Kovulduktan sonra yürüyordu… İki helikopter inip “Hemşire nerede?!” diye bağırdı.

Şeytanlar Kapıda: Royal Life İsyanı
İstanbul semaları sanki yaklaşan felaketin habercisiymişçesine kurşuni bir renge bürünmüş, geceyi şimşeklerin kırbaç darbeleriyle dövüyordu. Şehrin en tepesinde bir tepenin üzerine kurulmuş olan Royal Life Hastanesi, bu fırtınanın ortasında ışıl ışıl parlayan cam ve çelikten örülmüş bir Versay sarayını andırıyordu. Ancak bu sarayın içi mermer zeminlerin soğukluğu ve kristal avizelerin yapay ışıltısıyla doluydu. Burada merhamet değil, bilançolar hüküm sürüyordu.
Saat 23:45 sularında hastanenin devasa otomatik kapıları rüzgârın şiddetiyle sarsıldı. Dışarıdaki fırtınanın uğultusuna acı acı çalan bir ambulans sireni karıştı. Bu ses, rutin bir hasta naklinin sesi değil, ölümle yaşam arasındaki o ince çizgide koşan bir habercinin çığlığıydı.
Hemşire Defne acil servis bankosunun arkasında nöbet çizelgesini dolduruyordu. 28 yaşındaydı. Üzerindeki soluk mavi forma onun fakir ama onurlu duruşunu gizleyemiyordu. Gözleri Dumas’nın romanlarındaki o cesur Dartanyan’ın gözleri gibiydi; her an bir maceraya atılmaya hazır, haksızlığa karşı tetikte ve ateşli.
Defne, sirenin tonundaki o umutsuzluğu tanıdı. Kalemi elinden bıraktı ve kapıya doğru koştu. Ambulans kapısı açıldığında içeriye yağmurla karışık bir kan kokusu doldu. Sedyenin üzerinde yatan adam yüzbaşı Pars’tı. Özel kuvvetler üniforması parçalanmış, göğsündeki madalyalar kana bulanmıştı. Ancak Pars’ın durumu sadece fiziksel bir yaralanma değildi; o, savaş meydanından mağlup ayrılmayı reddeden yaralı bir aslan gibi bakıyordu.
Sağ bacağındaki femoral arter, uyluk atardamarı, bir şarapnel parçasıyla yırtılmıştı. Kan, her kalp atışında sanki vücudu terk etmeye yeminli bir ruh gibi dışarı fışkırıyordu.
“Sedyeyi hemen!” diye bağırdı paramediklerden biri. “Şokta! Tansiyon alınamıyor!”
Defne sedyenin kenarını kavradı. Pars’ın eli, gayri ihtiyari Defne’nin bileğine yapıştı. Yüzbaşının parmakları buz gibiydi ama sıkışı çelik kadar sertti. Göz göze geldiler. O bir saniyelik bakışta Defne, bir hasta değil, yaşamak için direnen soylu bir irade gördü. Pars konuşamıyordu ama gözleri haykırıyordu: Beni bırakma.
Tam o sırada koridorun diğer ucundan ayakkabılarının topuk sesleri mermer zeminde yankılanan bir adam belirdi: Başhekim Doktor Karun. Üzerindeki beyaz önlük bir doktorun çalışma kıyafeti gibi değil, bir kralın kaftanı gibi duruyordu. Saçları kusursuzca taranmış, yüzü pudralı ve ifadesi bu kanlı manzaradan tiksinir gibiydi. Karun, modern zamanların Kardinal Richelieu’sü; güce tapar, riskten nefret ederdi.
Sedyenin önünü kesti.
“Durun.” dedi Karun elini kaldırarak. Sesi bir emirden çok bir tüccarın pazarlık tonundaydı.
Paramedikler durdu. Sedyenin tekerlekleri gıcırdadı. Karun, Pars’ın üzerindeki askeri üniformaya, sonra da kan gölüne dönen sedyeye baktı.
“Bu hasta kim?” diye sordu. “Sistemde kaydı var mı? Özel sigortası, provizyonu?”
Defne öne atıldı.
“Efendim, hasta Yüzbaşı Pars. Arter kanaması var, dakikalar içinde kaybedebiliriz. Kayıtla uğraşacak zaman yok, hemen travma odasına almalıyız.”
Karun, Defne’ye küçümseyici bir bakış attı.
“Sen sus hemşire.” dedi. Sonra paramediklere döndü. “Bu hastanenin protokolleri açıktır. Askeri yaralanmalar, balistik travmalar… Bunlar bizim sorumluluk alanımız değil. Burası bir estetik ve rehabilitasyon merkezi, cephe hastanesi değil. Eğer masada kalırsa, hastanenin itibarını ve sigorta anlaşmalarını riske atarım.”
Saatine baktı.
“En yakın askeri hastane 20 dakika mesafede. Oraya götürün. Kabul etmiyorum.”
Bu, bir idam fermanıydı.
Yirmi dakika… Pars’ın 20 dakikası yoktu, hatta 20 saniyesi bile yoktu. Paramedikler çaresizce birbirine baktı. Otorite konuşmuştu. Geri dönmeye hazırlandılar. Pars’ın gözleri kaymaya başladı. Eli Defne’nin bileğinden gevşedi. O aslan, bürokrasinin soğuk pençesinde can veriyordu.
İşte o an, Defne’nin içinde bir şeyler koptu. Bu bir hemşirenin itaatsizliği değildi; bu, bir insanın onur mücadelesiydi. Dumas’nın kahramanları gibi kılıcını çekti ama onun kılıcı cesaretiydi.
“Hayır.” dedi Defne.
Sesi fısıltı gibi başladı ama koridorda bir gök gürültüsü gibi yankılandı.
“Hayır!”
Karun şaşkınlıkla döndü.
“Ne dedin sen, Defne?”
Defne, sedyenin üzerine atladı. Dizlerini Pars’ın bacağının iki yanına koydu. Ellerini o kan fışkıran yaranın tam üzerine bastırdı. Bütün vücut ağırlığını verdi. Sıcak kan parmaklarının arasından fışkırıp yüzüne, o soluk mavi formasına sıçradı ama Defne durmadı.
“Sürün!” diye bağırdı paramediklere. “Travma odasına sürün! Eğer bu adam ölürse katili ben değil, bu kral bozuntusu olur!”
Karun öfkeden kıpkırmızı kesildi. Otoritesi bir “hizmetçi parçası” tarafından yerle bir edilmişti.
“Durun!” diye haykırdı. “Güvenlik! Atın şu kadını! Bu bir emirdir! Müdahale etmeyin!”
Güvenlik görevlileri koşarak geldiler. Ama Defne Pars’ın üzerindeydi. Bir heykel gibi, bir koruyucu melek gibi kanı durduruyordu. Gözlerini Karun’a dikti. O bakışlarda korku yoktu.
“Dokunmayın.” dedi Defne güvenliklere. “Elimi çekersem ölür. Eğer ona dokunursanız hepinizi cinayete teşebbüsle yargılatırım. Bu adam vatan için kanını döktü, siz ise halılarınız kirlenmesin diye onu ölüme terk ediyorsunuz.”
Güvenlik görevlileri tereddüt etti. Pars’ın üniforması, Defne’nin kararlılığı ve yerdeki kan, vicdan emirlerini bir anlığına susturdu. Paramedikler bu boşluktan faydalandı. Sedyeyi itmeye başladılar. Defne sedyenin üzerinde, Pars’ın kanını elleriyle tutarak travma odasına doğru sürüklendi.
Karun arkalarından bağırıyordu:
“Kovuldun! Bittin sen! Seni mahvedeceğim!”
Sedyenin tekerlekleri hızlandı. Travma odasının kapıları açıldı. Defne, Pars’ın kulağına eğildi. Yüzbaşının bilinci kapanmak üzereydi ama sesi duydu.
“Dayan yüzbaşım.” diye fısıldadı Defne. “Şeytanlar kapıda olabilir ama içeri girmelerine izin vermeyeceğim. Ben buradayım.”
Travma odasının kapıları kapandı. Dışarıda Karun’un öfkesi, içeride ise Defne’nin savaşı vardı. Bu, tıbbi bir müdahale değil, bir düelloydu; ölümle yaşam, onurla ihanet arasında. Ve Defne, elinde neşter olmadan, sadece çıplak elleri ve çelikten iradesiyle bu düelloya girmişti.
Kaderin zarları atılmıştı.
Kapılar kapandığında içerideki hava aniden ağırlaştı. Dış dünyadaki fırtına, yerini elektronik cihazların senkronize “bip” seslerine ve Defne’nin kesik nefes alışverişlerine bırakmıştı. Defne hâlâ sedyenin üzerindeydi. Dizleri Yüzbaşı Pars’ın kanıyla ıslanmış çarşafa gömülmüş, elleri ise o ölümcül yırtığın üzerinde kilitlenmişti. Parmakları kramp girmişçesine kasılmıştı ama bırakmıyordu. Çünkü biliyordu ki, o baskıyı bir milim bile gevşetirse, Azrail o boşluktan içeri sızacaktı.
Nöbetçi cerrah odaya daldığında manzara karşısında bir an duraksadı. Genç bir hemşire, bir savaş tanrıçası gibi yaralının üzerine kapanmış, hayatı tırnaklarıyla tutuyordu.
“Klemp!” diye bağırdı cerrah, büyüyü bozarak. “Hemen damarı tutun!”
Asistanlar harekete geçti. Metal aletlerin şıkırtısı odayı doldurdu. Cerrah, Defne’nin parmaklarının hemen yanından o parçalanmış artere müdahale etti.
“Tamam hemşire.” dedi cerrah. Sesi saygı doluydu. “Yakaladım. Bırakabilirsin.”
Defne ellerini çekti. Parmakları kandan kıpkırmızı olmuş, titriyordu. Pars’ın bacağındaki kanama durmuştu. Monitördeki kalp atışları kaotik bir ritimden düzenli bir tempoya dönmeye başlamıştı.
Bip… bip… bip…
Bu ses zaferin müziğiydi.
Defne sedyeden indi. Bacakları boşaldı, sendeledi ama duvara tutunarak ayakta kaldı. Pars’ın yüzüne baktı. Yüzbaşı hâlâ baygındı. Yüzü mermer kadar solgundu ama göğsü inip kalkıyordu.
Nefes alıyordu. Yaşıyordu.
Defne kanlı ellerine baktı. Bu kan bir kirlilik değil, bir vaftizdi. O, bu gece masumiyetini kaybetmiş ama kudretini kazanmıştı.
Ancak zaferin sarhoşluğu kısa sürdü. Travma odasının kapısı sertçe açıldı. İçeriye Doktor Karun’un özel asistanı girdi. Yüzünde, bir idam mahkûmuna son yemeğini bildiren gardiyanın o soğuk ifadesi vardı.
“Defne Hanım,” dedi asistan. “Başhekim sizi bekliyor. Derhal.”
Defne başını salladı. Beklediği ferman gelmişti. Lavaboya gitti. Ellerini yıkadı. Kan suyla akıp giderken, Defne ruhundaki korkuyu da akıttı. Aynadaki yansımasına baktı. Gözlerinin altı mordu, saçları dağılmıştı. Ama bakışlarında bir kraliçenin mağrurluğu vardı. Dumas’nın dediği gibi: Bir insanı zincirleyebilirsiniz ama bakışlarını asla…
Başhekim Doktor Karun’un ofisi, hastanenin en üst katında, şehre tepeden bakan bir kartal yuvasıydı. İçerisi maun mobilyalar, ağır kadife perdeler ve Karun’un egosunu okşayan ödüllerle doluydu. Burası bir doktorun çalışma odası değil, bir derebeyinin taht salonuydu.
Defne içeri girdiğinde, Karun devasa masasının arkasında oturuyordu. Yanında hastane avukatı ve insan kaynakları müdürü, sessiz cellatlar gibi dikiliyorlardı. Karun, Defne’ye bakmadı; önündeki dosyayı inceliyormuş gibi yaptı. Bu, gücünü hissettirmek için oynadığı ucuz bir tiyatroydu.
“Otur.” demedi.
Defne de oturmadı. Odanın ortasında, ayakta, ellerini önünde kavuşturmadan dikildi. Sessizlik uzadı. Dışarıdaki gök gürültüsü camları titretti. Sonunda Karun başını kaldırdı. Gözlerinde saf bir nefret vardı. Bu nefret, Defne’nin itaatsizliğinden değil, haklılığından kaynaklanıyordu. Çünkü bir korkak için cesur birinin varlığı, sürekli bir hakarettir.
“Sen ne yaptığını sanıyorsun?” dedi Karun. Sesi alçak ama zehirliydi. “Burası bir ahır değil, burası Royal Life. Bizim kurallarımız, protokollerimiz ve hiyerarşimiz var. Sen, benim doğrudan ‘götürün’ emrime karşı geldin.”
“O hasta ölecekti.” dedi Defne. Sesi sakindi. “Arteri patlamıştı. Yirmi dakika içinde kan kaybından ölecekti. Ben bir hemşireyim, Doktor Karun. Yemin ettim. Tıpkı sizin gibi.”
Karun masaya vurdu.
“Bana yemin dersi verme!” diye bağırdı. “O adamın sigortası yoktu. Eğer ölseydi, hastane milyonlarca liralık tazminatla ve soruşturmayla karşı karşıya kalacaktı. Sen kurumu riske attın. Sen kendini benden, başhekimden daha akıllı sandın!”
Karun ayağa kalktı ve pencereye yürüdü. Sırtını Defne’ye döndü.
“O adam yaşıyor olabilir.” dedi. “Ama bu senin suçunu hafifletmez. Otoriteye başkaldırı bir kurumun kanseridir ve kanser kesilip atılmalıdır.”
Avukat öne çıktı ve elindeki kâğıdı masaya bıraktı.
“İş Kanunu madde 25.” dedi, mekanik bir sesle. “İşverenin güvenini kötüye kullanmak, talimatlara uymamak, iş yerinde huzuru bozmak… Defne Yılmaz, iş akdiniz tek taraflı olarak feshedildi. Tazminat hakkınız yok, ihbar süreniz yok.”
Ayrıca gözlüğünü düzeltti.
“Hakkınızda yetki aşımı nedeniyle Sağlık Bakanlığı’na suç duyurusunda bulunacağız. Lisansınızın iptali için elimizden geleni yapacağız.”
Bu sadece bir işten çıkarma değildi. Bu bir sivil ölümdü. Karun, Defne’yi sadece hastaneden değil, meslekten, hayattan silmek istiyordu.
Defne, masadaki kâğıda baktı. İmza atması gerekiyordu. Kendi idam fermanına imza atmak… Kalemi aldı. Eli titremedi. İmzayı attı. Kalemi masanın üzerine bıraktı.
Tık.
“Bitti mi?” diye sordu Defne.
Karun döndü. Yüzünde zaferin o çirkin sırıtışı vardı.
“Bitti.” dedi. “Şimdi defol git ve dua et ki o asker yoğun bakımda ölmesin; yoksa seni cinayetle yargılatırım.”
Defne kapıya yöneldi. Elini kapı koluna koyduğunda durdu. Başını çevirdi ve Karun’un gözlerinin içine baktı.
“Doktor Karun,” dedi, “siz o masanın arkasında unvanlarınız ve paralarınızla güvende olduğunuzu sanıyorsunuz. Ama unutmayın, unvanlar insanı yüceltmez; insan unvanı yüceltir. Siz o koltuğu küçülttünüz.”
Sonra masadaki o kâğıdı işaret etti.
“Benim tazminatım, o askerin aldığı nefestir. Sizin banka hesaplarınızın satın alamayacağı tek şey budur: Temiz bir vicdan.”
Defne odadan çıktı. Kapı arkasından kapandığında, Karun’un ofisindeki o boğucu hava geride kaldı.
Personel soyunma odasına indi. Mavi formasını çıkardı. O forma, onun zırhıydı; şimdi onu kaybediyordu. Sivil kıyafetlerini giydi: eski bir kot pantolon, gri bir kazak ve yağmurluğu. Dolabındaki kişisel eşyalarını küçük bir karton kutuya koydu. Bir stetoskop, bir kupa, bir de annesinin fotoğrafı… Hepsi bu kadardı. Yılların emeği bir kutuya sığmıştı.
Koridora çıktığında hastane personeli başlarını öne eğdi. Kimse onunla göz göze gelmeye cesaret edemedi. Karun’un korkusu, vebanın yayılması gibi her yere sinmişti. Defne cüzzamlı muamelesi görüyordu.
Sadece yaşlı temizlik görevlisi İsmail Amca, Defne’nin yanından geçerken durdu. Etrafa bakındı. Kimsenin görmediğinden emin oldu ve fısıldadı:
“Helal olsun kızım. Sen doğrusunu yaptın. Allah yolunu açık etsin.”
Bu fısıltı, Defne için Karun’un tüm bağırtılarından daha gürültülü, daha güçlüydü.
Defne hastanenin döner kapısından çıktı. Dışarıda fırtına dinmemişti. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Rüzgâr yüzüne bir tokat gibi çarptı. Defne yağmurluğunun kapüşonunu başına geçirdi. Arkasında bıraktığı o devasa ışıklı binaya son bir kez baktı. Royal Life Hastanesi… İçi çürümüş bir saray ve o sarayın zindanında uyuyan bir prens vardı: Yüzbaşı Pars.
“Defne, sözümü tuttum yüzbaşım.” diye mırıldandı, yağmura karışan bir sesle. “Seni şeytanların elinden aldım. Şimdi nöbet sırası sende.”
Kutusunu göğsüne bastırdı ve karanlığa doğru yürümeye başladı. Kovulmuştu, parasızdı, geleceksizdi ama yürüyüşünde bir yenilgi yoktu. Dumas’nın sürgüne giden soyluları gibi yürüyordu.
Biliyordu ki bu hikâye burada bitmemişti. Bu sadece ilk perdeydi ve kader, ikinci perde için sahneye hazırlanıyordu.
Royal Life Hastanesi’nin devasa döner kapıları Defne’nin arkasından kapandığında, içerideki o steril ve güvenli dünya yerini İstanbul gecesinin vahşi kaosuna bıraktı. Gökyüzü delinmiş gibiydi. Yağmur bir tufan şiddetinde yağıyor, asfaltı dövüyor ve rögarlardan taşan sular caddeleri siyah nehirlere dönüştürüyordu.
Defne, elindeki karton kutuyu — içinde bir ömürlük çabası olan o küçük kutuyu — göğsüne bastırdı ve yağmurluğunun altına sakladı. Bu kutu onun hazinesiydi; çünkü içinde sadece eşyaları değil, haysiyeti vardı.
Yürümeye başladı. Cebinde taksi tutacak kadar para yoktu. Ay sonuydu ve o meşhur “Royal Life maaşları”, dışarıdaki ihtişamın aksine, çalışanların sadece hayatta kalmasına yetiyordu. Otobüs durağına doğru ilerledi. Ayakkabıları sırılsıklam olmuştu. Soğuk iliklerine işliyordu. Dumas’nın romanlarındaki o düşmüş asilzadeler gibi hissediyordu; unvanları elinden alınmış, kılıcı kırılmış ama başı hâlâ dik.
“Kovuldum.” diye fısıldadı kendi kendine. Ses, rüzgârın uğultusunda kayboldu.
Kirası gecikmişti. Annesine gönderdiği ilaç parası vardı ve şimdi elinde bir fesih kâğıdıyla bu devasa şehrin karanlığında yapayalnızdı. Karun kazanmış mıydı? Görünüşte evet. O, sıcak ofisinde viskisini yudumlarken, Defne çamurlu su birikintilerinden atlıyordu.
Ama Defne o an kalbine dokundu. Ritmi sakindi. Vicdanı, fırtınanın ortasındaki bir liman kadar huzurluydu.
“Hayır.” dedi Defne. “O sadece cüzdanını doldurdu. Ben ise ruhumu kurtardım.”
Bu sırada, hastanenin en korunaklı, en sessiz köşesinde, VIP yoğun bakım ünitesinde başka bir savaş veriliyordu. Yüzbaşı Pars, morfinin sisli denizinden kıyıya vuruyordu. Bilincinin geri gelişi yavaş ve sancılıydı. Önce sesler geldi; monitörlerin o monoton “bip bip” sesi, uzaktan gelen topuk tıkırtıları… Sonra koku: tentürdiyot, sterilize edilmiş pamuk ve pahalı oda parfümü. En son acı geldi; sağ bacağında, sanki bir kor parçası derisinin altına gömülmüş gibi zonklayan keskin bir acı.
Pars gözlerini açtı. Tavan beyazdı. Fazla beyaz… Bir hastane odasıydı ama bir saray odasını andırıyordu.
“Komutanım!”
Başucunda duran genç bir hemşire… Defne değildi bu; yüzü yabancı, ifadesi ürkekti. Heyecanla çağrı düğmesine bastı.
“Hasta uyandı! Doktor beye haber verin!”
Pars yutkunmaya çalıştı. Boğazı zımpara kâğıdı gibiydi.
“Su…” diye bildi hırıltıyla.
Hemşire bir pamuğu ıslatıp dudaklarına sürdü. Pars’ın zihni berraklaşmaya başladı. Hatıralar, parçalanmış bir filmin kareleri gibi gözünün önünden geçti. Çatışma, pusu, bacağına saplanan o sıcak metal, helikopter, kan kaybı, soğuk, ölümün o buz gibi nefesi ve sonra o el…
Okyanusun ortasında boğulurken uzanan o el. Bileğini kavrayan o narin ama çelikten parmaklar ve o ses:
“Şeytanlar kapıda olabilir ama içeri girmelerine izin vermeyeceğim…”
Pars başını çevirdi. Odayı taradı. O kadını aradı. O mavi formayı, o savaşçı ruhu aradı. Ama odada sadece makineler ve o ürkek hemşire vardı.
Kapı açıldı. İçeriye Doktor Karun girdi. Yüzünde, az önceki öfkesinden eser yoktu. Şimdi o meşhur “şefkatli hekim” maskesini takmıştı. Arkasında hastane müdürü ve Pars’ın timinden bir subay vardı.
“Yüzbaşım!” dedi Karun, tiyatral bir coşkuyla yatağa yaklaşarak. “Şükürler olsun, bizi çok korkuttunuz ama başardık. Geri döndünüz.”
Astsubay, Pars’a selam durdu. Gözleri dolmuştu.
“Komutanım… Çok şükür…”
Pars, askerine hafifçe başını salladı. Sonra bakışlarını Karun’a çevirdi. Pars, insan sarrafıydı; cephede düşmanı gözünden tanırdı. Bu adamda bir sahtelik vardı; kokusu, duruşu, gülüşü… her şeyi sahteydi.
“Bacağım.” dedi Pars. Sesi zayıftı ama otoriterdi. “Durumu ne?”
Karun göğsünü kabarttı.
“Çok kritikti Yüzbaşım. Femoral arter parçalanmıştı. Literatürde bu tür vakaların yüzde doksanı kaybedilir. Ama…” Ellerini iki yana açtı, sanki bir sihirbazlık numarasını açıklıyormuş gibi. “Bizim tecrübemiz ve soğukkanlılığımız sayesinde sizi kurtardık. Müdahaleyi bizzat yönettim. Arterinizi diktik. Yürüyeceksiniz, hatta koşacaksınız.”
Pars, Karun’un gözlerinin içine baktı.
“Sen mi?” diye sordu.
Karun hafifçe duraksadı. Göz bebekleri titredi.
“Evet… Tabii ki. Ekibimle birlikte.”
Pars, zihnindeki o son kareyi dondurdu: sedyenin üzerindeki ağırlık, bacağına bastıran o güç ve yüzüne damlayan gözyaşı ya da ter… O kişi bu pudralı, parfüm kokan adam değildi. O kişi, nefes nefese kalmış, savaşın ortasında hisseden bir kadındı.
“Bana dokunan eller…” dedi Pars yavaşça. “Senin ellerin değildi, doktor.”
Karun güldü. Sinirli, yapay bir gülüş.
“Narkozun etkisi Yüzbaşım. Halüsinasyon görmeniz normal. Çok kan kaybettiniz. Zihniniz oyunlar oynuyor.”
“Benim zihnim oyun oynamaz.” dedi Pars.
Doğrulmaya çalıştı. Acıyla yüzünü buruşturdu ama durmadı.
“O kadın nerede?”
“Hangi kadın?” Karun safa yattı.
“Sedyenin üzerine atlayan.” dedi Pars. “Kanımı durduran, kulağıma fısıldayan o mavi formalı kadın. Onu istiyorum.”
Odada hava buz kesti. Astsubay, şaşkınlıkla Karun’a baktı. Karun terlemeye başladı. Yalanı, Pars’ın hafızasının keskin kayasına çarpmıştı.
“Ah, o…” dedi Karun, küçümseyici bir el hareketiyle. “O sadece bir hemşireydi. Hatta biraz sorunlu bir personel. Prosedürleri ihlal ettiği için görevden alındı. Yani o sırada orada ayak bağı oluyordu. Biz onu uzaklaştırdık.”
“Uzaklaştırdınız mı?” Pars’ın sesi tehlikeli bir fısıltıya dönüştü.
“Evet.” dedi Karun, yalanını perçinleyerek. “Hastanemizden ayrıldı. Zaten yetersizdi. Sizin hayatınızı riske atıyordu. Ben müdahale etmesem—”
Pars başını yastığa geri koydu, gözlerini kapattı. Bir askerin içgüdüsü asla yanılmazdı. Bu adam yalan söylüyordu. O kadın yetersiz değildi. O kadın bir kahramandı. Ve bu adam, bir kahramanı harcamış, onun zaferini çalmaya çalışıyordu. Dumas’nın demir maskeli adamındaki gibi, gerçek kral zindana atılmış, sahte kral tahta geçmişti.
Ama Pars sahte krallara boyun eğmezdi.
“Astsubay.” dedi Pars, gözlerini açmadan.
“Emredin komutanım.”
“Telefonumu ver ve Generali ara.”
Karun panikledi.
“Yüzbaşım… Dinlenmeniz lazım. General şu an—”
“Telefonu ver!” diye kükredi Pars.
Odayı inleten bu ses, yaralı bir adamın değil, bir komutanın sesiydi. Astsubay telefonu uzattı. Pars telefonu aldı.
“Bu iş burada bitmedi doktor.” dedi Pars, Karun’a bakarak. “O kadını bulacağım. Ve eğer ona bir zarar verdiysen… o zaman bu hastaneyi başına yıkarım.”
Karun korkuyla geri çekildi.
“Ben, ben viziteme devam etmeliyim.” diyerek odadan kaçar gibi çıktı.
Pars, pencereden dışarı, o karanlık ve fırtınalı geceye baktı. O kadın dışarıdaydı, biliyordu. Kovulmuştu. Belki de bu yağmurun altında yürüyordu.
“Dayan.” dedi Pars içinden, kadının ona söylediği sözü tekrarlayarak. “Şeytanlar kapıda olabilir ama ben geliyorum.”
Defne otobüsten indiğinde sırılsıklam olmuştu. Mahallesi, şehrin lüks semtlerinden uzakta, dar sokakları ve bitişik nizam apartmanlarıyla mütevazı bir yerdi. Sokak lambalarının çoğu patlamıştı. Sadece şimşeklerin ışığı yolu aydınlatıyordu.
Evinin bulunduğu sokağa girdi. Yorgundu; hem fiziksel hem de ruhsal olarak tükenmişti. Apartmanının önüne geldiğinde durdu. Anahtarını aradı. Elleri soğuktan uyuşmuştu; kutuyu düşürmemek için çabalıyordu.
Tam o sırada gökyüzündeki gürültü değişti. Gök gürültüsü değildi bu; daha ritmik, daha metalik ve çok daha yakındı.
Tup tup tup tup…
Defne başını kaldırdı. Bulutların arasından iki karanlık gölge süzüldü. Projektörler yandı. Karanlık sokak bir stadyum gibi aydınlandı. Rüzgâr, Defne’nin saçlarını savurdu. Kutuyu sıkıca tuttu.
Dumas’nın hikâyelerinde “Deus ex machina”, tanrının eli denilen o an gelmişti. Kader kılıcını çekmiş, sahneye iniyordu.
İstanbul’un varoşlarına sinmiş o kesif karanlık, doğaüstü bir gürültüyle yırtıldı. Defne, apartman kapısının önünde, elinde karton kutusuyla donup kalmıştı. Gökyüzü artık yağmur damlalarını değil, rüzgârın ve metalin öfkesini kusuyordu.
Başının üzerindeki hava basıncı o kadar artmıştı ki, ciğerlerindeki nefes bile titriyordu. Apartmanların camları görünmez bir el tarafından yumruklanıyor gibi zangırdıyor, sokaktaki kediler panik içinde arabaların altına kaçışıyordu. Bu ses gök gürültüsü değildi; bu ses, yaklaşan bir ordunun ayak sesleriydi.
Defne başını kaldırdı. Bulutların arasından, gecenin karanlığından daha siyah, iki devasa siluet süzüldü. S-70 Black Hawk tipi iki askeri helikopter, Dumas’nın üç silahşörlerindeki kraliyet süvarileri gibi gökyüzünden yeryüzüne doğru hücuma geçmişti.
Helikopterlerden ilki, Defne’nin bulunduğu dar sokağın üzerindeki boşluğa, o küçücük park alanına doğru alçalmaya başladı. Pervanelerin yarattığı rüzgâr, sokaktaki çöp konteynerlarını deviriyor, ağaçların dallarını kırbaç gibi savuruyordu. Defne dengesini kaybetmemek için apartman kapısının demir parmaklıklarına tutundu. Yağmurluğunun kapüşonu geriye savruldu. Islak saçları yüzüne yapıştı ama gözlerini kapatmadı. Bu manzarada korkutucu bir güzellik, ilahi bir kudret vardı.
Helikopterin altındaki devasa projektörler aniden yandı. Karanlık sokak, bir stadyum gibi, hatta bir sorgu odası gibi, kör edici beyaz bir ışıkla yıkandı. Işık huzmesi doğrudan Defne’nin üzerine kilitlendi. O an Defne, sahnede tek başına kalmış bir başrol oyuncusu gibiydi. Etrafındaki dünya silinmiş, sadece o ve gökyüzündeki o metal canavar kalmıştı.
Mahalle sakinleri pencerelere ve balkonlara döküldü. “Savaş mı çıktı?” diye bağıranlar, çocuklarını içeri çekenler, korkuyla dua edenler… Varoşların sessizliği, yerini kıyamet paniğine bırakmıştı. Kimse, bu devasa savaş makinelerinin sadece tek bir kişi için, o sessiz ve kendi hâlindeki hemşire kız için geldiğine inanamazdı.
Helikopter, neredeyse apartmanların çatılarına değecek kadar alçaldı. Pilotun ustalığı inanılmazdı; tonlarca ağırlığındaki metali, bir sinek kuşu hassasiyetiyle havada asılı tutuyordu. Yan kapı sürgülü bir şekilde açıldı. Aşağıya kalın halatlar atılmadı; helikopter o kadar alçaldı ki, tekerlekleri neredeyse asfalta değecekti. İçinden göklerin süvarileri döküldü.
Tam teçhizatlı, yüzleri kar maskeli, ellerinde otomatik silahlar olan altı özel kuvvetler askeri — bordo bereliler — yere atladılar. Botlarının asfalta vurduğu ses, helikopterin gürültüsü içinde bile tok ve sertti. Askerler saniyeler içinde sokağın güvenliğini aldılar. Namluları halka değil, dışarıya, olası tehditlere dönüktü. Bir çember oluşturdular.
Çemberin merkezi, Defne’ydi.
Komşular dehşet içindeydi.
“Defne’yi tutuklamaya geldiler.” diye fısıldadı karşı komşu Zehra Teyze.
“Yazık… Terörist miymiş?” diye sordu bakkal çırağı.
İnsanların zihni, gücün sadece cezalandırmak için geleceğini varsayardı. Onurlandırmak için gelebileceğini kimse hayal edemezdi.
Defne, etrafını saran bu çelikten duvara baktı. Korkmadı. Kalbi hızlı atıyordu ama bu, korku ritmi değildi; kaderin dönüm noktasında duran birinin heyecanıydı. Elindeki karton kutuyu — içinde annesinin fotoğrafı ve stetoskopu olan o değersiz kutuyu — daha sıkı kavradı. O kutu, onun kalkanıydı.
Çemberin açıldığı noktadan, helikopterden inen bir subay Defne’ye doğru yürüdü. Üzerinde operasyon kamuflajı vardı ama duruşu bir diplomattan daha asildi. Yüzünde maske yoktu; sert, köşeli hatlara sahip, rütbeli bir askerdi.
Subay, Defne’ye iki metre kala durdu. Projektörlerin ışığı altında yağmur, ikisinin üzerine de yağıyordu. Subay, Defne’nin ıslak, perişan hâline, elindeki o zavallı kutuya baktı. Sonra gözlerine baktı ve o gözlerde, Yüzbaşı Pars’ın bahsettiği o yenilmez ruhu gördü.
Ve sonra, tüm mahallenin, tüm o meraklı gözlerin önünde inanılmaz bir şey oldu.
Subay topuklarını sertçe birbirine vurdu. Elini şapkasına götürdü ve nizami, kusursuz bir asker selamı verdi. Bu bir tutuklama değildi. Bu bir saygı duruşuydu. Askerler de aynı anda silahlarını indirip hazır ola geçtiler.
Sokakta zaman durdu. Helikopterin sesi bir fon müziğine dönüştü.
Defne şaşkındı.
“Siz…” diyebildi sadece.
Subay elini indirdi. Sesi gür ve netti; pervaneleri bastıracak kadar güçlüydü.
“Hemşire Defne Yılmaz?”
“Evet.” dedi Defne. Sesi titrememişti.
“Ben Binbaşı Tayfun.” dedi subay. “Özel Kuvvetler Komutanlığı. Yüzbaşı Pars’ın hayatını kurtaran kişi olduğunuz tespit edildi.”
Defne omuzlarını dikleştirdi.
“Ben sadece işimi yaptım. Bunun için mi geldiniz?”
Binbaşı hafifçe gülümsedi. Bu gülümseme, Dumas’nın silahşörlerinin o yoldaşça gülümsemesine benziyordu.
“İşinizi yaptığınız için kovulmuşsunuz efendim.” dedi Binbaşı. “Biz yapılan haksızlığın hesabını sormaya değil, adaleti teslim etmeye geldik.”
Binbaşı elini helikoptere doğru uzattı.
“Komutanımız Yüzbaşı Pars ve General Atilla Paşa, sizi bizzat arz ediyorlar. Hastaneye geri dönüyoruz.”
“Emrediyorlar mı?” diye tekrarladı Defne, kaşını kaldırarak. İçindeki o asi ruh, emirlere karşı alerjikti.
Binbaşı, Defne’nin bu tepkisini fark etti ve hemen düzeltti:
“Düzeltiyorum efendim. Sizi arz ediyorlar. Yüzbaşımız, yarasını saran eli sıkmadan iyileşmeyi reddediyor ve Paşamız, oğlunu kurtaran kahramanı yağmurun altında bırakmaz.”
Defne elindeki kutuya baktı. Sonra apartmanına, o karanlık ve soğuk sığınağına… Sonra da Binbaşı’nın gösterdiği o ışıklı yola, helikoptere baktı. Bu sadece bir davet değildi; bu, Karun’un suratına inecek olan tokadın hazırlığıydı.
“Gidelim.” dedi Defne.
Binbaşı, karton kutuya uzandı.
“Bunu ben taşıyayım efendim.”
“Hayır.” dedi Defne. “Bu benim yüküm. Ben taşırım.”
Binbaşı saygıyla başını eğdi, Defne’ye yol verdi. Defne, askerlerin oluşturduğu koridordan geçti. Mahalleli şoktaydı. Az önce “zavallı, işsiz hemşire” dedikleri kız, şimdi devletin en seçkin askerleri tarafından bir kraliçe gibi uğurlanıyordu.
Defne, helikopterin basamağına adımını attı. Bir el uzandı içeriden; tıpkı Pars’a uzattığı el gibi. Defne o eli tuttu ve kendini yukarı çekti. Kabin kapısı kapandı. Helikopter motorları kükredi. Kuş gibi havalandılar.
Defne camdan aşağı baktı. Evi, sokağı, mahallesi… Hepsi küçüldü, küçüldü ve karanlığın içinde kaybolan küçük ışık noktalarına dönüştü. Artık yerde değildi, göklerdeydi. Ve rotası Royal Life Hastanesi’ydi. Ama bu sefer, arka kapıdan giren bir çalışan olarak değil; gökyüzünden inen bir hesap sorucu olarak gidiyordu.
Dumas’nın dediği gibi: “Bekle ve umut et.” Defne beklemişti. Şimdi umut etme zamanı bitmiş, eylem zamanı başlamıştı.
Royal Life Hastanesi’nin bakımlı, peyzaj harikası bahçesi, o geceye kadar sadece lüks sedanların sessiz tekerleklerini ve zengin ziyaretçilerin topuk seslerini ağırlamıştı. Ancak şimdi gökyüzünden inen bir kasırgaya ev sahipliği yapıyordu. Skorsky helikopterinin pervaneleri, bahçedeki süs bitkilerini kökünden sökercesine savuruyor, hastanenin o devasa cam cephesini zangır zangır titretiyordu.
İçeride hastane personeli, hasta yakınları ve güvenlik görevlileri camlara yapışmıştı. Herkes bu askeri operasyonun sebebini merak ediyordu. Terör saldırısı mı, darbe mi, yoksa çok önemli bir devlet büyüğü mü getiriliyordu?
Helikopterin tekerlekleri çimlere değdiği an yan kapı açıldı. Önce Binbaşı Tayfun indi. Arkasından tam teçhizatlı dört bordo bereli asker ve onların ortasında, bir koruma kalkanının merkezinde, sırılsıklam olmuş, elinde ıslak bir karton kutu taşıyan, eski bir yağmurluk giymiş genç bir kadın indi: Hemşire Defne.
Bu görüntü, Dumas’nın romanlarındaki o dramatik tezatların zirvesiydi; gücün ve ihtişamın ortasında sadeliğin zaferi.
Defne, helikopterin rüzgârıyla savrulan saçlarını eliyle düzeltti. Başını kaldırdı ve kendisini az önce bir çöp gibi kapının önüne koyan o binaya baktı. Bu kez arka kapıdan girmiyordu. Bu kez istenmeyen personel değildi. Bu kez devletin çelik kanatlarıyla gelmişti.
Binbaşı Tayfun, Defne’ye yol gösterdi. Otomatik kapılar onların önünde saygıyla açıldı. Hastanenin o geniş, mermer döşeli lobisine girdiklerinde zaman durdu. Danışmadaki kızlar, güvenlik şefi, nöbetçi doktorlar… Hepsi donup kalmıştı. Az önce kovulan, yetkisiz ve suçlu ilan edilen Defne, şimdi bir devlet meselesi olarak geri dönmüştü.
Defne kimseyle göz teması kurmadı. Yürüyüşünde bir intikam hırsı değil, sadece gerçeğin verdiği o sakin özgüven vardı. Islak spor ayakkabıları mermer zeminde gıcırdıyordu ama bu ses, askerlerin postallarının ritmik “rap rap rap” sesiyle birleşince bir marş gibi yankılanıyordu.
Asansörlere geldiler. Binbaşı asansörü çağırdı.
“VIP katı.” dedi askerine.
Asansör yükselirken, Defne’nin kalbi Pars’ın durumu için endişeyle çarpıyordu. Kendi onuru umurunda değildi. Tek derdi, o aslanın hâlâ nefes alıp almadığıydı.
VIP katının koridoru, lobiden farklıydı. Burada sessizlik değil, gerilim hâkimdi. Koridorun her iki yanında nöbet tutan askerler vardı. En sondaki büyük odanın kapısı açıktı. İçeriden Doktor Karun’un sesi geliyordu; telaşlı, savunmacı ve titrek bir ses:
“Yanlış anlaşıldı Paşam, biz sadece prosedürleri uyguladık. Yüzbaşımızın sağlığı için en steril ortamı sağlamaya çalıştık. O personel… O personel riskliydi. Defne Yılmaz, kuralları çiğniyordu, ben—”
Defne, kapı eşiğinde durdu. Oda, bir hastane odasından çok bir savaş konseyini andırıyordu. Yatakta Yüzbaşı Pars, yarı oturur pozisyonda, solgun ama ateş saçan gözlerle kapıya bakıyordu. Yatağın başucunda, omuzlarında altın yıldızlar parlayan, kır saçlı, sert yüzlü bir adam duruyordu: General Atilla. Ordunun kudretli sesi, adaletin yaşayan kılıcı…
Ve köşede, iki askerin arasında, terleyen, sürekli kravatını düzelten Doktor Karun.
Binbaşı Tayfun, topuk selamı verdi.
“Komutanım, emrettiğiniz şahıs Hemşire Defne Yılmaz huzurlarınızdadır.”
Bütün başlar kapıya döndü. Doktor Karun, Defne’yi görünce bir hayalet görmüş gibi geriledi. Gözleri, Defne’nin elindeki o ıslak karton kutuya takıldı. O kutu, Karun’un suçunun somut delili gibiydi.
General Atilla, yavaşça Defne’ye doğru yürüdü. Adımları ağır ve ölçülüydü. Defne’nin önünde durdu. Defne’nin sırılsıklam hâline, yorgun yüzüne, titreyen ellerine baktı.
“Sen misin?” diye sordu General. Sesi gürdü ama içinde babacan bir ton vardı. “Oğlumun hayatını kurtaran, sonra da bir suçlu gibi yağmurun altına atılan sen misin?”
Defne cevap veremeden, Doktor Karun atıldı.
“Paşam, lütfen! Bu kadın yetkisizdir. Kendisi hemşiredir, doktor değil. Yüzbaşıma yaptığı müdahale yasa dışıdır. Biz onu bu yüzden uzaklaştırdık. Hastanemizin kuralları—”
General elini kaldırdı. Karun sustu. Generalin tek bir el hareketi, Karun’un tüm akademik kariyerinden daha ağırdı.
Defne, Karun’a döndü. Artık susmayacaktı.
“Yetki, diploma kâğıtlarında yazmaz Doktor Bey.” dedi Defne. Sesi, odadaki herkesin nefesini kesti. “Yetki, o damar patladığında kanı durduracak cesareti göstermektir. Siz prosedür derken, Yüzbaşım ölüyordu. Siz sigorta derken, onun kanı yere akıyordu. Benim yetkim, Hipokrat yeminim ve vicdanımdır. Sizin yetkiniz ise sadece cüzdanınız.”
Karun kıpkırmızı oldu.
“Yalan! Ben müdahale ettim. Ben diktim. Sen sadece ayak bağı oldun!” Karun, son bir umutla Pars’a döndü. “Yüzbaşım, söyleyin onlara! Uyandığınızda başınızda ben vardım, sizi ben kurtardım!”
Oda sessizleşti. Tüm gözler yataktaki yaralı aslana, Yüzbaşı Pars’a çevrildi. Bu an, Dumas’nın mahkemelerindeki o karar anıydı; tanığın ifadesi, sanığın ipini çekecekti.
Pars, acıyla yüzünü buruşturarak doğruldu. Gözlerini Defne’ye dikti; o mavi gözlere. Sonra elini kaldırdı ve bacağındaki pansumanı işaret etti.
“Doktor…” dedi Pars. Sesi hırıltılı ama keskindi. “Bana narkoz verdiniz, uyuttunuz. Yüzümü görmediniz, sesimi duymadınız sandınız…”
Derin bir nefes aldı.
“Ama bir askerin bedeni unutmaz.” Pars, Defne’ye baktı. “Ben vurulduğumda soğuktum, ölüyordum. Etrafımdaki herkes korkuyordu. Siz bile, Doktor, korkuyordunuz. Ama sonra bir el hissettim. Titremeyen bir el. Bacağımın üzerine bir dağ gibi çöken, kanı durduran bir güç…”
Pars’ın gözleri doldu.
“Ve bir ses duydum. Kulağıma fısıldayan bir ses: ‘Şeytanlar kapıda olabilir ama içeri girmelerine izin vermeyeceğim…’”
Pars, Karun’a döndü. Bakışları bir mermi kadar sertti.
“O ses senin değildi, Doktor. O ses bir kadının sesiydi. Bir savaşçının sesiydi.”
Pars elini Defne’ye uzattı.
“O el de bu eldi.”
General Atilla, bu sözleri duyunca başını salladı. Gerçek, bir elmas gibi parlıyordu. Karun sendeledi. Yalanı, Pars’ın hafızasının kayasına çarpıp parçalanmıştı.
“Ama… ama…” diye kekeledi Karun. “Prosedürler… Tazminat…”
General Atilla, Karun’a doğru bir adım attı.
“Doktor,” dedi General, “siz bir hayatı kurtarmak yerine, bir prosedürü kurtarmayı seçtiniz. Ve daha da kötüsü, bir başkasının kahramanlığını çaldınız. Ordumda hırsızlara ve korkaklara yer yoktur.”
General, yanındaki askeri savcıya döndü.
“Gereğini yapın, Savcı Bey. İhmal, görevi kötüye kullanma ve resmi belgede sahtecilik. Bu hastanenin tüm kayıtlarına el koyun.”
“Yapamazsınız! Ben başhekimim!” diye bağırdı Karun ama sesi artık bir sinek vızıltısı kadar güçsüzdü.
İki asker, Karun’un kollarına girdi. Karun odadan sürüklenerek çıkarılırken bağırıyordu ama kimse onu dinlemiyordu. Tıpkı düşmüş bir kralın, kendi sarayından sürülmesi gibi, Karun da kendi hastanesinden çıkarıldı.
Oda tekrar sessizliğe gömüldü. Geriye sadece onurlu insanlar kalmıştı.
General Atilla, Defne’ye döndü. Yüzündeki sert ifade yumuşamıştı.
“Kızım,” dedi. “Senin adın ne?”
“Defne, Paşam.” dedi Defne.
“Defne…” General gülümsedi. “Zaferin sembolü. İsmine layıkmışsın.”
General, Defne’nin elindeki ıslak karton kutuya baktı.
“O kutuda ne var?”
Defne kutuya baktı.
“Eşyalarım Paşam. Kovuldum ya…”
General güldü. Gür, babacan bir kahkaha…
“O kutuyu bırak kızım. Artık ona ihtiyacın olmayacak. Çünkü bir kahraman, eşyalarını karton kutuda taşımaz.”
Pars, yataktan elini uzattı. Defne yaklaştı. Pars’ın elini tuttu. Yüzbaşının eli sıcaktı. Yaşıyordu.
“Hoş geldin Defne Hemşire.” dedi Pars. “Nöbet sırası bende demiştim. Bak, geldim.”
Defne gülümsedi. Gözlerinden bir damla yaş süzüldü ama bu, hüzün değil, gurur gözyaşıydı.
“Hoş buldum Komutanım.” dedi.
Dışarıda fırtına dinmişti. Pencereden içeriye, İstanbul’un şafak vaktinin ilk ışıkları süzülüyordu. Karanlık gece bitmiş, güneş doğuyordu. Hem şehir için, hem de Defne için.
Doktor Karun’un iki inzibat askeri tarafından kollarından tutularak odadan çıkarılmasının ardından VIP suitine çöken sessizlik, bir cenaze evinin kederli sessizliği değil, bir fırtına sonrası denizin durulduğu o huzurlu dinginlikti. Odanın içindeki hava temizlenmişti; yalanın, kibrin ve korkaklığın o ağır kokusu gitmiş, yerine cesaretin, vefanın ve gerçeğin ferahlatıcı kokusu gelmişti.
General Atilla, pencerenin önüne yürüdü. Elleri arkasında, bir amiral gemisinin güvertesinden ufka bakar gibi İstanbul’a baktı. Şafak söküyordu. Boğazın suları, doğan güneşin ilk ışıklarıyla kızıla boyanıyordu.
“Adalet…” dedi General, arkasını dönmeden. Sesi kalın ve düşünceliydi. “Bazen geç gelir, bazen topallayarak gelir. Ama geldiğinde, mutlaka kapıyı kırarak girer.”
Yavaşça döndü ve Defne’ye baktı.
“Sen o kapıyı kırdın, kızım.”
Defne hâlâ elinde tuttuğu o ıslak, buruşuk karton kutuya baktı. İçindeki stetoskop, annesinin fotoğrafı… Bunlar artık birer yenilgi hatırası değil, birer direniş nişanesiydi.
“Ben sadece yapmam gerekeni yaptım, Paşam.” dedi. “Ödül beklemedim.”
“Biliyorum.” dedi General. “Zaten ödül bekleyenler tüccardır. Kahramanlar ise sadece görevlerini yaparlar. Ama devlet, kahramanlarını asla sahipsiz bırakmaz.”
General, yanındaki Binbaşı Tayfun’a bir işaret yaptı. Binbaşı, deri bir dosya çantasından resmi mühürlü bir belge çıkardı. General belgeyi aldı ve Defne’ye uzattı.
“Royal Life Hastanesi ile ilişkin kesildi, Defne Hemşire. Bu doğru.” dedi General. “Ama bir kapı kapanırken, daha büyüğü açılır.”
Defne belgeye baktı. Üzerinde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin altın varaklı logosu vardı.
“Bu, GATA — Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi — ve Özel Kuvvetler Sağlık Komutanlığı için özel bir atama emridir.” dedi General. “Sivil memur statüsünde değil, sahra sağlık subayı statüsünde… Yani Teğmen rütbesine denk bir pozisyon.”
Defne’nin nefesi kesildi. Bu sadece bir iş teklifi değildi. Bu, ona bir aile, bir kimlik ve ömür boyu sürecek bir onur teklifiydi.
“Paşam…” dedi Defne, gözleri dolarak. “Ben… ben buna layık mıyım?”
Yataktaki Yüzbaşı Pars araya girdi.
“Bacağımın üzerindeki o eller…” dedi Pars. “O baskıyı hissettiğimde anladım. Sen bir hemşireden fazlasısın, Defne. Sen bir savaşçısın. Ve savaşçıların yeri saraylar değil, cephelerdir. Bizim yanımızdır.”
Defne belgeyi titreyen elleriyle aldı. Dumas’nın Dartanyan’ının nihayet silahşör üniformasını aldığı o an gibiydi. Artık “kovulmuş hemşire” değildi; o artık devletin, ordunun ve Pars’ın koruyucusuydu.
“Kabul ediyorum.” dedi Defne. “Onur duyarım.”
General gülümsedi.
“Hayırlı olsun, Teğmenim. Tayfun Binbaşım detayları halledecek.” Saatine baktı. “Bu hastanenin yeni yönetimi atanana kadar, burayı askeri bölge ilan ediyorum. Yüzbaşım size emanet.”
General, Pars’a bir asker selamı verdi. Defne’ye babacan bir hareketle veda etti ve odadan çıktı.
Oda boşaldı. Sadece Pars ve Defne kaldı.
Pars yorgundu ama gözlerindeki o vahşi ışık sönmemişti. Defne, yatağın kenarındaki sandalyeye oturdu. Elindeki belgeyi ve karton kutuyu masaya bıraktı. Pars’ın elini tuttu.
“Beni korkuttunuz Yüzbaşım.” dedi Defne, ilk kez o profesyonel maskesini indirip içten bir tebessümle. “Neredeyse ölüyordunuz.”
“Neredeyse.” dedi Pars, gülümseyerek. “Ama bir melek kapıyı tuttu.”
Pars, Defne’nin elini sıktı. Bu bir flört dokunuşu değildi; bu, iki yoldaşın, iki silah arkadaşının birbirine verdiği sessiz bir sözdü.
“Bundan sonra,” dedi Pars, “nereye gidersem gideyim, arkamda senin olduğunu bilmek… Bu bana çelik yelekten daha fazla güven verecek.”
Defne başını salladı.
“Ben buradayım, Komutanım. Nöbetim bitmedi. Daha yeni başlıyor.”
Defne ayağa kalktı, pencereye gitti. Aşağıda, hastanenin önünde hareketlilik vardı. Doktor Karun’un lüks arabası çekiciye yükleniyordu. Tabelalar sökülüyordu. Güneş, İstanbul’un üzerine tam anlamıyla doğmuştu. Şehir, altın sarısı bir ışıkla yıkanıyordu. Yağmurun yıkadığı sokaklar pırıl pırıl parlıyordu. Fırtına gitmişti.
Defne, camdaki yansımasına baktı. Saçları hâlâ nemliydi, kıyafetleri buruşuktu ama gözlerinde dünyayı fethedebilecek bir güç vardı. Alexandre Dumas’nın o efsanevi cümlesi zihninde yankılandı:
“Dünyada ne mutlak mutluluk ne de mutlak mutsuzluk vardır; sadece bir hâlin diğeriyle kıyaslanması vardır. Ancak en derin çaresizliği tatmış olanlar, en büyük saadeti hissedebilirler.”
Defne çaresizliği tatmıştı. O yağmurlu sokakta, elinde bir kutuyla yürürken hiçliği görmüştü. Ve şimdi saadeti hissediyordu; sadece bir iş bulduğu için değil, ruhunu satmadan, onurundan taviz vermeden kazandığı için.
Arkasına döndü. Pars uykuya dalmıştı. Yüzünde huzurlu bir ifade vardı.
Defne, kutusundaki stetoskopu çıkardı. Boynuna astı. Royal Life Hastanesi’nin o soğuk, ruhsuz koridorlarında şimdi tek bir ses yankılanıyordu: adaletin ve zaferin sesi.
Defne odadan çıktı. Koridorda nöbet tutan askerler, o geçerken hazır ola geçip selam durdular. Defne selamı aldı ve yeni hayatına doğru, başı dik, adımları sağlam bir şekilde yürüdü.
O artık yalnız bir hemşire değil, sahra subayı Teğmen Defne Yılmaz’dı.
Ve şeytanlar, kapıda değildi artık.
Kapı çoktan kırılmıştı.