Milyarder, engelli babasını besleyen garsonu gördü… Sonra ne olacağını beklemiyordu!

Zamanın Efendisi
İstanbul semaları, şehrin gün boyu biriktirdiği tüm günahları ve yorgunluğu yıkayıp atmak istercesine griye çalıyordu. Karaköy’ün dar arka sokaklarına vuran yağmur damlaları asfaltın üzerindeki yağ ve kir tabakasıyla birleşerek caddeleri devasa karanlık bir aynaya çevirmişti. Saat 19.30 sularıydı ve iş çıkış trafiğinin o boğucu kornaları uzaktan gelen bir uğultu gibi duyuluyordu. Orhan Demir son model siyah sedan arabasının arka koltuğunda değil, bu kez kaldırım kenarında saçakların altına sığınmış bir halde duruyordu. Şoförü birkaç sokak ötedeki otopark sorununu çözmeye çalışırken Orhan, milyon dolarlık inşaat projelerinin ve Nişantaşı’nın steril havasının çok uzağında, hayatın tam ortasında bekliyordu. Üzerindeki İtalyan kesim lacivert takımı, jilet gibi ütüsüyle bu sokakların paslı dokusuna meydan okurcasına kusursuzdu. Ancak gözleri vitrindeki kendi yansımasına değil, hemen önündeki küçük buğulu cama takılıp kalmıştı.
Burası bir esnaf lokantasıydı. İçerisi dışarıdaki dondurucu soğuğa inat, sarı ışıklarla ve yoğun yemek buharıyla doluydu. Camın hemen ardındaki masada hayatın en yalın ve belki de en acımasız sahnesi oynanıyordu. Orhan istese de gözlerini alamadı. Masada genç bir kadın, Leyla ve tekerlekli sandalyeye yığılmış yaşlı bir adam, İbrahim oturuyordu. Leyla’nın üzerinde günün tüm yorgunluğunu taşıyan, yakası hafifçe sararmış beyaz bir önlük vardı. Saçları alelacele toplanmış, yüzündeki o ince çizgiler yaşından çok daha büyük bir yükü sırtlandığını haykırıyordu. Ama asıl detay elindeki kaşıktı. Leyla kendi yemeğine dokunmamıştı bile. Bütün dikkati karşısındaki babasındaydı. İbrahim’in felçli bedeni sandalyede hafifçe yana kaymış, ağzının kenarı istemsizce titriyordu. Leyla sıcak mercimek çorbasını kaşığa dolduruyor, dudaklarını büzerek nazikçe üflüyor ve sabırla babasının ağzına götürüyordu.
Tanrı ayrıntıda gizlidir derler. İşte o an tanrı ya da kader, Leyla’nın titreyen bileğindeydi. Kaşığı tutarken serçe parmağının havaya kalkması bir zarafet gösterisi değil, kaslarının artık iflas etmeye başladığının, krampların bir işaretiydi. Orhan cebindeki ellerini yumruk yaptı. Bu sahne ona neden bu kadar dokunmuştu? Belki de kendi babasını hatırladığı için değil, tam tersine kendi dünyasında bakım denen şeyin soğuk hastane odalarında parasını ödediği hemşireler tarafından yapılan mekanik bir işlem olmasından kaynaklanıyordu. Burada ise para yoktu. Sadece saf, ham ve biraz da acı veren bir fedakarlık vardı.
Çorbanın buharı İbrahim’in kalın çerçeveli numaralı gözlüklerini buğulandırıyor, yaşlı adam dünyayı puslu bir perdenin ardından izliyordu. Tam o sırada İbrahim zorlukla yutkunduğu çorbayı hafifçe öksürerek dışarı çıkardı. Çorba Leyla’nın eline ve babasının eski yün hırkasına döküldü. Orhan dışarıdan Leyla’nın yüzünde bir bıkkınlık, bir öfke belirtisi aradı. “Yeter artık.” demesini bekledi. Çünkü insan doğası zayıftı, sabır tükenirdi. Ama Leyla cebinden çıkardığı bez mendille babasının çenesini silerken ona bir bebekmiş gibi gülümsedi. Dudakları kıpırdadı. Muhtemelen “Sorun değil babacığım, geçti.” diyordu.
İşte tam bu noktada siz değerli okuyucularıma sormak istiyorum: Hayatınızda en son ne zaman karşılık beklemeden, sadece sevgiyle birinin yükünü omuzladınız? Ya da şöyle sorayım: Biri sizin en zayıf anınızda titreyen elinizi hiç bırakmadan tuttu mu? Çoğu zaman kahramanlık pelerin takmak değil, o çorba kaşığını sabırla tutabilmektir.
Lokantanın diğer köşesinde takım elbiseli ama Orhan’ınkine kıyasla ucuz olduğu her halinden belli olan bir kumaşa sarılmış orta yaşlı bir adam sabırsızca masaya vuruyordu. Adamın önündeki pilav bitmişti ve çay istiyordu. Gözleri sürekli saatindeydi. Zaman onun için nakitti. Oysa Leyla ve babası için zaman yavaş çekimde akan ağrılı bir nehir gibiydi. “Müşteri bakar mısınız?” diye bağırdı. Sesi camın dışına, Orhan’ın olduğu yere kadar boğuk bir şekilde ulaştı. Leyla irkildi. Elindeki kaşık havada asılı kaldı. Bir seçim yapmak zorundaydı. Babasının ağzına götürmek üzere olduğu o son lokmayı vermek mi yoksa velinimet olan o kaba müşteriye koşmak mı? Kapitalizmin o soğuk kuralı bu küçük esnaf lokantasında bile geçerliydi. Para veren emrederdi.
Leyla babasına mahcup bir bakış attı. İbrahim’in gözlerinde ise derin bir hüzün ve anlayış vardı. Felçli eliyle “Zar zor git” dercesine bir işaret yapmaya çalıştı. O işaret bir babanın kızına verebileceği en ağır izindi. “Beni bırak, işine bak.” Leyla kaşığı kaseye bıraktı. O metalin porselene çarparken çıkardığı ses dışarıdan duyulmasa da Orhan’ın zihninde bir çan gibi yankılandı. Leyla ayağa kalktı, önlüğünü düzeltti ve o sahte profesyonel gülümsemesini takınarak müşteriye doğru yürüdü. Ayakkabılarına baktı Orhan. Beyaz olması gereken ama artık griye dönmüş, topukları basılmaktan deforme olmuş spor ayakkabılar. O ayakkabılar kilometrelerce yolun, hastane koridorlarının ve restoran masalarının arasında mekik dokuyan bir hayatın sessiz tanıklarıydı.
Orhan kapıya doğru bir adım attı. Nedenini bilmiyordu. Sadece o müşterinin Leyla’ya bir kez daha bağırmasına tahammül edemeyeceğini hissetti. Amaçsız bir merak mıydı? Yoksa vicdanının derinliklerinde uyanan bir rahatsızlık mı? Kapının kolunu tuttuğunda metalin soğukluğu avucunu yaktı. İçeri girdiğinde duyduğu ilk şey müşterinin azarlayan sesi değil, yağmurdan sırıl sıklam olmuş ayakkabılarının gıcırtısı ve burnuna çarpan o keskin mercimek çorbası kokusuydu. Artık vitrinin dışında değildi. Sahnenin içindeydi.
Orhan’ın içeri girmesiyle lokantadaki hava değişti. O pahalı parfümü içerideki yemek kokusuyla garip bir tezat oluşturdu. Müşteri başını çevirip ona baktı. Sonra Leyla’ya baktı. Ama Orhan’ın gözleri sadece köşede ağzının kenarında kurumuş çorba lekesiyle başı öne eğik duran İbrahim’in üzerindeydi. Orhan kapının eşiğinden içeri adımını attığında içerideki sıcak hava ve yoğun yemek kokusu yüzüne bir tokat gibi çarptı. Burası Nişantaşı’ndaki o yüksek tavanlı, hafif caz müziği çalan restoranlara benzemiyordu. Burada hava ağırdı, soğan, yanık yağ ve nemli yün kokusu birbirine karışmıştı.
Orhan köşede pencerenin hemen yanındaki boş bir masayı gözüne kestirdi. Ahşap sandalye gıcırdadı. Masanın üzerindeki muşamba örtü hafifçe yapışkandı. Oturdu. Bedeni bu ortama yabancıydı ama zihni garip bir şekilde bir laboratuvar faresi gibi bu yeni ekosistemi inceliyordu. Leyla o sırada huysuz müşterinin siparişini mutfağa iletiyordu. Orhan genç kadının sırtındaki ter izini fark etti. O iz sadece bugünün değil, sabahın kör karanlığında başlayan bir maratonun haritasıydı.
Zihnimiz bir an için Leyla’nın sabahına, o kaotik yolculuğa dönsün. Saat 05.30. İstanbul’un o gri, merhametsiz şafağı, Leyla babasını tekerlekli sandalyeye bindirip apartmanın asansörsüz merdivenlerinden her basamakta nefesini tutarak indiriyordu. Tekerlekli sandalyenin metal kolları avuç içlerini nasırlaştırmıştı. Sonra o korkunç metrobüs yolculuğu, insanların balık istifi gibi yığıldığı ter ve nefret kokan o metal kutunun içinde babasının sandalyesine yer açabilmek için ettiği kavgalar. “Kaptan, orta kapıyı aç.” diye bağırmaktan kısılan sesi, “Her sabah tıp fakültesinde cerrah olmak için eğitilen o eller şimdi insanların itiş kakışına siper oluyordu. Leyla’nın yorgunluğu sadece fiziksel bir tükeniş değil, ruhunun yavaş yavaş aşınmasıydı.
Şimdi lokantanın sarı ışıkları altında Leyla tekrar babasının yanına döndü. Orhan kadının yürüyüşüne dikkat kesildi. Flober bir karakterin ruhunu anlatmak için onun nesnelerine bakardı. Orhan da öyle yaptı. Gözleri Leyla’nın ayakkabılarına kilitlendi. Ucuz, markası silinmiş beyaz spor ayakkabılar. Ama dikkatli bakıldığında ayakkabının sol tarafının daha fazla aşındığı görülüyordu. Çünkü babasının tekerlekli sandalyesini iterken yokuşlarda güç almak için sol ayağına daha fazla yükleniyordu. O ayakkabılar sessiz birer kahramanlık anıtıydı. Çatlamış tabanlarında İstanbul’un bütün o acımasız yokuşlarının izi vardı.
Orhan elini kaldırıp garsonu çağırmadı. Sadece bekledi. Lokantanın sahibi Orhan’ın üzerindeki takım elbisenin kalitesini fark etmiş olacak ki çekingen bir tavırla yaklaştı. “Hoş geldiniz beyefendi. Ne verelim?” Orhan gözlerini Leyla’dan ayırmadan sadece “Çay.” dedi. “Taze olsun.” Tabii hemen çay geldi. İnce belli bardakta tavşan kanı. Orhan bardağın sıcaklığını parmak uçlarında hissederken bakışlarını İbrahim’e çevirdi. Yaşlı adamın başı hafifçe sağa yatmıştı. Felç yüzünün bir yarısını donuk bir maskeye çevirmişti. Ama diğer yarısı, o diğer yarıda dehşet verici bir farkındalık vardı. İbrahim’in zihni o hasarlı bedenin içinde pırıl pırıl işleyen bir saat mekanizması gibi çalışıyordu ama dışarıya çıkamıyordu.
İbrahim Orhan’ın bakışlarını hissetti. Bu bakışı tanıyordu. Gençliğinde Kapalı Çarşıda dükkanı varken dükkanını ucuza kapatmak isteyen tüccarlar da ona böyle bakardı; hesapçı, soğuk, analiz eden bir bakış. “Bu adam bir kurt,” diye düşündü İbrahim. “Ve benim kızım da savunmasız bir kuzu.” İçinde volkanlar patlıyordu. Kızı bir doktor adayıydı. O eller neşter tutmalıydı, soğan doğramamalıydı. O eller hayat kurtarmalıydı, babasının ağzına çorba tıkıştırmamalıydı. İbrahim kendini bir yük, devasa bir taş gibi hissediyordu. “Keşke,” diye geçirdi içinden, o tanıdık karanlık dua ile. “Keşke o gece o kriz beni tamamen alıp götürseydi de Leyla’nın kanatlarını kırmasaydım.”
Leyla babasının ağzındaki çorba lekesini silmek için eğildiğinde İbrahim sağlam olan eliyle kızının bileğini hafifçe itmeye çalıştı. Bu bir reddediş değil, bir yakarıştı. “Git,” demek istiyordu. “Beni bırak, kendini kurtar.” Ama boğazından sadece hırıltılı anlamsız bir ses çıktı. Leyla babasının ne demek istediğini anladı. Yüzüne o kırık gülümsemeyi yerleştirdi. “Şşt! Tamam babacığım, az kaldı bitecek şimdi. Sonra eve gideceğiz. Sana ıhlamur yapacağım.” Sesi o kadar şevkatliydi ki lokantadaki gürültü bir anlığına sönükleşti. Orhan çayından bir yudum aldı. Çay acıydı. Ya da belki ağzındaki tat kendi hayatının o metalik tadıydı.
Orhan’ın hayatında kimse ona böyle bakmamıştı. Annesi o daha çocukken davetlerde kaybolur, babası ise onu bir şirket varisi, bir proje olarak görürdü. Bu sefil lokantada, bu yoksulluğun ortasında Orhan’ın milyarlarca dolarla satın alamadığı bir şey vardı: Saf, çıkarsız bir bağ. Ve bu durum Orhan’ı öfkelendirdi. Bu kadar sefil bir hayatta nasıl bu kadar insan kalabiliyorlardı? Bu bir gösteri miydi?
Leyla babasına bir kaşık daha uzattı. İbrahim kızının gözlerindeki yorgunluğu görünce direnmeyi bıraktı ve ağzını açtı. Bu teslimiyet bir yenilgi değil, kızının emeğine duyduğu saygıdandı. Anadolu’da bir söz vardır: “Baba duası almayan iflah olmaz.” Derler. İbrahim dua edemiyordu. Kelimeler dudaklarından dökülemiyordu. Ama kalbinden geçenler Leyla’nın etrafında görünmez bir kalkan örüyordu sanki.
Tam burada bir an duralım. Hepimiz farklı şehirlerde farklı hayatlar yaşıyoruz ama bu sahne o kadar evrensel ki… Şu an bu hikayeyi okurken belki Berlin’in yağmurlu bir sokağında otobüs bekliyorsunuz. Belki Bakü’de sıcak bir odada çayınızı yudumluyorsunuz. Belki de İstanbul’un trafiğinde sıkışıp kaldınız. Hangi şehirden, hangi hikayenin içinden bize katıldığınızı yorumlara yazın. Leyla’nın bu sessiz mücadelesinin sesi bakalım dünyanın hangi köşelerine kadar ulaşmış. Sizin şehrinizde de böyle görünmez kahramanlar var mı?
Orhan çay bardağını tabağa sertçe bıraktı. Çıkan ses Leyla’yı irkiltti. Genç kadın başını çevirdi ve ilk kez gerçekten Orhan’la göz göze geldi. Müşteri ve garson olarak değil, iki insan olarak. Orhan’ın gözlerinde buz gibi bir yargılama, Leyla’nın gözlerinde ise savunmaya geçmiş bir gurur vardı. O an havada asılı kalan toz zerrecikleri bile dondu sanki. Leyla babasının ağzını son kez sildi. Peçeteyi masaya bıraktı ve derin bir nefes alarak Orhan’ın masasına doğru yürüdü. Yürüyüşünde bir aksama vardı. Sağ ayağı hafifçe sürüyordu. Belli ki o da sakattı ya da sadece çok yorgundu.
Orhan kadının yaklaşmasını beklerken zihnindeki o acımasız testi uygulamaya karar verdi. Bakalım bu melek maskesinin altında ne yatıyordu? Para mı istiyordu? Acınmak mı yoksa gerçekten bu kadar masum muydu? Leyla masaya ulaştı. Elleri önlüğünün cebindeydi. “Bir isteğiniz var mıydı beyefendi? Çayınız soğumuş. Tazelememi ister misiniz?” Sesi bir neşter gibi keskin ve soğuktu. Hiçbir sıcaklık emaresi yoktu. Profesyonel bir duvardı bu.
Orhan arkasına yaslandı. Sandalyenin ahşabı sırtına battı. Gözlerini kıstı. “Çay soğuk değil.” dedi. Sesi alçak ama tehditkardı. “Ama masanız kirli ve şu…” eliyle İbrahim’i işaret etti, sanki bir eşyadan bahsediyormuş gibi. “Şu manzara iştahımı kapatıyor. Burası bir restoran mı yoksa bakım evi mi?”
Bu cümle bir tokat gibi patladı aralarında. Leyla’nın yüzündeki renk çekildi. Dudakları titredi ama gözlerini kaçırmadı. İbrahim köşede duyduklarını anlamıştı. Tekerlekli sandalyesinde küçüldükçe küçüldü. Orhan attığı okun hedefini bulduğunu düşündü. Şimdi ne yapacaktı bu kız? Özür mü dileyecekti? Patronunu çağırmasından mı korkacaktı yoksa ağlayacak mıydı? Flober karakterlerini uçuruma itmeyi severdi. Sırf nasıl düşeceklerini görmek için. Orhan da Leyla’yı itmişti. Ama Leyla’nın düşmeye niyeti yoktu.
“Burası bir restoran mı yoksa bakım evi mi?” Orhan’ın bu sorusu lokantanın o yoğun gürültülü havasında asılı kaldı. Kelimeler havadan daha ağırdı. Sanki görünmez bir duman gibi masanın üzerine çöktü. Etraftaki kaşık çatal sesleri bir anlığına bıçak gibi kesildi. Yan masadaki inşaat işçileri, tezgahın arkasındaki aşçı hatta o huysuz müşteri bile dönüp baktı. İstanbul’un bu köşesinde yoksulluk bir kaderdi ama saygısızlık, saygısızlık affedilmez bir suçtu. Ancak Orhan’ın üzerindeki o pahalı takım elbise ona görünmez bir dokunulmazlık zırhı sağlıyordu. Kimse sesini çıkaramadı.
Leyla’nın yüzündeki kan çekildi. Teni mermer gibi soluklaştı. Ancak Orhan’ın beklediği o ezilmişlik, o titrek özür gelmedi. Leyla babasının ağzını sildiği peçeteyi yavaşça masaya bıraktı. Hareketleri ağır çekimdeymiş gibi kontrollüydü. Gözlerini Orhan’ın gözlerine dikti. O kahverengi gözlerde Flober’in romanlarında sıkça tasvir ettiği o gururlu çaresizlik vardı.
“Beyefendi,” dedi Leyla. Sesi fısıltı kadar kısık ama bir o kadar da netti. “Menüde sadece yemekler yazar. Haysiyet ve merhamet menüde yazmaz. O insanın mayasında olur. Ya vardır ya yoktur.”
Orhan bu cevabı beklemiyordu. Kaşları hafifçe kalktı. Bu kız haddini aşıyordu. Ya da belki de Orhan hayatında ilk kez satın alamadığı bir şeyle, karakterle karşılaşıyordu. Leyla daha fazla konuşmadı. Cevabını vermişti ama bedeli ne olacaktı? Bunu düşünmeye fırsatı yoktu. Babasının önündeki boş çorba kasesini ve kendi tepsi üzerindeki kirli bardakları almak için uzandı. Amacı Orhan’ın göz zevkini bozan o manzarayı ortadan kaldırmaktı. Tepsiyi tek eliyle kavradı. Diğer eliyle babasının tekerlekli sandalyesini hafifçe geriye çekmek istedi. Ancak yorgunluk sinsi bir düşman gibi tam o anı kolluyordu. Sabahın 5’inden beri ayakta olan o bacaklar, o aşınmış spor ayakkabının içindeki şişmiş ayak bilekleri bir anlığına isyan etti.
Lokantanın zemininde muhtemelen yıllardır orada olan, kimsenin umursamadığı hafif kalkık bir kalebur kenarı vardı. Leyla’nın o yorgun sol ayağı o küçük çıkıntıya takıldı. Her şey bir saniye içinde oldu ama izleyenlere bir asır gibi geldi. Leyla’nın dengesi bozuldu, öne doğru sendeledi. Elindeki tepsi yer çekimine teslim oldu. Tepsinin içindeki yarım kalmış bir bardak çay ve babasının kasesinde kalan o son birkaç kaşık koyu kıvamlı mercimek çorbası havada ölümcül bir yay çizdi. Şangırtı, camın kırılma sesi lokantadaki sessizliği paramparça etti. Ancak asıl felaket ses değil, görüntüydü. O koyu sarımtırak çorba ve sıcak çay Orhan’ın o kusursuz İtalyan kesim lacivert ceketinin üzerine, tam da göğsüne dökülmüştü. Beyaz gömleği anında turuncu ve kahverengi bir lekeyle haritaya döndü.
Zaman dondu. Sıcak sıvının derisine temas etmesiyle Orhan ayağa fırladı. Sandalyesi geriye doğru devrildi ve yerde gürültülü bir ses çıkardı. “Sen ne yaptığını sanıyorsun!” diye bağırdı Orhan. Sesi ilk kez kontrolünü kaybetmişti. Eliyle ceketindeki lekeyi silmeye çalıştı. Ama nafileydi. Leke kumaşın liflerine çoktan işlemişti. Tıpkı o anın utancının Leyla’nın ruhuna işlemesi gibi.
O sırada mutfaktan lokantanın işletmecisi olan orta yaşlı, göbeği önlüğünden taşan Niyazi Bey fırladı. Olayı görmemişti ama sesi duymuştu. Orhan’ın üzerini, o pahalı kumaşı mahvolmuş görünce adamın yüzü dehşetle çarpıldı. Müşteri velinimet idi. Ama böyle zengin bir müşteri Niyazi Bey için bir piyangoydu ve şimdi o piyango bileti çorbayla ıslanmış bir kağıt parçasına dönmüştü.
“Leyla!” diye kükredi Niyazi Bey. “Allah kahretmesin. Ne yaptın sen? Kör müsün kızım?” Niyazi Bey hemen Orhan’ın yanına koştu. Elindeki kirli bezle adamın ceketini silmeye kalkıştı ama Orhan tiksintiyle adamı itti. “Dokunma.” dedi Orhan, dişlerinin arasından.
Leyla yerde kırık cam parçalarının arasındaydı. Dizlerinin üzerine düşmüştü. Eline batan bir cam kırığı avucunu kesmişti. İnce bir kan sızıyordu ama o acıyı hissetmiyordu bile. Onun hissettiği tek acı babasının bakışlarıydı. Başını kaldırdı ve İbrahim’e baktı. İbrahim, “O anı anlatmaya kelimeler yetersiz kalır.” Felçli adam tekerlekli sandalyesinde sarsılıyordu. Sağlam olan tek eliyle tekerleği kavramış, kendini öne, kızına doğru atmaya çalışıyordu. Ama emniyet kemeri onu tutuyordu. Boğazından insana benzemeyen, yaralı bir hayvanın inlemesine benzeyen boğuk bir ses çıkıyordu. “Hı hı.” Bu ses “Kızıma bağırmayın” demekti. “Onun suçu yok. Suç benim” demekti. “Ben ölseydim bunlar olmazdı” demekti.
İbrahim’in gözlerinden yaşlar kırışık yanaklarına, oradan da o eski yün hırkasına damlıyordu. Bir babanın en büyük çaresizliği, evladını koruyamadığı andır. Ve İbrahim o an o sandalyede binlerce kez öldü.
Sevgili dostlar, hikayenin tam bu en can alıcı noktasında size sormak istiyorum: Bir insanı sadece o anki görüntüsüne, yaptığı bir hataya veya üzerindeki kıyafete göre yargıladığınız oldu mu hiç? Ya da tam tersi, hak etmediğiniz halde sırf şartlar aleyhinize olduğu için bir başkasının yargısına maruz kaldınız mı? O an o lokantada olsaydınız, Orhan’ın yerinde olsaydınız ne yapardınız? Yoksa sessizce izleyen diğerleri gibi mi olurdunuz? Yargılamanın o soğuk bıçağını hissettiğiniz anları yorumlarda paylaşın. Çünkü bazen bir yorum bir başkasının yalnızlığına şifa olur.
Orhan ceketini silmeyi bıraktı. Öfkesi hala sıcaktı ama garip bir şey oldu. Gözleri yerde titreyen Leyla’dan kayıp o hırıltılı sesler çıkaran İbrahim’e takıldı. Yaşlı adamın çaresizliği o kadar saf, o kadar çıplak ve o kadar gerçekti ki Orhan’ın kalbini çevreleyen o buzdan duvarlarda ince bir çatlak oluşturdu. İbrahim’in titreyen eli havada asılı kalmış kızına uzanmaya çalışıyordu. Niyazi Bey hala bağırıyordu. “Defol git, kovuldun! Bugünün yevmiyesini de vermiyorum. O ceket parasına sayarsın. Rezalet!”
Leyla yerden kalkmaya çalıştı. “Tamam Niyazi abi, özür dilerim. Temizlerim,” dedi sesi titreyerek. “Ne temizlemesi? Mahvettin adamı. Çık dışarı!” Orhan elini havaya kaldırdı. “Sus.” Niyazi Bey’in sesi aniden kesildi. “Efendim?” Orhan derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan o ağır yemek kokusu şimdi ona daha farklı geliyordu. Sanki acının kokusuydu bu. Bakışlarını Leyla’ya çevirdi. Kızın avucundaki kanı gördü. Sonra İbrahim’e baktı ve sonra İbrahim’in bileğinde parlayan o şeye… Orhan’ın dikkati Flobert vari bir hassasiyetle kaostan sıyrılıp tek bir detaya odaklandı.
İbrahim’in o zayıf kemikli bileğinde, hırkasının kolunun altından hafifçe görünen metal bir parıltı vardı. Eski deri kordonlu bir saat. Ama sıradan bir saat değildi bu. Kasa yapısı, o kendine has bombeli camı… Orhan’ın kalbi teklemedi ama zihni bir anlığına durdu. O saati tanıyordu. O sadece bir saat değildi, bir tarihti. Orhan’ın dedesinin şirketi ilk kurduğu yıllarda sadece çok özel ustalara özel siparişle yaptırdığı ve “Zamanı Yönetenler Serisi” denilen o efsanevi saatlerden biriydi. Piyasada bunlardan sadece beş tane kalmıştı ve koleksiyonerler bunun için servet ödüyordu.
Bu adamda… diye düşündü Orhan şaşkınlık ve inanamama karışımı bir hisle. Bu adamda bu saatin ne işi var? Öfke yerini buz gibi bir meraka bıraktı. Olay artık basit bir kaza veya sakarlık değildi. Kader, Orhan’ın önüne çözmesi gereken bir bilmece atmıştı.
“Hesabı getir.” dedi Orhan. Sesi artık bağırmıyordu ama emredici tonu değişmemişti. Niyazi Bey şaşırdı. “Efendim, ceketiniz kız…” “Hesabı getir dedim ve kıza dokunma.” Leyla şaşkınlıkla başını kaldırdı. Gözleri yaşlıydı ama hala o ateşi taşıyordu. Orhan’ın neden birdenbire durduğunu anlamamıştı. Sadece babasına koştu, kollarını onun boynuna doladı. “Tamam baba, tamam ben iyiyim,” diye fısıldadı. İbrahim’in hıçkırıkları kızının omzunda sönümlendi.
Orhan ise cebinden cüzdanını çıkarırken gözlerini o saatten bir an olsun ayırmıyordu. O saat bu hikayenin kilidiydi ve Orhan o kilidi açmadan buradan gitmeyecekti.
Orhan lokantadan çıktığında yağmur şiddetini artırmıştı. Şemsiyesini tutan şoförü, patronunun ceketindeki o devasa lekeyi görünce dehşetle irkildi ama profesyonelliğini bozmadı. Orhan arka koltuğa, o steril deri kokan güvenli alanına kendini attığında dış dünyayla arasındaki ses duvarı yeniden örüldü. Motorun sessiz uğultusu ve sileceklerin ritmik sesi dışında her şey susmuştu. Ama Orhan’ın zihnindeki gürültü dışarıdaki fırtınadan daha şiddetliydi.
“Eve mi efendim?” diye sordu şoför, dikiz aynasından çekingen bir bakış atarak. Orhan bir süre cevap vermedi. Gözleri yağmur damlalarının süzüldüğü karartılmış cama takılıydı. Ama gördüğü şey sokaklar değildi. Gördüğü şey o titreyen damarlı bilekteki saatti.
“Hayır,” dedi Orhan. “Bekle, aracı çalıştırma.” Cebinden telefonunu çıkardı. Ekranın mavi ışığı yüzündeki sert hatları aydınlattı. Orhan Demir sadece bir inşaat zengini değildi. O detaylara takıntılı bir koleksiyonerdi. Hafızası görsel bir arşiv gibiydi. O saatin kadranındaki romen rakamlarının yazı tipi, akrebin ucundaki o karakteristik kıvrım, kasanın yan tarafındaki ince işlemeler… Bunlar sıradan bir üretim değildi. O saat Demir Holding’in kurucusu olan dedesi Hamdi Demir’in 1970’lerde şirketin altın çağını kutlamak için İsviçre’deki bir atölyeye özel olarak tasarlattığı sadece 5 adet üretilen miras serisiydi. O saatlerden biri Orhan’ın kasasındaydı. Biri müzedeydi, diğeri kayıptı. Ve şimdi o kayıp parçalardan biri Karaköy’ün arka sokaklarında çorbayla lekelenmiş eski bir hırkanın altındaydı.
Orhan rehberinde antikacı Refik ismini bulup aradı. Saat geç olmuştu ama Refik gibiler için zaman kavramı zaten esnekti. Telefon ikinci çalışta açıldı. “Orhan Bey, bu saatte hayırdır?” “Refik, beni iyi dinle,” dedi Orhan. Sesi buz gibiydi. “Dedem Hamdi Bey’in o meşhur beş saatini hatırlıyorsun değil mi? Onlardan birini kimlere hediye ettiğini kayıtlardan bulabilir misin?”
Karşı taraftan bir hışırtı, kağıt sesleri geldi. “Orhan Bey, o listeyi ezbere biliyorum. Biri sizde, biri bakanlık müzesinde, biri rahmetli ortağındaydı ve biri de… bir dakika.” Refik duraksadı. “5. saat Hamdi Bey’in ‘zamanın efendisi’ dediği bir ustaya verilmişti. İstanbul’un kule saatlerini tamir eden tek adama… Ama o adam yıllar önce piyasadan silindi.” “Adı ne?” diye sordu Orhan. Kalbi göğüs kafesinde garip bir ritimle atıyordu. “İbrahim… İbrahim Yılmaz. Galata ve Eminönü bölgesindeki tüm tarihi saatlerin bakımını o yapardı. Efsane bir ustaydı. Dediniz ona o kadar saygı duyardı ki, ‘Ben binaları dikiyorum ama ruhunu bu adam üflüyor,’ derdi. Neden sordunuz?”
Orhan cevap vermedi. Telefonu yavaşça kulağından indirdi ve kapattı. İbrahim Yılmaz… Parçalar zihninde birleşmeye başladı ama birleşirken Orhan’ın vicdanına batıyordu. Şirketin yeni projesi Karaköy sahilindeki o devasa alışveriş ve yaşam merkezi projesi Time Plaza. Projenin tam göbeğinde yıkılması gereken eski harabe bir saat tamir atölyesi vardı. Tapusu inatçı bir ihtiyara aitti ve avukatlar aylardır o dükkanı satın alamıyordu. Adam ne parayı kabul ediyor ne de görüşmeye geliyordu. Sadece hayır diyordu.
Orhan tabletini açıp proje dosyalarına girdi. Haritayı büyüttü. Yıkım alanının ortasındaki o kırmızı işaretli parsel. Mal sahibi: İbrahim Yılmaz. Orhan’ın boğazı düğümlendi. Az önce üzerine çorba döken, “Bakım evi mi burası?” diye aşağıladığı, zavallı ve aciz gördüğü o adam, dedesinin “zamanın efendisi” dediği ustaydı. Ve Orhan o ustanın son kalesini, atölyesini yıkmak için uğraşan şirketin başındaydı.
O an Flober’in insan doğasına dair o acımasız tespiti aklına geldi. Her şey bir yanılsamadır. Orhan gücü ve parayı temsil ettiğini sanıyordu ama aslında zamanın karşısında acizdi. İbrahim ise bedenen acizdi, felçliydi, konuşamıyordu ama zamanın sırrına sahipti. O yıkık dükkan sadece bir mülk değil, bir hafızaydı. İbrahim o dükkanı satmıyordu. Çünkü satarsa geçmişini, kimliğini, dedesiyle olan o dostluğunu satmış olacaktı.
Orhan camı hafifçe araladı. İçeri giren soğuk hava yüzündeki yanmayı biraz olsun hafifletti. Gözlerinin önünde Leyla belirdi. O kız babasının kim olduğunu biliyor muydu? Muhtemelen biliyordu. O yorgunluk, o çaba sadece babasına bakmak için değildi. Aynı zamanda o mirası, o onuru korumak içindi. Kız, yıkılmak üzere olan bir kalenin son muhafızıydı ve şimdi Orhan’ın elinde korkunç bir güç vardı. İbrahim’in durumu ortadaydı; paraya, tedaviye, bakıma ihtiyaçları vardı. Orhan o dükkanı almak için aylardır avukatlarını yolluyordu. Ama şimdi, şimdi bizzat kendisi elindeki bu yeni bilgiyle, bu zafiyetle kapılarını çalabilirdi. Bu Orhan için ticari bir zafer olacaktı. Ama insani bir yenilgi miydi?
Bu noktada durup sizlere kendi hayatınızın tavan arasına bir bakmanızı rica ediyorum. Belki sizin de evinizin bir köşesinde dedenizden kalma eski bir köstekli saat, anneannenizin çeyizinden bir örtü ya da babanızın eski bir aleti vardır. Maddi değeri belki yoktur ama manevi değeri paha biçilemez olan o eşya nedir? Yorumlarda bizimle paylaşın. Çünkü o eşyalar sadece birer nesne değil, bizi köklerimize bağlayan çapa zincirleridir. Onları kaybettiğimizde kimliğimizden bir parça kopar.
Orhan tableti kapattı. Gözleri karanlıkta
parlıyordu. Artık ne yapacağını biliyordu. Bu bir satranç oyunuydu. Ve Orhan şahmat hamlesini görmüştü. Ama bu hamleyi yaparken rakibinin elini sıkacak mıydı, yoksa masayı mı devirecekti?
“Gidelim,” dedi şoföre. “Eve mi efendim?” “Hayır,” dedi Orhan. Sesi kararlıydı. “Şirkete, arşiv dairesine inmem lazım. Yarın sabah için hazırlamam gereken bir teklif var.”
Araba hareket ettiğinde Orhan son kez o küçük lokantaya baktı. Işıklar sönmek üzereydi. İçeride Leyla muhtemelen yerleri siliyor, babası ise o karanlık köşede bileğindeki o ağır saatle zamanın geçişini sayıyordu. Orhan o gece uyumayacaktı. Yarın yapacağı teklif sadece bir gayrimenkul anlaşması olmayacaktı. Bu bir ruh satın alma girişimiydi.
Şoför gaza bastı. Araba İstanbul’un ıslak caddelerinde süzülerek gözden kayboldu. Ancak Orhan’ın zihnindeki çarklar tıpkı İbrahim’in tamir ettiği o kule saatleri gibi geri dönülemez bir sona doğru tik taklamaya başlamıştı.
Aradan üç gün geçti. İstanbul’un havası biraz yumuşamış olsa da Karaköy’ün o rutubetli sokaklarındaki kasvet dağılmamıştı. Lokantanın kapanış saatiydi. Sandalyeler ters çevrilip masaların üzerine konmuş, yerler çamaşır suyu kokulu suyla silinmişti. Leyla son ışıkları kapatmak üzereydi ki kapının açıldığını duydu. Başını çevirdiğinde kapı eşiğinde dikilen silueti hemen tanıdı: Orhan Demir.
Ama bu kez farklıydı. Üzerinde o günkü gibi lekelenmiş bir ceket değil, kurşuni renkte kusursuz kesimli bir palto vardı. Yüzünde o günkü öfke ya da şaşkınlık yoktu. Bunun yerine bir satranç ustasının hamle yapmadan önceki o soğuk, hesapçı durgunluğu vardı. Elinde siyah deri bir dosya tutuyordu.
Leyla’nın kalbi hızla çarpmaya başladı. Kovulmaya mı gelmişti, yoksa şikayet etmeye mi? Babası İbrahim tezgahın arkasındaki o loş köşede tekerlekli sandalyesinde uyukluyordu.
“Kapattık,” dedi Leyla, sesi titremesin diye çabalayarak.
“Yemek yemeye gelmedim,” dedi Orhan. Sesi boş lokantanın fayanslarında yankılandı. “Konuşmaya geldim. Seninle ve İbrahim Usta’yla.”
İbrahim usta hitabı Leyla’nın gardını düşürdü. Babasına yıllardır kimse böyle hitap etmemişti. Herkes ona felçli adam, zavallı amca ya da sadece yük gözüyle bakıyordu. Usta kelimesi o tozlu odada unutulmuş bir madalya gibi parladı.
Orhan davet beklemeden en yakındaki masadan bir sandalyeyi indirdi ve oturdu. Dosyayı masanın üzerine bıraktı. Dosyanın masaya değerken çıkardığı o tok ses sanki bir hüküm gibiydi.
“Otur lütfen,” dedi Orhan. Bu bir rica değil, kibar bir emirdi.
Leyla babasına bir bakış attıktan sonra çekinerek masanın ucuna ilişti.
“Babanın kim olduğunu biliyorum,” diye söze girdi Orhan. Gözlerini Leyla’nın gözlerine dikmişti. “Dedem Hamdi Demir’in zamanın ruhunu bilen adam dediği kişi o. Şirketimin şu an inşa etmeye çalıştığı Time Plaza projesinin ortasında duran, yıkılması gereken o harabe dükkanın sahibi.”
Leyla’nın nefesi kesildi. Demek mesele buydu. O dükkan, babasının hastalanmadan önce ömrünü geçirdiği, duvarlarında hâlâ yüzlerce saatin tik sesinin hapsolduğu o küçük atölye, vergi borçları yüzünden kapısına kilit vurulmuştu ama tapusu hâlâ babasındaydı.
“O dükkan satılık değil,” dedi Leyla savunmaya geçerek. “O babamın her şeyi.”
Orhan hafifçe gülümsedi. Alaycı değil, daha çok acıyan bir gülümsemeydi bu.
“Her şeyimi,” diye sordu, gözleriyle uyuklayan İbrahim’i işaret ederek. “Bak ona Leyla, o dükkan ona ne veriyor? Toz, pas ve borç. Peki ya ben sana ne verebilirim?”
Orhan dosyanın kapağını açtı. İçinden pırıl pırıl kağıtlar, üzerinde bol sıfırlı rakamların olduğu çekler ve broşürler çıktı. Flober’in detaycılığıyla bakarsak, o kağıtların kalitesi bile Leyla’nın giydiği önlükten daha pahalıydı.
“Burada,” dedi Orhan parmağıyla bir broşürü göstererek, “İstanbul’un en iyi özel nöroloji kliniğinin kabul belgesi var. İsviçre’den gelen uzmanlar, baban için özel bir tedavi programı uygulayacak. Belki yürüyemez ama konuşma yetisini geri kazanabilir. Ağrıları diner, insan onuruna yakışır bir bakım görür.”
Sonra bir başka kağıdı itti. “Bu da senin için. Tıp fakültesine geri dönüşün. Tüm okul masrafların ve mezun olana kadar aylık bursun. Artık bu kokulu yerde garsonluk yapmak yok. Artık soğan doğramaktan nasır tutmuş eller yok. Cerrah olmak için yaratılmış o eller, neşter tutacak.”
Teklif baş döndürücüydü. Leyla’nın zihninde bir şimşek çaktı. Babasının temiz beyaz çarşaflar içinde yattığını, o hırıltılı nefesinin düzeldiğini, kendisine “kızım” diye bildiğini hayal etti. Sonra kendini hayal etti, amfide beyaz önlüğüyle ders dinlerken…
“Bu cennetin anahtarıydı, karşılığında?” diye sordu Leyla, sesi fısıltı halindeydi.
“İmza!” dedi Orhan, cebinden altın kaplama bir kalem çıkarıp kağıdın üzerine koyarken. “Atölyenin devri, o harabeyi yıkacağız. Yerine modern camdan bir kule dikilecek. Geçmişin pasını silip geleceği inşa edeceğiz.”
Tam o sırada İbrahim uyandı. Belki konuşulanları duymuştu, belki de o satış kelimesinin soğukluğu rüyasına girmişti. Tekerlekli sandalyesini zorlukla çevirdi. Gözleri masadaki o parlak kağıtlara ve Orhan’ın yüzüne kilitlendi.
Orhan yaşlı adama döndü. “İbrahim Usta,” dedi. “Sen mantıklı adamsın. Bir makine bozulduğunda parçası değişir. Senin dükkanın artık işleyen çarkı bozuyor. Onu ver. Kızının hayatını kurtar. Bu bir ticaret değil, bu bir hayat memat meselesi.”
İbrahim’in ağzı çarpıldı. Sağlam eliyle tekerleğin kenarını sıktı. O dükkan, orası sadece dört duvar değildi. Orası İbrahim’in gençliğiydi, ustalığıydı. Leyla’nın çocukluğunun geçtiği yerdi. Orası, dede Hamdi Bey ile çay içip hayatı konuştukları yerdi. Satmak, hafızasını silmek demekti ama satmamak… Satmamak, kızını bu sefalete mahkum etmek demekti. İşte hayatın en acımasız ikilemi.
Şimdi size soruyorum: Dürüst olun. Sevdiğiniz birinin hayatını kurtarmak için sizi siz yapan değerlerden, geçmişinizden vazgeçer miydiniz? Yoksa onursuz bir rahatlık yerine onurlu bir sefaleti mi seçerdiniz? Bu soruya cevap vermek o sıcak koltuklarınızda kolay olabilir. Ama o soğuk masada, o kalemin ucunda hayatınızın kararı dururken siz olsaydınız o imzayı atar mıydınız? Evet ya da hayır demeyin, nedenini yazın. Çünkü Leyla’nın eli kaleme giderken aklından geçenler bunlardı.
Leyla kaleme uzandı. Parmakları metalin soğukluğunu hissetti. “Bunu yaparsam,” dedi Leyla. Gözleri dolmuştu. “Babamın hayatı kurtulacak ama babam, babam olarak kalacak mı?”
Orhan sabırsızlanmaya başladı. “Romantizmi bırak Leyla. Gerçekçilik hayatta kalmanın tek yoludur. Baban o dükkanda çürüdü. Şimdi lüks içinde yaşayabilir.”
İbrahim aniden garip bir ses çıkardı. Bu bir inleme değildi. Bu boğuk, hırıltılı ama net bir hayır sesiydi. Hayır demeye çalışıyordu.
Leyla elini çekti. Babasına baktı. İbrahim’in gözlerinde yaşlar vardı ama o yaşlar üzüntüden değil, öfkedendi. Başını iki yana sallıyordu. “Satma,” diyordu gözleriyle. “Beni satma. Geçmişimizi satma.”
Orhan Flober’in romanlarındaki o burjuva kibrine büründü. “Bu delilik,” dedi. “Eski bir bina için kızının geleceğini mi yakacaksın ihtiyar? Bu bencillik değil de nedir?”
İbrahim’in titreyen eli hırkasının cebine gitti. Orhan dikkat kesildi. Yaşlı adam cebinden bir şey çıkarmaya çalışıyordu. Zorlandı, nefes nefese kaldı ama sonunda çıkardı. Bu küçük pirinç bir dişli çarktı. Yıllar önce Orhan’ın dedesi Hamdi Bey’in ona hediye ettiği ilk saatin parçası. İbrahim o dişliği masaya, o milyonluk çeklerin üzerine bıraktı. Tık. Metal parçası kağıdın üzerinde durdu.
Leyla babasının ne demek istediğini anladı. “Babam diyor ki,” dedi Leyla, sesi artık titremiyordu, gözlerini Orhan’a dikti, “Bir saatin en küçük dişlisi bile eksik olsa o saat çalışmaz, zamanı yanlış gösterir. O dükkan bizim hayatımızın dişlisi. Eğer onu söküp atarsan, bize vereceğin o lüks hayatın hiçbir anlamı kalmaz. Çünkü biz biz olmaktan çıkarız.”
Orhan şok oldu. Masadaki o küçük paslı dişliye baktı. Sonra kendi elindeki o pahalı kaleme… “Yani,” dedi Orhan, sesi kısıldı, “Yani bana hayır mı diyorsunuz? Bu serveti, bu sefalet için reddediyorsunuz?”
Leyla ayağa kalktı. Babasının sandalyesinin arkasına geçti ve sıkıca tuttu. “Biz sefaleti seçmiyoruz Orhan Bey,” dedi. “Biz hafızamızı seçiyoruz. Sizin inşa edeceğiniz o cam kulelerde zaman belki hızlı akar ama bizim dükkanımızda zamanın bir ruhu var. Ve ruh parayla satın alınmaz.”
Leyla masadaki kalemi nazikçe Orhan’ın önüne geri itti. “Lütfen gidin. Babam yoruldu.”
Orhan hayatında ilk kez elindeki tüm kartları oynamasına rağmen masadan mağlup kalkıyordu. Dosyasını aldı, kalemini cebine koydu. Ama o küçük pirinç dişli… İbrahim onu geri almadı. Masada bıraktı. Orhan’a bir mesajdı bu: Bunu hatırla.
Orhan kapıya yöneldi. Dışarı çıkarken kendini garip bir şekilde eksik hissetti. Her şeye sahipti ama o dükkandaki o bütünlük duygusuna sahip değildi. Kapıyı kapattığında yağmur dinmişti. Ama Orhan’ın içindeki fırtına yeni başlıyordu.
Bu hayır cevabı onu durdurmayacaktı. Aksine onu dönüştürecekti.
Orhan Demir o gece ofisine döndüğünde saat sabahın 3’üydü. Önündeki devasa camdan İstanbul’un ışıklarına bakıyordu ama gördüğü tek şey masasının üzerine bıraktığı o küçük pirinç dişli çarktı. Milyar dolarlık Time Plaza projesinin maketi hemen yanındaydı. Işıltılı, fütüristik, kusursuz bir kule. Ama İbrahim Usta’nın o paslı dişlisi yanında durduğunda maket birdenbire gözüne plastik ve ruhsuz göründü.
Leyla’nın “Ruh parayla satın alınmaz,” sözü zihninde dönüp duruyordu. Orhan hayatı boyunca her şeyin bir fiyatı olduğuna inanmıştı. İnsanların, binaların hatta zamanın. Ama o gece Karaköy’ün arka sokağında satın alamadığı bir şeyle, haysiyetle çarpışmış ve dağılmıştı.
Yönetim kurulunu aradı. Sabahın köründe yapılan bu toplantı şirkette bir deprem etkisi yarattı.
“Projeyi değiştiriyoruz,” dedi Orhan.
Mimarlar itiraz etti. Finansçılar maliyetten bahsetti.
“Yıkmayacağız,” diye kesti Orhan. “O dükkanı yıkmayacağız. O dükkan projenin kalbi olacak.”
Aylar geçti. İstanbul’da mevsimler döndü. Karaköy’ün o yağmurlu griliği, yerini baharın ılık kesintisine bıraktı. O küçük lokantanın olduğu sokakta hummalı bir çalışma vardı. Ama bu kez iş makineleri yıkmak için değil, onarmak için oradaydı.
Bir sabah Leyla evlerinin kapısında resmi bir zarf buldu. Gönderen Demir Holding idi. Eli titreyerek zarfı açtı. İçinden bir çek çıkmadı. İçinden bir tapu senedi ve bir proje sözleşmesi çıktı. Bir de Orhan’ın kendi el yazısıyla yazdığı kısa bir not:
“Bir saatin dişlisi eksikse çalışmaz demiştiniz. Haklıydınız. Bu proje o dişli olmadan sadece bir beton yığınıydı. Dükkanınız İbrahim Yılmaz Zaman Atölyesi olarak restore edilecek ve projenin müzesi olarak kalacak. Sizden tek isteğim babanızın o saatleri tekrar kurması. Çünkü bu şehrin doğru zamanı gösteren bir saate ihtiyacı var.”
Leyla kağıdı göğsüne bastırdı. Gözyaşları bu kez yorgunluktan değil, omuzlarından kalkan o devasa yükün hafifliğindendi. Anlaşma basitti. Dükkanın mülkiyeti onlarda kalacaktı. Holding sadece kültürel miras sponsoru olarak restorasyonu ve İbrahim Usta’nın tedavisini üstlenecekti. Bu bir bağış değil, bir ortaklıktı. Orhan onlara sadaka vermemiş, onlara saygı duymuştu.
Ve işte o gün geldi. Time Plaza’nın açılış günü. Ama alıştığımız o kurdele kesilen yapay alkışların olduğu açılışlardan değil. Meydanın ortasında devasa gökdelenlerin gölgesinde değil, tam aksine o gökdelenlerin saygıyla geri çekildiği bir alanda o küçük tarihi taş bina parlıyordu. Tabelasında “Zamanın Ustası” yazıyordu.
Orhan kalabalığın arasında değildi. Uzakta siyah arabasının içinde camı hafifçe aralamış izliyordu. Flober’in karakterleri gibi o da olayların merkezinde değil, gözlemci konumundaydı. Yaptığı iyiliğin alkışını toplamak istemiyordu. Çünkü biliyordu ki bu bir iyilik değil, bir kefaretti. Kendi ruhunun kefareti.
Meydanda Leyla göründü. Üzerinde o lekeli garson önlüğü yoktu. Beyaz bir gömlek ve kumaş pantolon giymişti. Tıp fakültesine geri dönmüştü ama boş zamanlarında babasının mirasını yönetiyordu. Tekerlekli sandalyeyi itiyordu. Sandalyede İbrahim Usta vardı. Yaşlı adam hâlâ yürüyemiyordu. Mucizeler sadece masallarda olurdu. Gerçek hayatta ise ilerlemeler yavaş ve zahmetliydi. Ama başı dikti. Üzerinde yeni temiz bir takım elbise vardı. Tıraş olmuştu. Ve en önemlisi, kucağında yıllardır sakladığı o alet çantası duruyordu.
Kalabalık sessizleşti. Leyla babasını dükkanın kapısına kadar getirdi. İbrahim titreyen eliyle cebinden o eski büyük demir anahtarı çıkardı. Eli hâlâ zayıftı ama Leyla bu kez yardım etmedi. Babasının bunu tek başına yapmasına izin verdi. Anahtar kilide girdi. Çıt. O ses binlerce kişinin alkışından daha gürültülüydü İbrahim için.
Kapı açıldı. İçeriden o özlediği yağ, metal ve ahşap kokusu yüzüne vurdu. Duvarlardaki yüzlerce saat, aylardır süren restorasyonun ardından suskundu. Hepsi kurulmayı bekliyordu.
Orhan uzaktan bu sahneyi izlerken bileğindeki o milyonluk İsviçre saatine baktı. Sonra İbrahim’e… “Zaman,” diye düşündü Orhan. “Zaman sadece saniyelerin geçişi değilmiş. Zaman, neye değer verdiğimizmiş.”
Hikayemiz burada, o “sonsuza dek mutlu yaşadılar” klişesiyle bitmiyor. Leyla hâlâ babasına bakıyor. Dersleri ağır, hayat zor. İbrahim hâlâ hasta. Orhan hâlâ o soğuk plazalarda yalnız bir adam. Ama o gün, o meydanda hepsi için bir şeyler değişmişti. Leyla geleceğini geri kazanmıştı. İbrahim geçmişini korumuştu. Orhan ise bir kalbi olduğunu hatırlamıştı.
Şimdi kapanışı yaparken size Flober’in o sarsıcı gerçekçiliği ile seslenmek istiyorum: Hayat büyük zaferlerden değil, küçük direnişlerden ibarettir. Belki bir imparatorluk kuramazsınız ama birinin onurunu koruyabilirsiniz. Belki dünyayı değiştiremezsiniz ama bir babanın kızına bakışını değiştirebilirsiniz.
Ve son bir soru: Bu hikayeyi bitirmeden önce kendinize sormanız için… Sizin satılık olmayan o dişliniz ne? Hangi değeriniz için milyonları elinizin tersiyle iterdiniz? Cevabınızı yorumlara yazın. Çünkü bizi insan yapan şey o cevabın içinde saklı.
Güneş batarken İbrahim Usta, atölyedeki o büyük kule saatinin sarkacına dokundu. Sarkaç salındı. Tik tak. Meydandaki hayat yeniden akmaya başladı. Ama bu kez daha anlamlı, daha yavaş ve daha insanca…
Orhan, şoförüne “Gidelim,” dedi. Araba hareket etti. Dikiz aynasında son gördüğü şey Leyla’nın babasının omzuna elini koyuşu ve o huzurlu gülümsemeydi. Bu görüntü, Orhan’ın banka hesabındaki tüm rakamlardan daha değerliydi.
SON