Milyoner bebek her gün dolabı işaret ediyordu. Temizlikçi açtı ve inanamadı. ŞOK EDİCİ.

Kara Mavi Malikanenin Sırrı
Lara’nın falezlerinde, Akdeniz’e bakan o gösterişli kara mavi malikane uzaktan bakıldığında bir mimarlık dergisinin kapağından fırlamış gibiydi. Cam, mermer ve kusursuz çizgiler… Fakat Seda, o geniş soğuk hole ilk adımını attığında buranın bir evden çok duyguların unutturulmaya çalışıldığı beyaz bir labirent olduğunu hissetti. Zemindeki mermerler öyle parlaktı ki tavandaki avizenin ışığı Seda’nın yüzüne vuruyor, sanki onu sorguya çekiyordu.
İlk iş gününün üçüncü sabahıydı. Seda, elinde sarı temizlik eldivenleriyle koridordaki uzun halının üzerinden süpürgeyi geçirirken arkasından gelen tekerlek sesini duydu. Döndü, Mert’i gördü. Mert, 18 aylık sarı saçlı, iri gözlü bir bebekti. Pahalı mavi bir tulum giymişti ama gözlerindeki ifade yaşıyla uyumsuz bir ciddiyet taşıyordu. Onun arkasında lacivert üniformasıyla Nergis yürüyordu; 12 yıldır bu evin baş hizmetçisiydi ve bunu her adımında hissettiriyordu. Omuzları dik, dudakları ince bir çizgi, bakışları sertti.
Seda süpürgeyi durdurdu, hafifçe kenara çekildi. O anda beklenmedik bir şey oldu. Mert, Seda’nın yanından geçerken birden gövdesini yana doğru uzattı. Küçük kolu havaya kalktı, parmağı koridor sonundaki gömme dolabı gösteriyordu. Dudakları titredi, gözleri dolaba kilitlendi. Çocuk henüz düzgün kelimeler kuramıyordu ama işaretinin ciddiyeti Seda’nın ensesinde bir ürperti gezdirdi.
Seda göz ucuyla işaret edilen dolaba baktı. Koridorun sağ duvarına gömülü, beyaz panelli, altın rengi kulplu sıradan bir dolap gibi görünüyordu. Her şey gibi pahalı ama ruhsuzdu. Yine de Mert’in kolu titreyerek o yöne uzanıyor, sanki orada görünmeyen bir şeyi Seda’ya göstermek istiyordu.
Nergis’in sesi bir kırbaç gibi havayı yardı: “Mert! Bakma oraya.” Bebek irkildi. Parmağı havada asılı kaldı. Gözleri bir an için Seda’ya, sonra yeniden dolaba kaydı. Nergis arabayı kendine doğru çekti, hareketini sertleştirdi. Seda süpürge sapını biraz daha sıkı kavradı. İçinde tarif edemediği bir his kabarıyordu; merak mıydı, korku mu yoksa ikisinin garip bir karışımı mı?
“Bir sorun mu var?” diye sordu Seda, sesi istemsizce kısık çıkmıştı. Nergis başını çevirmeden, gözlerini dolaptan ayırmadan konuştu: “Sen işine bak. Koridoru temizle. O kadar.” Bu cümlenin arkasında yalnızca bir uyarı değil, aynı zamanda tehdit gibi bir ağırlık vardı.
Ama iç sesi susmuyordu. 18 aylık bir bebek her geçtiğinde aynı yeri işaret eder miydi? Tesadüf olabilir miydi? Koridorun ucundaki gömme dolap bir anda büyük bir soru işareti gibi Seda’nın zihninde yer etti. Onun için başlangıçta sadece silinmesi gereken bir yüzeydi, şimdi ise içine bakılmamış bir yara gibiydi.
Günün geri kalanında Seda salondan mutfağa, mutfaktan banyolara koştururken her merdiven çıkışında gözleri farkında olmadan o dolaba kayıyordu. Evin diğer odaları pahalı tablolarla, tasarım koltuklarla, kristal vazolarla doluydu. Ama hiçbirinde yaşamın kokusu yoktu; ne dağınık bir oyuncak, ne aceleyle bırakılmış bir kahve fincanı. Her şey fazla düzenli, fazla eksiksizdi.
Öğle saatlerinde Cenk Alkan eve döndü. Siyah takım elbisesi kusursuzdu, kravatı tam yerinde, saçları jöleyle geriye taranmıştı. Kapıdan içeri girdiğinde sanki ev bile onun nefes alışına göre sessizleşti. Seda mutfak tezgahını silerken salondan gelen boğuk konuşmaları duydu. “Mert bugün yine başladı,” dedi Nergis’in sesi, koridordaki dolabı işaret ediyor. Cenk’in sesi daha alçak ama keskin bir bıçak gibiydi. “Sen izin verdin mi oraya yaklaşmasına?” “Hayır Cenk Bey, gözüm üzerindeydi. Sadece çocuk işte…” Kısa bir sessizlik oldu.
Seda havlusunu yavaşça sıktı. Damlayan suyun sesi bile kulağına fazla geldi. Birkaç saniye sonra Cenk’in ayak seslerini duydu. Koridor yönüne doğru yürüyordu. Seda kapının köşesinden sadece gölgesini gördü; uzun dik kararlı bir gölge. Adam dolabın önünde durdu. Seda kapı eşiğinden bir santim bile ilerlemeye cesaret edemedi ama nefesini tutarak dinledi. Metalik bir tıkırtı, parmakların kapak kulplarına dokunduğunu işaret eden hafif bir ses. Sonra hiçbir şey, ne kapının açılış sesi ne de konuşma. Sadece ağır bastırılmış bir sessizlik.
Birkaç saniye sonra Cenk’in ayak sesleri tekrar duyuldu, bu kez uzaklaşıyordu. Salon tarafına geçti, sonra üst kata çıktı. Seda kalbinin göğsüne sığmadığını hissetti. Basit bir dolabın önünde durup hiçbir şey söylemeden yürüyüp gitmek sıradan bir davranış değildi.
Akşamüstü mutfakta yemek hazırlığı yaparken Nergis Seda’ya soğuk bir bakış attı. “Bu evde merak etmek yasaktır,” dedi. “Merak insanı işinden eder.” Seda cümlenin ağırlığını bedeninde hissetti. Bu sözler rastgele söylenmiş laflar gibi değildi. Sanki yıllar önce yaşanmış başka bir olayın yankısıydı. Belki de bu evde daha önce çalışan biri fazlasıyla meraklı olmuştu.
Gün bittiğinde ev tekrar sessizliğe gömüldü. Cenk çalışma odasına kapanmış, Mert yukarıdaki odasında uyumaya götürülmüştü. Seda kendi küçük odasına çekildi. Penceresi arka bahçeye bakan dar bir odaydı. Yatağın yanında küçük bir komodin, üzerinde ucuz bir saat ve kızının fotoğrafı duruyordu. Kızının gülümseyen yüzüne baktı. Konya’daki o küçük evleri, dar sokakları, komşuların birbirine selam verdiği o eski yaşamı hatırladı. Buradaki sessizlik oradaki gürültüyü özletiyordu. Sessizlik bazen huzur değil, boğucu bir ağırlık taşıyordu.
Telefonunu eline aldı. İnternette gezinirken parmakları kendi kendine bir cümle yazdı: “Bebek sürekli aynı yeri işaret ediyor. Bu ne anlama gelir?” Arama motoru yüzlerce sonuç döndürdü. Forumlarda anneler, psikologlar, hatta medyumlar konuşuyordu. Kimisi çocukların enerjilere duyarlı olduğunu, kimisi travmayı böyle gösterdiklerini söylüyordu. Seda yorumları okudukça içi daha da karardı. Bazı kullanıcılar çocukların evde saklanan sırları, şiddeti ya da kaybolmuş birini böyle işaret ettiğini yazıyordu.
Ekrandaki kelimeler giderek bulanıklaştı. Telefonu kapattı. Odanın karanlığında koridordaki o dolap daha da büyümüş, evin kalbine saplanmış beyaz bir bıçak gibi zihnine kazınmıştı. Tam ışığı kapatacakken üst kattan ince bir ağlama sesi duydu. Mert’ti bu ses. Önce kısa kısa yükseldi, sonra aniden kesildi. Sanki biri ağzını kapatmış ya da bir düğmeye basıp sesi kısmıştı. Seda yatağın kenarına oturduğu kulak kabarttı. Ev yeniden o boğucu sessizliğe gömüldü. Sanki hiçbir şey olmamıştı. Ama o an içinden silinmeyecek bir cümle geçti: Bebeklerin dili yoktur ama gösterdikleri yerler tesadüf değildir.
(Hikaye devamında: Seda’nın merakı, dolabın sırrı, Aylin’in kayboluşu, Cenk’in karanlık yüzü, Nergis’in vicdanı ve polisin gelişiyle gerçek ortaya çıkar…)
Son
Seda, cesaretiyle bir annenin kurtulmasını sağladı. Kara mavi malikanenin duvarları arasındaki sırlar açığa çıktı. Mert sonunda annesine kavuştu. Seda ise yeni bir hayata başladı. Ama her gece rüyasında o koridoru, o dolabı ve Mert’in uzanan kolunu görüyordu. Çünkü biliyordu ki bazı kapılar açılmak için vardır ve bazı sesler duyulmak için haykırır. Eğer o seslere kulak vermezseniz, o kapılar sonsuza dek kapalı kalır.
Bu hikaye, gerçek bir olaydan esinlenmiştir. Eğer çevrenizde bir şeyler tuhafsa sessiz kalmayın. Sorun, bakın, dinleyin… Çünkü bazen en küçük işaretler en büyük sırları ortaya çıkarır.
Teşekkürler.