Kızına 48 SAAT ömür verdiler, ama yeni BAKICI kimsenin beklemediği bir MUCİZE yaptı.

Kızına 48 SAAT ömür verdiler, ama yeni BAKICI kimsenin beklemediği bir MUCİZE yaptı.

Kırk Sekiz Saatin İçine Sığan Sonsuzluk

İzmir’de bir hastane koridorunda başlayan hikâye, “tıp bitti” denilen yerde bitmedi. Çünkü bazen insanı hayatta tutan şey, sadece hücrelerin değil; anlamın, bağın ve sevginin de yeniden düzenlenmesidir.

Aşağıdaki anlatı kurmacadır; tıbbi gerçekliği taklit eden bir dram kurgusu olarak okunmalıdır.

BÖLÜM 1 — Koridorun Soğuğu

Ege Hastanesi’nin koridorları, sabahın erken saatlerinde bile “gece” gibiydi. Floresan ışıklar parlak değildi; daha çok, bir şeyleri gizlemek ister gibi soluk ve düz yanıyordu. Duvarlar beyazdı ama temizliğin beyazı değil; unutmanın beyazı. Hangi odanın önünde hangi haberin beklendiğini bilmeyen biri için sıradan bir hastaneydi belki. Barış Özkan içinse, koridorun her metre taşı bir uçurumdu.

Zehra’nın eli avucunun içindeydi. Küçücük parmaklar, bir babanın hayatındaki en ağır şeyi taşıyordu: umut. Altı yaşında bir çocuğun eli nasıl bu kadar sıcak olabilirdi? Oysa monitörlerden yükselen “bip” sesleri, havaya buz gibi rakamlar yazıyordu. Kalp atışının düzeni, oksijen doygunluğu, nabzın iniş çıkışı… İnsan bu seslere çok uzun süre maruz kalınca, bir süre sonra kendi kalbinin de “makineleştiğini” sanıyordu.

Zehra, babasının yanağından süzülen yaşa bakıp başını hafifçe eğdi. Bir yetişkin gibi değil, bir çocuk gibi; yani doğrudan ve sade.

“Baba… neden ağlıyorsun?”

Barış cevap veremedi. Çünkü bazı cümleler bir çocuğa söylenemez değil; söylenince geri alınamaz. “Ölüm” kelimesi, bazen bir tıbbi terim değil, bir çividir: duvara değil, insanın içindeki bir yere çakılır.

Barış, Zehra’nın saçlarını okşadı. Kızının alnı sıcak değildi artık. Ateşi düşmüştü belki ama yorgunluğu artıyordu. Üç hafta önce “sıradan bir ateş” diye başlayan şey, şimdi bu koridorun ortasında, bir babanın dünyasını sessizce söndürüyordu.

Kapı açıldı. Doktor Mehmet Kaya göründü. Elinde dosya yoktu; dosya, daha çok doktorun yüzündeydi. Barış, o yüzü okudu: telaşla karışık bir dikkat, profesyonel bir sakinliğin içine saklanmış bir ağırlık.

“Barış Bey,” dedi doktor. “Biraz konuşabilir miyiz?”

Zehra, babasının elini bırakmak istemedi. Barış eğilip kızının yüzüne baktı.

“Prenses savaşçı,” dedi, sesini olabildiğince sağlam tutarak. “Ben birazdan geleceğim.”

“Ben beklerim,” dedi Zehra. Sonra, sanki babasının içindeki kırılmayı görmüş gibi ekledi: “Sen de güçlü ol.”

Barış, o an ilk kez şunu düşündü: Çocuklar bazen yetişkinlerden daha hızlı büyür; çünkü bazı acılar büyümeyi hızlandırır.

BÖLÜM 2 — Kırk Sekiz Saat

Doktorun odası küçük ve aşırı düzenliydi. Düzen, bir tür savunmaydı: dünya dağılırken masayı düz tutma çabası. Pencerenin önünde bir saksı vardı. Yaprakları sararmıştı; belli ki kimse ona su vermeyi hatırlamıyordu. Barış, o saksıya takılı kaldı: Hayat bazen en çok, unutulduğu için kurur.

“Barış Bey,” dedi Doktor Mehmet, “kötü haberlerim var.”

Barış’ın boğazı kurudu. “Doktor… lütfen.”

Mehmet Kaya nefes aldı. Bu nefes, tıp kitaplarının dışında kalan bir yerden geliyordu. O da bir babaydı. Bu cümleyi söylemenin ağırlığını biliyordu.

“Akut lenfoblastik lösemi… ileri evre.”

Kelimeler odada yankılanmadı. Yankılanmak için bir yüzeye çarpmaları gerekir. Bu kelimeler, Barış’ın içine düştü.

“Mevcut tabloyla… çok az zamanımız var. Belki… kırk sekiz saat.”

Barış’ın zihni bir an durdu. İnsan, “kırk sekiz saat” gibi bir süreyi duyunca matematik yapmaya çalışıyor: iki gün, iki gece, bir sabah daha… Oysa bu hesap, acının yanında saçma kalır. Çünkü mesele “kaç saat” değil; “hangi hayat.”

“Yanlış olmalı,” dedi Barış. “Daha dün… koşuyordu.”

Doktor başını eğdi. “Keşke.”

Barış, yumruğunu dizine bastırdı. “Ne yapacağız?”

Mehmet Kaya, “en iyi destek tedavisi” gibi cümleler kurabilirdi. Ama o gün, o cümleler Barış’a bir şey ifade etmeyecekti. Yine de doktor konuştu; çünkü doktorluk, çaresizken bile bir şey yapma mesleğiydi.

“Şu anda… Zehra’nın konforu… acı yönetimi… ve birlikte geçireceğiniz zaman…”

Barış “zaman” kelimesini duyunca gözleri doldu. Zaman… Hayatında hep para kazandığı, yetiştiği, satın almaya çalıştığı; ama şimdi bir anda elinden alınan şey.

Odayı terk ettiğinde koridor daha uzun görünüyordu. Zehra’nın odasına yürürken adımları ağırlaştı. Kapıyı açtı. Zehra yatakta oturuyordu, gözleri parlak ama bedeni yorgundu.

“Baba,” dedi. “Doktor ne dedi? İyileşecek miyim?”

Barış çömeldi. Kızının ellerini tuttu. O eller, bir babanın yalanla hakikat arasında sıkıştığı yerde duruyordu.

“Biz… birlikte savaşacağız,” dedi. “Sen ve ben. Bir takım.”

Zehra gülümsedi. “Ben prenses savaşçıyım.”

Barış başını salladı. “Evet… en güçlü prenses.”

Ve o an, Barış kendi kendine bir söz verdi: Kırk sekiz saat bile olsa, kızım bu saatlerin içine korkudan başka bir şey koyacak.

BÖLÜM 3 — Ev Hastaneye Dönüşürken

Alsancak’taki ev, bir anda tanınmaz hale geldi. Barış, yaşam alanını “hayatta kalma alanına” çevirmişti: oksijen cihazı, serum askısı, ateş ölçer, ilaç kutuları… Salonun köşesinde bir tıbbi depo gibi duran koliler. Zehra’nın odasında perdeler kapalıydı; güneş içeri girerse “hasta daha çok yorulur” sanıyordu. Oysa Zehra güneşi seviyordu.

Barış’ın telefon rehberi, hemşire ve bakıcı numaralarıyla doldu. Birini aradı. Durumu anlattı. Sesin tonu değişti: önce profesyonel, sonra temkinli, sonra geri çekilen bir nezaket.

“Üzgünüm Bay Özkan… bu durumda… ben…”

Bir diğeri: “Böyle ağır vakalar… psikolojik olarak…”

Bir başkası, dürüstçe: “Ben yapamam.”

Telefon kapanınca, Barış masaya yumruk attı. Para vardı. İmkân vardı. Ama en temel şey yoktu: bir insanın, başka bir insanın acısının yanına oturabilmesi.

Zehra, babasının sinirlendiğini fark edip yanına geldi. Sessizce.

“Baba,” dedi. “Neden üzgünsün?”

Barış yüzünü toparlamaya çalıştı. “Bir şey değil prensesim. Sana bakacak birini arıyorum.”

Zehra omuzlarını dikleştirdi. “Ben büyüdüm. Kendi kendime bakarım.”

Barış, gülümsemeye çalıştı. Bu cümle, bir çocuk için “cesaret” olabilirdi; bir baba için “bıçak”tı.

O gece Barış uyuyamadı. Pencereden İzmir’in ışıklarına baktı. İnsanların bir yerlerde kahve içtiğini, bir yerlerde güldüğünü, bir yerlerde plan yaptığını düşündü. Ve şu soru geldi: Dünya nasıl aynı kalabiliyor?

İkinci gün akşamı kapı çaldığında, Barış neredeyse açmak istemedi. Bir “yine reddediliş” daha kaldıracak gücü yoktu.

Kapıyı açtı.

Karşısında genç bir kadın duruyordu. Sade giyimli, yorgun ama dik. Gözlerinde “iş görüşmesi” ifadesi yoktu. Daha çok… bir karar.

“Merhaba,” dedi kadın. “Ben Canan Yılmaz. Hemşirelik mezunuyum. Zehra’ya bakabilirim.”

Barış’ın sesi kısıldı. “Durumu biliyor musunuz?”

Canan başını salladı. “Evet.”

Barış, otomatik bir savunmayla: “Bu kolay değil.”

Canan’ın yanıtı kısa oldu: “Hangi şey kolay ki?”

Bu cümlede kibir yoktu. Sadece gerçek.

BÖLÜM 4 — “Hastalığa Değil, Çocuğa Bakacağım”

Barış, Canan’ı içeri buyur etti. Zehra merdivenin başında belirdi. Saçları dağınıktı, pijaması üstüne büyük geliyordu, ama gülümsemesi hâlâ oradaydı.

Canan dizlerinin üstüne çöktü. Zehra’nın seviyesine indi. Göz teması kurdu; bu, yetişkinlerin çocuklarla konuşurken çoğu zaman unuttuğu bir şeydi.

“Merhaba küçük hanım,” dedi. “Ben Canan abla. Seninle arkadaş olmak isterim.”

Zehra, Canan’ın yüzünü dikkatle inceledi. Sonra sanki önemli bir sınavı geçmiş gibi gülümsedi.

“Sen güzelsin,” dedi. “Benimle oynar mısın?”

Canan hiç düşünmeden: “Tabii.”

“Prenses savaşçı oyunu,” dedi Zehra. “Ben canavarlarla savaşırım.”

Canan’ın gözlerinde bir anlık gölge geçti; çok kısa. Sonra sıcak bir cümle çıktı:

“O zaman ben de senin yanında savaşacağım.”

Barış, o an içindeki bir kasın gevşediğini hissetti. Bu kadın, “ölüm” kelimesinden kaçmıyordu. Ama “ölümün gölgesinde yaşamı küçültmek” de istemiyordu.

Gece olduğunda Canan Zehra’nın odasına girdi. Barış, “tıbbi düzenekleri kontrol edecek” sandı. Canan kontrol etti—ama önce Zehra’yı dinledi. Zehra’nın korkularını, hayallerini, sevdiği renkleri.

“Canan abla,” dedi Zehra, uykuya dalmadan önce. “Sen hiç hastalandın mı?”

Canan bir an durdu. “Evet.”

“Çok mu korktun?”

Canan nefes aldı. “Bazen korktum. Ama şunu öğrendim: Hastalık, insanın ne kadar güçlü olabileceğini de gösterir.”

Zehra gözlerini kapatırken mırıldandı: “Ben de güçlü müyüm?”

Canan, Zehra’nın alnına küçük bir öpücük kondurdu. “Sen tanıdığım en güçlü prenses savaşçısın.”

Barış, kapının aralığından onları izlerken kendine kızdı: Ben kızımın gücünü, sadece rakamlarla ölçmeye çalıştım. Oysa güç bazen, birinin yanında kalabilmektir.

BÖLÜM 5 — Prenses Sarayı

Ertesi sabah Barış, Zehra’nın odasına girdiğinde gözlerine inanamadı. Canan, odayı “hastane odası” olmaktan çıkarıyordu.

“Ne yapıyorsunuz?” dedi Barış, endişeyle.

Canan bir yıldız sticker’ını tavana yapıştırırken arkasını dönmeden konuştu: “Burası hastane değil. Prenses sarayı.”

Duvarlara çizimler asılmıştı. Yatağın başucuna küçük bir “taç” resmi. Komodinin üstüne bir “görev defteri”: bugün gülmek, bugün resim yapmak, bugün babaya sarılmak.

Zehra yatağın içinde doğruldu. “Canan abla… bu gerçek mi?”

Canan, sanki dünyanın en mantıklı sorusunu cevaplıyormuş gibi: “Tabii ki gerçek.”

Sonra ciddileşti. Zehra’ya bir plan anlatır gibi konuştu:

“Vücudunda görünmez canavarlar var. Ama sen onlardan daha güçlüsün. Üç silahın var.”

Zehra gözlerini kocaman açtı. “Ne silahı?”

“Birincisi gülüşün. İkincisi hayal gücün. Üçüncüsü sevgin.”

Barış ilk anda “bu bir oyun” diye düşünmek istedi. Fakat oyunun içinde başka bir şey vardı: Canan, Zehra’yı “hasta” rolüne hapsetmiyordu. Zehra’ya bir kimlik veriyordu: savaşçı, yaratıcı, seven.

Öğleden sonra resim yaptılar. Zehra mavi boyayla büyük bir ışık çizdi.

“Bu ne?” diye sordu Canan.

“Bu benim gücüm,” dedi Zehra. “Mavi ışık canavarları korkutur.”

Sarı bir halka daha çizdi.

“Bu da mutluluğum. Canavarlar mutluluktan nefret eder.”

Canan gülümsedi. “O zaman bugün çok sarı lazım.”

Akşam yemeğinde Zehra iştahla yedi. Barış bunu görünce şaşırdı. Zehra bir haftadır ilk kez tabağını “bitirmeye” çalışıyordu. Canan her lokmaya bir anlam ekliyordu; yemek, sadece kalori değil “savaşçı yakıtı” oluyordu.

Gece Canan masal anlattı. Masalın kahramanı Zehra’ydı. Canavarlarla savaşırken nefret etmiyor, korkuya teslim olmuyor, sevgiyi bir kalkan gibi taşıyordu.

Zehra uykulu bir sesle sordu: “Canan abla… canavarları yenmenin en iyi yolu ne?”

Canan’ın sesi yumuşadı: “Onlara rağmen gülümsemek.”

Barış, salonda otururken bu cümleyi duydu. Birden aklına geldi: Ben iki gündür canavarların adını sayıyorum. Canan ise Zehra’ya yaşamın adını öğretiyor.

BÖLÜM 6 — Rakamların Değiştiği Gün

Bir hafta sonra, Ege Hastanesi’nde rutin kontroller için kan tahlili yapıldı. Barış sonuçları beklerken yine aynı koridorda yürüdü. Bu kez koridor aynıydı ama Barış aynı değildi. İçinde hâlâ korku vardı—ama korkunun yanında bir şey daha vardı: bağ.

Doktor Mehmet Kaya, sonuçlara bakarken kaşları çatıldı. Bir kez daha baktı. Sonra üçüncü kez. Sanki kâğıt, gözlerini kandırıyormuş gibi.

“Bu… mümkün değil,” diye mırıldandı.

Beyaz kan hücrelerindeki kötü huylu tablo dramatik biçimde gerilemişti. Trombosit değerleri toparlanıyordu. Bazı göstergeler “daha iyi”ye gidiyordu.

Doktor, Barış’ı aradı.

“Barış Bey… acil hastaneye gelir misiniz? Canan Hanım da gelsin.”

Barış’ın kalbi sıkıştı. Hastane araması demek çoğu zaman kötü haber demekti. Eve döndü, Canan ve Zehra’ya baktı. Zehra mavi ve sarı boyalarla büyük bir kalp çiziyordu.

“Bu ne?” dedi Canan.

“Bu benim kalbim,” dedi Zehra. “Artık canavarlar yok. Sadece sevgi var.”

Barış, telefonu kapattıktan sonra fısıldadı: “Hadi…”

Hastanede doktorun odasına girdiklerinde Mehmet Kaya’nın yüzünde alışılmadık bir ifade vardı: şaşkınlık ve temkinli sevinç karışımı.

“Zehra’nın son tahlillerinde… anormal bulgular var,” dedi.

Barış’ın yüzü soldu. “Ne kadar kötü?”

Doktor başını kaldırdı. “Yanlış anladınız. Anormal… çünkü iyileşiyor.”

Odadaki sessizlik, yıllardır saklanan bir mucize gibi ağırdı.

“Ne demek?” diye fısıldadı Barış.

“Lösemi hücreleri neredeyse tamamen kaybolmuş görünüyor. Remisyon gibi…”

Doktorun sesi, kendi cümlesine inanmak ister gibiydi. Bilim insanıydı; ama karşısında duran şey, bilimin sevdiği türden bir “neden-sonuç” çizgisine oturmuyordu.

Canan sakin kaldı. “Doktor Bey,” dedi, “belki bazı şeyler… sadece tek bir yerden açıklanamaz.”

Mehmet Kaya sertleşti. “Ben bilim insanıyım. Her şeyin mantıklı bir açıklaması olmalı.”

Barış’ın sesi titredi: “Kızım… yaşayacak mı?”

Doktor, “henüz erken” dedi. Daha çok test, daha çok takip… ama bir şey de ekledi:

“Bu… umut verici. Çok.”

Barış, kapıdan çıktığında dizlerinin bağı çözüldü. Sevinmek istiyordu. Ama sevinç, bazen korkuyla birlikte gelir. Çünkü sevinç, kaybetme ihtimalini de büyütür.

Canan, Barış’ın yüzündeki o ikili ifadeyi gördü. “Korkmayın,” dedi. “Korku gelince onu kovmayın. Yanınıza oturtsun. Ama direksiyona oturtmayın.”

Barış, bu cümleyi anlamadı belki. Ama içi bir parça rahatladı.

BÖLÜM 7 — Canan’ın Sırrı

O gece Barış bahçede oturdu. İzmir’in ışıkları, uzakta bir başka hayatın sürdüğünü hatırlatıyordu. Canan iki bardak çayla yanına geldi. Bir süre konuşmadılar. Bazen en doğru şey, aynı gökyüzüne bakmaktır.

Barış dayanamadı.

“Canan Hanım,” dedi, “siz… gerçekten sadece işsiz bir hemşire misiniz?”

Canan’ın eli bardakta hafifçe titredi. “Neden sordunuz?”

“Çünkü yaptıklarınız… sadece eğitimle açıklanacak gibi değil. Sanki daha önce yaşamışsınız gibi…”

Canan, gözlerini yere indirdi. Sessizlik uzadı. Sonra konuştu. Sesi, bir yerinden kırıldı ama dağılmadı.

“İki yıl önce… benim de bir kızım vardı. Ayşe.”

Barış’ın göğsüne bir ağırlık çöktü.

“Ayşe,” diye devam etti Canan, “Zehra ile aynı yaştaydı. Aynı hastalık.”

Barış’ın gözleri doldu. “Kaybettiniz mi?”

Canan başını salladı. “Evet. Ve onu sadece ölüme değil… yaşama da kaybettim.”

Barış’ın kafası karıştı.

Canan anlatmaya devam etti. “Tedavi sürecinde her şeyi ‘doğru’ yaptım. Protokoller, ilaçlar, hastane günleri… Ama son günlerinde Ayşe… beni bile tanımadı. Korku, acı, o ağır odalar… onu benden aldı.”

Gözyaşları yanaklarından indi. Canan, o yaşları silmedi. Bazı yaşlar silinmek için değil, görülmek içindir.

“Ben,” dedi Canan, “Ayşe’ye yaşamayı değil… sadece hayatta kalmayı öğretmeye çalışmışım. Onun çocukluğunu, o ‘prenses sarayını’… ben daha baştan hastane odasına çevirmişim.”

Barış, boğazını temizledi. “Bu yüzden Zehra’ya böyle davranıyorsunuz.”

Canan başını salladı. “Evet. Ayşe’ye veremediğim şeyi, Zehra’ya vermek istiyorum: korkunun yerine anlam. Acının içine oyun. Sonun içine sevgi.”

Barış, “peki para” diye sormak istedi ama Canan ondan önce söyledi:

“Ben bu işi para için yapmıyorum. Bu benim… telafim.”

“Telafi mümkün mü?” dedi Barış.

Canan, gökyüzüne baktı. “Bilmiyorum. Ama denemek… insanı hayatta tutuyor.”

İçeriden Zehra’nın sesi geldi: “Baba? Canan abla?”

Zehra uyanmıştı. Korkulu bir rüya görmüştü.

“Rüyamda canavarlar geri geldi,” dedi Zehra. “Korktum.”

Canan hemen çömelip Zehra’ya sarıldı. “Prensesim,” dedi, “canavarlar geri gelebilir. Çünkü bazen korku geri gelir. Ama sen artık yalnız değilsin.”

Zehra, Canan’ın boynuna sarıldı. “Biz… aile miyiz?”

Barış ve Canan’ın bakışları buluştu. Bu soru, kâğıt üstünde bir sözleşme değildi. Ama bazı bağlar, zaten imzayla başlamaz.

Barış’ın sesi kısıldı: “Evet prensesim. Biz bir aileyiz.”

Zehra derin bir nefes aldı. “O zaman… hiç ayrılmayacağız.”

Canan, Zehra’nın saçlarını okşadı. “Şu an buradayız. Ve bu, en önemli şey.”

BÖLÜM 8 — Üç Ay Sonra

Üç ay, kırk sekiz saatin içine sığmayan bir mucize gibiydi. Ama mucizeler, çoğu zaman “birden” olmaz. Mucize, bazen her gün yeniden seçilen küçük şeylerin toplamıdır: her sabah gülümsemek, her akşam masal anlatmak, her korku geldiğinde el ele tutuşmak.

Doktor Mehmet Kaya’nın ofisinde yine o günkü gibi beyaz duvarlar vardı. Ama bu sefer Barış’ın omuzları çökmemişti. Zehra sandalyede sallanıyor, ayağını yere vurup duruyordu; sağlıklı çocuk sabırsızlığı.

Doktor sonuçlara baktı. Bu kez bir kez baktı, sonra başını kaldırdı.

“Zehra… tam remisyonda.”

Barış’ın gözlerinden yaş geldi. Bu kez yaşın içinde sadece acı yoktu. Şaşkınlık, minnet, korku, sevinç… hepsi bir aradaydı. İnsan bazen aynı anda birçok duyguyu taşıyabilir; yıkılmadan.

“Hiçbir kanser hücresi yok,” dedi doktor. “Tıbbi olarak… bunu net söylüyoruz.”

Zehra zıpladı. “Ben canavarları yendim!”

Canan gülümsedi, Zehra’yı kucakladı. “Evet prensesim. Sen… sevgiyle savaştın.”

Doktor Mehmet Kaya, Canan’a baktı. Yüzündeki ifade yumuşamıştı. Bilim insanının gururu değil; insanın merakı vardı.

“Ben,” dedi doktor, “spontan iyileşme denen şeylerin varlığını biliyorum. Nadirdir. Mekanizmaları her zaman açıklayamayız. Ama…”

Durdu. Sonra ekledi:

“Şunu da kabul ediyorum: Biz bazen çocuğu tedavi ederken, çocuğun yaşamını ihmal ediyoruz.”

Bu cümle, doktorun mesleğine ihanet değil; mesleğine bağlılığının başka bir biçimiydi.

Barış, doktorun elini sıktı. “Teşekkür ederim.”

Canan da başını eğdi. “Ben de teşekkür ederim.”

Zehra araya girdi: “Doktor amca, ben parkta koşabilir miyim?”

Doktor gülümsedi. “Koşabilirsin. Ama önce beni dinle… kontrollere devam edeceğiz.”

Zehra gözlerini devirdi. “Tamam…”

Hastane kapısından çıktıklarında İzmir’in rüzgârı yüzlerine vurdu. Barış, o rüzgârın tadını ilk kez fark etti. Yaşam, bazen çok sıradan bir şeyle geri gelir: bir sokak kokusu, bir martı sesi, bir çocuğun koşma isteği.

Zehra, Canan’ın elini tuttu. “Canan abla, şimdi başka çocuklara da yardım edecek misin?”

Canan, bir an durdu. Ayşe’nin adı içinden geçti belki. Sonra Zehra’ya baktı.

“Evet,” dedi. “Çünkü sen bana en güzel dersi verdin.”

“Ne dersi?”

Canan gülümsedi: “Hayatın anlamı… sevgiyle yaşamak.”

Barış yürürken ikisini izledi. İçinden şu geçti: Ben bu hikâyede sadece baba olmadım. Ben yeniden insan oldum.

BÖLÜM 9 — Parkta Koşan Kız

Altı ay sonra bir akşamüstü, Kordon’un yakınında bir parkta Zehra koşuyordu. Saçları rüzgârla savruluyor, kahkahası çocuk seslerinin içine karışıyordu. Barış bankta oturmuş onu izliyordu. Canan yanında, elinde su şişesi.

Bir süre konuşmadılar. Gülüşün sesi yeterliydi.

Barış, fısıltıyla: “Bazen hâlâ korkuyorum.”

Canan başını salladı. “Korku, sevginin gölgesi. Gölgeyi yok etmeye çalışma. Gölge varsa ışık da var.”

Barış, Canan’a baktı. “Ayşe…”

Canan’ın gözleri doldu ama yüzü çökmüyordu artık. “Ayşe, bende bir yara bıraktı. Ama o yara… beni insan yaptı. Ve Zehra… o yarayı kapatmadı. Yaranın içini anlamla doldurdu.”

O sırada Zehra koşarak geldi. Nefes nefese.

“Baba!” dedi. “Canan abla! Bakın!”

Elini açtı. Avucunda küçük bir taş vardı. Üzerine mavi ve sarı kalemle çizimler yapmıştı: bir kalp ve bir yıldız.

“Bu,” dedi Zehra gururla, “sizin için. Siz benim kalbimsiniz.”

Barış’ın boğazı düğümlendi. Canan taşın üzerine parmağını koydu. Sanki bir kalbe dokunuyordu.

“Prenses,” dedi Canan, “sen bizim öğretmenimizsin.”

Zehra kaşlarını çattı. “Öğretmen mi? Ben çocuk değil miyim?”

Barış güldü. “Çocuklar bazen en iyi öğretmendir.”

Zehra düşünüp başını salladı. “O zaman size bir ders daha: Her gün dondurma yemeliyiz.”

Canan kahkaha attı. Barış da güldü. Ve bu gülüş, hikâyenin en sağlam kanıtıydı: Bazı şeyler açıklanmasa bile gerçektir.

BÖLÜM 10 — Kırk Sekiz Saatin Öğrettiği

Bu hikâyenin “sonu” yoktu; çünkü bazı hikâyeler sonuçla değil, yön değişikliğiyle biter. Barış için yaşam artık “daha çok” kazanmak değil, “daha derin” yaşamak demekti. Canan için iyileştirmek artık sadece başkalarını değil, kendini de içine alan bir yoldu. Zehra içinse dünya hâlâ oyundu—ama oyunun içinde artık bir bilgelik vardı: Sevginin, insanı hem yumuşatıp hem güçlendirebilmesi.

Barış bir akşam Canan’a dedi ki:

“Biliyor musun… kırk sekiz saat dediler. Ben o kırk sekiz saat içinde… bir ömür yaşadım.”

Canan başını eğdi. “Bazen zaman, süre değildir. Derinliktir.”

Zehra aradan bağırdı: “Derinlik ne demek?”

Barış düşündü. Sonra kızının yanına çöktü.

“Derinlik,” dedi, “bir anın içine çok sevgi sığdırmak demek.”

Zehra gülümsedi. “O zaman ben derinim.”

Canan güldü. “Evet prenses. Hem de okyanus gibi.”

Ve İzmir’in üstüne akşam çökerken, bir zamanlar “kırk sekiz saat” diye daralan hayat, yeniden genişledi. Belki mucizeydi, belki nadir bir iyileşme, belki tıp kitaplarının dipnotlarında kalacak bir istisna… Ama kesin olan şuydu:

Sevgi her zaman mümkündü.
Ve bazen, bu yeterdi.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News