hesap tutuyordu.
Birinin borcunu siliyor, diğerine gelecek hafta için söz veriyordu.
Birini azarlıyor, ötekini övüyordu.
Kısacası, sistemini yönetiyordu.
Kadir ve Ayşe, ambardan çıkınca, kalabalığın kenarından ortaya doğru yürüdüler.
Ama kalabalık büyük ölçüde dağılmıştı; geriye, işi bitmemiş olanlar ve pazarı kaldıranlar kalmıştı.
Bey, ikisini aynı anda fark etti.
Bakışlarında, önce tanıdık olmayan bir merak, sonra hafif bir huzursuzluk, ardından da kendine güvenin verdiği bir alay belirdi.
“Misafirler,” dedi. “Bugün pazarda sizi görmedim. Gece oldu olalı dolanıp duruyorsunuz. Alacağınız yok mu, satacağınız mı?”
Ayşe’nin bakışları, çevredeki adamların yerleşimini ölçüyordu.
Çoğu, henüz silahına gitmemişti. Ama hepsinin eli, gitmeyi biliyordu.
“Alacağımız var,” dedi Kadir. “Ama mal değil. Hesap.”
Bey bu kelimeyi duyunca hafifçe güldü.
“Hesap mı? Karakuyu’da hesaplar bende tutulur. Defter elimde. Kim, ne kadar borçlu, ben bilirim.”
Kadir, belindeki tabancaya dokunmadı.
Sadece Vahit’in defterini çıkardı.
“Bazı defterler,” dedi, “sizin görmediğiniz yerlerde de tutulmuş. Bu da onlardan biri.”
Bey’in yüzündeki ifade değişti.
İnce bir kas, bir anlığına titredi.
Bu, bir suçlunun, adının dosyada yazılı olduğunu anladığı andaki titremeydi.
“Ben isim tanımam,” dedi. “Sistem tanırım. Eğer birileri bu sistemin çarkları arasında kalıyorsa… bu, dünyanın düzenidir. Sen kim oluyorsun da dünyayı düzeltmeye kalkıyorsun?”
Kadir’in sesi, alçak ama delip geçen cinstendi.
“Ben kim miyim?”
Bir adım öne çıktı.
“Kardeşini bu çarklara kaptırmış bir adamım. Şimdi her dişi sökmeye geliyorum.”
Bey’in adamlarından biri, bu sözleri ciddiye alıp tabancasına gitti.
Ayşe, tüfeğini omzuna almıştı bile.
İlk hamleyi o yaptı.
Kurşun, adamın elindeki silahı vurdu.
Silah yere düştü. Adam acıyla elini tuttu, ama hayattaydı.
Kalabalık bir an için dondu.
Onlarca göz, Ayşe’ye çevrildi.
Tüfeği, sallanmıyordu. Nişanı kaymamıştı. Omzundaki kemik, dağlarda taş taşırken edindiği sağlamlıkla silahı sabitliyordu.
“Kabahatiniz sadece hukukta değil,” dedi Ayşe. “Adınız dağlara kadar yayıldı. Biz de dağlardan indik.”
Bey’in bakışları keskinleşti.
“İki tane yolcu…” dedi, alçak sesle. “Buraya gelip düzenimi bozacağını sanıyor. Sizi kim gönderdi? Kaymakam mı? Başka bir kaçakçı mı? Yoksa…”
Gözleri kısılırken, yüzündeki ifade birden değişti.
“Yoksa o musun sen?” diye sordu. “Rehber. Hesap sorgucu denen o musun?”
Kadir cevap vermedi; gerek yoktu.
Sesi, duruşu, defteri, hepsi cevaptı.
Bey, kısa bir kahkaha attı.
“O hikâyeleri duymuştum,” dedi. “Tek başına gizli mekânlara giren, çeteleri dağıtan, çocukları kurtaran adam… Doğrusu, abartılı bulmuştum. Meğer en büyük abartı, senin bu saflığınmış.”
Kadir, tabancasına değil, deftere baktı.
“Saflık,” dedi. “Sizinle pazarlık etmek olurdu. Ben pazarlık yapmaya gelmedim. Bir soru soracağım. Bir cevap alacağım. Sonra…”
Omuzlarını hafifçe silkti.
“Bozkır neyi hak ettiğini alacak.”
Bey’in yüzünde, hâlâ kendine güven vardı.
Arkalarında dört silahlı adam, çevrede birkaç yarı sarhoş ama tehlikeli müşteri, kasabada kaymakam akrabalığı…
Kendini sırtı sağlam hisseden insanın kibri, en geç kırılan şeydir.
“Sor bakalım,” dedi. “Belki canını kurtaracak bir bilgi veririm sana.”
Kadir’in gözlerinde, içi boş bir pazarlık isteği değil, içi dolu bir karar vardı.
“Bu çocukları,” dedi, “hangi şehre, hangi adamlara satıyorsun? Defter, kodlarla dolu. Ama senin dilin, bunları çözebilir. Konuşursan, arkandaki dört adamı yürüyerek göndereceğim. Konuşmazsan…”
Sözünü bitirmedi.
Bitirmeden de anlaşılıyordu.
Bey, etrafına baktı.
Adamları, ondan komut bekliyordu.
Bu adamı susturmak, sistemin devamı demekti. Ama bu adam, elinde sadece silah değil, bilgi de tutuyordu.
“Sen,” dedi Bey, “rehbersin. Sen sorarsın, herkes cevap verir sanıyorsun. Ama burada kuralı ben koyarım. O çocuklar, gidilecekleri yere gidecek. Siz de…”
Eli, yavaşça kılıcının kabzasına gitti.
“Bir dahaki hesap sorucular için ibret olacaksınız.”
Kadir’in bakışları, bir anlığına Ayşe’ye kaydı.
Ayşe, bu bakışta her şeyi okudu:
“Konuşmayacak. Hesap başka türlü sorulacak.”
Kadir’nin eli, nihayet tabancasına gitti.
Bu hareket, bozkır kadar tanıdıktı.
Ama bu sefer, sadece bir düellonun değil, bir pazarın kaderini belirleyecekti.
VIII. Kısa Süren Bir Fırtına
İlk kurşun, Bey’den değil, Ayşe’den geldi.
Çünkü bazı savaşlarda, ilk atışı kimin yaptığı, menzili belirler.
Ayşe, Bey’in sağ omzunu hedef aldı.
Silah patladığında, ses harman yerinde bir çığlık gibi yankılandı.
Kurşun, tam da nişan aldığı yere isabet etti. Bey’in eli, kılıcından koptu; adam geriye sendeledi.
Aynı anda, iki adam silahına davranmak üzereydi.
Kadir, bunları uzun yıllar boyunca çalışılmış bir refleksle seçti.
İlk kurşun, sağ taraftaki adamın bileğini vurdu, silah havaya savruldu.
İkinci kurşun, sol taraftaki adamın dizinin hemen yanındaki toprağa saplandı; adam korkuyla geri sıçradı.
Kalabalık, panik içinde dağılırken, Kadir-in sesi, gürültüyü yardı:
“Silahlar aşağı! Bu bozkır, sizin kurşun seslerinizi değil, çocukların adımlarını dinleyecek artık!”
Birkaç adam daha silahına gitmek istedi ama Ayşe, tüfeğini bir tehdit gibi değil, bir gerçek gibi taşıyordu.
Yüzündeki ifade, hata payına yer bırakmayan cinsten bir kararlılıktı.
Bey, yaralı omzunu tutarken öfkeyle dişlerini sıktı.
“Ne yaptığını sanıyorsun sen?” diye kükredi. “Kaymakam sana ne yapacağını gösterecek!”
“Kaymakam,” dedi Kadir, ilerleyerek, “artık bu defterde ne yazdığını biliyor olacak. Belki bu gece değil. Ama bir gün. Çünkü bu defter, sadece benim elimde değil. Kopyalarını çıkarmasını bilen insanlar var. Senin sorunun, insanları mal olarak görmen. Benim avantajım, insanları tanık olarak görmem.”
Bey’in gözlerinde, ilk kez gerçek bir panik belirdi.
“Ne… ne kopyası?”
Kadir, defteri hafifçe kaldırdı.
“Senin sistemin, Vahit’in defteriyle ortaya çıktı. Bu defter, sadece bir tane değil artık. Dağdaki zaviye, pazar yerleri, kaymakamın masası… senin adın, saklanamayacağın kadar çoğaldı. Ben bugün ölsem bile, bu hikâye bitmeyecek. Bu yüzden, benimle pazarlık şansını kaybettin.”
Birkaç adam, bu sözleri duyunca geri çekildi.
Bozkır insanı, hikâyeden korkardı. Çünkü hikâyeler, isimleri nesilden nesle taşırdı.
Kadir’in “ölü adamlar hikâye anlatmaz” sözü, şimdi tersinden işliyordu: “Yaşayan tanıklar asla tamamen susmaz.”
Bey, dizlerinin üstüne çöktü.
Omzundan kan süzülüyor, gözlerinde hâlâ son bir çırpınış parlıyordu.
“Sen,” dedi, Kadir’e bakarak, “tek bir pazarı durdurursun. Peki ya diğerleri? Diğer Karakuyular, diğer çiftlikler, diğer defterler? Bunları da tek tek dolaşacak mısın? Ömrün yetmez.”
Kadir, kısa ama ağır bir nefes aldı.
“Belki yetmez,” dedi. “Ama her durdurulan pazar, bir çocuğun hikâyesini değiştirir. Bir çocuk daha, Meral gibi bir zaviye avlusunda gülümser. Bu bana yeter.”
Ayşe, yan taraftan bir ses duydu.
Döndü.
Ambardan, Kezban’ın önderliğinde altı çocuk, çekingen ama kararlı adımlarla dışarı çıkıyordu.
Nöbetçi yoktu artık. Kilit kırılmış, kapı açık kalmıştı.
Çocuklar, olan biteni tam anlayamasalar da, özgürlüğün kokusunu alıyorlardı.
“Şimdi,” dedi Kadir, Bey’e doğru eğilerek. “Son sorumu soracağım. Cevap verirsen…”
Omzunu silkti.
“Belki bir gün, insan gibi yargılanma fırsatın olur. Vermezsen, bozkır seni sessizce gömer.”
Bey, dişlerini sıkarak, nefes nefese konuştu.
“Dağ… dağların ardında bir şehir. Orada… pazar ‘üstün mal’ ister. Dağlılar, yetimler, güzeller… Onlara giden yol… Zendere Geçidi. İsimleri defterimde…”
“Artık defterin benim,” dedi Kadir. “İşim bitti.”
Silahını kaldırdı; ama tetiğe dokunmadı.
Bu sefer, öldürmek için değil, sadece bakmak için namluyu doğrultmuştu.
“Bugün, seni bozkır değil, mahkeme görecek,” dedi. “Senin gibi adamları, başkalarının önünde hesap verirken izlemek, çocuklara iyi gelir.”
Bey’in gözlerinde bir an umutsuzluk parladı.
Belki hızlı bir ölüm bekliyordu; ama asıl cezanın bu olduğunu anlamak üzereydi.
IX. Yeni Yol, Eski Yemin
Sabah olduğunda, Karakuyu’nun çarşısında alışılmadık bir kalabalık vardı.
Kaymakam konağının önünde, elleri bağlanmış insanlar dizilmişti: Bey, onun üç adamı, han sahibi, birkaç aracı…
Karşılarında, Kaymakam, Müftü, kasabanın yaşlıları, dağdan gelen iki yabancı ve altı çocuk.
Müftü, Vahit’in defterinin sayfalarını çevirirken yüzü kireç gibi olmuştu.
Her satır, sadece suç değil, utanç da yazıyordu.
Kaymakam, Bey’e baktı.
“Sen…” dedi, kısık bir sesle. “Sen benim akrabamdın. Ben senin… mal ticareti yaptığını biliyordum. Ama bunun…”
Boğazı düğümlendi.
“Bu kadar derin olduğunu bilmiyordum.”
Bey, başını öne eğmişti.
Kibirli gece efendisi gitmiş, yerine sabahın gözünde yakalanmış sıradan bir suçlu kalmıştı.
“Bilmiyorum demek,” dedi Kadir, alçak sesle, “artık bir savunma sayılmıyor. Bu defterle, bilmek zorundaydınız.”
Kaymakam, derin bir iç çekti.
Bu sözün, sadece kendisine değil, tüm kasabaya söylendiğini biliyordu.
Meral yoktu; dağdaki zaviyede kalmıştı.
Ama Kezban ve diğer beş çocuk, bugün Karakuyu’nun meydanındaydı.
Bazıları kendi köylerine döndürülecek, bazıları zaviyeye gönderilecek, bazıları başka akrabalarının yanına.
Her biri, bu gecenin tanığı olarak büyüyecekti.
Müftü, sonunda defteri kapattı.
“Bunlar,” dedi, “insanlık davasıdır. Biz bugün sadece ilk sayfayı açtık.”
Kadir, sessizce başını salladı.
Bu, bir başlangıçtı. Son değildi.
Ayşe, yanında duran Kezban’a dönüp eğildi.
“Sen ne yapacaksın?” diye sordu. “Nereye gitmek istersin?”
Kezban, bir an düşündü.
“Ailem…” dedi, “yok. Köyüm dağıldı. Belki zaviyeye giderim. Orada… Meral diye bir kız olduğunu söylediler. Onunla tanışmak istiyorum.”
Ayşe’nin yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.
“Tanışacaksınız,” dedi. “İkiniz de aynı ateşten çıktınız. Belki bir gün, siz de başkalarını çıkartırsınız.”
Güneş, Karakuyu’nun üzerindeki sisleri dağıtırken, pazar alanının yerinde sadece izler kalmıştı: söndürülmüş meşale çukurları, yerdeki ayak izleri, devrilmiş bir çadır.
Ama o gece satılamayan bir şey olmuştu: çocukların kaderi.
Kadir, atına binerken, Kaymakam yanına geldi.
“Siz,” dedi, “Bozkır’da tek tek bu pazarları dolaşarak… ne yapmayı amaçlıyorsunuz?”
Kadir, gökyüzüne baktı.
Rüzgâr, saçlarının arasından geçti.
“Biz,” dedi, “her defterde yazılan adı birer birer gerçek yüzlere çeviriyoruz. Bir çocuk daha, Meral gibi, Kezban gibi, adaletle tanışsın diye. Bu bize yetiyor.”
Kaymakam, bu cevabı bir yasa maddesi gibi değil, bir dua gibi dinledi.
Sonra başını eğdi.
“Yolunuz açık olsun,” dedi. “Biz de kendi hesabımızı vereceğiz. Belki geç, ama tamamen geç değil.”
Ayşe, Kadir’e döndü.
“Zendere Geçidi,” dedi. “Dağların arkasındaki şehir. Bir sonraki pazar.”
Kadir, elini defterin üstüne koydu.
“Evet,” dedi. “Bu defter, bitene kadar yol bitmeyecek.”
Atlar, bozkır yoluna girdi.
Karakuyu, arkalarında küçüldü.
Güneş, önlerinde yükseliyor, dağların üzerine altın bir çizgi çekiyordu.
Ayşe, bir süre sessizce ilerledikten sonra sordu:
“Bunu bitirebilir miyiz?”
Kadir, aynı soruyu Meral sorduğunda verdiği cevabı hatırladı.
“Hayır,” dedi. “Ama yapabileceğimiz kadar yapacağız.”
Ayşe başını salladı.
“Bazı hatalar,” dedi, bozkıra bakarak, “yalnızca bir kez yapılır. Bunu onlar zamanla öğrenecek.”
Rüzgâr, dağların arasından geçerek önlerine geldi.
Bu rüzgâr, artık sadece korku fısıldamıyor, adaletin de adını söylüyordu.
Defterde hâlâ onlarca satır, onlarca isim vardı.
Bazıları tren yollarına, bazıları dağ geçitlerine, bazıları liman şehirlerine uzanıyordu.
Ama her satır, artık yalnız değildi.
Her satırın karşısında, bozkırda at süren iki gölge vardı:
Bir kadın, bir adam.
Bir tüfek, bir tabanca.
Ve tek bir ortak söz:
“Hesap sorulacak.”