Kapısına Gelen Aç Yabancıya Çorba Verdi — Adam Gerçek Kimliğini Açıklayınca…

Bir Kapının Ardında: Zeynep’in Umudu
Rüzgar o sabah da köyün üzerinden acımasızca geçti. Zeynep, avlunun ortasında dikilmiş elindeki boş kovaya bakıyordu. Kuyunun suyu çekileli haftalar olmuştu. Komşunun kuyusundan su istemek için son kez gittiğinde kadının yüzündeki o bakışı unutamamıştı. Acıma değildi; tiksintiydi. Sanki Zeynep’in fakirliği bulaşıcı bir hastalıkmış gibi. 45 yaşındaydı ama omuzları 60’ında birinin omuzları gibi çökmüştü. Kocası Hasan üç yıl önce traktörün altında kalmıştı. Ardında iki dönüm tarla, yarım yamalak bir ev ve ödenmemiş borçlar bırakmıştı.
Borçların en ağırı Şevket Ağa’ydı. Köyün en zengin adamı, en geniş arazilerin sahibi. Hasan hayattayken bile Şevket’in gözleri bu eve farklı bakardı. Şimdi o bakışlar daha da ağırlaşmıştı. Zeynep kovayı kenara bıraktı ve eve girdi. Mutfak denen o küçük odada oturdu. Sobada ateş yoktu. Yakacak odun kalmamıştı. Dolapta sadece bir avuç bulgur ve yarım kavanoz turşu vardı. Pencereden dışarı baktı. Evin çatısı geçen kışın karıyla iyice çökmüştü. Ahırda eskiden iki inek, beş tavuk vardı. Şimdi sadece bir tavuk kalmıştı. O da zar zor yumurtluyordu.
Öğleden sonra kapı çalındı. Zeynep irkildi. Son zamanlarda kapı çalındığında içi ürperiyordu. Ya borç istemeye gelen Şevket’in adamlarıydı ya da dedikodu toplamaya gelen komşular. Kapıyı açtığında karşısında Şevket’in yanında çalışan Durmuş’u buldu. Adamın yüzünde her zamanki o küçümser gülümseme vardı.
“Şevket Ağa selam söyledi,” dedi Durmuş, gözlerini Zeynep’in üzerinde gezdirerek. “Borcun vadesi doldu. Ağa artık bekleyemeyeceğini söyledi.”
Zeynep’in elleri eteğinde sıkıldı. “Biraz daha süre verseler. Hasatı bekliyorum.”
Durmuş güldü. “Hangi hasadı? Tarlanın yarısı diken bağladı. Şevket Ağa başka bir teklif sunuyor.”
“Ne teklifi?”
“Evi ver, borç kapansın. Hatta ağa merhametli davranıp sana köy dışında bir kulübe bile ayarlayabilir.”
Zeynep’in içinde bir şey kırıldı ama yüzüne vurmadı. “Evimi vermeyeceğim.”
Durmuş omuz silkti. “Ağaya söylerim ama sonunda ne olacağını biliyorsun.” Döndü ve avludan çıktı.
Zeynep kapıyı kapattı. Sırtını kapıya yasladı ve öylece kaldı. Gözleri kuruydu. Ağlayacak hali kalmamıştı ama kalbi göğsünün içinde bir kuş gibi çırpınıyordu.
O gece yağmur başladı. Çatıdan sızan sular mutfağın ortasına damladı. Zeynep eski bir tencereyi damlayan yerin altına koydu. Yatağına uzandı ama uyuyamadı. Yağmurun sesini dinledi. Bir ara rüzgar pencereyi sarstı. Zeynep korkuyla doğruldu. Sonra tekrar uzandı. Sabahı beklemekten başka çaresi yoktu.
Ertesi gün yağmur kesilmişti ama gökyüzü hala kurşun rengi. Zeynep avluya çıktığında kapının önünde bir adam gördü. Adam duvara yaslanmış, başı öne eğik uyuyor gibiydi. Üzerinde yıpranmış yün bir hırka, ayaklarında çamurlu çizmeler vardı. Yanında sadece eski bir heybe.
Zeynep tedirginlikle yaklaştı. “Efendim, efendim iyi misiniz?”
Adam başını kaldırdı. Gözleri yorgun ama sakindi. Yüzünde birkaç günlük sakal, alnında eski bir yara izi vardı. Kırkını geçmiş olmalıydı ama yaşı belli olmuyordu. Bakışlarında acı vardı ama aynı zamanda bir derinlik. Anlaşılması güç bir şey.
“Özür dilerim,” dedi adam yavaşça ayağa kalkarken, “Gece yağmurda kalacak yer bulamadım. Kapınızın önü en korunaklı yerdi.”
Zeynep geriledi bir adım. “Köyde han yok mu?”
“Hanı sordum. Kapattıklarını söylediler. Camiye gittim. Kapılar kilitliydi.” Adam duraksadı. “Köy beni içeri almadı.”
Zeynep bu cümleyi anladı. Köy onu da içeri almıyordu zaten.
“Kim siz?” diye sordu.
“Adım Cevher. Yörüküm. Uzaklardan geliyorum. Uzun bir yolculuktan çıktım.” Adam heybesine baktı. “İçinde ne varsa tükendi. Size zahmet olmak istemem ama bir tas çorba verirseniz karşılığında evinizde ne iş varsa yaparım. Çatı, ahır, duvar, her şey.”
Zeynep kaşlarını çattı. “Nereden bileyim bıçak çekip üstüme gelmeyeceğini?”
Cevher cebinden küçük bir bıçak çıkardı. Bıçağı yere bıraktı. “Başka bir şeyim yok. Buna da ihtiyacınız varsa alın.”
Zeynep adama baktı. İçindeki bir ses “gönder gitsin” diyordu. Ama başka bir ses, daha derin bir ses bu adamın gözlerindeki yorgunluğu tanıyordu. Kendi gözlerindeki yorgunlukla aynıydı.
“İçeri gel,” dedi Zeynep sesindeki tereddütü gizleyemeden. “Ama bir gariplik görürsem bağırırım. Köy duyar.”
Cevher hafifçe gülümsedi. “Köy duysun. Ben kaçacak halimde değilim zaten.”
Mutfakta Zeynep ocağı yaktı. Elindeki son bulgurla bir çorba hazırladı. Cevher sobanın yanında oturmuş ellerini ısıtıyordu. İkisi de konuşmadı. Çorba pişene kadar sadece odunların çıtırtısı duyuldu. Zeynep çorbayı bir kaseye koyup adamın önüne bıraktı. Cevher kaseyi eline aldı. Bir an baktı. Sonra yavaşça içmeye başladı. Her yudumda sanki yıllardır ilk kez bir şey yiyormuş gibi bir ifade vardı yüzünde.
“Teşekkür ederim,” dedi.
Çorbayı bitirdikten sonra kaseyi masaya bıraktı. “Yarın giderim ama izin verirseniz bu gece ahırda kalabilir miyim?”
Zeynep başını salladı. “Ahırda saman var ama sabah erkenden bir iş yoksa gitmenizi isterim.”
“İş var,” dedi Cevher. “Çatınız akıyor gördüm. Ahırın kapısı menteşesinden çıkmış. Avludaki odunlar düzgün kesilmemiş. Yarısı yaş. İsterseniz hepsini yaparım.”
Zeynep şaşırdı. “Karşılığında ne isteyeceksin?”
“Hiçbir şey. Sadece birkaç gün kalayım. Karnım doysun. Sonra yoluma devam ederim.”
Zeynep itiraz etmedi. Belki de artık itiraz edecek gücü kalmamıştı.
Ertesi sabah Zeynep gözlerini açtığında dışarıdan çekiç sesleri geliyordu. Hızla giyinip avluya çıktı. Cevher çatıya çıkmış, kırık kiremitleri düzeltiyordu. Yanında köyden nereden bulduğu belli olmayan birkaç yeni kiremit vardı.
“Bunları nereden buldun?” diye seslendi Zeynep.
Cevher aşağı baktı. “Köyün dışında terk edilmiş bir ev vardı. Çatısı çökmüş, kiremitler dağılmış. Birkaçını aldım. Kimsenin işine yaramıyorlardı.”
Zeynep itiraz edemedi. Çünkü adam haklıydı. O ev yıllardır boştu.
Cevher o gün çatıyı bitirdi. Akşama doğru ahırın kapısını tamir etti. Zeynep ona bulgur pilavı yaptı. İkisi de avluda tahta bir bankın üzerinde oturup yediler. Güneş batarken gökyüzü turuncuya döndü.
“Nerelisin?” diye sordu Zeynep.
Cevher bir an duraksadı. “Çok yer gezdim. Doğduğum yer artık yok sayılır.”
Zeynep daha fazla soru sormadı ama adamın ellerine baktı. Eller nasırlıydı ama pürüzsüz bir ustalık da vardı o ellerde. Bir çiftçinin eli değildi bunlar. Belki bir zamanlar başka işler yapmış, başka hayatlar yaşamış ellerdi.
Günler geçti. Cevher sözünü tuttu. Çatı tamamen onarıldı. Ahır düzene girdi. Avludaki odunlar kesildi, istif edildi. Kuyu bile temizlendi. Su yeniden geldi. Zeynep her sabah yeni bir şeyin tamir edilmiş olduğunu görüyordu.
Bir hafta sonra Cevher tarlaya indi. Diken bağlamış toprakları temizledi. Sabanı buldu, tamir etti. Zeynep’in tek öküzüyle iki dönüm tarlayı sürdü. Zeynep onu seyrediyordu. Adamın hareketleri hesaplıydı. Gereksiz bir güç harcamıyordu. Her şeyi biliyormuş gibi yapıyordu.
“Sen gerçekten kimsin?” diye sordu bir gün Zeynep dayanamayarak.
Cevher sabanın toprağa batmış ucunu temizledi. “Bir zamanlar başka biriydim. Şimdi sadece işe yarayan bir adamım.”
Bu cevap Zeynep’i tatmin etmedi ama daha fazla soramadı. Çünkü içinde büyüyen bir his vardı. Bu adam ne olursa olsun ona zarar vermeyecekti.
Köyde dedikodular başladı. Önce fısıltılar, sonra açık konuşmalar. Dul kadın eve adam almış. Utanmıyor mu? Kim bilir nereden gelmiş. Belki hırsız, belki katil. Zeynep bakkal dükkanına gittiğinde tezgahtaki kadın ona ters ters baktı. Caminin önünden geçerken erkekler konuşmayı kestiler. Çocuklar arkasından gülüştüler ama Zeynep artık farklı hissediyordu. Evi düzelmişti, tarlası ekilmişti, karnı doyuyordu. İlk kez üç yıldır yarını düşünebiliyordu.
Bir akşam Cevher’e sordu. “Dedikodular seni rahatsız ediyor mu?”
Cevher başını kaldırıp baktı. “İnsanlar anlamadıkları şeyden korkar. Korktukları şeye düşman olurlar. Bu beni ilgilendirmez. Seni ilgilendiriyor mu?”
Zeynep düşündü. “Artık ilgilendirmiyor galiba.”
O gece ikisi de sessizce oturdu. Zeynep bir şey fark etti. Cevher konuşurken bazı kelimeleri kullanmıyordu. Hiçbir zaman ailesinden bahsetmemişti. Hiçbir zaman geldiği yerin adını söylememişti. Ama bazen sadece bazen uzaklara bakıyordu. O bakışlarda bir şey vardı. Pişmanlık mıydı? Özlem miydi, korku muydu? Belli olmuyordu.
İki hafta sonra Şevket Ağa’nın adamları yine geldi. Bu sefer Durmuş yalnız değildi. Yanında üç adam daha vardı.
“Zeynep abla,” dedi Durmuş alaycı bir sesle. “Misafirim var duydum. Şevket Ağa merak etti.”
Zeynep avluda duruyordu. Cevher ahırdaydı. Sesi duymamış olmalıydı.
“Misafirim beni ilgilendiriyor,” dedi Zeynep. “Şevket Ağa değil.”
Durmuş güldü. “Ağa senin iyiliğini düşünüyor. Evine yabancı adam almak köyde hoş karşılanmıyor. Hem borcun da var. Ağa ikisini birlikte düşünüyor.”
“Borcumu ödeyeceğim. Tarla ikili hasat var.”
“Hasat borcun yarısını bile karşılamaz.” Durmuş yaklaştı. “Ağa son bir teklifte bulunuyor. Evi ver, borç kapansın. Şu yabancı adamı da gönder. Köyde huzur bozulmasın.”
Zeynep titredi ama geri adım atmadı. “Evimi vermeyeceğim. Adam da kalmaya devam edecek.”
Durmuş’un yüzü sertleşti. “Pişman olursun Zeynep abla.” Adamlar döndü ve gittiler. Zeynep onlar gidene kadar kıpırdamadı. Sonra omuzları çöktü. Dizleri titriyordu.
Cevher ahırdan çıktı. Zeynep’in yüzüne baktı. “Ne oldu?”
Zeynep her şeyi anlattı. Şevket’i, borcu, tehditleri… Cevher dinlerken yüzü değişmedi. Sadece gözleri karardı. Bir an için farklı biri oldu.
“Bu Şevket,” dedi Cevher yavaşça. “Ne kadar güçlü?”
“Köyün en zengini. Beş köyde arazisi var. Belediyede adamları var. Jandarmada tanıdıkları var.”
Cevher başını salladı. “Anladım. Ne yapacağız?” diye sordu Zeynep.
“Sen hiçbir şey yapmayacaksın. Ben hallederim.”
Zeynep itiraz etti. “Seni de döverler. Belki öldürürler. Gitsen iyi olur. Boşuna başını belaya sokma.”
Cevher durdu. Zeynep’e döndü. İlk kez gözlerinde bir sıcaklık gördü kadın.
“Sen beni sokağa atmadın,” dedi Cevher. “Yağmurlu bir gecede çorbandan verdin. Bana insan gibi davrandın. Şimdi seni bırakıp gidersem ne olur biliyor musun? Hiç. Ama içimde bir şey ölür.”
Zeynep cevap veremedi. Gözleri dolmuştu. Başını çevirdi.
Bir hafta geçti. Köyde gerilim artıyordu. Şevket Ağa’nın adamları birkaç kez evin önünden geçti. Camide imam bile vaazda “yabancılara güvenmeyin” diye konuşmuştu. Zeynep evden çıkmıyordu artık. Cevher ise işine devam ediyordu. Tarlanın sulama kanalını düzeltti. Evin duvarını badanaladı. Bir gün köyün dışındaki değirmene gitti. Oradaki kırık çarkı tamir etti. Değirmenci şaşkınlıkla baktı.
“Sen bu işi nereden biliyorsun?”
Cevher cevap vermedi ama değirmenci adama farklı bir gözle bakmaya başladı.
Bir akşam Zeynep ve Cevher yine avluda oturuyorlardı. Hava serindi. Yıldızlar parlaktı. Zeynep birden sordu. “Hiç evlendin mi?”
Cevher’in yüzüne bir gölge düştü. “Bir kez, çok uzun zaman önce.”
“Ne oldu?”
“Kaybettim.” Cevher’in sesi titredi. Neredeyse duyulmayacak kadar. “Hem karımı hem oğlumu tek bir gecede.”
Zeynep dondu. “Nasıl?”
“Yangın. Evdeydiler. Ben yoktum.” Cevher ellerini kavuşturdu. “O günden beri kendimi affedemedim. Her gece aynı rüyayı görüyorum.”
Zeynep ne diyeceğini bilemedi. Elini uzatıp adamın eline dokundu. Cevher irkilmedi. Sadece başını kaldırıp ona baktı.
“Herkesin bir yarası var,” dedi Zeynep. “Sen de taşıyorsun, ben de.”
O gece ikisi de konuşmadan oturdu ama aralarındaki mesafe azalmıştı.
Çatışma günü geldi. Cumartesi öğleden sonraydı. Zeynep ekmek pişiriyordu. Cevher tarladan dönmüştü. Avluda elini yüzünü yıkıyordu. Birden köyün içinden sesler yükseldi. Zeynep dışarı çıktı. Şevket Ağa geliyordu. Yanında Durmuş, arkasında yedi sekiz adam. Ellerinde sopalar, bıçaklar vardı. Köylüler uzaktan izliyordu. Kimse karışmıyordu.
Şevket Ağa elli yaşlarında, iri yarı, bıyıklı bir adamdı. Yüzünde sinsi bir gülümseme vardı.
“Zeynep Hanım,” dedi yüksek sesle. “Sana söyledim. Bu iş böyle bitmez. Şimdi son kez soruyorum. Evi verecek misin yoksa zorla mı alalım?”
Zeynep titriyordu ama avludan çıkmadı. “Evimi alamazsınız. Benim evim.”
Şevket güldü. “Senin neyin var ki? Kocan öldü. Çocuğun yok. Akraban yok. Bir de eve erkek almışsın. Köyün yüz karası oldun. Seni buradan süreriz. Kimse ses çıkarmaz.”
Cevher yavaşça ilerledi. Şevket’in önünde durdu. Adamlar gerildiler.
“Sen Şevket misin?” diye sordu Cevher sakin bir sesle.
Şevket yukarıdan baktı. “Beni tanımayan mı kaldı? Sen kim oluyorsun? Serseri!”
Cevher cevap vermedi. Cebinden katlı bir kağıt çıkardı. Kağıdı Şevket’e uzattı.
“Bunu oku.”
Şevket şaşkınlıkla kağıdı aldı. Okudukça yüzü değişti. Önce kızardı, sonra bembeyaz oldu.
“Bu mümkün değil,” diye kekeledi.
Cevher geri adım atmadı. “Ben Cevher Karahanoğlu’yum. Karahanlı aşiretinin büyüğünün torunuyum. Babam Mehmet Karahanoğlu, doğu illerinin en büyük çiftlik sahiplerinden biriydi. Elinde tuttuğum belge aşiretin tapu kayıtlarının özetidir. Altındaki mühür vilayetin mührüdür.”
Köylüler birbirine baktı. Şevket’in adamları geriledi. Cevher devam etti.
“Üç yıl önce her şeyimi kaybettim. Ailemi, evimi, yaşama sebebimi. Köylere düştüm. Kimliksiz yaşadım ama kimliğimi kaybetmedim. Bu kadın bana kapısını açtı. Ben de ona borçluyum.”
Şevket toparlanmaya çalıştı. “Nereden bileceğiz bu belgenin gerçek olduğunu?”
Cevher cebinden bir şey daha çıkardı. Küçük altın bir mühür yüzüğü. Yüzüğü havaya kaldırdı.
“Bu yüzük beş kuşaktır ailemde. Vilayet kayıtlarına bakabilirsin. Jandarmaya sorabilirsin. Hatta istersen Ankara’ya telgraf çek.”
Cevher gözlerini Şevket’e dikti. “Ama önce şunu bil. Bu kadına bir daha yaklaşırsan bu köye bir daha ayak basamazsın.”
Şevket’in dudakları titredi, yutkundu. Arkasındaki adamlara baktı. Onlar da kararsızdı.
“Bu bitmedi,” dedi Şevket ama sesi güçsüzleşmişti.
“Bitti,” dedi Cevher. “Yarın bu kadının borcunun tamamı ödeniyor. Benim paramla, senetleri hazırla.”
Şevket bir şey diyemedi. Döndü ve adamlarıyla birlikte uzaklaştı. Köylüler sessizce izledi.
Zeynep olduğu yerde kala kalmıştı. Cevher ona döndü. Yüzünde yorgunluk vardı ama aynı zamanda bir hafiflik, sanki yıllardır taşıdığı bir yükü bırakmış gibi.
“Neden söylemedin?” diye sordu Zeynep, sesi kısık.
“Çünkü önemli değildi,” dedi Cevher. “Önemli olan kim olduğum değildi. Önemli olan ne yaptığımdı.”
Zeynep anlamadı ama anlamak istedi.
O gece konuştular. Cevher her şeyi anlattı. Ailesini, çiftliklerini, kaybettiği karısını ve oğlunu, yangından sonra nasıl yıkıldığını, nasıl aylarca dağlarda dolaştığını, nasıl kimliğinden kaçtığını… Her şeyden uzaklaşmak istemişti. Zenginliğinden, isminden, geçmişinden; sadece sıradan biri olmak istemişti.
“Ama bu köye geldiğimde,” dedi Cevher, “senin kapında durduğumda bir şey hissettim. Belki yeniden başlayabilirim diye düşündüm.”
Zeynep dinledi. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
Bir hafta sonra borçlar ödendi. Şevket senetleri gönderdi, tek kelime etmeden. Köyde herkes konuşuyordu ama bu sefer farklıydı. Artık Zeynep’e kimse ters bakmıyordu. Cevher’e saygıyla selam veriyorlardı.
Ama Zeynep huzursuzdu. Cevher’in kim olduğunu öğrenmişti. Zengin bir ailenin varisi, güçlü bir adamdı. Peki kendisi kimdi? Fakir bir dul kadın, yarım yamalak bir evin sahibi.
Bir akşam Cevher onu avluda buldu. Zeynep düşüncelere dalmıştı.
“Seni bir şey rahatsız ediyor,” dedi Cevher.
Zeynep başını kaldırdı. “Sen gideceksin değil mi? Artık burada işin bitti. Kendi hayatına döneceksin.”
Cevher yanına oturdu. “Sen gitmemi mi istiyorsun?”
Zeynep cevap veremedi. İstemiyordu. Ama istemek hakkı var mıydı?
“Ben,” dedi Cevher yavaşça, “ilk gün kapında durduğumda bir şey gördüm. Senin gözlerinde. Aynı şeyi ben de taşıyordum. Yalnızlık, acı ama aynı zamanda onur. Sen beni içeri aldığında, bana çorbadan verdiğinde bana acımadın. Bana insan gibi davrandın.”
Zeynep dinliyordu.
“Ben büyük arazilere sahip olabilirim,” dedi Cevher. “Param olabilir ama bunların hepsini bir gecede kaybettim ve hiçbir şey değişmedi. Önemli olan para değil, toprak değil. Önemli olan yanındaki insan.”
Zeynep’in kalbi hızlandı. Cevher elini uzattı. Zeynep’in elini tuttu.
“Seninle kalmak istiyorum. Sana sormak istiyorum. Benimle yeni bir hayat kurar mısın?”
Zeynep’in gözleri doldu. Dudakları titredi. Bir an düşündü. Tüm hayatı gözünün önünden geçti. Yoksulluk, yalnızlık, utanç. Ama aynı zamanda bu adamla geçen günler; tamir edilen çatı, ekilen tarla, avluda içilen çaylar.
“Ama ben,” dedi Zeynep, sesi kırılarak, “senin dünyanda ne işim var? Ben fakir bir kadınım.”
Cevher başını iki yana salladı. “Benim dünyam, senin dünyan. Başka bir yer istemiyorum.”
Zeynep uzun bir süre baktı. Sonra yavaşça başını salladı.
“Tamam,” dedi. “Tamam.”
Düğün sade oldu. Köyün imamı nikahı kıydı. Birkaç komşu geldi. Çay içildi, helva dağıtıldı. Şevket Ağa gelmedi ama kimse onu aramadı.
Yıllar geçti. Ev tamamen yenilendi. Cevher doğudaki çiftliklerinden birini sattı. Parasıyla köyün değirmenini yeniden inşa etti. İş verdi köylülere. Zeynep’le birlikte bir bahçe kurdular. Meyveler, sebzeler yetiştirdiler.
İki yıl sonra bir kız çocukları oldu. Adını Elif koydular. Zeynep 47 yaşında anne olmuştu. Cevher kızını ilk kucağına aldığında gözleri doldu. Yıllar önce kaybettiği oğlunu düşündü. Acı hala vardı ama artık dayanılabilirdi.
Elif büyüdü. Güleryüzlü, meraklı bir çocuktu. Köydeki çocuklarla oynadı, okula gitti. Zeynep onu her sabah kapıdan uğurladı, her akşam karşıladı. Köyde artık kimse onlara ters bakmıyordu. Zeynep’e “Cevher’in hanımı” diyorlardı saygıyla. Yardım isteyen olunca Cevher’e geliyorlardı. O da elinden geleni yaptı, kimseyi geri çevirmedi.
Şevket Ağa birkaç yıl sonra hastalandı. Yatağa düştüğünde oğulları mirası paylaşmak için kavgaya tutuştu. Köyde herkes gördü: Paranın, gücün sonu buymuş.
Bir sonbahar akşamı Zeynep ve Cevher evin önünde oturuyorlardı. Elif içeride ders çalışıyordu. Güneş batıyordu. Gökyüzü mor ve turuncu tonlarına bürünmüştü. Rüzgar ağaçların yapraklarını hafifçe sallıyordu. Zeynep çay bardağını eline aldı. Buharı yüzüne değdi. Cevher’e baktı. Adam da ona bakıyordu.
“Ne düşünüyorsun?” diye sordu Zeynep.
Cevher gülümsedi. “O yağmurlu geceyi düşünüyorum. Kapının önünde durduğum geceyi.”
Zeynep de gülümsedi. “Ben de düşünüyorum bazen ya kapıyı açmasaydım diye.”
“Açtın,” dedi Cevher. “Bu yeter.”
Zeynep başını Cevher’in omzuna yasladı. İkisi de güneşin batışını izledi. Uzakta bir kuş ötüyordu. Bahçedeki elma ağacının dalları sallanıyordu. Zeynep o an düşündü. Hayat bazen en karanlık gecelerde başlıyor. Bir kapının açılmasıyla, bir tas çorbayla, bir bakışla. Geçmişin acıları silinmiyordu belki ama üzerine yeni şeyler inşa edilebiliyordu. Yeni anılar, yeni sabahlar, yeni umutlar.
Güneş ufkun altına indi. Gökyüzü karardı. Yıldızlar birer birer belirdi. Evin içinden Elif’in sesi geldi. Bir şarkı mırıldanıyordu. Zeynep gözlerini kapattı. İçi huzurla doluydu. Hayat devam ediyordu.
SON