Milyarder, oğlunun çamurda oynamasına izin veren bakıcıyı kovdu… Ama sonra gerçeği öğrendi.

Milyarder, oğlunun çamurda oynamasına izin veren bakıcıyı kovdu… Ama sonra gerçeği öğrendi.

ÇAMURUN İÇİNDEKİ DERS
Kerem Özkan ve Zeynep Altın’ın hikâyesi

Kerem Özkan’ın hayatı, çoğu insanın kendine sormaya cesaret edemediği bir soruyla çatladı:

“Hiç kimseyi, gerçeği bilmeden yargıladın mı?”

Bazı sorular vardır; insanın zihnine bir kere düştü mü, artık orada sessizce durmaz. İçeride bir yerde tırmalar. Hele ki Kerem gibi, hayatı “kontrol” kelimesinin etrafında kurulmuş bir adam için… O soru, bir gün Ankara’nın Çankaya’sında, beyaz taşlı bir konağın bahçesinde çamurdan yapılmış küçük bir dünyaya bakarken gerçek bir mahkemeye dönüştü.

Aşağıdaki hikâye, tam da o mahkemenin tutanağıdır.

1. Bölüm — Beyaz Taşlı Konak ve Siyah Araba

Çankaya’da bazı sokaklar sessiz değildir; sadece seslerini pahalı perdelerin arkasına saklar. Ağaçların gölgeleri bile ölçülü düşer, kaldırım taşları bile sanki “dikkat et” der gibi hizalı durur.

O gün, öğleden sonra, sokağın başında lüks siyah bir araç durdu. Motor sustuğunda bile aracın varlığı bir cümle gibi havada kaldı: “Burada önemli biri var.”

Kerem Özkan indi.

Kırk iki yaşında, Ankara’daki teknoloji dünyasının “dokunulmaz” saydığı bir CEO’ydu. Takım elbisesi kusursuzdu; kravatı, kendi hayatına benzer şekilde, tam kararında sıkıydı. Adımları hızlı değil, kararlıydı—sanki yürümek bile bir yönetim kurulu kararıyla gerçekleşiyordu.

Kapının önünde kısa bir an durdu. Evin sessizliği, onun için bir ödül gibiydi. Ofisin karmaşası, yatırımcı aramaları, toplantılar, sunumlar… Hepsi dışarıda kalmıştı.

Sonra bahçeye baktı.

Ve durdu.

Bahçenin ortasında üç küçük figür—altı yaşındaki üçüzleri Mert, Can ve Yusuf—baştan ayağa çamura bulanmıştı. Yüzlerinde, kollarında, dizlerinde… Çamur, sanki bir kıyafet gibi üzerlerine yapışmıştı. Çocukların saçlarında bile kahverengi lekeler vardı. Dizlerinin yanında plastik kovalar, küçük kürekler, kırık bir oyuncak kamyon… Bahçenin toprağı kazılmış, küçük çukurlar açılmış, bir yerden su getirilmiş, her şey çamura çevrilmişti.

Ve tam yanlarında, yirmi sekiz yaşındaki bakıcıları Zeynep Altın duruyordu.

Zeynep de çamur içindeydi.

Ama yüzünde… tuhaf bir şey vardı: sakinlik. Hatta belli belirsiz bir gülümseme. Kerem’in gözünde bu gülümseme, bir özür gibi değil; bir meydan okuma gibi göründü.

Kerem’in sesi bahçeyi ikiye böldü:

“Bu ne hal?”

Çocuklar babalarının sesini duyunca donup kaldılar. Can’ın maceracı yüzünde ilk kez bir tereddüt belirdi. Yusuf, kardeşlerinin arasına biraz daha sokuldu; sanki arabuluculuk yapacakmış gibi ağzını açtı ama kelime bulamadı. Mert ise zaten küçüktü—ve şimdi daha da küçüldü.

Zeynep bir adım öne çıktı. Sesi yumuşaktı.

“Kerem Bey, çocuklar bugün doğayla—”

Kerem cümleyi bitirtmedi.

“Doğayla ne? Benim çocuklarım neden domuz gibi çamur içinde? Sen bakıcısın. Animatör değilsin. Bu ev bir oyun parkı değil.”

Zeynep’in gözlerinde, bir anlık incinme parladı. Ama sesini bozmadı.

“Lütfen dinlerseniz açıklayayım.”

“Açıklama falan yok,” dedi Kerem. “İçeri. Hepiniz. Duş. Şimdi.”

Sonra bakışlarını Zeynep’e çevirdi. Sanki nihai kararı çoktan vermişti.

“Bavulunu topla. İşin bitti.”

Zeynep’in yüzü bembeyaz oldu.

“Kerem Bey, lütfen—”

“Yarın akşama kadar gitmiş ol.”

Çocuklar babalarına baktılar. Can, küçük göğsünü şişirip cesaret toplamaya çalıştı:

“Ama baba… Zeynep abla—”

Kerem’in tonu tartışmayı bitirdi:

“Bitti.”

Zeynep, çocuklara son bir kez baktı. Gözlerinde biriken yaşları taşırmadan, ağır ağır konağa doğru yürüdü. Üç küçük çocuk, çamurlu ayaklarıyla onun peşinden koştu; bahçede, minik ayak izleri kaldı.

Kerem bahçede tek başına kaldı.

Çamurun içindeki ayak izlerine baktı. Bir an için—çok kısa bir an—“Bu izlerin hikâyesi ne?” diye merak etti. Sonra kendini toparladı. Kontrol, meraktan daha güvenliydi.

“Doğru olanı yaptım,” dedi içinden.

Ama doğru sandığı şey, evin duvarlarına daha o gün bir çatlak gibi yerleşti.

2. Bölüm — Kontrolün Bedeli

Kerem, karısı Ayşe’yi iki yıl önce kaybetmişti.

Bu cümle, onun hayatındaki bütün sertliğin gizli anahtarıydı. Ayşe bir sabah vardı, ertesi sabah yoktu. Hastalık hızlı olmuştu. Kerem’in zihni hâlâ bunu “mantıklı” bir yere oturtamıyordu. O yüzden, mantıklı olmayan bir şeyi telafi etmek için mantığın en katı hâline sarılmıştı: kontrol.

Çocukları onun “sistemiydi.”
Programlı uyku saatleri.
Düzenli beslenme.
Hijyen.
Disiplin.

Kirlenmek = hastalık.
Hastalık = kayıp.
Kayıp = bir daha asla.

Bu denklem, Kerem’in ruhunda bir yazılım gibi çalışıyordu.

Ertesi sabah konakta başka bir sessizlik vardı. Zeynep’in odasından bavul sürüklenme sesi geliyordu. Kerem mutfakta çocukların çantalarını kontrol ederken, o ses sanki evin içinde bir şeyleri çiziyordu. Yine de Kerem yüzünü kaldırmadı.

Zeynep, kapının önünde durdu.

“Kerem Bey… Son bir kez konuşabilir miyiz?”

Kerem’in cevabı, bakış bile değildi.

“Konuşacak bir şey yok. Karar verildi.”

Zeynep dudaklarını ısırdı. Sesindeki sakinlik, bu kez bir çaba gibiydi.

“Bir çocuğa iyi bakmak ne demektir? Onu her tehlikeden korumak mı, yoksa dünyayı keşfetmesine izin vermek mi?”

Kerem başını kaldırdı. Gözleri sertleşti.

“Tehlike dediğin şey bazen çamurdur. Bazen mikrop. Bazen düşmek. Benim çocuklarımın yaratıcı olmasından çok sağlıklı olması önemli.”

Zeynep bir an durdu. Sonra, yıllarca eğitim almış birinin sabrıyla konuştu:

“Çocuklar doğayla temas kurarak öğrenir. Motor becerileri gelişir. Yaratıcılıkları artar. Sınırlarını tanırlar. Duygularını düzenlemeyi öğrenirler.”

Kerem’in yüzünde acı bir gülüş belirdi.

“Sen üniversitede çamurda oynamayı mı öğrendin?”

Zeynep’in gözlerinde bir şey kıpırdadı—öfke değil, kırgınlık.

“Çamur, sadece malzeme. O gün bir proje yapıyorduk.”

“Yeter,” dedi Kerem. “İki yıldır bu çocukları ben büyütüyorum. Fanus mu? Ben onları yaşatıyorum.”

Zeynep’in sesi istemsizce sertleşti. Bu cümle, onun da şaşırdığı bir netlikle çıktı:

“Onları yaşatırken yaşamalarını engelliyor olabilirsiniz.”

Kerem’in yüzü kızardı. İçindeki acı, kendini savunma biçimine dönüşmüştü.

“Sen hiç çocuk kaybettin mi?” dedi. “Gece uyumadan nefes alıyorlar mı diye kontrol ettin mi?”

Zeynep’in gözleri doldu. Ama geri çekilmedi.

“Hayır,” dedi. “Ama çocukların kayboluşunu görüyorum. Mutluluklarını kaybediyorlar.”

Kerem’in sesi alçaldı. Bu alçak ses, bağırmaktan daha kesindi:

“Git.”

Zeynep bavulunu aldı. Üçüzlerin yanına çömeldi, tek tek sarıldı. Mert’in saçlarını okşadı, Can’ın yanağından öptü, Yusuf’u sıkıca kucakladı.

“Sizi çok özleyeceğim,” dedi.

Yusuf, Kerem’e döndü.

“Baba, Zeynep abla neden gidiyor?”

Kerem’in cevabı kısa, soğuk ve “yönetim kararı” gibiydi:

“Çünkü işi bitti.”

Kapı kapandığında, evde tuhaf bir sessizlik kaldı. Kerem, bu sessizliğin “düzen” olduğunu sandı. Oysa bazen sessizlik, düzen değil… eksikliktir.

3. Bölüm — Çocukların Rengi Solunca

Zeynep’in gidişinden sonraki ilk hafta, Kerem’in planladığı gibi “kolay” olmadı.

Sabahları altıda kalktı. Kahvaltı hazırladı. Üç çocuğu aynı anda giydirmek—özellikle Can gibi kıpır kıpır biri varken—bir proje yönetmekten daha zordu. Kerem bunu kendine itiraf etmek istemedi.

Evin içine gündelikçi Fatma Teyze’yi aldı. Fatma Teyze işini iyi yapıyordu: temizlik, yemek, çamaşır… Ama çocuklarla ilgilenmek başka bir şeydi. Fatma Teyze, çocukların sadece ihtiyaçlarını görüyordu; Zeynep ise ruhlarını görüyordu.

Üçüncü gün Kerem eve geldiğinde çocukları televizyon karşısında sessizce otururken buldu. Oysa eskiden, Zeynep’le birlikte bahçede koştururlardı; evin içinde kahkaha dolaşırdı.

“Gününüz nasıl geçti?” dedi Kerem.

Üçü birden aynı kelimeyi söyledi:

“İyi.”

Ama “iyi” kelimesi, içi boş bir kutu gibiydi.

Kerem mutfağa geçti. Fatma Teyze, ellerini önlüğüne silerken iç çekti:

“Çok uslular,” dedi. “Hiç yaramazlık yok. Ama… üzgün gibiler.”

O gece Kerem çocukları yatırırken fark etti: Can, her zamanki gibi on soru sormuyordu. Yusuf, “Zeynep abla ne zaman gelecek?” diye soruyor, Kerem ise her seferinde aynı cevabı veriyordu:

“Gelmeyecek.”

Mert… Mert zaten az konuşurdu. Ama şimdi, sanki daha da içine çekilmişti.

Bir hafta sonra okul müdürü aradı.

“Kerem Bey, çocuklarınızla ilgili konuşmak istiyorum.”

Kerem’in kalbi sıkıştı.

“Bir sorun mu var?”

“Davranışlarında değişiklik var,” dedi müdür. “Özellikle Can çok sessizleşmiş. Yusuf sürekli ‘Zeynep abla’ diye birinden bahsediyor. Mert… hiç konuşmuyor.”

Telefon kapanınca Kerem, bahçeye çıktı. Hava serinlemişti. Yağmur yağmış, çamur izlerini silmişti. Bahçe düzgün görünüyordu. Temizdi.

Ama Kerem ilk kez şunu fark etti: Bahçe temizdi, ev temizdi… çocuklar “temiz”di.

Fakat evin içinden hayat çekilmiş gibiydi.

O gece Kerem, karısının fotoğrafına baktı. Ayşe’nin gülümsemesi hâlâ nazikti. Kerem, kendi kendine fısıldadı:

“Ben yanlış bir şey mi yaptım?”

Bu, onun dünyasında büyük bir cümleydi. Çünkü Kerem Özkan, iş hayatında yanlış yaptığını nadiren kabul ederdi. Ama baba olmak, iş olmuyordu.

4. Bölüm — Serap Hanım’ın Çayı ve Fotoğraf

Ertesi sabah Kerem, çocukları okula bıraktıktan sonra komşusu Serap Hanım’ın kapısını çaldı.

Serap Hanım, altmış beş yaşında emekli bir öğretmendi. Mahallede herkes onu bilirdi: hem nazik, hem net. Pencereden bakmayı severdi; “meraklı” değil, “dikkatli”ydi. İnsanların yüzündeki değişiklikleri görürdü.

Serap Hanım, Kerem’i görünce içeri davet etti. Çay koydu. Kerem’in yüzündeki gerginliği hemen okudu.

“Çocuklarla ilgili bir şey mi var oğlum?” dedi.

Kerem, lafı dolaştırmadı:

“Zeynep’i kovdum.”

Serap Hanım’ın eli, çay bardağına uzanırken duraksadı.

“O günü mü kastediyorsun?” dedi.

“Evet,” dedi Kerem. “Çocuklar çamur içindeydi. Siz gördünüz mü? Ne yapıyorlardı?”

Serap Hanım, bardağı Kerem’in önüne koydu. Gözleri derinleşti.

“Kerem oğlum… O gün çok özel bir gündü. Sen görmediğin için bilmiyorsun.”

Kerem öne eğildi.

“Ne demek istiyorsunuz?”

Serap Hanım kalktı, mutfağa gitti. Çekmeceden bir fotoğraf çıkardı. Fotoğrafı masaya bıraktı.

“Bunu o gün çektim,” dedi. “Görmeni istedim ama… anlatamadım.”

Kerem fotoğrafa baktı.

Üçüzler çamurun içinde “rastgele” oynamıyordu. Küçük yapılar inşa ediyorlardı: çamurdan duvarlar, küçük bir çukur, yapraklardan bir örtü… Zeynep yanlarında çömelmiş, her birinin yaptığına dikkatle bakıyordu. Fotoğrafın en çarpıcı yanı şuydu: Mert konuşuyordu. Can konsantreydi. Yusuf, kardeşlerine yardım ediyordu.

Kerem’in sesi titredi:

“Bu… bu ne?”

Serap Hanım, yavaşça anlattı:

“O sabah Zeynep geldi bana. ‘Serap Teyze,’ dedi, ‘çocuklara doğayı öğretmek istiyorum. Küçük bir ekosistem projesi yapacağız. Bahçenizi de kullanabilir miyiz?’”

Kerem’in boğazı düğümlendi.

“Ekosistem…”

“Evet,” dedi Serap Hanım. “Zeynep eğitimci bir kız. Pedagoji mezunu. O çamur, sadece çamur değildi. Çocuklar bir dünya kuruyorlardı.”

Kerem fotoğrafa tekrar baktı. Çocuklarının yüzündeki merak… Kerem o ifadeyi uzun zamandır görmemişti.

Serap Hanım devam etti:

“Kurtların yaşam alanını yapıyorlardı. Zeynep onlara doğadaki dengeyi anlatıyordu. Sonra böcekleri gözlemleyeceklerdi. Hangi böcek faydalı, hangisi zararlı… Hepsinin bir amacı vardı.”

Kerem’in içinde bir şey çatırdadı. Bir utanç dalgası, sıcak bir su gibi göğsünden geçti.

“Ben… ben sadece çamuru gördüm,” dedi.

Serap Hanım pencereye yürüdü. Dışarıda, düzenli bahçeler ve düzgün hayatlar vardı.

“Sen dinlemedin oğlum,” dedi. “Öfkenden dolayı dinlemedin. O kız, ‘Kerem Bey gelince anlatırım’ demişti. Ama sen kapıyı çarptın.”

Kerem başını ellerinin arasına aldı. İki haftadır çocuklarının mutsuzluğunu görüyordu. Ama şimdi o mutsuzluğun kaynağını, ilk kez gerçekten görüyordu: kendi korkusu.

Serap Hanım yumuşak ama net bir tonla ekledi:

“Geç değil. Ama önce çocuklarınla konuş. Onlar sana daha çok şey anlatır.”

Kerem ayağa kalktı. Fotoğrafı elinde tutuyordu. Bir CEO, bir fotoğrafla sarsılmıştı.

5. Bölüm — Üç Küçük Tanık

O akşam Kerem, üçüzleri mutfak masasının etrafına topladı. İlk kez “hesap soran” değil, “dinleyen” bir baba gibi oturdu.

“Çocuklar,” dedi. “Zeynep ablayla neler yapıyordunuz?”

Can, şüpheyle baktı.

“Baba kızacak mısın?”

Kerem yutkundu. Bu soru, onun için bir tokattı. Çocukları onu “kızan adam” olarak görüyordu.

“Hayır,” dedi. “Kızmayacağım. Sadece öğrenmek istiyorum.”

Yusuf, arabulucu gibi devreye girdi:

“Zeynep abla bize çok güzel şeyler öğretiyordu.”

Kerem’in sesi yumuşadı.

“O çamur gününde… ne yapıyordunuz?”

Mert, normalde sessiz olan Mert, o an şaşırtıcı şekilde konuştu:

“Kurtlar yapıyorduk.”

Kerem’in gözleri büyüdü.

“Kurtlar mı?”

Can heyecanlanıp hızlandı:

“Kurtların evi! Zeynep abla anlattı. Kurtlar nasıl yaşar, nasıl birlikte hareket eder… Biz de çamurdan yaptık.”

Yusuf ekledi:

“Sonra böcekleri izleyecektik. Hangileri toprağa yardım ediyor, hangileri zarar veriyor…”

Kerem’in içi acıdı. Çünkü bu, “çamur” değil; öğrenmeydi.

“Başka neler yapıyordu?” dedi.

Can ayağa fırladı.

“Aslan gibi koşuyorduk, fil gibi yürüyorduk! Hayvan oyunları!”

Kerem gülmekle ağlamak arasında kaldı. Mert yine konuştu—bu, Kerem’in en çok sarsıldığı andı:

“Ben utanmıyordum o zaman.”

Kerem, oğluna döndü.

“Nasıl yani?”

Mert’in sesi küçüktü ama netti:

“Zeynep abla ‘sessiz gözlemci olmak da güç’ diyordu. Bana özel görev veriyordu.”

Kerem boğazını temizledi. Bir babanın en ağır yükü, çocuğunun iç dünyasını geç fark etmektir.

Yusuf devam etti:

“Bize kitap okuyordu ama sesleri değiştiriyordu. Hikâyeyi oynuyorduk.”

Can araya girdi:

“Müzik açıyordu. ‘Beynimizi dinlendiriyoruz’ diyordu.”

Kerem sordu:

“Matematik…?”

Mert, gururla:

“Taşları sayıyorduk. Yaprakları. Matematik sıkıcı değildi.”

Yusuf:

“Sanat yapıyorduk. Yapraklarla, taşlarla…”

Can:

“Bilim deneyleri! Su ve yağı karıştırdık. ‘Küçük bilim insanları’ diyordu bize.”

Kerem’in gözleri doldu. Çünkü Zeynep’in yaptığı şey “bakıcılık” değil; hayat öğretmenliğiydi.

“Peki,” dedi Kerem, “mutlu muydunuz?”

Üçü birden, aynı anda:

“Çok!”

Kerem’in sesi fısıltıya döndü:

“O zaman neden şimdi üzgünsünüz?”

Yusuf cevap verdi:

“Çünkü artık o güzel şeyleri yapmıyoruz. Sadece televizyon var.”

Mert ekledi:

“Bahçeye çıkmıyoruz.”

Can son noktayı koydu:

“Zeynep ablayı özlüyoruz.”

Kerem, masanın kenarına tutundu. Korkusuyla çocuklarının hayatını küçültmüştü. Ayşe’nin yokluğunu, çocukların gülüşünü kısarak telafi edemezdi.

O gece Kerem uyuyamadı.

Kendi kendine sordu:

“Ben gerçekten iyi bir baba mıyım… yoksa sadece korkulu bir bekçi mi?”

6. Bölüm — Zeynep’i Bulmak

Ertesi gün Kerem, okul müdürünü aradı. Zeynep hakkında bilgi istedi. Müdür, içtenlikle:

“Harika bir eğitimciydi,” dedi. “Çocuklarınız onunla çok mutluydu.”

Kerem, utancını yutarak itiraf etti:

“Onu kovdum. Büyük hata yaptım.”

Bir süre sessizlik oldu. Sonra müdür:

“Geri getirebilirseniz, çocuklarınız için çok iyi olur,” dedi.

Kerem telefonu kapattığında, “ne yapması gerektiğini” biliyordu. Ama bilmek yetmiyordu. Cesaret gerekiyordu.

Zeynep’i aramaya başladı. Dosyalara baktı. Eski adres bilgileri… Konya’dan geldiğini biliyordu, Ankara’da nerede kaldığını bilmiyordu. Serap Hanım’ı aradı.

“İki gün önce Tunalı’daki markette gördüm,” dedi Serap Hanım. “Üzgün görünüyordu.”

Kerem günlerce Tunalı’ya gitti. Marketin girişinde durdu, içeride dolaştı, çıkışa baktı. Bir CEO’nun market kapısında beklemesi, onun için bile garipti. Ama gariplik, bazen insanı adam eder.

Üçüncü gün, sabah erken saatlerde onu gördü.

Zeynep eskisinden daha solgundu. Başında renkli bir eşarp vardı. Elinde küçük bir alışveriş çantası… Yüzünde, yorgun bir dikkat.

Kerem hızla yaklaştı.

“Zeynep Hanım!”

Zeynep durdu. Gözleri bir an sertleşti.

“Konuşacak bir şeyimiz yok Kerem Bey.”

“Lütfen,” dedi Kerem. “Çok önemli.”

Zeynep’in sesi soğuk çıktı:

“Ben yeni bir iş buldum. Başka bir aileyle çalışıyorum. Lütfen peşimi bırakın. Onlar da beni kovsun istemem.”

Kerem’in kalbi acıdı. Çünkü güven, kırılınca insanı “kaçmaya” zorlar.

“Ben… çok büyük bir hata yaptım,” dedi Kerem.

Zeynep, onu baştan aşağı süzdü.

“Hangi hatadan bahsediyorsunuz? Beni ‘domuz gibi’ kelimesiyle küçülttüğünüz hatadan mı? Çocukların önünde kovduğunuz hatadan mı? Beni dinlemediğiniz hatadan mı?”

Kerem başını eğdi.

“Hepsinden,” dedi. “Serap Hanım fotoğrafı gösterdi. O gün projeyi öğrendim. Çocuklarla ne yaptığınızı… ve benim neyi yıktığımı.”

Zeynep’in gözleri doldu ama ağlamadı.

“İşte bu yüzden daha acı,” dedi. “Çünkü siz beni hiç merak etmediniz. Eğitimimi, niyetimi, yöntemimi… Hiç sormadınız.”

Kerem, boğazını temizledi.

“Karımı kaybettikten sonra… aşırı korumacı oldum,” dedi. “Kontrolü bırakınca her şeyin dağılacağından korktum.”

Zeynep’in sesi bir an yumuşadı. Çünkü acıyı tanıyordu.

“Ama çocuklar robot değil Kerem Bey,” dedi. “Onların büyümesi, öğrenmesi, hata yapması gerekiyor.”

Kerem, ilk kez gerçekten kabul etti:

“Biliyorum. Şimdi anlıyorum.”

Zeynep’in bakışı keskinleşti:

“Peki ya tekrar aynı şey olursa? Yine çamur görürseniz… yine kızacak mısınız?”

Bu soru, Kerem’in içindeki eski yazılımı test etti.

Kerem nefes aldı.

“Hayır,” dedi. “Korkumu yönetmeyi öğrenmek istiyorum. Sizin yöntemlerinize güvenmeyi… öğrenmek istiyorum.”

Zeynep başını hafifçe yana eğdi.

“Güven kolay kazanılmaz,” dedi.

“Biliyorum,” dedi Kerem. “Ama… şans verir misiniz?”

Zeynep uzun süre konuşmadı. Marketin önünden insanlar geçti. Trafik aktı. Ankara aynı Ankara’ydı. Ama onların arasında zaman durmuş gibiydi.

Sonunda Zeynep, kısık sesle:

“Çocukları özlüyorum,” dedi. “Ama beni çok yaraladınız.”

Kerem’in gözleri doldu.

“Bunun için çok üzgünüm,” dedi. “Eğer geri dönerseniz… şartlarınız ne olursa olsun kabul edeceğim.”

Zeynep, derin bir nefes aldı.

“Düşünmem gerek,” dedi. “Bu akşam cevap veririm.”

Kerem, o küçük cümlenin içine koca bir umut sığdırdı.

Zeynep giderken bir an durdu:

“Çocuklar beni gerçekten özlüyor mu?”

Kerem, tereddütsüz:

“Her gün,” dedi. “Ve ben… sizin ne kadar değerli olduğunuzu geç anladım.”

Zeynep’in yüzündeki sertlik azaldı ama gülümseme gelmedi.

“Akşam arayacağım,” dedi.

7. Bölüm — Bir Ayın Şartı

O akşam saat dokuzda telefon çaldı. Kerem, ilk kez bir yatırım haberi bekler gibi değil; bir baba gibi titreyerek açtı.

“Alo,” dedi Zeynep. “Düşündüm.”

Kerem’in nefesi kesildi.

“Geri geleceğim,” dedi Zeynep. “Ama deneme süresi olacak. Bir ay. Bu sürede tekrar aynı şey olursa… bu sefer kesin giderim.”

Kerem’in sesi hemen çıktı:

“Kabul.”

“Bir şart daha,” dedi Zeynep. “Önce çocuklarla konuşmam gerekiyor. Onlar da beni istiyor mu?”

Kerem telefonu çocukların odasına götürdü. Üçüzler sesi duyunca yatağın üzerinde doğruldu. Can telefonu kaptı:

“Zeynep abla gerçekten sen misin?”

Telefonun öbür ucundan Zeynep’in gülüşü geldi; o gülüş, evin içine uzun zamandır girmeyen bir ışık gibi yayıldı.

“Evet cancığım,” dedi. “Beni ister misiniz?”

Üçü birden bağırdı:

“Evet!”

Mert telefonu eline aldı. Utangaç sesiyle ama cesur bir netlikle:

“Zeynep abla… seni çok özledik. Ben yine konuşmayı unuttum.”

Zeynep’in sesi yumuşadı:

“Unutmadın canım. Sadece üzüldün. Pazartesi geldiğimde birlikte yine konuşacağız.”

Telefon kapandığında Kerem, çocukların gözlerindeki parıltıyı gördü. O parıltı, hiçbir teknoloji sunumunda yoktu.

8. Bölüm — Çamurun Barışı

Pazartesi sabahı Zeynep kapının önünde durduğunda, üçüzler pencereden görmüştü bile. Kapıya koştular, üçü birden ona sarıldı. Bu sarılma, sadece “özlem” değildi; bir çeşit “evet, güvendik” demekti.

Kerem bu sahneyi izledi. İçindeki suçluluk, yine kendini savunmak istedi ama bu kez sustu. Çünkü savunma değil, değişim gerekiyordu.

Zeynep içeri girince doğrudan mutfak masasını işaret etti.

“Bugün konuşacağız,” dedi. “Kuralları belirleyeceğiz. Siz de katılacaksınız Kerem Bey.”

Kerem başını salladı. Bu baş sallayış, “emredersiniz” değil; “hazırım” demekti.

Masaya oturdular. Zeynep küçük bir defter açtı.

“Çocuklar,” dedi. “Bundan sonra birlikte neler yapmak istiyorsunuz?”

Can hemen:

“Bahçede projeler!”

Yusuf:

“Hayvan oyunları… ve kitapları canlandırma.”

Mert, beklenmedik şekilde:

“Sessiz gözlemci oyunları.”

Zeynep not aldı. Sonra Kerem’e döndü.

“Kerem Bey, siz ne dersiniz?”

Kerem, yıllardır ilk kez kontrol cümlesi kurmadan konuştu:

“Ben… öğrenmek istiyorum,” dedi. “Siz ne yapıyorsanız neden yaptığınızı anlamak istiyorum.”

Zeynep, sakin bir memnuniyetle:

“O zaman her aktivite öncesi size anlatacağım,” dedi. “Siz de merak ettiğiniz şeyi soracaksınız. Ama kızmadan. Anlaşma bu.”

Kerem, ciddi bir şekilde:

“Anlaştık,” dedi.

İlk hafta, Zeynep gerçekten anlattı. Çamur oyunlarının motor becerileri nasıl geliştirdiğini… doğa gözleminin bilimsel düşünceyi nasıl beslediğini… hareket oyunlarının Can’ın enerjisini nasıl “boşaltmak” değil “dönüştürmek” olduğunu… Mert’in sessizliğinin bir kusur değil, bir özellik olduğunu…

Kerem, dinledikçe şunu fark etti: Zeynep çocuklara “serbestlik” değil, “anlamlı özgürlük” veriyordu. Kuralsızlık değil, amaçlı oyun.

Ve Kerem, kendi korkusunun çocuklara nasıl bulaştığını fark etmeye başladı.

Bir gün bahçede, yağmurdan sonra toprak yumuşakken Zeynep küçük kovaları çıkardı.

Kerem’in içi gerildi. Eski yazılım devreye girmek istedi: “Kirlenirler!”

Zeynep, Kerem’e baktı.

“Şimdi,” dedi, “deneme süresinin en kritik anı bu.”

Kerem, kendi içindeki düğümü yuttu.

“Devam,” dedi. “Ben buradayım.”

Çocuklar çamura koştu. Can ellerini daldırdı. Yusuf küçük bir hendek kazdı. Mert, kenarda sessizce izledi, sonra yavaşça katıldı. Kerem, çocuklarının yüzündeki neşeyi gördü. O neşe, hijyenle ölçülemezdi.

Bir süre sonra Can dönüp bağırdı:

“Baba! Gel sen de!”

Kerem güldü. İlk başta sadece çömeldi. Sonra bir avuç çamura dokundu. Çamur soğuktu. Ama tuhaf bir şekilde… iyi geldi.

Kerem o an anladı: Çamur, pislik değil; toprağın diliydi. Çocuklar o dilde konuşuyordu. Ve o dili yasaklamak, onların dünyasını kısaltıyordu.

Deneme süresi bittiğinde Zeynep, Kerem’le konuştu.

“Kalıcı olmak istiyorum,” dedi. “Ama sadece bakıcı olarak değil. Çocukların eğitim danışmanı olarak.”

Kerem şaşırmadı. Hatta sanki bekliyordu.

“Ne gerekiyorsa,” dedi. “Ama para meselesi değilse… söyleyin.”

Zeynep, net konuştu:

“Para değil. Potansiyel meselesi.”

Kerem başını salladı.

“Tamam,” dedi. “Artık siz bizim evde bir görevli değil… bir parçasınız.”

Zeynep’in gözleri doldu. Bu kez gülümsedi—küçük, temkinli, gerçek bir gülümseme.

9. Bölüm — İki Yıl Sonra, Bahçedeki Kelebek

Aradan iki yıl geçti.

Kerem artık bambaşka bir babaydı. Hâlâ disiplinliydi—ama disiplin, korkudan değil; sevgiden doğuyordu. Çocukları çamur içinde oynarken paniklemiyordu. Hatta bazen takım elbisesini çıkarıp onlara katılıyordu. “CEO babanın çamur performansı” mahallede küçük bir efsaneye dönüşmüştü.

Zeynep ise yalnızca bu ailenin değil, mahalledeki birçok ailenin danıştığı bir eğitimci olmuştu. Kerem, onun değerini saklamıyordu. Çünkü Kerem’in en büyük değişimi şuydu: iyi şeyleri “kontrol etmeye” değil, “paylaşmaya” başlamıştı.

Bir akşam bahçede yeni bir proje kurdular: kelebeklerin yaşam döngüsü. Minik bir gözlem alanı, birkaç bitki, not defterleri… Yusuf “takım lideri” gibi görev dağıtıyordu. Can enerjisini “tasarlamak” için kullanıyordu. Mert, sessizce gözlem yapıyor, sonra gözlemlerini kısık ama net bir sesle anlatıyordu.

Yemek masasında Yusuf bir gün sordu:

“Baba, sen neden önce Zeynep ablayı kovmuştun?”

Kerem, çatalını bıraktı. Çocuklarının gözlerine baktı. Kaçamak cevap vermedi.

“Çünkü sadece yüzeyi gördüm,” dedi. “Korkumla karar verdim. Acele ettim.”

Can kaşlarını kaldırdı.

“Şimdi anlıyor musun?”

Kerem başını salladı.

“Evet,” dedi. “Ve pişmanım.”

Mert, küçük ama güçlü bir cümle söyledi:

“Ama şimdi iyiyiz.”

Kerem gülümsedi.

“Evet,” dedi. “Şimdi gerçekten bir aileyiz.”

Zeynep masaya baktı; gözleri şefkatle doldu.

“Aile olmak,” dedi, “sadece kan bağı değil. Birbirini anlamak. Dinlemek. Hata yaptığında özür dileyebilmek.”

Kerem o gece bahçeye çıktı. Çocuklar içeride uyuyordu. Bahçede çamur yoktu belki ama toprak hâlâ oradaydı. Kerem, bir zamanlar çamurdan korktuğunu hatırladı. O korkunun, aslında kayıptan kalan bir gölge olduğunu anladı.

Kendi kendine fısıldadı:

“Bazı çiçekler… çamurun içinden büyür.”

Ve ekledi—bu kez daha net:

“Bazen en büyük temizlik, çocuğun üstünü başını değil… kalbini kirleten korkuyu yıkamaktır.”

10. Bölüm — Son Soru

Kerem Özkan için her şey bir soruyla başlamıştı:

“Hiç kimseyi, gerçeği bilmeden yargıladın mı?”

Şimdi aynı soruyu kendine yeniden sordu.

Cevabı acıtıyordu ama dürüsttü:

“Evet.”

Sonra ikinci soru geldi—ve asıl dönüşüm onu taşıdı:

“Peki, gerçeği öğrenince değişebildin mi?”

Kerem’in cevabı, bahçede kelebekleri izleyen üç çocuğun kahkahasında saklıydı. Zeynep’in defterindeki notlarda saklıydı. Mert’in artık daha rahat konuşmasında, Can’ın enerjisini yıkmadan yönetmesinde, Yusuf’un arabuluculuğunun liderliğe dönüşmesinde saklıydı.

Kerem, değişmişti.

Çünkü bazen hayat, insanı en sert yerinden eğitir: kayıptan. Ama insan, kaybın korkusunu başkalarına zincir yapmadan da yaşayabilir.

Ve belki de en büyük ders şuydu:

Birini yargılamak kolaydır.
Dinlemek cesaret ister.
Değişmek ise gerçek güçtür.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News