Milyoner çocuklarını iyileştirmek için servet ödedi ama gerçeği keşfeden Dadıydı!

Milyoner çocuklarını iyileştirmek için servet ödedi ama gerçeği keşfeden Dadıydı!

MERMER EVDEKİ SICAKLIK

(Bir İstanbul Hikâyesi)

1. Bölüm: Boğaz’a Bakan Buz

Demir Soylu, İstanbul’un “şehrin üstüne kurulmuş” semtlerinden birinde otururdu. Malikânesinin duvarları dışarıdan bakanı kendine hayran bırakırdı: pencereler büyük, perdeler ağır, avizeler gökyüzündeki yıldızlar kadar iddialı… Evin kapısından içeri girenler “ne kadar düzenli” derdi. Fakat bu düzenin bir tadı yoktu; daha doğrusu tadı vardı: paslanmaz çelik gibi.

Demir Bey, hayatı “çözülecek meseleler” listesine çevirenlerdendi. Sevincini bile ölçerdi; iyi bir günün sonunda bile “verimlilik” arar, gülmeyi gereksiz masraf sayardı. İş dünyasında haklıydı belki: sayılar yalan söylemezdi. Ama evin içinde sayıların bir kusuru vardı; çocuklar sayılara inanmazdı.

İkizleri Can ve Cem beş yaşındaydı. Birbirlerine çok benzerlerdi; öyle ki yeni tanışanlar karıştırır, Selma Hanım bile bazen “hanginiz hangisiniz?” diye sorardı. Fakat onları ayıran küçük işaretler vardı: Can’ın kaşı daha yumuşak, Cem’in bakışı daha temkinliydi. Bir de her ikisinin ortak bir özelliği: evin içinde bir oyuncak mağazası büyüklüğünde oda olmasına rağmen, oyun onlara uğramazdı.

Son haftalarda çocuklar neredeyse hiç konuşmuyordu. Yemek masasında çatal sesi bile çıkmazdı. Süt içmez, çizgi film izlerken bile tepki vermez, gözlerini bir noktaya dikerlerdi. Doktorlar geldi; bir doktor daha geldi; sonra “en iyisi” dendiği için bir doktor daha… Her biri aynı yere varıyordu:

“Fizyolojik bir sorun görünmüyor.”

Demir Bey her defasında daha pahalı bir test istedi. Daha pahalı bir vitamin, daha pahalı bir uzman, daha pahalı bir cihaz… Çünkü onun zihninde sevgiyle para aynı dükkânda satılırdı; birinde yoksa diğerinden alır gibi.

O akşam salonun ortasında volta atarken Selma Hanım yaklaştı. Baş hizmetçi Selma, evin kurallarını sadece bilmez, sanki duvarlara da yazdırırdı. Sert bir kadın değildi belki; ama yumuşaklığı “kural dışı” bulurdu.

“Efendim,” dedi. “Ajans, yeni bir yardımcı gönderdi.”

“Dadı mı?”

“Evet… ama karışıklık olmuş gibi.”

Demir Bey durdu. “Nasıl yani?”

“Temizlik listesine başvurmuş. Ajans yanlış dosyaya koymuş. Adı Leyla. Genç… konuşkan.”

Demir Bey’in gözleri, evin büyük penceresinden uzaklardaki Boğaz ışıklarına takıldı. “Konuşkan olması sorun değil. Çocuklara bakacak, o kadar.”

“Referansı yok efendim.”

Demir Bey kısa bir sessizlikten sonra elini salladı. “Bu evde referans para. Ödeyin, kalsın.”

Selma Hanım başını eğdi. “Peki efendim.”

Ve aynı anda, mutfak kapısının aralığından, yeni gelen genç kadın içeriye baktı. Leyla’nın gözleri merakla evin içini süzdü; mermer zeminin, sessizliğin, koku bile çıkarmayan temizliğin içinde bir şey aradı: yaşam sesi.

Bulamadı.

Ama bu onu korkutmadı. Sadece dudaklarını büzüp içinden, “Bunda iş var,” dedi.

2. Bölüm: Leyla’nın Cebindeki Güneş

Leyla, o gece çocukların odasına çıkmadan önce koridorda uzun uzun durdu. Bu ev, insanın omuzlarına görünmez bir ceket giydiriyordu: “Hata yapma.” Leyla’nın ise hayatı hata yaparak öğrenmekle geçmişti. O yüzden, o ceket ona dar geldi.

Çocuk odasının kapısını usulca açtı. İçeride bir düzen vardı; ama düzen, bazen bir tür sessiz fırtınadır. Raflarda açılmamış oyuncak kutuları, dizilmiş kitaplar, renk uyumu bozulmasın diye seçilmiş pastel eşyalar… Odanın ortasında Can ve Cem yan yana oturuyordu. Önlerinde büyük bir yapboz vardı ama parçalar sanki birbirinden kaçıyordu; çocukların elleri kıpırdamıyordu.

Leyla, hiç “Merhaba çocuklar” diye resmi giriş yapmadı. Bunun yerine, sanki mahalleden tanıdığı iki ufaklıyı görmüş gibi konuştu:

“Selam, burası mı sizin karargâh?”

Çocuklar başlarını çok az çevirdi. Bakışlarında yorgunluk yoktu; daha tuhafı vardı: bekleyiş. Sanki her gün bir şeyin olmasını bekliyor, ama olmadığını görüp vazgeçiyorlardı.

Leyla yere çömeldi. Çantasını açtı. İçinden bir şey çıkardı: parlak, sarı bir çift bulaşık eldiveni. Evdeki her şey “uyumlu” renkteyken bu sarı, küçük bir güneş gibiydi.

Can’ın bakışları eldivene kaydı. Cem daha temkinliydi; ama gözleri “Bu ne?” diye soruyordu.

Leyla eldivenin birini eline geçirmedi. Avcuna aldı, ağzını dayadı ve şişirdi. Eldiven balon gibi kabardı. Sonra cebinden tükenmez kalem çıkarıp eldivene komik bir yüz çizdi: iri göz, yamuk ağız, bir de burnunun üstüne minicik bir ben.

“Tanışın,” dedi Leyla, “bu… Bay Pofuduk. Kendisi çok zeki ama biraz fazla hava basmış.”

Çocukların dudakları kıpırdadı. Bu bir gülümseme değildi; gülümsemenin kapıya yaklaşmasıydı.

Leyla ikinci eldiveni de şişirdi. Bu sefer kaşları çatık, ağzı aşağı sarkan bir surat çizdi. “Bu da Bayan Somurtkan. Her şeye ‘Olmaz’ der. Mesela ‘Gülmek olmaz’ der.”

Leyla iki eldiveni konuşturdu, saçma bir kavga uydurdu. Bay Pofuduk “Zıp zıp” diye zıpladı; Bayan Somurtkan “Cık cık” diye söylenip durdu. Leyla bir anda eldivenleri Can ve Cem’in önünde tokuşturdu; yumuşak bir “pof” sesi çıktı.

Can, istemsizce bir ses çıkardı: kısa, kırık bir kahkaha. Odadaki sessizlik sanki bir camdı; o kahkaha camda ince bir çatlak açtı.

Cem, elini uzattı. Eldivenin yumuşak lastiğine dokundu. Sonra ikinci kez dokundu. Bu dokunuş, pahalı plastiklerden farklıydı; sıcak gibi hissettiriyordu.

“Bunu… ben tutabilir miyim?” dedi Cem.

Leyla, sanki büyük bir hazine veriyormuş gibi ciddiyetle başını salladı. “Ama dikkat et. Bay Pofuduk çok gevezedir.”

Cem eldiveni tuttu, sıktı. Eldiven “gıcır gıcır” diye ses çıkardı. Cem’in gözleri büyüdü; o ses onu güldürdü.

Can da dayanamayıp eldivenlerden birini aldı. Birkaç dakika içinde odanın ortasında iki sarı balon surat, iki çocuk ve Leyla’nın uydurduğu anlamsız ama çok ciddi bir “doktorculuk” oyunu başladı. Leyla, “Hasta benim, kalbim kaybolmuş,” dedi.

Can “Nereye kaybolur ki?” diye sordu.

Leyla omuz silkti. “Bazen kalpler sıkılınca saklanır. Saklandığı yeri bulmak için gıdıklamak gerekir.”

Cem ilk kez hızlıca güldü. “Kalp gıdıklanınca çıkar mı?”

“Çıkar,” dedi Leyla. “Ama doğru yere gıdıklamak lazım.”

O sırada kapıda bir gölge belirdi. Demir Bey, günün son telefonunu kapatıp koridordan geçerken sesleri duymuştu. O sesler onu rahatsız etti; çünkü evinin alıştığı sessizlik bozulmuştu.

Kapıyı araladı. İçeride gördüğü manzara, onun düzen algısına karşı küçük bir isyandı: yerde oturan Leyla, elinde sarı eldiven balonları; çocukların yüzünde… bir şey.

Demir Bey’in kaşları çatıldı. “Bu nedir?”

Leyla ayağa kalktı. “Oyun.”

Demir Bey’in sesi sertleşti. “Çocukların dinlenmesi gerekiyor. Doktorlar—”

“Doktorlar kalbe bakıyor,” dedi Leyla. “Ama kalbin neye üzüldüğüne bakmıyor.”

Demir Bey, bu cümleyi tartacak kadar yavaşlamadı. “Eldivenleri atın. Çocuklar yorulmasın. Ve lütfen… ciddi olun.”

Kapıyı kapattı. Çocukların yüzündeki gülümseme anında söndü. Sanki birisi odanın ısısını düşürmüştü.

Leyla, çocuklara fısıldadı: “Korkmayın. Bay Pofuduk saklanmayı sever.”

Eldivenleri yatağın altına koydular. Ama odanın içinde artık bir sır vardı: gülmenin sırrı.

3. Bölüm: Yasak Salon ve Kırılan Kural

Ertesi gün, Demir Bey bir toplantıdan diğerine koşarken evin içi yine “mükemmel”di. Selma Hanım, Leyla’nın fazla konuşmasını sevmiyordu ama çocukların biraz canlanmasını fark etmişti. Bu, onu bile şaşırtmıştı. Yine de kuralların bekçisiydi; kuralların şaşırma hakkı yoktu.

Öğleden sonra, evin en yasaklı yeri olan büyük misafir salonundan ses geldi. Normalde o salona çocuklar giremezdi; çünkü içeride değerli eşyalar vardı: antika bir saat, ipek halı, “dokunulmaz” vazolar… Demir Bey için eşyanın kıymeti, bazen insanın kıymetini geçerdi; bunu kimse yüksek sesle söylemezdi.

Ses önce hafifti, sonra kahkaha oldu. İki çocuk kahkahası. Demir Bey, çalışma odasında rakamların arasında durdu. Bir an kulaklarına inanmadı. Sonra adımlarını hızlandırdı.

Salon kapısını açtığında gördüğü şey, onun dünyasına göre bir tür “felaket”ti: Leyla yerde yatıyordu, dramatik şekilde bayılmış gibi yapıyordu. Can ve Cem, oyuncak doktor setiyle Leyla’yı muayene ediyordu. Biri “kalp atışı” dinliyor, diğeri “ateş” ölçüyordu. Leyla ise gözlerini kapatıp inliyordu:

“Doktor beyler… kalbimi bulamadım.”

Can, çok ciddi bir sesle: “Kalbin kaçmış olabilir. Büyük kalpler bazen kaçıyor,” dedi.

Cem: “Ben bulurum. Ben ararım,” diye atıldı.

Demir Bey’in sesi salonun üzerine buz döktü: “Yeter!”

Çocukların omuzları düştü. Leyla doğruldu. Demir Bey, salonun düzenine baktı; vazolar hâlâ yerindeydi ama onun için asıl mesele vazo değildi. Onun için mesele, kontrolün kaymasıydı.

“Bu salon…” dedi Demir Bey, “oyun alanı değil.”

Leyla sakince konuştu. “Oyun alanı olmasa bile… kalp alanı olabilir.”

Demir Bey’in gözleri keskinleşti. “Burası benim evim. Kuralları ben koyarım.”

Leyla başını salladı. “Kural koymak kolay, efendim. Zor olan… kalbin nerede donduğunu bulmak.”

Demir Bey’in yüzü gerildi. “Çocukları odalarına çıkarın. Yarın İsviçre’den profesör geliyor. Bu iş ciddiye binecek.”

Çocukların yanaklarındaki renk çekildi. İsviçre kelimesi onlar için bir ülke değil, bir ayrılık gibi duruyordu. Leyla çocukların elini tuttu; onları odalarına götürürken Cem arkaya dönüp babasına baktı. O bakışta kızgınlık yoktu; daha kötüsü vardı: uzaklık.

Demir Bey salonda tek başına kaldı. Kırmızı bir oyuncak stetoskop, halının kenarında unutulmuştu. Demir Bey eğilip almadı; sanki eğilse bir şey kırılacaktı. Ama kırılan şey, belki de çoktan kırılmıştı.

4. Bölüm: Titanyum Gözlüklü Profesör

Ertesi sabah, evin kapısına siyah bir araç yanaştı. İçinden inen adam bir doktor gibi değil, bir laboratuvar gibi görünüyordu. Profesör Müller: kusursuz ütülü takım elbise, metal çerçeveli gözlük, yüzünde “duygu taşımayan” ifade. Selma Hanım, evi bir hastane gibi hazırlatmıştı: perdeler açılmış, her yer parlatılmış, oyuncaklar derlenmiş, çocuklara yakışmayan sert kıyafetler giydirilmişti.

Profesör, Can ve Cem’i sanki isim değil dosya numarasıyla sever gibi baktı. Çantasından cihazlar çıkardı; ölçtü, dinledi, not aldı. Çocukların gözleri yine dondu. Leyla kapının yanında, sessizce izliyordu. İçinden, “Bu çocuklar makine değil,” diye geçiriyordu. “Ama burası onları makineye çeviriyor.”

Muayene bittikten sonra Profesör, Demir Bey’i çalışma odasına çağırdı. Orada konuştu; ama Leyla kapı aralığından duyabildi.

“Fiziksel bir sorun yok,” dedi Profesör. “Fakat çevresel stres… evin atmosferi… aşırı uyarım. Çocukların korunması gerek. İzolasyon uygun olur.”

“İzolasyon?” Demir Bey’in sesi titredi.

“Zürih’te bir klinik. Sessiz odalar, program, nötr renkler. Altı ay. Belki daha fazla.”

Demir Bey, bu teklifi bir sözleşme gibi dinledi. “İyileşirler mi?”

“İhtimal artar.”

Bu kelime Demir Bey’i rahatlattı: ihtimal. O, ihtimalleri yönetmeyi bilirdi.

O sırada çocuk odasından küçük bir ağlama sesi geldi. Cem, annesi olmadığından beri ağlamazdı; ağlamayı “gereksiz” öğrenmişti. Ama bu sabah bir şey farklıydı.

Leyla, kendini tutamadı. Çalışma odasının kapısını tıklatmadan açtı. Demir Bey ve Profesör ona döndü.

“Efendim,” dedi Leyla, “onları götürmeyin.”

Demir Bey’in gözleri büyüdü. “Leyla Hanım… bu konuşma size ait değil.”

Leyla derin bir nefes aldı. “Onların sorunu mikrop değil. Onların sorunu… üşümek. İnsan üşüyünce susar. Gülmez. Kapanır.”

Profesör dudaklarını büktü. “Bu bilim dışı.”

Leyla Profesör’e baktı. “Bilim dışı olabilir. Ama çocuk içi.”

Demir Bey’in sesi yükseldi: “Yeter! Siz kimsiniz? Temizlik görevlisisiniz. Benim çocuklarımın hayatı—”

“—sizin hayatınızın gölgesinde kalıyor,” dedi Leyla, sözünü kesmeden. “Siz sürekli güçlüsünüz. Ama çocuklar… güçlünün yanında bile yalnız kalabilir.”

Demir Bey’in yüzü kızardı. Otoritesi sarsılmıştı. “Kovuldunuz,” dedi.

Leyla, o an gözlerini çocuklara çevirdi. Can ve Cem, kapının kenarında durmuş, sessizce onu izliyordu. Leyla ağlamadı; ağlamayı sonra yapacaktı. Şimdi, bir şey denemesi gerekiyordu.

“Beş dakika,” dedi Leyla. “Beş dakika verin. Eğer yanılıyorsam… çocukları ben götürürüm.”

Profesör sıkıntıyla saate baktı. Demir Bey tereddüt etti. Sonunda, “Beş dakika,” dedi. “Sonra gidersiniz.”

Leyla başını salladı. “Tamam.”

Ve o an, evin içindeki en pahalı şey olan “zaman” ilk kez çocuklar için harcanacaktı.

5. Bölüm: Babaya Konan Teşhis

Leyla çocukları odanın ortasına aldı. Onlara fısıldadı. Can’ın gözleri parladı. Cem’in yüzünde o minik yaramazlık belirdi. Birlikte yatağın altından oyuncak doktor çantasını çıkardılar. Leyla, sarı eldivenleri eline geçirdi ama bu sefer balon yapmadı. Eldivenler sadece eldiven olarak kaldı; sanki “iş vakti”ydi.

Demir Bey, Profesör ve Selma Hanım kapının yanında izliyordu.

Leyla, ciddi bir doktor edasıyla Demir Bey’e döndü. “Efendim,” dedi. “Teşhis koyduk.”

Demir Bey alaycı bir gülümsemeyle: “Öyle mi? Nedir?”

Leyla bir an durdu. Sonra sakince, tane tane konuştu: “Kalp yetmezliği.”

Demir Bey’in yüzü kireç gibi oldu. Profesör kaşlarını kaldırdı. “Saçmalık,” dedi.

Demir Bey bir adım attı. “Hangi çocuk?”

Leyla başını iki yana salladı. “Çocuklar değil.”

Demir Bey’in bakışları Leyla’ya kilitlendi. “Ne demek istiyorsun?”

Leyla, eldivenli parmağıyla Demir Bey’in göğsünü işaret etti. “Siz.”

O oda bir an sessizleşti. Duyulan tek şey, uzaktan gelen Boğaz vapurunun boğuk sesi gibiydi.

Demir Bey öfkeyle: “Benim check-up’larım tam. Spor yaparım. Ben—”

“Benim dediğim kalp,” dedi Leyla, “kan pompalayan değil. Ev ısıtan.”

Profesör öne çıktı. “Bu kadını durdurun.”

Demir Bey ise elini kaldırdı; Profesör’ü susturdu. Kendi şaşkınlığına kendisi bile inanmadı. Ama Leyla’nın cümleleri, içindeki bir yere dokunmuştu; yıllardır kilitli duran bir kapıya.

Leyla devam etti: “Çocuklar bir şey oldu diye susmadı. Çocuklar… siz suskun olduğunuz için sustu. Siz onlara her şeyi aldınız ama kendinizi vermediniz.”

Demir Bey’in eli istemsizce iç cebine gitti; çek defteri… Kalemi çıkardı. Bu, onun panik anındaki refleksiydi. “Peki,” dedi. “Çözüm ne? Terapist mi? Pedagog mu? Tatil mi? Kaç para?”

Leyla gülümsedi. Ama o gülümseme zafer gülümsemesi değil; içi acıyan bir gülümsemeydi.

“Bu ilacın fiyatı yok, efendim,” dedi. “Çünkü satılmıyor.”

Demir Bey sinirlendi. “Her şey satılır.”

“Hayır,” dedi Leyla. “Zaman satılmaz. Samimiyet satılmaz. Diz çökmek satılmaz. ‘Ben hatalıyım’ demek satılmaz.”

Çocuklar öne çıktı. Can, stetoskopu eline aldı. Cem not defteri gibi bir boyama kitabını açtı. Leyla, Demir Bey’e baktı:

“Şimdi muayene sırası sizde.”

Demir Bey’in boğazı düğümlendi. O güne kadar kimse ona “senin de muayeneye ihtiyacın var” dememişti. Herkes ondan korkmuş, onu memnun etmeye çalışmış, onun sorunlarını “para” ile örtmüştü.

Demir Bey, ağır ağır ceketini çıkardı. Kravatını gevşetti. Sonra, o pahalı halının üzerine, hiç yakışmayan bir hareketle oturdu. Dizlerini kırıp yere indi; sanki yıllardır ilk kez aşağıya bakıyordu.

“Peki,” dedi. “Muayene başlasın.”

Profesör nefesini tuttu. Selma Hanım şaşkındı. Leyla’nın gözleri ise sakince parladı: çünkü bir insan, ilk kez oyuna izin verdiğinde iyileşmeye başlar.

6. Bölüm: “Para Para” Atan Kalp

Cem, oyuncak stetoskopu babasının göğsüne koydu. Can, “Doktorlar sessiz olur,” diye fısıldadı; sanki evin kurallarını ilk kez çocuklar yazıyordu.

Cem gözlerini kapattı, dinliyormuş gibi yaptı. Sonra yüzünü buruşturdu. Demir Bey’in kalbi gerçekten hızlı atıyordu; ama Cem’in oyunu “gerçek”ten daha gerçekti.

Demir Bey dayanamadı: “Ne var? Kötü mü?”

Cem ciddiyetle başını salladı. “Evet.”

Demir Bey’in yüzü gerildi. “Ne oldu?”

Cem, çocuksu bir kesinlikle konuştu: “Kalbin tik tak demiyor.”

Demir Bey kaşlarını çattı. “Ne diyor?”

Cem dudaklarını büzdü, sanki sesi taklit ediyormuş gibi: “Para para… para para…”

Can hemen atıldı: “Bazen de ‘iş iş’ diyor.”

Çocukların ağzından çıkan bu basit cümleler, Demir Bey’in göğsüne vurdu. Profesör’ün cihazları hiç böyle bir sonuç vermezdi; çünkü cihazlar “utanç” ölçmezdi. Ama bir çocuğun sözü ölçerdi. Bir çocuğun sözü, insanın içini röntgen gibi görürdü.

Demir Bey’in gözleri doldu. “Ben… sizin için çalışıyorum,” dedi kısık sesle. “Sizin geleceğiniz için.”

Can, hiç bağırmadan ama çok net konuştu: “Biz gelecekte de seninle olmak istiyoruz baba. Sadece… para ile değil.”

Cem, not defterini kapattı. “Biz susunca sen rahat oluyordun. O yüzden sustuk.”

Bu cümle evin içinde bir yerde kırılan bir cam gibi çınladı. Demir Bey, çocuklarını “sakin” sandığı şeyi, onların “kendi kendini kapatması” olarak ilk kez gördü.

Leyla, odanın kenarında durdu. Müdahale etmedi. Çünkü bazı cümleler, yetişkinlerin ağzında nasihat olur; çocukların ağzında hakikat.

Demir Bey’in sesi titredi: “Peki… ilacı ne?”

Can ve Cem birbirine baktı. Sonra aynı anda, hiçbir anlaşma yapmadan, babalarının üzerine atladılar. Kollarını boynuna doladılar. Demir Bey bir an ne yapacağını bilemedi; sonra, yıllardır kullanmadığı bir kası çalıştırır gibi, kollarını açtı ve çocuklarını sımsıkı sardı.

O sarılma, evin içindeki havayı değiştirdi. Mermer yerinde durdu ama soğukluğu azaldı. Avize aynı avizeydi ama ışığı başka görünmeye başladı. Çünkü evin içinde ilk kez “dekor” değil, temas vardı.

Cem, babasının omzuna yüzünü gömüp mırıldandı: “Şimdi düzeldi.”

Can, “Kalbin şimdi ‘Can’ diyor,” dedi. “Bir de ‘Cem’ diyor.”

Demir Bey’in gözyaşları, gömleğine düştü. O an, çek defteri bir işe yaramadı. Ama işe yaramayan şey, ilk kez onu rahatlatıyordu. Çünkü bazı anlarda kontrolü bırakmak, insanın kendini bulmasıdır.

Kapının yanında Profesör Müller, çantasını yavaşça kapattı. Yüzünde şaşkın bir yenilgi vardı. “Ben… artık gereksizim,” dedi. “Uçağı iptal edin.”

Demir Bey başını kaldırdı. Gözleri yaşlı ama sesi netti: “İptal.”

Profesör çıktı. Selma Hanım sessizce geri çekildi; ilk kez kuralların önünde bir şeyin daha büyük olduğunu kabul etmişti.

Demir Bey, Leyla’ya döndü. “Leyla Hanım…” dedi.

Leyla, “Kovulma mı?” diye hafifçe kaşını kaldırdı.

Demir Bey, yutkundu. “Hayır. Teşekkür.”

Leyla başını salladı. “Teşekkürün iyisi… yarın sabah kahvaltıyı birlikte yapmak.”

Demir Bey, çocuklarına bakıp gülümsedi. “Yaparız,” dedi. “Ve sonra… belki parka gideriz.”

Can ve Cem aynı anda: “Çamura da basabilir miyiz?” diye sordu.

Demir Bey bir an durdu; o eski düzen adamı içinden “Kıyafetler…” diye fısıldadı. Sonra kendi kendine güldü. “Basın,” dedi. “Gerekirse ben de basarım.”

Leyla, sarı eldivenlerine baktı. Eldivenler artık sadece temizlik aracı değil, bir semboldü: bazen en basit şey, en pahalı ilacı yener.

7. Bölüm: Ev Yeniden Ev Olurken

Malikânede ertesi gün bir şey değişti. Eşyalar yerli yerindeydi ama evin “ritmi” başkaydı. Sabah kahvaltısında Demir Bey telefona bakmadı. İlk beş dakika… sonra on dakika… sonra yarım saat. Sanki yeni bir kas geliştiriyordu: çocukla aynı masada durmak.

Can sütünü içti. Cem ekmeğini koparıp peynirle yedi. Leyla masanın kenarında durup “Ben servis yapayım” demedi; oturdu. Selma Hanım bir şey söylemek istedi ama vazgeçti. Çünkü evin ilk kez “bozulmadığını”, aksine düzeldiğini görüyordu.

Demir Bey, çocuklarına bir oyun uydurdu. Oyunun adı “Borsa” değildi; “Hazine Avı”ydı. Evde küçük ipuçları sakladılar; her ipucunda bir görev vardı: biri babaya sarılmak, biri anneden kalan bir fotoğrafı beraber incelemek, biri de “en komik ses” yarışması yapmak. Demir Bey o ses yarışmasında kendini kaptırınca birden kahkaha attı. Kendi kahkahasına kendisi şaşırdı.

Leyla, mutfakta bulaşıkları yıkarken içinden şunu düşündü: “Bu evin temizlenmesi gereken yeri, raf değilmiş. Kalpmiş.”

Bir hafta sonra Demir Bey, çalışma programını değiştirdi. Her şeyi değil, bir şeyi seçti: akşamları eve erken dönmek. Hâlâ iş adamıydı; hâlâ sertti; hâlâ hırslıydı. Ama artık bir şeyi biliyordu: çocukların yanında hırsın sesi kısılmalıydı.

Can ve Cem yeniden çocuk gibi gülmeye başladı. Bu, mucize değildi. Mucize, pahalı cihazların tanımlayamadığı bir gerçeğin yeniden kurulmasıydı: güven.

Ve Leyla? O, hâlâ sarı eldivenlerini takıyordu. Ama artık sadece temizlik yaparken değil, bazen çocuklarla resim yaparken de takıyordu; çünkü Can “Bay Pofuduk geri gelsin” demişti. Leyla da “Bay Pofuduk maaşlı çalışıyor” diye şaka yapmıştı. Evde şakanın dolaşması bile başlı başına devrimdi.

Demir Bey bir akşam Leyla’ya, “Siz nasıl anladınız?” diye sordu.

Leyla, Boğaz’a bakan pencereden dışarı bakıp omuz silkti. “Ben anlamadım,” dedi. “Çocuklar anlattı. Sadece… dinlemek için durdum.”

Demir Bey başını eğdi. “Ben durmayı bilmiyormuşum.”

Leyla gülümsedi. “Şimdi öğreniyorsunuz.”

8. Bölüm: Boğaz’da Bir Akşamüstü

Bir pazar günü, üçü birlikte sahile indiler. Selma Hanım ilk başta “Hava serin” dedi; Demir Bey “Üşürler” diye düşündü. Sonra Cem elini babasının eline koydu. Can diğer taraftan sarıldı. Demir Bey, üşümenin ne olduğunu hatırladı: üşümek sadece hava ile ilgili değildi; bazen insan insansız üşürdü.

Parkta çocuklar çamura bastı. Demir Bey de bastı. Ayakkabısı kirlendi; ama yüzü aydınlandı. Çünkü ilk kez “kir” ona kötü gelmedi. Kir, yaşamın kanıtıydı.

Bir bankta otururlarken Demir Bey çocuklara baktı. “Baba,” dedi Can, “yarın yine çalışacak mısın?”

Demir Bey dürüstçe cevap verdi: “Evet.”

Cem dudak büktü. “Çok mu?”

Demir Bey bir an durdu, sonra net konuştu: “Gerektiği kadar. Ama sizden daha çok değil.”

Çocuklar bunu tam anlamadı belki, ama hissetti. Çünkü çocuklar cümleden önce tonu duyar.

O akşam eve döndüklerinde malikânenin merdivenleri hâlâ mermerdi. Ama mermerin üzerinde ayak sesleri vardı; koşan, gülen, bağıran ayak sesleri… Ve Demir Bey o sesleri ilk kez “dağınıklık” değil, hayat olarak duydu.

Leyla kapıda eldivenlerini çıkarırken içinden şöyle dedi: “Bazı evleri temizlemek için süpürge yetmez. Bazı evleri temizlemek için birinin, birine sarılmayı hatırlatması gerekir.”

Ve İstanbul Boğazı, o gece ışıklarını suya düşürürken, mermer evdeki buz biraz daha eridi. Çünkü bir evin gerçek ısısı, kaloriferden değil; kalpten gelirdi.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News