Mektubunu Okumadan Yaktı – Kadın Yüzlerce Kilometre Yürüyerek Kapısına Gelince Adam Dondu Kaldı!

Mektubunu Okumadan Yaktı – Kadın Yüzlerce Kilometre Yürüyerek Kapısına Gelince Adam Dondu Kaldı!

Dağların Kalbindeki Mektup

Toros dağlarının sert yamaçlarında, rüzgarın taşları oyduğu, güneşin toprağı kavurduğu o ıssız tepelerde bir adam yaşardı. Adı Tahir’di. 35 yaşındaydı ve dünya onu çoktan unutmuştu. Akpınar köyünden yarım günlük mesafede, taş duvarlı, kendi elleriyle yonttuğu ahşap kapılı bir kulübede yaşardı. Duvarlarda tabaklanmış deriler, köşede bilenmiş aletler, rafta birkaç kitap… Tahir avcılıktan ve iz sürücülükten geçinirdi. Herkes işini iyi yaptığını bilirdi ama kimse onu sofrasına oturtmaz, ailesine tanıştırmazdı. Onlar için Tahir bir aletti, işe yarar ama saygı gösterilmezdi.

Bunun sebebi ne suçtu ne günah. Tahir’in babası, kasabanın varlıklı ailelerinden birinin oğluyken fakir bir göçebe kızına aşık olmuş, ailesinin tüm itirazlarına rağmen evlenmişti. Bu yüzden mirastan kovulmuş, adı lanetle anılır olmuştu. Tahir, 15 yaşında anne babasını bir salgın hastalığa kurban vermiş, yapayalnız kalmıştı. O günden beri kasabaya her inişinde kadınlar çocuklarını kenara çeker, erkekler küçümseyen gözlerle süzerdi. “Lanetli ailenin oğlu, dağda hayvan gibi yaşayan.”

Geceleri ateş başında otururken sessizliğin ağırlığı omuzlarına çökerdi. Başka erkeklerin ev kurduğunu, çocuk sevincini, karı koca yan yana yürüyüşlerini görmüştü. Rüyalarında bile yalnızdı. Kasabanın emekli hocası Hacı İbrahim Efendi, Tahir’e insan muamelesi yapan nadir kişilerden biriydi. Bir gün ateşin başında acı kahvelerini içerken yaşlı adam bir şeyden söz etti: “Konya’dan gelen gazetede bir ilan gördüm. Yalnız yaşayan erkekler eş arıyor, ilan veriyor. Denemekle ne kaybedersin evlat?”

Tahir haftalarca bu fikri reddetti. Ama yalnızlık göğsünde zehirli bir bitki gibi büyüyordu. Sonunda bir Ekim gecesi, Hacı İbrahim’in yardımıyla bir ilan yazdı:
“35 yaşında, çalışkan, namuslu adam; dağlarda sade bir hayatı paylaşacak eş arıyor. Zenginlik vadedemem ama hürmet ve sadakat sunabilirim. Şerefimden başka sermayem yoktur.”

İlan Konya Gazetesi’nde yayımlandı. Üç hafta sonra Hacı İbrahim elinde beş zarfla geldi. Beş kadın cevap vermişti. Tahir hepsine dürüstçe cevap yazdı: Ailesinin adının lekelendiğini, taş bir kulübede yaşadığını, avcılıkla geçindiğini, lüks sunamayacağını anlattı. İlk gelen Feride’ydi. Her şeyi eleştirdi, sabah olmadan gitti. İkinci Rukiye’ydi, güzeldi ama evi görünce küçümsedi, “Yaban adam gibi yaşamaktansa ölürüm!” dedi. Sonraki üç kadın da aynıydı. Her red, eski yaraların üzerine açılan yeni bir yaraydı.

Beşinci redden sonra Tahir elinde altıncı bir zarfı tutuyordu. Açmamıştı, açamıyordu. Titreyen ellerle zarfı mumun alevine yaklaştırdı. Küller akşam rüzgarıyla savruldu, beraberinde son umudunu da götürdü. Tahir’in bilmediği şey, o zarfın içinde farklı bir kadının mektubu olduğuydu. Zenginlik sormayan, sadece yüreğiyle yazan bir kadının: Nefise.

Nefise, 28 yaşında, Sivas’ın unutulmuş bir köyünde öğretmendi. 12 yaşından beri yetimdi. Hayırsever bir kadın büyütmüştü. Hayatın parayla satın alınamayacak değerlerini öğrenmişti. Tahir’in ilanını birinin ekmek sarmak için kullandığı eski bir gazetede görmüştü. O sade kelimeler yüreğine dokundu. Mektubunda süs yoktu, yapmacık yoktu. Zenginlik aramadığını, gerçek bir yuva özlediğini anlattı. Haftalarca cevap bekledi. Gelmeyince herkes ona bu çılgınlığı unutmasını söyledi. Ama Nefise’nin içinde bir ses susmuyordu. Sonunda bir karar aldı; tüm varını yoğunu sattı, biriktirdiği maaşlarını topladı ve Konya’ya giden posta arabasına bindi.

Yolculuk 5 gün sürdü. Konya’da Tahir’i sordu, esnaf alay etti. Yolu bilen bir katırcı buldu, saatlerce at sırtında gitti. Sonra patikada yürüdü. Öğleden sonraydı evi gördüğünde. Bacasından duman tütüyor, güneşte deriler kuruyordu. Elbisesinin tozunu silkeledi, derin bir nefes aldı, yukarı tırmandı.

Tahir bir geyik derisi terbiye ediyorken ayak sesleri duydu. Döndü, eli belindeki bıçağa gitti. Gördüğü manzara onu olduğu yere mıhladı: İnce yapılı, koyu saçları topuz, soluk pamuklu elbiseli, gözleri yorgun ama kararlı bir kadın. “Tahir Bey!” diye sordu kadın. “Ben Nefise. Haftalar önce size mektup yazdım. Cevap gelmeyince sizi şahsen tanımaya karar verdim.”

Tahir, kendi elleriyle yaktığı mektubun sahibiydi bu. Okumadan küle çevirdiği son umut. Uzun saniyeler boyunca ne diyeceğini bilemedi. Nefise, “İlanınızdaki sözler aklımdan çıkmadı. Sade hayat, hürmet, sadakat. Bunlar benim de anladığım şeyler. Bilmem gerekiyordu o sözler gerçek miydi diye.” dedi.

Tahir nihayet sesini buldu. “Buraya kadar geldin. Hiçbir güvence olmadan, nasıl bir hayatın seni beklediğini bilmeden.”
Nefise hafifçe gülümsedi: “Köyde zar zor yetecek kadar kazanan bir öğretmenim. Ailem yok, kimsem yok. Kaybedecek fazla şeyim yok Tahir Bey. Ama sözlerinizin doğru olup olmadığını öğrenmem gerekiyordu.”

Bu dürüstlük Tahir’in savunmasını çökertti. Evin kapısına işaret etti. “Yorgun olmalısın. İçeri gel. Taze su var. Bir şeyler hazırlarım.”
Nefise bavulunu aldı ve içeri girdi. Gözleri merakla etrafı taradı ama yargılamadı. Her şey sadeydi ama temiz, tertipli, özenle bakılmış. “Burası sıcak, bir yuva gibi,” dedi içtenlikle.

Tahir ne diyeceğini bilemedi. Önceki kadınlar burun kıvırmış, dudak bükmüştü. “Lüks yok burada,” dedi sertçe. “Avcılıkla geçiniyorum. Hayat zor. Rahat arıyorsan hayal kırıklığına uğrarsın.”
Nefise bavulunu yere bıraktı ve doğrudan onun gözlerinin içine baktı:
“Tahir Bey, ben yetimhanede beş kızın bir yatağı paylaştığı bir yerde büyüdüm. Yemeğimi büyükler yedikten sonra kalanlardan alırdım. Hayır, kadın beni sahiplenmeseydi ne olurdum bilinmez. İlk kendi odamı 20 yaşımda gördüm. O da ancak bir kerevet sığacak kadardı. Sizin eviniz bana saray gibi görünüyor.”

Yıllardır ilk kez biri anlıyordu. O gece Tahir Nefise’nin kendi yatağında uyumasında ısrar etti. Kendisi ocağın yanında postlardan bir yatak hazırladı. Nefise itiraz ettiyse de Tahir geri adım atmadı. “Misafirimsin. Bunca yoldan sonra düzgün dinlenmeyi hak ediyorsun.”

Sabah Tahir kahve ve gözleme kokusuyla uyandı. Nefise ocak başında dolapta bulduğu malzemelerle kahvaltı hazırlıyordu. “Küstahlık ettimse affola,” dedi. Ama misafirperverliğe karşılık kahvaltı hazırlamak istemişti. Tahir kaba tahta masaya oturdu. Yemeği tattı. Lezzetliydi, özenle, sevgiyle yapılmıştı. “Yıllardır bu kadar güzel bir şey yemedim,” diye itiraf etti.

Kahvaltı boyunca Nefise hikayesini anlattı. Yetimliğini, hayırsever Zarife Hanım’ı, öğretmenlik yıllarını, aç karnına uyuyan öğrencilerini, erkeklerin eğlence olsun diye kur yaptığı ama onurunu koruduğu günleri… “Onurumun bulunduğuma değil, nasıl yaşadığıma bağlı olduğunu öğrendim,” dedi. “İlanınızı okuduğumda bunu anlayan birini gördüm.”

Tahir de kendi hikayesini paylaştı. Varlıklı bir ailenin oğlu olan babasının fakir bir göçebe kızına aşık olup evlendiğini, mirastan kovulduğunu, iki dünya arasında büyüdüğünü, yalnız hayatta kalmayı, evini kendi elleriyle kurmayı, kimsenin saygı göstermediği ama herkesin ihtiyaç duyduğu becerilerle geçinmeyi anlattı.

Sonraki günlerde Tahir Nefise’ye hayatının tüm gerçekliğini göstermeye karar verdi. Onu ava götürdü, balık tuttuğu dereye, çamaşır yıkadığı kayalıklara götürdü. Deri tabaklamayı öğretti. Nefise her şeyi dikkatle izledi, akıllı sorular sordu, elinden geldiğince yardım etti. Öğretmen elleri kısa sürede nasır tuttu, ama tek bir şikayet etmedi.

Bir öğleden sonra nehirden su taşırken Tahir onun ağır ahşap kovayla mücadelesini izledi. Yardıma koşmak istedi ama Nefise onu bir bakışla durdurdu: “Yapabilirim. Burada yaşayacaksam bunları kendi başıma da yapabilmeliyim.”

O gece ocak başında otururken Tahir sessizliği bozdu: “Neden gerçekten geldin Nefise? Köyünde birini bulabilirdin. Daha kolay bir hayat sunan birini.”
Nefise alevlere baktı, sonra cevapladı: “Köyümde erkekler beni kullanıp atacakları biri olarak gördü. Kimsem olmadığı için, savunacak ailem olmadığı için hiçbiri beni eşit görmedi. Senin ilanındaki kelimeler farklıydı. Paylaşımdan, saygıdan bahsediyordu. Hizmet edecek kadından değil.”

Tahir göğsünde bir şeylerin kıpırdadığını hissetti. “Ben onlar için yeterince iyi değildim. Ailem yüzünden, yaşadığım yeryüzünden. Bu seni rahatsız etmiyor mu?”
Nefise ona döndü: “Benim babam fakir bir çiftçiydi. Annem bir değirmencinin kızıydı. İkisi de toplumda hiçbir şeye sahip değildi. Ama birbirlerini sevdiler ve beni sevgiyle büyüttüler. Kan, soyağacı bir insanın değerini belirlemez. Nasıl yaşadığı belirler.”

Haftalar şaşırtıcı bir hızla geçti. Tahir ve Nefise bir düzen kurdular. O avlanır ve deri işlerken Nefise evi çekip çevirir, yemekleri hazırlar, dağda yetişen şifalı otları incelerdi. Geceleri ocak başında oturur, sohbet ederlerdi. Nefise ona topladığı kitapları okurdu. Yumuşak sesi evi hikayelerle doldururdu. Tahir ona öğretmeyi sevdiğini keşfetti. Topraktaki izleri nasıl okuyacağını, bulutlara bakarak havayı nasıl tahmin edeceğini gösterdi. Nefise her dersi gerçek bir hevesle karşıladı.

Bir akşam birlikte yemek hazırlarken Tahir onu izledi. Pencereden giren akşam güneşi yüzünü aydınlatıyordu. Elleri artık sert çalışmanın izlerini taşıyordu. “Neden kaldığını anlamaya çalışıyorum,” dedi Tahir. “Neden diğerleri gibi kaçmadın?”
Nefise bıçağı bıraktı. “Çünkü burada hiç sahip olmadığım bir şey buldum. Olduğum kişi için değer gördüğüm gerçek bir yuva. Bana eşit davranan, ne sunabileceğimi değil kim olduğumu önemseyen bir yol arkadaşı.”

Tahir içinde bir şeylerin kırıldığını hissetti. Yavaşça ona yaklaştı. “Kalır mısın?” diye sordu. Sesi fısıltıdan farksızdı.
Nefise gözlerinin içine baktı. “Burası artık benim yuvam. Tahir, seninle hiç hayal edemeyeceğimden fazlasına sahibim.”

Ertesi gün Tahir en yakın kasabaya at sürdü ve Hacı İbrahim Efendi’ye haber gönderdi. İki hafta sonra yaşlı hoca dağa tırmandı. Kırışık yüzü kapıda bekleyen çifti görünce sevinçle aydınlandı. “Sonunda dünyanın saçmalıklarının ötesini gören birini buldun,” dedi Tahir’e. Sonra Nefise’ye döndü: “Sen de kızım kendini eğitimli sananlardan daha fazla hikmet göstermişsin.”

Nikah sade oldu. Sadece üçü, ocakta ateş çıtırdarken, dışarıda dağ rüzgarı hafifçe uğuldarken. Nefise geldiği aynı pamuklu elbiseyi giyiyordu. Ama Tahir onun saçlarına kır çiçeklerinden bir taç örmüştü. Sade ama derin sözlerle birbirlerine bağlandıklarında ikisinin de gözleri yaşlıydı.

O gece Hacı İbrahim ayrıldıktan sonra Tahir ve Nefise taş sekede oturdular. Karanlık dağların üzerinde yıldızlar elmas gibi parlıyordu. “Benden vazgeçmediğin için sağ ol,” diye fısıldadı Tahir. “Sonunda ait olduğun bir yuva verdiğin için sağ ol,” dedi Nefise.

İkisinin de henüz bilmediği şey, hikayelerinin daha yeni başladığıydı. Dağların huzuru sonsuza dek süremezdi. Avla elde edilemeyen şeylere ihtiyaçları vardı. Tuz, un, yağ, kumaş… Tahir bu yolculuğu erteliyordu ama sonunda mecbur kaldı. 1 Mart sabahı kasabaya indiler. At arabasının kasabaya girişiyle sohbetler kesildi. Kadınlar pencereden bakıyor, erkekler küçümseyen gözlerle süzüyordu. Dükkan sahibi Şevket Efendi Tahir’i alaycı bir sesle karşıladı. “Demek sonunda bir kadın buldun. Dağlı. Zavallı. Seninle ne çileler çekiyordur kim bilir.”

Nefise içi kaynadı ama kendini tuttu. “Hayatım tam istediğim gibi Şevket Efendi,” dedi. “Kocama da bu dükkandaki herhangi bir müşteriye gösterilecek saygıyı bekliyorum.” Şevket Efendi şaşırdı. Fiyatları kasıtlı olarak şişirdi ama Nefise öğretmendi, hesap bilirdi. “Bu fiyat yanlış,” dedi. Dükkancı kızardı, doğru fiyatı almak zorunda kaldı.

Dışarıda yaşlı bir kadın Nefise’ye yaklaştı. “Zavallı yavrum, kaçmak istersen kasabada sana yardım edecek insanlar var.”
Nefise kadının gözlerine baktı. “Kaçacak bir şeyim yok teyze. Kocam tanıdığım en şerefli adam.”

Dönüş yolu sessiz geçti. Eve varınca Tahir ormana doğru yürüdü. Nefise onu bir kayanın üzerinde buldu. “Benim yüzümden buna katlanmak zorunda değilsin,” dedi Tahir. “Seni Konya’ya götürebilirim. Orada öğretmen olarak iş bulursun.”
Nefise yanına oturdu. “Küçük insanların fikirleri benim değerimi belirlemez. Bu hayatı seçtim, Tahir seni seçtim. Bin kere daha seçerdim.”

O yıl kış beklenenden sert geldi. Kar dağları kalın örttü, ava azaldı, erzak tükendi. Nefise hiç şikayet etmedi. Bir gece Tahir tuzaklarını kontrol ederken buzlu bir kayadan kaydı ve küçük bir uçurumdan yuvarlandı. Bacağı sıkıştı, eve sürünerek döndü. Nefise onu baygın buldu, yaralı bacağını temizledi, sardı. Sonra hayatının en zor kararını verdi: Akpınar kasabasına yürüdü, ilaç ve malzeme aldı, geri döndü. Günlerce Tahir’e baktı, yedirdi, yarasını sardı, kitap okudu. Tahir bu kadının hayal edebileceğinden daha derin bir sevgi gösterdiğini gördü.

Artık ona gerçeği söylemenin zamanı gelmişti. Tahir iyileştiğinde bastonuna ve Nefise’nin omzuna yaslanarak ondan özel bir yere eşlik etmesini istedi. Üç saat yürüdüler, bir tepenin zirvesine vardılar. Önlerinde geniş bir vadi, ortasında iki katlı büyük bir konak, ahırlar, ağıllar, düzinelerce at barındıran çitler, tarlalarda işçiler… “Burası benim,” dedi Tahir. “Gördüğün her şey bana ait.”

Nefise uzun süre sessiz kaldı. “Neden beni o kulübede yaşattın? Soğukta titrettim, ellerim kanaya kanaya çalıştım. Bunların hepsi varken?”
Tahir her kelimeyi bıçak gibi hissetti. “Seni kandırmak için yapmadım. Beş kadın geldi benden önce. Hepsi fakir olduğumu sanıyordu ama yine de ailem yüzünden, yaşadığım yeryüzünden gittiler. Ben de birinin beni sevip sevmeyeceğini bilmem gerekiyordu. Sahip olduklarım için değil, olduğum kişi için.”

Nefise gözlerinden yaşlar süzülüyordu. “Ama tüm bunlar bir sınavdı. Sanki hiçbir zaman gerçekten bana inanmadın.”
Tahir önünde diz çöktü. “Haklısın. En başından sana güvenmeliydim. Korkum beni kör etti. Ama seninle geçirdiğim her gün, yaptığın her fedakarlık, başkaları beni aşağılarken gösterdiğin her sadakat kalbimin zaten bildiğini doğruladı. Sen tanıdığım en olağanüstü kadınsın.”

Nefise gözyaşlarını sildi. “Buraya taşınmayı kabul ederim. Ama bir şartla: bu zenginliği iyilik için kullanacağız. Fakir çocuklar için bir mektep açmak istiyorum. Yörük çocukları, yetimler, kimsesizler hepsi birlikte okuyacak, eşit olacak.”
Tahir onu sıkıca kucakladı. “İstediğin her şeyi yapacağız. Sahip olduğum her şey artık senin, Nefise. Sadece mallar değil, bütün kalbim. Artık sırlar yok, sınavlar yok.”

Değişim ertesi gün başladı. Tahir konağın ana yatak odasını Nefise için hazırlamalarını emretti. Ama Nefise birlikte paylaşmalarında ısrar etti. Hizmetkarlar yeni hanımefendiyi merakla izliyordu. Kibirli biri beklemişlerdi. Onun yerine isimlerini soran, mutfakta onlarla oturup yemek yiyen birini buldular.

Tahir sözünü tuttu. Konya’dan en iyi terzileri getirtti, Nefise için ipek elbiseler diktirdi. İlk kez güzel kumaşlara dokunan Nefise aynada kendine bakarken Tahir nefesini tuttu. “Çok güzelsin,” dedi. Nefise gülümsedi ama gözlerinde kararlılık vardı. “Bu elbiseler güzel ama beni tanımlamıyorlar. Beni tanımlayan bu nimetle ne yapacağımız.”

Sonraki haftalarda Nefise konak arazisinde bir mektep inşaatını bizzat denetledi. Herkes eşit öğrenecekti. Haber hızla yayıldı. Akpınar kasabasına resmi bir ziyaret zamanı geldiğinde Tahir ve Nefise süslü bir arabayla geldiler. Kasaba donup kaldı. Aylar önce alay ettiği bakkal Şevket Efendi onları görünce neredeyse tezgahın arkasına düşüyordu. Bir zamanlar Nefise’yi acıyla fısıldayan kadınlar şimdi ona gıptayla bakıyordu.

Feride ve Rukiye, Tahir’i reddeden kadınlardan ikisi sahte gülümsemelerle yaklaştılar. “Her zaman sizde özel bir şey olduğunu biliyordum,” dedi Feride. Nefise onları buz gibi bir sakinlikle izledi. “Ne kadar ilginç,” dedi. “Çünkü ben onun kulübesinden cehennemden kaçar gibi kaçtığınızı hatırlıyorum. Sanırım hafıza fırsat belirdiğinde kısa olabiliyor.”

Tahir kolunu Nefise’nin beline sararken, “Siz fakir sandığınız birini, ailesinden ötürü dışlanan birini görüp değersiz buldunuz. Benim karım ise kalbimi gördü. Bu yüzden o yanımda, siz ise hala aradığınızı arıyorsunuz.”

Ayrılmadan önce herkesin duyacağı bir duyuru yaptılar. “Ücretsiz bir mektep açıyoruz. Her çocuk kabul edilecek. Kökeni ne olursa olsun. Eğitim bir ayrıcalık değil, haktır.”

Mektep güneşli bir mayıs günü kapılarını açtı. Her yerden çocuklar geldi. Dağlardan inen çekingen yörük çocukları, yetimler, kasabalılar, hatta varlıklı ailelerin çocukları bile. Hacı İbrahim Efendi binayı dualarla açtı. “İşte gerçek hayır. Sınır tanımayan şefkat, koşul aramayan merhamet.”

Aylar geçti, mektep büyüdü, şöhreti yayıldı. Uzak köylerden aileler çocuklarını getirmeye başladı. Bir zamanlar Tahir’i lanetli ailenin oğlu diye anan kasaba, şimdi onu “Tahir Bey” diye selamlıyordu. Ama Tahir için önemli olan her akşam eve döndüğünde onu karşılayan gülümsemeydi, Nefise’nin yorgun ama mutlu yüzüydü.

Bir sonbahar akşamı mektepteki çocukların bahçede oynadığını izlerken Nefise Tahir’in elini tuttu ve karnına götürdü. “Bir çocuğumuz olacak,” diye fısıldadı. Tahir gözlerinden yaşlar süzülürken utanmadı. “Çocuğumuz farklı bir dünyada büyüyecek,” diye söz verdi. Sevginin ve saygının kan bağından, servetin büyüklüğünden önemli olduğu bir dünyada.

Yıllar geçti. Tahir ve Nefise’nin üç çocuğu oldu. Büyük konak kahkahalarla, hayatla doldu. Çocuklar mektepteki öğrencilerle birlikte oynadı. Aralarında fark yoktu. Mektep artık yüzlerce çocuğa eğitim veriyordu. Mezunlar arasında doktorlar, öğretmenler, tüccarlar, çiftçiler vardı. Hepsi Tahir ve Nefise’nin adını hayırla anıyordu.

Bir zamanlar onları reddeden kasaba şimdi onları örnek gösteriyordu. Şevket Efendi torununun mektepte okumasına izin vermişti. Feride ve Rukiye ise hiç evlenememişti, aradıkları zenginliği bulamadan yaşlanmışlardı. Ama Tahir ve Nefise için bunların hiçbiri önemli değildi. Önemli olan her gün birlikte uyanmalarıydı, çocuklarının gülüşleriydi, akşamları ocak başındaki sessiz huzurdu.

Yıllar sonra saçları beyazlamış, yüzleri kırışmış ama gözleri hala parlak iki insan olarak konağın önündeki taş sekede oturdular. Bahçede torunları oynuyor, uzakta mektepten çocuk sesleri geliyordu. “O mektubu yaktığın için pişman oldun mu hiç?” diye sordu Nefise. Tahir karısının elini sıktı. “Hayatımın en iyi hatasıydı. Çünkü bana beni aramaya gelecek kadar cesur olan tek kadını verdi.”

Nefise ona yaslandı. “Bana hiç hayal bile edemeyeceğin bir hayat verdiğin için sağ ol. Süslü elbiseler ve konaklar yüzünden değil, sonunda ait olduğun bir yer verdiğin için.”

Güneş dağların ardına çekilirken gökyüzünü altınlara, kırmızılara boyadı. Uzakta bir kartal süzülüyor, çocuklar gülüşüyor, rüzgar çam ağaçlarını okşuyordu. Dünyanın kırmaya çalıştığı iki insan birbirlerini tutuyordu. Gerçek sevginin sınır tanımadığının, onurun altınla satın alınamayacağının, cesur yüreklerin her zaman eve giden yolu bulacağının yaşayan kanıtı olarak hikayeleri kuşaklar boyu anlatılan bir efsane olacaktı.

Mütevazı bir adamı fakir sanarak seven öğretmen, sevgisinin onu yalnız dağların sırrına değil hepsinden değerlisine, birlikte inşa ettikleri iyilik imparatorluğuna götürdü. Taş taş, tuğla tuğla, sevgi dolu eylem eylem ve dağlar, her şeye tanık olan kadim dağlar hikayelerini rüzgarlarına fısıldamaya devam etti. Dinlemesini bilenlere, sevmenin gerçek anlamını arayan kalplere.

Gerçek sevgi, cesaret ve iyilikle yazılmış bir hayat.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News