Kar Fırtınasında Mahsur Kalan Kadın, Dul Adamın Evine Sığındı – 3 Gün Sonra Her Şey Değişti!

Kar Fırtınasında Mahsur Kalan Kadın, Dul Adamın Evine Sığındı – 3 Gün Sonra Her Şey Değişti!

1. Bölüm — Yanlış Peron

Nura, ayağıyla perondaki donmuş tahtaya bastığında, trenin düdüğü beyaz sessizliğin içinde eriyip gitti. Sanki ses, karın içine gömülmüş de bir daha çıkamayacakmış gibiydi.

Elinde buruşuk bir mektup vardı. Üzerinde okunmaktan yıpranmış bir adres: Şahintepe / Kurtuluş Mahallesi. Mektubun kenarları tırnak izleriyle kıvrılmıştı; Nura onu yol boyu kaç kez açıp kapattığını saymayı bırakmıştı. O mektup, bir kaçış planının son sayfasıydı. Geride kalan evin ağır kokusu, annesinin gözlerini yere indirişleri, yeni kocanın küçük küçük ama sürekli can yakan sözleri… Hepsi o zarfın içine sığdırılmıştı.

Nura, peronun tabelasına baktı.

“KURTULUŞ KÖYÜ”

Kurtuluş… Ama kurtuluşun kendisi bile burada yarım kalmış gibiydi. Etrafta kasaba yoktu, ışık yoktu, insan yoktu. Sadece rüzgâr vardı; bir de insanın içine yürüyen o utançlı pişmanlık: “Ben ne yaptım?”

Tren uzaklaştıkça rayların üstündeki titreşim de kayboldu. Nura, kilim çantasının sapını daha sıkı tuttu. Çanta, sanki içine taş doldurulmuş gibi ağırdı. İçinde çok eşya yoktu aslında: bir Kur’an, bir fotoğraf, bir elbise, birkaç parça çamaşır… Ama insanın korkusu eşyanın ağırlığını artırırdı.

Bir sonraki trenin ne zaman geleceğini sorduğu görevli yoktu; zaten peron bomboştu. Rüzgârın taşıdığı tek bilgi, gökyüzünün rengiydi: fırtına yaklaşıyordu.

Bir ses duydu.

“Hanımefendi?”

Nura irkildi, sesin geldiği yöne döndü. Peronun kenarında bir yük arabası vardı. Arabayı çeken at, karın içinde sabırla bekliyordu. Yanında geniş omuzlu, yıpranmış palto giymiş bir adam durmuştu. Adamın elini tutan küçük bir oğlan da vardı; başı hafif eğik, gözleri boşluğa bakıyormuş gibi… Ama o bakışın içinde bir “dikkat” vardı; sanki dünyayı görmek yerine dinliyordu.

Adam tekrar sordu, sesi yorgun bir nezaketle:

“Birini mi bekliyorsunuz?”

Nura, dilinin ucuna gelen “Evet”i yuttu. Burada “Evet” demek, daha büyük bir yalanın kapısını aralamak demekti.

“Bir hata yaptım,” dedi. “Yanlış istasyonda indim.”

Çocuğun yüzü birden aydınlandı. O aydınlanış, karın ortasında aniden beliren bir kandil gibi geldi Nura’ya.

“Kayıp mı oldunuz?” dedi çocuk.

Nura, o “yavrum” kelimesini ağzından kaçırdı. “Öyle sayılır, yavrum.”

Adamın çenesi gerildi. Sanki boğazında sakladığı cümleleri dişiyle tutuyordu.

“Bir sonraki tren bayramdan sonraki güne kadar yok,” dedi. “Kasaba dört kilometre güneyde. Ama arife günü… pek bir yer açık olmaz.”

Nura boş yola baktı. Sonra giden trenin ardında kalan raylara. Kar sertleşmeye başlamıştı.

Çocuk, kalın paltosuna rağmen titredi.

“Baba,” dedi, sesi yumuşacık. “Sesi… annem gibi. Sıcak… taze ekmek gibi.”

Adamın yüzünden bir şey geçti: acı, özlem, korku. Sonra çocuğun saçlarına sertçe dokunur gibi yaptı.

“Selim, sus.”

Ama Selim susmadı. Küçük elleriyle Nura’ya doğru uzandı; dikkatli, ölçerek… Nura o anda anladı: Çocuk kördü.

Adam, sanki bunu söylemek istemiyormuş gibi, ama artık kaçamayacakmış gibi içini çekti.

“Ben Hasan Yılmaz,” dedi. “Yılmaz Çiftliği’nin kahyası bayram için ailesine gitti. Ev işlerinde, yemek işinde yardıma ihtiyacım var.”

Nura’nın boğazı düğümlendi. “Ben…” demeye çalıştı.

Hasan, sözünü tamamladı:

“İki gün sonra kuzeye giden trenin parasını veririm. Sadaka değil. İş.”

Nura farkı anladı. Bu teklif, “acıdım” demiyordu. “İhtiyacım var” diyordu. İnsanın onurunu incitmeden uzatılan bir eldi bu.

“Nura Demir,” dedi. “Kabul ediyorum.”

Hasan, kilim çantasını aldı, arabaya yerleştirdi. Selim tırmandı. Sonra Nura’ya yardım etmek için elini uzattı. Küçük parmakları soğuğa rağmen sıcaktı.

Selim fısıldadı, sanki bir sırrı paylaşır gibi:

“Allah seni gönderdi.”

Hasan dizginleri sert çekti.

Araba beyaz ovanın üstünde sarsılarak ilerledi. Uzakta, gri gökyüzüne karşı büyük bir ev yükseliyordu: tamamen ahşap, varlıklı… ama çevresindeki karın içinde nedense soğuk görünüyordu.

Nura, paltosunu daha sıkı çekti.

Batıya, yabancı bir adamla hayat kurmaya gitmişti.

Onun yerine… iki yabancı bulmuştu.

2. Bölüm — Evin İçindeki Sessizlik

Evin kapısından girer girmez ses yutuldu. Nura’nın ayak sesleri cilalı döşemelerde yankılandı; kahkahanın yaşaması gereken ama yaşamadığı yerlerde.

Hasan, kısa bir tur gösterdi. Kelimeleri, kapanan kapılar gibiydi.

“Mutfak. Kiler. Misafir odanız üst katta.”

Selim yanlarında yürüyordu. Evin her santimini ezberlemiş birinin güveniyle duvarlara, kapı pervazlarına dokunuyordu. Sanki görmeyen gözlerinin yerine, evi parmak uçlarıyla haritalamıştı.

Mobilyalar pahalıydı: kadife sandalyeler, oymalı masalar, kristal camlı lambalar… Ama her şeye bir toz tabakası oturmuştu. Perdeler kapalıydı. Ev, dışarıdaki karın beyazlığını içeri almıyordu.

Oturma odasında bir köşe vardı. Duvarda eski bir fotoğraf asılıydı: genç bir kadın, gülümseyen gözlerle… Selim’e benzer bir ifade. Fotoğrafın yanında bir tespih duruyordu; tozlanmış ama yerinden hiç oynamamış.

Hasan, mutfak masasındaki kâğıtları işaret etti.

“Emine talimatlar bırakmış,” dedi. “Yemekler, rutinler… basit.”

Nura notları taradı. El yazısı düzenliydi, ama satır aralarında bir endişe vardı. Son satır, Nura’nın içini dürttü:

“Hasan Bey iyi bir adam. Ağır bir yaz taşıyor. Selim’in neşeye ihtiyacı var. Lütfen deneyin.”

Kilerde askıya asılmış bir önlük buldu Nura. Kumaşı yıpranmış pamuktu; solmuş mavi. Yakından, hafif bir lavanta kokusu geliyordu. Kullanılmamış, ama atılmamış bir eşya.

Hasan arkasından konuştu. Bu kez sesi boşalmıştı:

“O karımındı.”

Nura, önlüğü elinde tuttu. “Giyebilir miyim?”

Hasan uzun uzun baktı. Çenesi çalıştı. Sonra bir kez başını salladı ve uzaklaştı. Sanki izin vermek bile bir şeyi kıracakmış gibiydi.

Selim, Nura’nın yanına geldi.

“Babam annem hakkında pek konuşmaz,” dedi. “Ama ben onun şarkı söylediğini hatırlıyorum.”

Selim’in yüzü, sanki karanlıktaki bir pencereye dönmüştü.

“Şarkı biliyor musunuz?” diye sordu.

Nura bir an durdu. Bazı ezgiler, evin içinde saklanan acılara dokunurdu. Ama Selim’in isteği, bir çocuğun isteği değildi sadece; bir evin nefes alma isteğiydi.

“Birkaç tane,” dedi Nura.

Selim, elleriyle çatal bıçakları sayarken, Nura mutfakta mırıldanmaya başladı—ama sözlerini belirginleştirmeden; ezgiyi bir yorgan gibi serer gibi.

Hasan mutfak kapısında belirdi ve taş gibi kesildi.

“Yeter,” dedi boğuk bir sesle.

Sonra kayboldu.

Selim’in elleri durdu.

“O… annemin en sevdiğiydi,” diye fısıldadı. “Babam onu acı çekmeden dinleyemiyor.”

Nura, ilk kez bu evin asıl sahibinin kar değil, yas olduğunu anladı.

3. Bölüm — Kahya Kemal’in Söyledikleri

Akşamüstü, kapıya odun bırakmaya biri geldi. Kemal amcaydı: altmışını geçmiş, yüzü deri gibi yıpranmış, gözleri nazik.

“Cesur bir kadınsınız,” dedi sessizce. Hasan dışarıdayken.

Nura, mutfakta çorbayı karıştırıyordu. “Neden?”

Kemal amca içini çekti.

“Hasan Bey… Ayşe öldüğünden beri içten ölü. Üç yıl oldu. Karısının sevdiği şeyleri dinleyemiyor. Gülmeyi unuttu.”

Nura’nın eli durdu. “Ayşe… nasıl?”

Kemal amcanın sesi yumuşadı.

“Doğumda. Hem onu hem bebeği kaybetti. Hasan kendini suçladı. Başka bir çocuk istemişti. Ölüm aldı yerine.”

Nura’nın içine buz gibi bir bilgi oturdu. Hasan’ın evindeki sessizlik, tesadüf değildi. Bu sessizlik bir tercihti: hayatta kalmak için duyguyu kilitlemek.

O gece Nura misafir odasında yatarken evin oturuşunu dinledi. Selim’in kapısının önünde ayak sesleri vardı. Hasan, oğlunun kapısında duruyor, çok sessiz bir şeyler mırıldanıyordu.

Sonra Selim’in sesi duyuldu; karanlıkta berrak ve emin:

“Allah’ım… babam çok yalnız. Lütfen bize bayram için bir anne gönder. Lütfen. Amin.”

Nura, elini kalbine bastırdı.

Şimdi anlıyordu: Bu iş, sadece iş değildi.

Bu ev, umutsuzca hayata ihtiyaç duyan bir yerdi.

4. Bölüm — Nura’nın Mektubu ve Babasının Sözü

Şafak gri ve tereddütlü kırıldı. Nura güneş doğmadan uyandı. Eski alışkanlıklar… çocukluğunun mutfakları… hamurun sıcaklığı… Hepsi parmaklarına geri dönmüştü.

Kilim çantasını açtı. İçinden annesinden kalan Kur’an’ı, anne-babasının düğün fotoğrafını, nişanlısıyla buluşmak için sakladığı tek güzel elbiseyi çıkardı. Ve o mektup… Şahintepe’de onu bekleyen adamın mektubu.

Adamın nazik olup olmayacağını bilmiyordu. Ama kalmanın boğulmak demek olduğunu biliyordu.

Babasının son sözleri kulaklarında yankılandı:

“Bazen Allah duaları yanlış yola koyarak cevaplar ki doğru olanı bulasın.”

Nura, o cümleyi şimdi ilk kez anlıyordu.

5. Bölüm — Selim’in Sorduğu Soru

Nura aşağı indiğinde Selim mutfaktaydı. Karanlığa rağmen mükemmel bir güvenle yürüyordu; bir eli sobaya giden tezgâh boyunca, bir eli sandalyenin yerini ölçerek.

“Günaydın,” dedi Nura yumuşakça.

Selim’in yüzü aydınlandı.

“Nura abla! Kahvaltı yapmaya yardım etmek istedim.”

Birlikte çalıştılar. Selim, dikkatli bir hassasiyetle üç tabak, üç bardak, üç takım çatal bıçak saydı. Sonra Nura’ya döndü ve o cümleyi söyledi; çocukların bazen yetişkinleri yerinden eden o doğrudanlıkla:

“Sonsuza kadar kalır mısın?”

Nura’nın boğazı sıkıştı. Diz çöktü.

“Selim… ben sadece bayrama kadar buradayım. Sonra Şahintepe’ye gitmem gerekiyor. Orada beni bekleyen biri var.”

Selim’in sesi titredi.

“Ama neden? Babamın çok odası var… ve biz… biz…”

Alt dudağı titredi.

“Çok dua ettim.”

Nura onu nazikçe kucakladı.

“Mükemmel dua ettin. Bazen büyükler, gerçekte nereye ait olduklarını bilmeden söz verirler. Ben… sözümü tutmalıyım.”

Selim ağlamadı. Ama bedeni titredi. Sonra dikkatle odasına yürüdü. Omuzları, hayal kırıklığıyla kasılmıştı.

Hasan kapıda belirdi.

“Ne oldu?”

Nura içini çekti.

“Gerçeği sordu. Ben de söyledim.”

Hasan’ın yüzü okunamaz kaldı.

“İyi,” dedi. “Şimdi bilmesi daha iyi.”

Ama elleri yanlarında kenetlenmişti. Parmak eklemleri bembeyazdı.

Nura, “iyi” kelimesinin bazen insanın kendini korumak için kullandığı bir siper olduğunu o an anladı.

6. Bölüm — Lavanta Kokulu Önlük

Nura, Hasan’ı ahırda buldu. Soğuk, hayvanların nefesiyle bile ısınmıyordu.

“Karınızın önlüğünü giyebilir miyim?” diye sordu. “Toz toplamasın.”

Hasan yavaşça döndü. Önlük Nura’nın kolunun üstündeydi; mavi kumaş, koyu elbisenin üstünde parlıyordu.

“Neden?” dedi Hasan.

Nura, gözlerini kaçırmadan konuştu:

“Çünkü bazen ölüleri onurlandırmak, eşyalarının yaşayanlara hizmet etmesine izin vermektir.”

Hasan, uzun uzun baktı. Sonra bir kez başını salladı ve sabah ışığına doğru yanından geçti.

Nura önlüğü beline bağladı. Lavanta kokusu hafifçe yükseldi. Bir hayaletin parfümü gibi: hem bereket, hem yük.

İki gün… sadece iki gün… Selim’e elindeki her sevgiyi vermeliydi. Vedanın onu mahvedeceğini bilse bile.

7. Bölüm — Hamur, Perde ve Kabartma Noktalar

Un tozu gaz lambasının ışığında parladı. Nura hamur yoğururken Selim masada oturup dinliyordu. Küçük yüzünde saf bir sevinç vardı; Hasan’ın üç yıldır görmediği türden.

Hasan kapıda durmuş izliyordu. Kahve için gelmişti. Bunun yerine, evin içinde hayata dönen bir anının sahnesine takılıp kalmıştı.

Nura Selim’e hamuru öğretti:

“İtele, katla, çevir. Nasıl değiştiğini hisset.”

Selim hayranlıkla gülümsedi.

“Dere taşları gibi…”

Nura güldü. Ses, evin sessizliğine çarptı ve geri döndü. Selim de güldü. Hasan fark etmeden geri çekildi; sanki göğsünün içinde donmuş bir şey çatlıyordu.

Sonra Nura perdeleri açtı. Güneş ışığı içeri doldu; toz zerreleri dans etti. Ev, yıllardır ilk kez kendi yüzünü gördü.

“Babam bunları hiç açmaz,” dedi Selim.

“Belki gözleri ışığa alışmayı unuttu,” dedi Nura.

Selim’in odasında kabartma yazı kitabını buldu. Parmak uçlarıyla okunan bir dünya… Selim sessizce:

“Babam öğretmeye çalıştı ama sinirlenirdi. Sonra bıraktık.”

Nura kitabı masaya koydu.

“Benimle tekrar dener misin?”

Selim’in yüzü umutla parladı.

Öğleden sonrayı birlikte geçirdiler. Nura’nın sabrı, Selim’in cesareti oldu. Selim’in her doğru dokunuşu, evin içine bir çivi daha çakıyordu: Burada hayat yeniden kurulabilir.

8. Bölüm — Verandadaki Konuşma

Selim uyuduktan sonra Nura, Hasan’ı verandada buldu. Kar hafifçe yağıyordu. Ay ışığı, beyazın üstünde gümüş gibi.

“Selim’e karşı iyisin,” dedi Hasan, dönmeden. “Onu sevmek kolay.”

Nura yanına geçti. Çok yakın değil; ama kaçacak kadar uzak da değil.

“Bana Ayşe’den bahset,” dedi.

“Niye?”

“Çünkü önemli,” dedi Nura. “Ölülerin yokmuş gibi davranmak onları onurlandırmaz.”

Hasan uzun süre sustu. Sonra kelimeler dökülmeye başladı: Ayşe’nin yemek yaparken dans edişi, kötü şarkı söyleyişi, Selim’in ondan kalan inatçı çenesi… Ve en sonunda, Hasan’ın sesi kırıldı:

“Bu evde öldü.”

“Nerede uyuyorsun?” diye sordu Nura, içi sızlayarak.

Hasan, başını eğdi.

“Kemal’in odasında.”

Nura’nın kalbi, hem Hasan için hem Selim için sıkıştı. Selim’in babasına ihtiyacı vardı. Nura’nın verebileceğinden fazlasına…

“Denemeye ihtiyacı var,” dedi Nura.

Hasan sonunda ona baktı. Gözlerinde acı bir derinlik vardı.

“Ya sen gidince?” diye sordu.

Nura’nın cevabı yoktu.

Bazı sorular, kar gibi havada asılı kalır.

9. Bölüm — Bilet Masadaki İdam Fermanı

Bayram arifesi yaklaşırken Hasan sertleşti. Sanki yumuşamaya başlayan her şey onu korkutuyordu.

Mutfak masasına zarf koydu. İçinde para vardı; söz verdiğinin üç katı. Yanına tren bileti.

“Tren yarın öğleden sonra,” dedi Hasan resmî bir sesle. “Akşama Şahintepe’ye varırsın.”

Nura bilete baktı. Kapının yanındaki paketlenmiş kilim çantası… Her şey hazırdı. Gitmek, planın gereğiydi.

“En iyisi bu,” dedi Hasan. “Herkes için.”

Nura’nın sesi sakin ama keskin çıktı:

“Kimin için? Temiz kesikler daha hızlı iyileşir diyorsun. Öyle mi? Yoksa sadece farklı mı acıtır?”

O anda Selim mutfak kapısında belirdi. Geceliğiyle… Küçük yüzü, anlamın ağırlığıyla buruşmuştu.

“Yarın gidiyorsun,” dedi Selim. Bu bir soru değildi; bir yaraydı.

“Söz verdin,” diye devam etti. “Bayramdan sonra dedin. Söz verdin.”

Nura diz çöktü.

“Gitmem gerekiyor, yavrum.”

Selim’in sesi kırıldı:

“Neden herkes gidiyor? Neden kimse kalmıyor?”

Koştu. Merdivenlerde ayak sesleri… Bir kapı çarptı. Boğuk hıçkırıklar evin içinde suçlama gibi yankılandı.

Nura ayağa kalktı, Hasan’a döndü.

“Çocuklar sevgiyi unutmaz,” dedi. “Her iyiliği de, her ihaneti de hatırlar.”

Hasan dışarı çıktı.

Kemal amca, Selim’i karda paltosuz ağlarken buldu. Nura sıcak süt hazırladı, battaniyeye sardı. Selim fısıldadı:

“Yanlış dua ettim. Allah’tan bir anne istedim ama hangisini söylemedim…”

Kemal amca boğuk bir sesle:

“Allah hata yapmaz, oğlum.”

Selim’in sorusu evin içine düştü:

“O zaman neden gidiyor?”

Kimsenin cevabı yoktu.

10. Bölüm — Ayşe’ye Konuşulan Gece

O gece Nura uyuyamadı. Pencereye gitti. Karla kaplı ovaya baktı. Bir yerde, kuzeyde bir bakkal onu bekliyordu; istemediği bir evliliğe “doğru” giden bir gelin…

Burada ise, korkuya boğulmuş bir adam ve annesini hiç kaybetmemiş gibi seven bir çocuk vardı.

Nura alnını soğuk cama dayadı.

“Ne yapmam gerektiğini göster,” diye fısıldadı.

Bir figür gördü dışarıda: Hasan, ahırın arkasındaki küçük çitli alana gidiyordu. Ayşe’nin mezarına…

Nura, tanık olmanın bazı yaslara hakaret olacağını düşündü ve geri çekildi. Ama sabaha yakın, evin içinde bir ses duydu. Hasan, oturma odasında, fotoğrafın önünde duruyordu. Duvardaki tespihe dokundu.

Sesi kaba ve kırık çıktı:

“Beni duyup duymadığını bilmiyorum, Ayşe… Ama eğer duyabiliyorsan… oğlumuz çok yalnız.”

Nura nefesini tuttu.

“Onu korumaya çalışarak ona ihanet ettim,” diye devam etti Hasan. “Sevmenin kaybetmek olduğunu öğrettim. Bu… bir babanın verebileceği en acımasız ders.”

Hasan’ın sesi titredi:

“Burada bir kadın var… Nura. Nazik. Cesur. Selim onu seviyor. Ve Allah yardım etsin… sanırım ben de seviyorum.”

Bir nefes daha aldı.

“Ama tekrar seversem… tekrar kaybedersem… o karanlıkta iki kez hayatta kalamam.”

Sonra, sanki bir adam değil de bir çocuk konuştu:

“Eğer dinliyorsan… bana bir işaret gönder. Kalmasına izin vermem doğru mu söyle…”

O anda duvardaki tespih hafifçe sallandı. Sanki görünmez bir el dokunmuş gibi. Ve Hasan’ın avucuna düştü—kırılmadan, incitmeden; sanki “al” der gibi.

Nura gölgelerden çıktı.

“O sana çoktan söyledi,” dedi yumuşakça.

Hasan döndü. Onu gördü. Her şeyi duyduğunu anladı.

Kalbinin etrafındaki kale yıkıldı.

Hasan adım attı, elleri titreyerek Nura’nın ellerini tuttu.

“Lütfen,” dedi. “Kiralık yardımcı olarak değil… geçici olarak değil… eşim olarak. Selim’in annesi olarak… Benim dua edemeyecek kadar kırık olduğum bir duanın cevabı olarak.”

Nura’nın gözlerinden yaşlar aktı. Ama bu kez o yaşlar, bir vedanın değil; bir kararın yaşlarıydı.

“Evet,” dedi. “Kalacağım.”

Dışarıda kar, yumuşak ve sabit yağıyordu.

İçeride, iki yaralı ruh yeniden denemeye cesaret ediyordu.

11. Bölüm — Bayram Sabahı: Tarçın Kokusu

Selim, imkânsız bir sese uyandı: babasının kahkahası. Üç yıldır duymadığı türden, gerçek ve sıcak.

Tarçın kokusu odasına kadar gelince rüya sandı. Hızla giyindi. Düğmelerle uğraşa uğraşa aşağı indi.

Mutfakta onları buldu. Nura Hasan’a tarçınlı çörek yapmayı öğretiyordu. İkisinin de yüzünde un izi vardı; Nura’nın eli Hasan’ın elinin üstünde hamuru yönlendiriyordu.

Selim, güvenmeye korkan bir sesle:

“Baba?”

Hasan döndü. Yüzünde Selim’in üç yıldır görmediği bir şey vardı: sevinç.

“Gel buraya oğlum.”

Selim dikkatle ilerledi. Hasan onu kaldırdı; Selim bir anda iki sıcaklığın arasında kaldı: Nura’nın yumuşaklığı bir tarafta, babasının sağlamlığı diğer tarafta.

Hasan, oğlunun saçlarına dokunurken konuştu:

“Senden af dilemem gerekiyor. Korktum. Sevgiyi uzaklaştırdım. Sana sevmenin kaybetmek olduğunu öğrettim.”

Selim yutkundu.

“Nura abla… kalıyor mu?”

Hasan, Nura’ya baktı.

“Eğer kabul edersen,” dedi oğluna, “annen olmayı kabul etti. Ben de ona… karım olmayı teklif ettim.”

Selim’in kalbi göğsüne sığmadı.

“Gerçekten mi? Sonsuza kadar mı?”

“Sonsuza kadar,” dedi Nura ve Selim’in ellerini tuttu.

Selim boynuna sarıldı.

“Allah’ın seni gönderdiğini söylemiştim,” dedi.

Nura fısıldadı:

“Söyledin.”

12. Bölüm — Sarı Laleler ve Yeni Ritm

Günler geçti. Ev değişti. Perdeler her sabah açıldı. Mutfak ekmek koktu. Selim her gün kabartma noktalarla yeni bir kelime öğrendi. Hasan derslere katıldı; oğluyla birlikte öğrendi.

Bir gün Selim, parmak uçlarıyla bir kâğıdı gezdirdi. Kabartma noktalarla üç figür çizmişti: el ele tutuşan üç kişi. Üstüne özenli harflerle yazmıştı:

“AİLEMİZ”

Nura o kelimeyi parmak uçlarında hissederken, gözleri doldu.

Ayşe’nin mezarına bir gün birlikte gittiler. Nura, eriyen karın içine bahar soğanları dikti.

“Teşekkür ederim,” dedi sessizce. “Onları ilk seven sendin.”

Hasan da diz çöktü. Taşa oyulmuş isme dokundu.

“Onun yerini almadın,” dedi Nura’ya. “Bize yeniden yaşama izni verdin.”

Nisan’da sarı laleler açacaktı.

Ve Selim’in duaları değişti. Bir zamanlar yalvarırken şimdi şükrediyordu:

“Teşekkür ederim Allah’ım… annemin yanlış trene binmesini sağladığın için.”

Bazen en iyi varış noktaları, hiç planlamadıklarımızdır.

En iyi yollar, düz olanlar değildir.

Kalbinin yerleşmesi gereken yere götürenlerdir.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News