Kavurucu sıcakta arabanın içinde kilitli kalan yavru köpek, canını kurtarmak için havladı

KAPALI CAMIN ARDINDAKİ NEFES
Çığlık, birdenbire duyuldu.
Florida, Sarasota’da öğle vakti süpermarket otoparkını ağır bir sıcaklık kaplamıştı. Asfalt, güneşin altında eriyip yayılıyormuş gibi, dalga dalga titriyordu. Park etmiş bir Toyota RAV4’ün içinde, minik bir Alman çoban köpeği yavrusu hayatı için ağlıyordu.
Ben sadece alışveriş arabası ve alışveriş listesi olan yaşlı bir adamdım.
Süt.
Tansiyon hapları.
Akşam yemeği için kolay bir şeyler.
Böylece Marian, ocakta tencereyi karıştırırken ellerimin titremesinden endişelenmesin. Altmış yedi yıllık hayatın ardından, insan günlerini çoğu zaman farkına bile varmadan yaşar. O da öyle bir gündü. Ne doğum günü, ne yıl dönümü. Sadece sıradan bir öğle.
Güneş, ensenize baskı yapan ağır bir el gibi bütün otoparkı bastırıyordu. Sıcaklık, arabaların kaputlarından yansıyarak havayı büküyor, görüntüyü dalgalandırıyordu. Uzakta bir alışveriş arabasının tıkırtısını duydum. Otomatik kapıların yanında biri çok yüksek sesle güldü. Açık bir pencereden radyo sesi sızıyordu.
Özel bir şey yoktu. Acil bir şey yoktu.
Sonra o ses yine duyuldu.
Yüksek, ince, keskin. Tam bir havlama değil, tam bir inleme de değil. Sanki cam ağlamaya çalışıyormuş gibi.
Durdum. Etrafa baktım. Otoparktaki her şey, az önceki gibi aynı görünüyordu; ama kolumdaki tüyler diken diken oldu. Kendime bunun bir araba alarmı, bir çocuğun oyuncak zili ya da radyodan gelen tuhaf bir efekt olduğunu söyledim. Basit bir şey. Göğsümü sıkıştıran bir el gibi hissettirmeyecek bir şey.
Ses tekrar geldi. Bu kez daha ince, titrek. Ve artık bunun bir hayvan sesi olduğunu biliyordum.
Bu panikti.
Gözlerim, iki sıra ötede duran eski Toyota RAV4’e takıldı. Camlar tamamen kapalıydı. Tavan güneşte parıldıyordu. Camın iç kısmında, sanki araba sıcaktan terliyormuş gibi ince bir buğu tabakası vardı. Ön yolcu camının arkasında küçük bir şey hareket etti. Bir siluet. Bir insan olamayacak kadar alçakta.
Alışveriş arabamı kenara ittim, yaklaştım. O arabanın etrafındaki hava daha sıcak, daha ağırdı. Sanki bütün ısı oraya toplanmış ve oradan ayrılmak istemiyormuş gibi.
Pencereye yaklaştığımda ses değişti. Çığlık, boğuk bir nefes alış verişe dönüştü. Göğsünde çok az hava için çok fazla çalışan bir motorun sesi gibi; kaba, kesik, düzensiz.
Orada, cama yapışmış duruyordu.
Küçük bir yavru köpek. En fazla beş aylık. Siyah ve kahverengi tüyleri derisine yapışmış, dili dışarıda. Kalın, kuru. Pençeleri camı çılgınca, boşuna hareketlerle kazıyor. Tırnakları cama tıkırdıyor. Ağzından ince iplikler halinde salya sarkıyor. Kulakları o kadar sıkı geriye doğru çekilmiş ki, neredeyse kafasında kaybolmuş.
Gözleri benimkilerle buluştu.
Büyük, koyu, vahşi. Ama paniğin altında başka bir şey daha vardı. Başka bir zamandan, başka bir köpekten, başka bir sıcak günden tanıdığım bir şey.
Artık düşünmemeye çalıştığım bir şey.
O bakış, kelimeler kadar net bir şekilde “Lütfen arkanı dönme.” diyordu.
Elimi cama koyduğumda, camdan gelen ısı avucumu yaktı. İçerideki küçük pençe, aynı noktaya çaresizce vurdu. Sanki aramızdaki o ince camı tırmanıp geçebilecekmiş gibi. Otoparkın gürültüsü bir uğultuya dönüştü. Sanki dünyada üç şey kalmıştı: ben, cam ve onun düzensiz nefes alışları.
O anda basit ama ağır bir şeyi anladım: Eğer şimdi uzaklaşırsam, bu araba onun son odası olacaktı. Akşamı göremeyecekti. Güneş batacak, otopark boşalacak, kimse onun çıkardığı sesi hatırlamayacaktı.
Eğildim. Alnım neredeyse cama değdi. Sesim, istediğimden daha kısık çıktı ama onun duyabileceği kadar netti:
“Seni duyuyorum,” dedim. “Gitmeyeceğim.”
CAMLA ARANIZDAKİ DÜNYA
Polisi aramam gerektiğini biliyordum. Ama telefona uzanırken bile, onun nefesinin bozulduğunu hissediyordum. Toyota, sanki biri onu sıcak camdan bir pakete sarıp güneşin altına bırakmış gibi sıkıca kapatılmıştı. RAV4’ün içindeki havanın dalgalandığını görebiliyordum. Her yüzey, ışıktan değil, ısıdan parlıyordu.
Hâlâ cama yapışmış duruyordu. Dil dışarıda, göğsü hızlı ve sığ nefeslerle inip kalkıyordu. Vücudu, her nefes için mücadele ederken titriyordu.
Parmaklarım cebimdeki telefonu buldu. Yaşlı eller, yavaş eller ama acil durumlarda ne yapacağını unutmaz. 911’i aradım. Adresi, süpermarketin adını, otoparktaki yerimi, arabanın rengini, modelini söyledim. Sesimin titrememesine çalıştım. Boğazıma yapışan korkuyu operatör duymasın istedim.
“Arabanın yanında kalın.” dedi operatör. “Bir memur yolda.”
Beni göremese de başımı salladım.
Telefonu kapattım. Elimi tekrar cama koydum. Cam avucumu yakıyordu ama çekmedim. İçeride titreyen pençe, aynı noktaya bastı. Aramızdaki bariyerin arkasından bana tutunmaya çalışır gibi.
İnsanlar fark etmeye başladı. Genç bir çift durdu. Kadın dudağını ısırıyordu. Adam telefonunu çıkarıp sanki bir gösteriymiş gibi kayda girdi. Beyzbol şapkalı biri, arabaya dokunmamam gerektiğini, polisin halledeceğini söyledi. Arkalardan başka bir ses, köpeğin dakikalar içinde ölebileceğini, bekleyecek zamanı olmadığını söylüyordu.
Sözleri, sıcakta vızıldayan sinekler gibi etrafımda uçuşuyordu. Uzak, anlamsız.
Ben, bir kez daha kendimle baş başayım.
Hayatımda geri çekildiğim, “Başka biri karar verir, başka biri müdahale eder.” dediğim anlar oldu. O anları ayakkabımın içindeki çakıl taşları gibi yanımda taşıdım. Küçük ama her adımda kendini hatırlatan taşlar.
Onu da o yığına eklemek istemiyordum.
Kalabalığa döndüm. Kendi sesimin, içimde hissettiğimden daha kararlı çıktığını duydum:
“O memur bir dakika içinde gelmezse,” dedim, “bu camı kıracağım.”
Kimse cevap vermedi. Önemli olan tek ses hâlâ önümdeydi. Nefesi, çılgınca ve düzensizdi. Sanki yıpranmış bir motor, yağsız kalmış bir yatakta çalışmaya çalışıyor gibiydi. Göğsünün her yükselişi daha yavaş, daha belirsiz hâle geliyordu.
Elimi cebime soktum. Araba anahtarımı kavradım. Sıkınca metal avucumu ısırdı.
Eski RAV4’ün yan yüzüne baktım. Sessizce, hangi camı kıracağımı seçtim. Köpeğe en uzak olan, yan cam. Küçük vücudunun bastırılmadığı taraftaki.
İlk darbe, anahtar ve dirseğimle vurduğum o an, camda beyaz bir yıldız izi bıraktı. İkincisi, ince bir çatlak. Üçüncüsünde, pencere donuk bir sesle pes etti. Temperli cam, binlerce küçük küpe dönüşerek içeri doğru dağıldı.
Sanki fırını açmışım gibi, arabadan dışarı doğru bir ısı dalgası patladı. Yüzüme, göğsüme, hatta gömleğimin içinden içime kadar.
Bir an hareket edemedim.
Sonra koltuktaki minik vücut biraz kaydı. Bu, beni içeri çekmeye yetti. Kolumla cam parçalarını ittim. Küçük kesikleri umursamadım. Elllerim onu buldu.
Yavru, koltuğa yığılmıştı. Tüyleri sıcaktı. Tutamayacak kadar sıcaktı. Nemliydi; terden değil, korkudan ve nefesin buharından.
Bana karşı koymadı. Gücü yoktu.
Kollarımı göğsünün ve karnının altına soktum. Onu dışarı çıkardım. Kollarımda hareketsiz ama canlı, titreşen küçük bir ağırlık olarak asılı kaldı.
Kalbi, avucumun altında o kadar hızlı atıyordu ki, yanlışlıkla ayakkabı kutusuna kapatılmış bir sinek kuşu tutuyormuşum gibi hissettim. Nefesi, kısa ve kesik kesikti. Her biri, cevabından emin olmadığı bir soru gibiydi.
İlk devriye arabası geldiğinde, ben kaldırımda oturuyordum. Yavru kucağımdaydı.
Işıklar yanıyordu; siren çalmıyordu. Polis memuru arabadan indi. Kırık cama baktı, ardından kucağımda yatan köpeğe. Yüzü yumuşadı.
İnsanların yapması gerektiği gibi konuştuk. İsimler, saatler, gördüklerim…
Toyota’nın etrafında dolaştı. Arkasındaki boşluğu, eksik plakayı gördü. Camlarda kayıt numarası yoktu. Sadece boş bir araba ve birinin, yanına almaya değmeyeceğine karar verdiği bir köpek yavrusu.
“Diğer departmanlar, sonrasını halleder.” dedi memur. “Bu, dedektiften çok veterinerlik işi.”
Onu benden almadılar. “Biz hallederiz.” diyen olmadı. Bunun yerine, memur kendi arabamı işaret etti. Onu gölgeye götürmemi, patilerine su dökmemi, “sizinle kalması için onunla konuşmaya devam etmemi” söyledi.
Arabama gittim. Eski sedanımın arka koltuğuna yaslandım. Onu dizlerimin üzerine aldım. Su şişemi açtım. Avucuma birkaç damla döküp diline, kuru diş etlerine dokundurdum. Parmaklarımı ıslatıp burnuna, pençelerine sürdüm. Çok ısınmış ve hareketsiz kalmış yastıklarına.
Göz kapakları hafifçe titredi. Sanki beni tekrar bulmaya çalışıyormuş gibi.
Tam o sırada, Marian’ın arabası otoparka, onun için alışılmadık bir hızla girdi. Bana her zaman “Yavaş sür.” diyen kadın, bu sefer gazı biraz fazla bastığını fark etmeden bile koşar adım yanıma geldi.
Gözleri kocamandı. Araçların labirentinde beni arıyordu. Kırık camı, polisleri, kaldırımda kucağında bir şey tutan kocasını gördüğünde yüzü değişti.
Yanıma diz çöktü. Elini, yavru köpeğe dokunmaya cesaret edemeden önce havada gezdirdi. Sonra kulaklarına, yorgun gözlerine ve hâlâ kırılgan dalgalar halinde inip kalkan göğsüne baktı.
“Walter…” dedi, sesi fısıltıya dönmüş. “Onu öylece bir yere bırakamayız, değil mi? Şu zavallı küçük şeye bak. O kadar güzel ve tatlı ki… Yardıma ihtiyacı var. Kendi başına başaramaz.”
EVE GİDEN YOL
Veterinerin muayenehanesi, dezenfektan ve sessiz endişe kokuyordu. Kapıda, bekleme koltuklarına dağılmış dergiler, duvarda sağlıklı köpek fotoğrafları… Onu birlikte taşıdık. Kollarımızda, gevşek, tüy yumağı hâlindeki vücudunu teknisyene uzattık. O da onu sanki kırık bir yumurta tutuyormuş gibi aldı.
Hızlı ama nazik hareketlerle termometre, stetoskop… Sıcak cilde dokunan serin eller. Veteriner, bilgisayardaki rakamlara, sonra masadaki küçük Alman çobanına baktı. Göğsü titreyerek inip kalkan, gözleri yarı açık ama her sesin peşinde koşan küçük köpeğe.
“Şiddetli sıcak stresi.” dedi. “Çok daha kötü olabilirdi. Şanslıysa yalnızca bu.”
Ona serum bağladılar. Vantilatörün altına yerleştirdiler. Diş etlerini kontrol ettiler. Elinden geleni yapan o minik kalbi dinlediler. Veteriner gözlüklerinin üzerinden bize baktı.
“Sahibini tanıyor muyuz?” diye sordu.
“Tanımıyoruz.” dedik.
Polis, arabayı anlattı: Eksik plakalar, boş arka koltuk, kayıt yok… Yolunu kaybetmiş, belki de bilerek terk edilmiş. Tekerlekli bir fırının içinde bırakılmış.
Teknisyen, bize bir form uzattı.
“İsterseniz durumu stabil hale geldiğinde onu barınağa nakledebiliriz.” dedi. “Mümkün olduğunda ona bir yer bulacaklardır.”
Marian, gözlerimin içine baktı. Fazla konuşmadık. Yorgun evli çiftlerin bazen bütün cümleleri tek bir bakışa sığdırdığı anlardan biriydi.
Eli, yavrunun patisine gitti. Başparmağıyla patisini okşadı.
“Bu küçük, cesur, sahipsiz yavrunun şu anda bize ihtiyacı var.” dedi sessizce. “Belki sadece bir süreliğine… Korkmamanın nasıl bir his olduğunu hatırlayana kadar.”
İkimiz de “bir süreliğine”nin yumuşak bir yalan olduğunu biliyorduk. Ama ikimiz de düzeltmedik.
Formdaki yeri imzaladık. Serin odalar, ufak öğünler, nefesini izleme talimatlarını dinledik. Sonra onu eve getirdik.
Evimiz, her zamanki gibi bizi karşıladı. Düzgün çekilmiş sandalyeler, solmuş fotoğraflar. Son zamanlarda çok az ses duyulan odada, gereğinden fazla yüksek sesle tik taklayan bir saat.
Uzun zamandır o koridorlarda küçük bir şey koşmamıştı.
Mutfak zeminine eski bir battaniye serdik. Çocuklar küçücükken kanepenin üzerine yaydığımız solgun battaniyeyi. Ulaşabileceği bir mesafeye sığ bir kase soğuk su koyduk. Bir tabağa da biraz yumuşak mama.
Orada yatıyordu. Başı pençelerinin üzerinde, gözleri ağır ama artık vahşi değildi. Aramızda cam yoktu artık. Sadece sessizlik ve ritmini yeniden bulmaya çalışan nefesinin yumuşak sesi vardı.
Ara sıra, kaybolmadığımızdan emin olmak ister gibi bize bakıyordu.
Onu mutfak zemininde izlemek, içimde beklenmedik yerleri acıttı. Bir yıl önce, iki küçük çocuk kıkırdayıp su sıçratırken lavaboda duran başka bir yavru köpeği gördüm. Sabun köpükleri, sıçrayan damlacıklar, dolaba çarpan ıslak bir kuyruk… Marian’ın genç kahkahaları, benim ellerimin daha sabit olduğu zamanlar… Islak bir vücudu havluyla kaldırışım.
Mutfak artık eskimişti. Biz de öyle.
Ama tezgaha yaslanmış dururken, odanın bir köpeğin şeklini hâlâ hatırladığını fark ettim. Belki biz de hatırlıyorduk.
GECE NÖBETİ
Gece, ev nihayet karanlığa büründüğünde, yatakta uzanıp duvarın arkasından gelen nefes alışındaki herhangi bir değişikliği dinledim. Yavaş ve düzenliydi. Neredeyse rahatlayacaktım.
Sonra gece yarısını geçtikten sonra, zayıf ama net bir ses duydum. Fayanslara değen küçük pençelerin sesi. Mutfak zemininde, ilk adımlarına cesaret etmeye çalışan bir beden.
Ayağa kalktım. Mutfak koridorundaki ince ışık çizgisini takip ederek yürüdüm. Küçük Alman çoban köpeği hâlâ battaniyenin üzerindeydi. Gövdesi kıvrılmış, göğsü yavaş, dikkatli bir ritimle inip kalkıyordu.
Yakınındaki sandalyeye oturdum. Mutfak sandalyesi artık ilaç şişeleri, bir bardak su, veterinerin belgeleri ve yaşlı bir adamın uykusuzluğu ile çevriliydi.
Öne eğildim, sadece dinledim.
Nefes al.
Nefes ver.
Nefes al.
Nefes ver.
Her nefes, tutmaya çalıştığı bir söz gibi geliyordu. Bir anda, yüksek ahşap parmaklıklı bir beşiğe gittim zihnimde; öksürüğü durmayan bir bebeğe. Marian’ın solgun ve sessiz yattığı, makinelerin karanlıkta yumuşak bip sesleri çıkardığı o hastane odasına.
Farklı duvarlar, aynı tür korku. Göğsünüzde oturup hareket etmeyi reddeden türden.
“Bu sadece kurtarılmış bir köpek yavrusu.” diye fısıldadım kendime.
Ama ikimiz de gerçeği biliyorduk.
Bu evde isim vermediğimiz bir boşluk vardı. Etrafında dolaşmayı öğrendiğimiz bir tür yokluk. Şimdi bir şekilde, bu küçük sıcak yabancı o boşluğun tam ortasında yatıyordu.
Elim, battaniyenin yanına kaydı. Yarı uykuda olmalıyım. Bir sonraki hissettiğim şey, ayak parmaklarımın üzerindeki küçük bir ağırlıktı.
Yavaşça yaklaşmış, başını bulabildiği en güvenli yer gibi görünen eski ev terliğimin üzerine koymuştu.
Sabah, panjurların arkasından süzülen ışıkla geldi. Marian beni sandalyede, boynum kötü bir açıda bükülmüş, ağzım hafifçe açık buldu. Yaşlı adamların, yerçekimine karşı kaybettikleri kavgada uyudukları gibi.
Yavru köpek, ayaklarımın dibinde kıvrılmıştı. Vücudu, sanki ona aitmiş gibi ayakkabılarıma yaslanmış.
Marian omzuma dokundu. Gözlerimi kırpıştırıp doğrulduğumda, tam zamanında aşağı baktım. Küçük köpeğin titrek patileriyle kendini kaldırıp, bekleyen su kabına kendi başına uzandığını gördüm.
Islak kürk kokusu, beni elli yıl öncesine götürdü.
EVİN KÖPEĞİ ŞEKLİNİ HATIRLAMASI
Sabah ilerledikçe, biraz ayakta durabilecek kadar güçlendi. Mutfağın kenarlarını kokladı. Ama her hareket ettiğinde, aşırı ısınmış arabanın kokusu peşini bırakmıyordu. Sanki sıcak metal, toz ve korku, tüylerine işlemiş gibiydi.
Marian burun kemerini kırıştırdı.
“Banyo zamanı.” dedi. Ve ikimiz de başımızı salladık.
Küvet yerine arka bahçeyi seçtik. Florida havası hâlâ sıcaktı ama dünkü kadar zalim değildi. Kayarsa çim, seramikten daha nazik olacaktı.
Onu dışarı taşıdım. Kurtarılmış bu yavrunun hafif ağırlığını göğsüme bastırdım. Kalp atışları, artık daha sakin ama hâlâ hızlıydı. Cam ve sıcağın anısından saklanıyormuş gibi burnunu, kolumun altına bir kez daha soktu.
Hortumu açtık. Su, elimi üşütecek kadar soğuk akana kadar bekledik. Marian, hoş kokulu bir köpek yavrusu şampuanı getirdi. Yanına diz çöktü.
İlk su sıçraması onu irkiltti. Titredi. Pençeleri hafifçe toprağa kazındı. Gözleri fal taşı gibi açıldı ama kaçmaya çalışmadı. Elllerimizi izledi. Biz sakinken, o da sakin olmaya karar verdi.
Su, tüylerini koyulaştırırken, aklıma başka bir köpek geldi. Yine bir Alman çoban. Uzun bacaklı, kocaman kulaklı. Benim boyumdaki bir çocuk için fazla büyük görünen bir köpek.
Ormanda koştuğum gün. Çam ağaçları arasında yolu kaybettiğim, kalbimin göğsüme çarpıp durduğu o an. Babamı çağırdığım, cevabı duyamadığım dakikalar. Yolu önce bulan, o köpekti. Beni seslerin geldiği yöne iten de oydu.
O gece babamın omzumdaki eli, rahatlamadan fazlasını ifade etmişti. “Sorumluluk,” demişti. “Canlılar sana güvenir.”
Şampuan köpüğü, bayat korku kokusunu da yanında götürerek köpeğin yanlarından aktı. Sonunda hortumu kapattık. Köpek bir an orada durdu. Sırılsıklam, şaşkın.
Sonra titredi. Gerçekten titredi. Su, her yere sıçradı. Gömleğimi ıslattı, Marian’ın gözlüklerine damladı, düzenli küçük bahçemizi kahkahalarla doldurdu.
Biz de güldük. İlk başta paslanmış gibi gelen, sonra açılan kahkahalar. Bir an için, küçük ayaklar ve daha büyük pençelerin birlikte koştuğu, bu çimlerin üzerinde oynadıkları yıllar, bugüne karıştı.
İçeri döndüğümüzde, dizlerimin ağrısıyla kanepeye çöktüm. Arkama yaslanmadan önce, o, hâlâ ıslak, büyük patileriyle bana dokundu. Sonra ayaklarımın dibinde kıvrıldı.
Başını kaldırıp gözlerimin içine baktı. Artık panik yoktu o bakışta. Sanki “Buradayım.” diyordu. Kararlı, emin.
Hayatınızda kalan her şeyin bir isme ihtiyacı vardır.
Kendimize, sadece “bekliyoruz” deyip duruyorduk. Barınağın geri aramasını bekliyorduk. Memurun raporunu bitirmesini. Bu küçük yavrunun hayatta kalacak kadar güçlenip güçlenmeyeceğini…
Ama gerçek şu ki, o çoktan aramıza karışmıştı.
BİR İSİM ARAMAK
O öğleden sonra, yaşlı çiftlerin ne söyleyeceklerini bilemediklerinde yaptıkları gibi kendimizi yine mutfakta bulduk. Marian, bir tabağa dizilmiş küçük, düzgün dilimler halinde elma kesiyordu. Gözlüklerinin üzerinden bana baktı.
“Nasılsın?” diye sordu.
Omuz silktim. Aslında istemediğim bir elma dilimine uzandım.
“İyiyim.” dedim. Fazla çabuk.
İkimiz de yalan söylediğimi biliyorduk.
Yavru, birkaç metre ötede battaniyesinin üzerindeydi. Başı pençelerinin üstünde, gözleri yarı kapalı ama bizi izliyordu. Her hareket ettiğimizde kulakları hafifçe oynuyor, bizi takip ediyordu. Adımlarımızın ritmini, seslerimizin tınısını öğrenmeye başlamıştı bile.
Farkında olmadan, isimler hakkında konuşmaya başladık. Çocuklar küçükken sahip olduğumuz köpeklerin isimlerini… Kendi çocukluğumuzdaki köpekleri… Sevdiğimiz ve kaybettiğimiz insanların adlarını…
Bazılarını sadece anmak bile acıtıyordu. Yeni birine veremeyeceğimiz kadar dolu isimlerdi onlar.
Hiçbiri ona uymuyordu. O bir tekrar değildi. O, yeni bir bölümdü.
Yavaşça ayağa kalktı, ön pencereye yürüdü. Büyük patilerini alçak pervaza koydu, ağırlığını verdi. Sessiz sokağa baktı. Onu izlerken, dışarıya bakarken ne kadar hareketsiz kaldığı dikkatimi çekti. Sanki bir şeyi dinliyormuş gibiydi. Sanki cam, hep onun hikayesinin parçasıymış gibi.
“Camda hep böyle bekleyecek gibi görünüyor.” dedim.
Marian ellerini kuruladı, yanıma geldi.
“Nazik bir şey…” diye mırıldandı. “Yumuşak ama güçlü.”
Bir kelime, zihnimin eski, tozlu bir rafından yuvarlanıp aşağı düşer gibi geldi.
“Tilda.” dedim, kendi sesime şaşırarak.
Biraz zamanın dışından gelir gibiydi. Önceki on yılın dilinden kalma bir kelime gibi ama ağzımda doğru duruyordu. Sıcaktı, sabitti.
Bunu söylediğimde, yavru camdan döndü. Kulakları dikildi. Gözleri, sanki sadece onun görebileceği bir kapı açtığımı fark etmiş gibi benimkine kilitlendi.
“Tilda.” diye tekrarladım, bu kez daha net.
Kuyruğu yavaşça, temkinli bir şekilde sallandı. Camdan uzaklaştı. Sanki çağrılmış gibi bana doğru yürüdü.
O akşam, ev her zamanki sessizliğine kavuştuğunda telefon çaldı. Barınaktandı. Yavrunun durumunu soruyorlardı. Nakil, yer, sıradaki barınak, olası sahibi…
Onlar konuşurken ben yere baktım. Ayaklarımın dibine kıvrılmış, düzenli nefes alan, nihayet güvenle rüya görebilecek olan Tilda’ya.
O anda kendi adımı bildiğim kadar kesin biliyordum ki, onu bırakmaya hazır değildim. Marian de değildi. Bu küçük cana, içimizde kalan en iyi hayatı vermek istiyor, belki bu süreçte birkaç eski yarayı da birlikte iyileştirmek istiyorduk.
KORKUYLA YAN YANA YAŞAMAK
En korkutucu şey, sirenin sesi değildir. Bazen en korkutucu ses, birden kesilen çatal bıçak sesidir. Birinin konuşmayı bırakmasıdır. Sessizliktir.
Birkaç gün boyunca, kötü bir rüyadan uyanıyormuşuz gibi hissettik. Tilda her sabah biraz daha uzağa yürüdü. Bahçeyi kokladı. Pencerenin yanındaki güneşli köşede uyudu. Küçük öğünlerini bitirdi. Suyunu içti. Hatta bir kez, pençesiyle beceriksizce bir oyuncağı yuvarladı.
En kötüsünün geride kaldığına inanmaya başlamıştık.
Derken, neredeyse hiç uyarı vermeden bir şey değişti.
Kahvaltısının yarısı kasede kaldı. Öğleden sonra odanın karşısına geçtiğimde, başını zar zor kaldırdı. Göz kapakları daha ağır görünüyordu. Bütün vücudu, çamurda bekliyormuş gibi hareket ediyordu.
Okşamak için eğildim. Burnunun serin ve nemli olması gereken yerde sıcak, kuru bir deri hissettim. Nefesi hâlâ düzenliydi ama ağırlığını yerden kaldırırken sanki fazladan bir savaş veriyordu.
O arabada hayata tutunmak için bu kadar savaşan küçük yavru, şimdi daha derin bir yorgunluk içindeydi. Sanki mücadele, onu eve kadar takip etmiş ve yeni saklanacak bir köşe bulmuştu.
Benim kadar uzun yaşamışsanız, korku size tanıdık bir duygudur. Monitörlerin sessizleştiğini, gece yarısı telefonların çaldığını, eskiden dolu olan masalarda sandalyelerin boş kaldığını gördüm.
Her seferinde, “Bir dahaki sefere mesafe koyacağım.” dedim kendime. “Bu kadar bağlanma. Darbe daha hafif olsun.”
Şimdi onun yumuşak yüzüne, yorgun gözlerine bakarken, bu sözümü tutamadığımı anladım. Çoktan bağlanmıştım.
Tamamen.
Ve bunu itiraf etmek, korkuyu yumuşatmıyor, aksine keskinleştiriyordu.
Ne yapacağımızı tartışmadık bile. Onu dikkatlice arabaya taşıdık. Arka koltuğa bir battaniye serdik, yatırdık. Veterinere giden yol, bu sefer daha uzundu. Aynı yol olmasına rağmen, sanki her kırmızı ışık kişisel bir meseleydi.
Yarı yolda, bacağımda hafif bir ağırlık hissettim. Tilda, kendini öne doğru uzatmış, arka koltuktan başını dizime dayamıştı. Gözleri yarı kapalıydı ama içinde sabit bir şey vardı. Sanki bu kez, nefes almamı hatırlatan oydu.
Konuşabilse, muhtemelen “Güvendeyiz.” derdi. “Şimdilik.”
Klinikte onu tekrar muayene ettiler. Dinlediler, testler yaptılar. Fazla umut vermeden bizi sakinleştirmeye çalıştılar.
“Vücudu, yaşadıklarından sonra toparlanmaya çalışıyor.” dedi veteriner. “İyi olabilir… Ama bu gece önemli. Onu yakından izleyin.”
Eve dönerken, onun her kelimesi zihnimde bozuk para gibi tıngırdıyordu.
Bir gece daha dinlemek. Nefes saymak. Karanlıkta bir ses beklemek. Saatlerin ağırlığını omuzlarımda hissediyordum.
Yıllardır gökyüzünden bir şey istememiştim. O gece istedim.
“BİRAZ DAHA KALSIN”
Ev yine neredeyse tamamen karanlıktı. Ocak üstünde bıraktığımız küçük gece lambası dışında. Tilda, mutfakta battaniyesinin üzerinde yatıyordu. Göğsü kısa, sığ nefeslerle inip kalkıyordu. Yanına su kabı koydum. Dokunmamıştı.
Yanına oturdum. Sırtımı dolaba yasladım. Dizlerimi çekerken eklemlerim sızladı. Ama orada, onunla aynı seviyedeydik.
Sadece yaşlı bir adam ve yorgun, küçük bir ruh. Aynı fayans parçasını paylaşarak.
Göğsünün hareketini izledim. Her nefesini saydım. Sanki sayılar, bana bir sonraki saatin iznini verecekmiş gibi.
Farkında olmadan, dudaklarımın arasından kelimeler döküldü. Kilise duası değildi. Sadece aramızdaki boşluğa sızan, küçük, insanca bir dilekti.
“Bırak kalsın.” diye fısıldadım. “Biraz daha kalsın.”
Orada otururken, davetsiz bir anı kapıyı araladı. Bir hastane koridoru. Yeterince çabuk yapmadığım bir telefon. Elini tuttuğumda çoktan soğumuş bir el. Birinin son ihtiyacı için geç kalmanın utancı.
Belki de bu yüzden, o gün otoparkta duyduğum çığlık beni bu kadar derinden yakalamıştı. Pişmanlığın nasıl bir şey olduğunu biliyordum.
Su kabını burnuna yaklaştırdım. Parmaklarımı suya batırıp dudaklarına birkaç damla sürdüm. Bıyıkları seğirdi ama gözleri yarı kapalı kaldı. Elimi çenesinin altına kaydırdım, boğazının açısını değiştirecek kadar hafifçe kaldırdım.
Bir an hiçbir şey olmadı.
Sonra dili, yavaş ve beceriksizce hareket etti. Bir yudum aldı. Sonra bir tane daha.
Sessiz mutfakta, onun yutkunma sesi, bugüne kadar duyduğum bütün sirenlerden daha yüksek geldi.
Bir süre öyle kaldık. Ben başını tutarken, o yudumlar arasında küçük molalar verdi. Aradan geçen dakikalar içinde, gözlerinin dünya ile bağı yeniden netleşir gibi oldu. Bacaklarını altına topladı, dengesiz bir hareketle doğruldu.
Adımları, sanki sallanan bir teknede yürüyormuş gibi sendeleyerek ama kararlılıkla attı. Yatağa değil, arka kapıya doğru.
Kapıda durdu. Bir kez bana baktı. Sonra pençesiyle ahşap kapıya usulca dokundu.
Mümkün olduğunca dikkatli şekilde ayağa kalktım. Kapıyı onun için açtım.
Serin gece havası, sıcak mutfağa nazikçe, temiz bir ferahlıkla girdi.
Tilda verandaya çıktı. Onu eve getirdiğimizden beri ilk kez, başını karanlık, yıldızlı gökyüzüne kaldırdı. Küçük, kararlı bir adım attı.
Bazen zafer, eski bir halının üzerinde atılan birkaç adımdan ibarettir.
YENİ RİTİM
Koridorda küçük pençelerin yumuşak sesiyle uyandım. Bir an bunun rüya olduğunu sandım. Sonra bir tane daha geldi. Sonra bir tane daha. Sakin, hafif, “Hâlâ buradayım.” diyen bir duyuru gibi.
Kendimi doğrulttum. Kapıda onunla burun buruna geldim.
Tilda, yatak odasının eşiğinde duruyordu. Kuyruğu utangaç ama kararlı, hafifçe sallanıyordu. Yürüyüşü hâlâ biraz dengesizdi ama başını günlerdir olmadığı kadar yüksek tutuyordu.
Arkamı dönüp koridora yönelirken, o önümde koştu. Evi, sanki yeniden ona aitmiş gibi koklayarak, inceleyerek…
Marian’ın eski terliklerini kokladı. Normalden çok daha uzun dayanmış terlikleri. Çocukların okuldan sonra çantalarını astıkları koltuğun köşesinde durakladı. Duvardaki çerçeveli fotoğrafların önünde, yüzleri dikkatle inceledi.
Bu beni neredeyse güldürecekti.
Daha sonra, onu tasmasıyla dışarı çıkardık. Yürüyüşü hâlâ beceriksizdi. Arka ayakları arada bir sağa sola savruluyor, ama hayvanların o sessiz kararlılığıyla adımlarını sürdürüyordu. Her adım, göğsümde küçük bir davul vuruşu gibi yankılanıyordu.
Onun kendi küçük hayatta kalma yürüyüşü.
Komşularımızın torunları, onu fark etmekte gecikmedi. Çocuklar, yumuşak ve umut dolu bir şeyin yanlarından geçtiğini her zaman hisseder.
Bize doğru koştular. Yavrunun ne kadar küçük, ne kadar dikkatli yürüdüğünü görünce yavaşladılar.
“Onu okşayabilir miyiz?” diye sordu içlerinden biri.
Neredeyse “Hayır.” diyecektim. Refleks. Onu bunaltabilecek her şeyden korkuyordum. Ama Tilda kendi kendine oturdu. Kuyruğu çimleri hafifçe süpürürken, sakin gözlerle çocuklara baktı.
Çocuklar diz çöküp ellerini uzattılar. O da onlara yaslandı. Güvenerek. Sanki tam da bu anı bekliyormuş gibi.
O anda içimde bir şeylerin yerinden oynadığını hissettim. Onu kaybetme korkusu değildi bu; o korku, bir gölge gibi her zaman kenarda durur. Bu, onun dünyaya geri dönmesine izin vermenin sevinciydi.
Neredeyse kaybettiğimiz bu küçük canlının, başkalarına da dokunmasına tanık olmanın mutluluğu.
Eve döndüğümüzde Tilda yorgun düşmüştü. Ayaklarımızın dibine kıvrıldı. Uzun bir nefes verdi ve derin, huzurlu bir uykuya daldı.
Marian, örgüsünün üstünden bana baktı, gülümsedi. Göğsümde, uzun zamandır hissetmediğim bir gevşeme, sıcak bir genişleme oldu.
O akşam ev sakinleşip Tilda battaniyesinde hafif hafif horlamaya başladığında, dizüstü bilgisayarımı açtım. Çocuklara yazmayalı uzun zaman olmuştu. Fotoğraf göndermeyeli daha da uzun.
Daha önce çektiğim bir fotoğrafı seçtim. Tilda’nın başı ayakkabımın üzerinde, gözleri yarı kapalı, güvende ve mutlu olduğu bir an. Kısa bir not ekledim. Bir saniye kadar “Gönder” tuşunun üzerinde durdum.
Sonra tıkladım.
Nedense bu da küçük bir zafer gibi geldi.
GÜNLERİN YENİ ÖLÇÜSÜ
Hâlâ pencereden dışarı bakmayı seviyor. Ama artık o pencere, onun hapishanesi değil; sadece evimizin manzarası.
Günler, birdenbire hızlanmadı. Sadece nazikçe birbirine eklemlendi. Yavaş yavaş, Tilda “arabada unutulmuş köpek” olmaktan çıktı; bizimle birlikte odadan odaya dolaşan küçük bir kalp atışı hâline geldi.
Kasesi, mutfakta kalıcı yerini buldu. Battaniyesi, öğleden sonraları ışığın yumuşak olduğu büyük ön pencerenin yanına yerleşti. Çoğu sabah, yataktan kalkma ve güne başlama vaktinin geldiğini bana hatırlatan, yatağın yanında yumuşak adımlarıyla dolaşan o.
Aynı sessiz sokaklarda yürüyüş yapıyoruz. Burnu, her ağacı ve posta kutusunu sanki bir kitabın yeni bölümleriymiş gibi inceliyor. Çekmiyor, acele etmiyor. Sadece sabırla ilerliyor. Benim onunla aynı hızda yürümeme izin veriyor.
Evde, oturma odasındaki pencerenin önünde yerini alıyor. Posta kamyonunu, komşuların arabalarını, bisiklet süren çocukları izliyor. Gözlerinde panik yok artık. Sadece sakin, sabırlı bir merak.
Marian, “Yeni suç ortağın.” diyor. Çay içmek ya da postayı almak için her kalktığımda, Tilda ayağa kalkıyor ve peşimden geliyor. Sanki kaybolmayacağımdan emin olmak istiyor. Oturduğumda, ayaklarımın yanına yerleşiyor. Biraz fazla yüksek sesle iç çektiğimde kulaklarını geriye yatırıyor, elime dokunuyor.
Artık ilaç şişelerini o kadar sık saymadığımı fark ettim. Hâlâ alıyorum ama mutfak tezgahındaki şişelerin sayısıyla günlerimi ölçmüyorum. Dizlerim, sırtım, yaşlanmam hakkında daha az şikâyet ediyorum.
Size bağlı küçük bir hayatınız olduğunda zamanı farklı ölçmeye başlıyorsunuz. Tükenen bir şey olarak değil, paylaşılacak bir şey olarak.
Bazı akşamlar, eski fotoğraf albümlerini çıkarıyoruz. Dişleri eksik çocukların yüzleri, çoktan ölmüş köpekler… Dün gibi ve bir ömür önceymiş gibi hissettiren tatiller.
Sayfaları çevirirken Tilda, ayaklarımızın dibinde kıvrılıyor. Yavaşça nefes alıp veriyor. Daha biz onu eve getirmeden çok önce başlayan bir hikâyenin içinde, tamamen evinde hissediyor.
Bir gece, yıpranmış bir albümü kapatıp elimi kapağının üzerine koyduğumda fark ettim: Onun hikâyesi artık bizimkinden ayrı değil. Adımlarımıza, sabahlarımıza, kelimeler arasındaki sessiz anlara karışmış, iç içe geçmiş.
Şimdi penceredeki siluetine bakıyorum. Gökyüzünün kararmasını izliyor. Düşünüyorum: O gün markete gitmeye karar vermemiş olsaydım, o arabada ölecekti.
Sonra başka bir düşünce geliyor, daha yumuşak ama bir o kadar gerçek:
Belki de içimizdeki bir şey, onunla birlikte o arabanın içinde kilitli kalacaktı.
Ben kahraman değilim. Sadece diğer insanların duymak istemediği bir sesi duydum ve kulaklarımı kapatmadım.
Benim yaşımdaki insanlara, yavaşlamaları, kenara çekilmeleri, gençlerin işleri halletmesine izin vermeleri söylenir. Ama gerçek şu ki, uzun bir hayat yaşadıktan sonra, unutulmanın, yalnız bırakılmanın, sessiz bir odaya ya da hareket etmekte zorlanan bir bedene hapsolmanın nasıl hissettirdiğini bilirsiniz.
Belki bu yüzden, korkmuş bir hayvanın sesi içimize bu kadar derinden işler. Onu tanırız.
Tilda’ya bakıyorum ve bir köpek yavrusundan fazlasını görüyorum. Kapalı bir pencerenin arkasında neredeyse sona erecek bir hikâye görüyorum. O hikâyenin, bizimkine eklemlenişini.
Ve biliyorum ki, bazen hayat dediğiniz şey, bir alışveriş arabasının sapını bıraktığınız an verdiğiniz küçük bir karardan ibaret.
Sıradan bir öğleden sonrayı bölen tek bir çığlık.
Elinizi camdan çekmemeniz.
Ve bir daha asla eskisi gibi olmayan, sessiz ama güçlü bir ev.