Milyoner, hizmetçisinin ikiz çocuklarını taşıdığını görüyor… ve donup kalıyor!

Akıl ve Onur – Elif’in Seçimi
Sabah saat 06.30’da Bağcılar’daki küçük bir dairede alarm çaldı. Elif Arslan, gözlerini açtığında ilk duyduğu şey ikiz bebeklerinin sesi oldu. Arda ve Ayşe, henüz bir yaşındaydılar; birlikte ağlıyorlardı. Sanki orkestraymış gibi mükemmel bir uyumla Elif yataktan kalktı. 30 metrekarelik tek oda, küçük bir mutfak ve daha küçük bir banyo… Ama her zaman tertemizdi. Elif’in hayat felsefesi basitti: Fakir olmak, pis olmak anlamına gelmezdi. Aksine, tam tersiydi.
Bebekleri kucağına aldı; biri sağ kolda, biri sol kolda. Yıllardır böyleydi, dengeyi öğrenmişti. Hayatta her şey dengeydi. Mutfağa gitti, iki biberon hazırladı. Çünkü biri bitince diğeri beklerse kaos başlardı. Elif kaosa izin vermezdi. Hayatında, evinde, hiçbir yerde.
Bebekler emerken Elif düşündü. Bugün zor bir gündü. Erdem, tekteki işinde altıncı ayını dolduruyordu. Deneme süresi… Eğer başarılı olursa kalıcı olacaktı. Bir hata yaparsa kovulacaktı. Piyasa merhametsizdi; Elif bunu takdir ediyordu.
Saat 06.50’de telefon çaldı. Krash, kalbi hızla attı. “Alo Elif Hanım, çok üzgünüz. Bugün kreş acil durum nedeniyle kapalı. Su borusu patladı. Çocukları getiremezsiniz.” Sessizlik. Elif’in kafası hızla döndü. Seçenekler neydi? Zehra teyze yaşlı komşusu, ama o da geçen hafta hastalanmıştı. Başka kimse yoktu. Ailesi yoktu. Kayseri’de terk etmişlerdi onu. Arkadaşları yoktu; hepsi onu yargılamıştı. “Bekar anne mi oluyorsun? Ayıp…” Elif umursamıyordu. Onların değerleri onun değerleri değildi.
Teşekkür etti, telefonu kapattı. Paniğe gerek yoktu. Panik aklı öldürürdü ve Elif’in en büyük silahı aklıydı. Düşündü. İşe geç kalamazdı. Kaan Berker, patronu, disipline önem verirdi. Saat 07.30’da iş başı; 07.30’da orada olmalıydı. Bir gün izin alabilirdi ama deneme süresinde izin istemek işini kaybetmekti. Bu iş sadece para değil, onur, bağımsızlık, gelecek demekti.
Karar verdi. Tek seçenek vardı: Bebekleri işe götürmek. Yasak mıydı? Evet. Riskli miydi? Evet. Ama alternatif neydi? Pes etmek mi? Asla. Hızla hazırlandı, bebekler için çanta topladı: Biberon, bez, oyuncak… Sonra çifte taşıma askısı taktı. İki sling; biri önde, biri arkada. Ayşe önde, Arda arkada. İkisi de sessizce oturdu, sanki anlamışlardı. “Bugün sessiz olacaksınız çocuklar,” dedi Elif. Yumuşak ama kararlı bir sesle. “Anne çalışacak, siz de iyi olacaksınız. Anlaştık mı?” Arda gülümsedi. Ayşe elini annesinin yüzüne uzattı. Elif öptü. Aşk mıydı? Evet, ama duygusal değil, rasyonel aşk. Çünkü bu çocuklar onun seçimiydi. Kimse ona dayatmamıştı. Baba kaçmıştı, aile reddetmişti, toplum yargılamıştı. Ama Elif seçmişti. Yaşatacaktı bu çocukları ve yaşatıyordu, kendi gücüyle.
Saat 07.15’te Nişantaşı’ndaki Berker Konağı’na vardı. Üç katlı beyaz bina, neoklasik mimari, bahçeli, zenginlik… Ama Elif nefret etmiyordu zenginlikten. Aksine, saygı duyuyordu. Çünkü Kaan Bey’in zenginliği çalınmış değildi, kazanılmıştı. Kendi elleriyle, kendi aklıyla… Elif bunu biliyordu, araştırmıştı. Kaan Berker yoksul bir aileden gelmiş, kendi işini kurmuş, milyoner olmuştu. Tıpkı Elif’in hedeflediği gibi.
Arka kapıdan girdi. Nermin Hanım, baş hizmetçi, mutfaktaydı. 50 yaşında, sert yüzlü, geleneksel… Elif’i bebeklerle görünce kaşlarını çattı. “Ne oluyor bu?” Elif açıkladı, kısa, net, duygusuz: Kreş kapandı, seçenek yoktu, çocuklar sessiz olacak, işimi yapacağım. Nermin onaylamadı ama bir şey demedi. Belki Elif’e gizliden saygı duyuyordu. Belki sadece patron gelmeden karar vermek istemiyordu. “Kaan Bey görürse sorun olur,” dedi. Elif başını salladı. “Biliyorum ama görmeyecek.”
İşe başladı. Mutfak temizliği… Bebekler slingte sessizce. Ayşe uyuyordu, Arda etrafı izliyordu. Elif hızla çalıştı; bir eli temizlik bezinde, diğeri bebekleri dengeliyordu. Multitasking, üretkenlik, etkililik… Engeller önemli değildi, sonuç önemliydi. 15 dakika içinde mutfak parıldıyordu. Nermin bile etkilenmişti. “Sen gerçekten farklısın Elif,” dedi. Diğer kızlar yarısını bile yapamazdı.
Ama o an kapı açıldı. Kaan Berker, 38 yaşında, uzun boylu, koyu takım elbiseli, ciddi yüzlü… Toplantısı iptal olmuştu, evden çıkmamıştı. Mutfağa girdi, kahve almak için ve gördü: Elif, sırtında ve önünde bebekler, sarı eldivenlerle tezgahı siliyordu. Dondu. Tam anlamıyla dondu. Gözleri büyüdü, ağzı hafifçe açıldı. “Ne?” dedi. Sesi alçaktı. “Çocuklar mı?” Elif döndü. Yüzünde korku yoktu, utanç yoktu. Sadece sakin kararlılık vardı. “Evet efendim,” dedi. “Çocuklarım.”
Nermin hemen araya girdi. “Kaan Bey, bugün kreş kapandı. Elif…” Ama Kaan elini kaldırdı, susturdu onu. Elif’e baktı. Uzun, sessiz bir bakış… İki insan, iki felsefe karşı karşıya. “Siz ne yapardınız onun yerinde? Her şeyi riske atar mıydınız bir fırsat için?”
“Ofisime gelin,” dedi Kaan. Sesinde öfke yoktu ama sertlik vardı. Döndü, gitti. Elif derin nefes aldı, bebeklerin kafasını okşadı. “Haydi çocuklar,” diye fısıldadı. “Gerçekler zamanı.”
Kaan Berker’in ofisi birinci kattaydı. Geniş, minimalist, cam masalı. Duvarda tek bir tablo: Atlas Heykeli. Dünyayı taşıyan adam. Ayn Rand’ın Atlas Silkindi romanına göndermeydi. Elif girdiğinde Kaan pencere önünde duruyordu, elleri arkada İstanbul’a bakıyordu. Dönmedi.
“Kontrat okudunuz mu?” diye sordu. Sesi soğuktu. “Evet efendim.” “Ne diyor madde yedi?” Elif tereddüt etmedi. “İş saatlerinde kişisel konular için zaman harcanmaz. Dışarıdan misafir kabul edilmez.” “Ve siz ne yaptınız?” “İki çocuk getirdim.” Kaan döndü. Yüzünde ifade yoktu. “Açıklama.”
Elif doğruldu, bebekleri hala taşıyordu. Ayşe uyuyor, Arda emekliyordu. “Kreş kapatıldı, acil durum, haber vermeden. Ailem yok, arkadaşım yok, komşu hasta. Seçenek yoktu.” Kaan masasına oturdu, parmaklarını birleştirdi. “Her zaman seçenek vardır. İzin alabilirdiniz.” “Deneme süresindeyim efendim. İzin almak işimi riske atar.” “Bu da atmadı mı?” Elif ona doğrudan baktı. Gözlerinde meydan okuma vardı ama saygısızlık değil. “Hayır efendim. Çünkü işimi yapmaya devam ediyorum. Mutfak temiz. Zamanında bitirdim, standart düşürmeden.” Kaan kaşlarını çattı. “Sırtınızda iki bebek varken mi?” “Evet, imkansız. Ama yaptım. Kontrol edebilirsiniz.”
Sessizlik. Kaan ona baktı. Bu kadın farklıydı. Çoğu insan özür dilerdi, ağlardı, merhamet dilerdi. Ama Elif hiçbirini yapmadı. Savunma yapmıyordu, sadece gerçekleri sunuyordu. “Neden özür dilemiyorsunuz?” diye sordu Kaan. Elif şaşırdı. “Çünkü hata yapmadım. Bir problemi çözdüm en iyi şekilde.”
Kaan geriye yaslandı. “Kontrat ihlal ettiniz.” “Hayır efendim. Kontrat diyor ki, işimi iyi yapmalıyım. Yaptım. Kontrat diyor ki, zamanı boşa harcamamalıyım. Harcamadım. Kontrat çocuklardan bahsetmiyor.” Kaan güldü ama acı bir gülüştü. “Safsata yapıyorsunuz.” “Hayır, mantık yürütüyorum.”
Nermin kapıda duruyordu, izliyordu. “Kaan Bey, belki bu sefer affederiz,” diye başladı ama Elif araya girdi. “Affetme istemiyorum.” Herkes ona baktı. “Ne?” dedi Nermin şaşkınlıkla. Elif Kaan’a döndü. “Ben bir hizmet sunuyorum. Siz bir ücret ödüyorsunuz. Eşit değişim. Ben hizmeti iyi verdiğim sürece sizin şikayetiniz olamaz. Bugün hizmeti iyi verdim. Dolayısıyla affetmenize ihtiyacım yok. Sadece adalete ihtiyacım var.”
Kaan’ın gözleri parladı. Bu kadın… Ayn Rand’ı okumamış olabilirdi ama yaşıyordu. Objektivizm, rasyonalizm, bireycilik hepsi oradaydı. Ayağa kalktı. “Çocuklarınızın babası nerede?” Elif’in yüzü sertleşti. “Bilmiyorum. Hamile olduğumu öğrenince kaçtı. Umurumda değil.” “Aileniz Kayseri’de?” “İlişkimi kestiler. Evlilik dışı çocuk ayıptır dediler. Umurumda değil.” “Arkadaşlarınız?” “Beni yargıladılar. İlişkiyi kestim. Umurumda değil.”
Kaan masanın etrafında dolaştı. “Peki neden bu kadar mı zor? Neden yalnız başına?” Elif ona baktı. Gözlerinde ateş vardı. “Çünkü ben yeterliyim. Başkasına ihtiyacım yok. Çocuklarımı taşıdım, doğurdum, besleyeceğim, büyüteceğim tek başıma. Çünkü onları ben seçtim. Benim sorumluluğum ve sorumluluktan kaçmam.”
Kaan durdu. İçinde bir şey kıpırdadı. Hatıra, anılar… Kendi annesi tek başına bebeğiyle temizlik yaparak… “Annem böyleydi, annem de sizin gibiydi,” dedi sessizce. Elif şaşırdı. “Ne?” Kaan pencereye döndü. “Annem tek başına beni büyüttü. Babam yoktu. Bir gün bırakıp gitmişti. Annem bu evlerde çalıştı. Zenginlerin evlerinde temizlik yaptı. Ben onun sırtındayken tıpkı sizin gibi…”
Sessizlik. Elif bekledi. Kaan devam etti. “Onu gördüler, patronlar. Bazıları acıdı, bazıları küçümsedi, bazıları kovdu. Ama biri, sadece biri şunu dedi: ‘Senin durumun umurumda değil. Sadece işin umurumda. İşini iyi yapıyorsan kal.’ O adam benim hayatımı kurtardı. Çünkü anneme onur verdi. Acıma değil.”
Elif sessizdi, anlıyordu. “Siz o adam gibi misiniz?” diye sordu. Kaan gülümsedi. “Deneyelim. Bugün kalın. Ama çocuklar sessiz olmalı, iş standartları düşmemeli ve bu bir kerelik. Yarından itibaren çözüm bulun.” Elif başını salladı. “Bulacağım.”
“Teşekkür etmeyin,” dedi Kaan. “Bu bir iyilik değil, bir değişim. Siz değer üretiyorsunuz, ben bunu tanıyorum. O kadar.” Elif gülümsedi. İlk kez. Anlaştık.
Siz bir kuralı değer mi kırardınız yoksa kör bir şekilde mi takip ederdiniz? Düşünün. Elif çıkarken Nermin yanına geldi. “Çok şanslısın,” dedi. Elif ona baktı. “Şans değil. Hak. Ben iyi çalışıyorum, o da görüyor. Şans burada yok.” Nermin sustu. Belki haklıydı. Belki de bu yeni nesil farklıydı. Daha güçlü, daha cesur.
Elif mutfağa döndü. Bebekler hala sakindi. İşine devam etti. Çünkü söz vermişti ve sözünü tutardı. Her zaman.
Üç gün geçti. Elif bir çözüm bulmuştu. Zehra teyze, yaşlı komşusu, iyileşmişti. Çocuklara bakmayı kabul etmişti. Karşılığında Elif ona haftalık alışveriş yapıyor ve ev temizliğine yardım ediyordu. Eşit değişim, karitatif değil. Her iki taraf da kazanıyordu.
Ama beş gün sonra Zehra teyze düştü. Kalça kırılması, hastanedeydi. Elif yine çözümsüzdü ama bu sefer farklı yaptı. Doğrudan Kaan Bey’e gitti. Kapısını çaldı. “Girin,” dedi Kaan. Elif içeri girdi, bebekler olmadan. “Efendim, bir durum var.” Açıkladı; dürüst, direkt, net. “Kalıcı bir çözüm bulamadım. Geçici kreş bakıcısı pahalı. Maaşımın yarısı. Alternatif aile kreşi var ama kalitesi düşük. Çocuklarımı riske atmak istemiyorum.”
Kaan dinledi. “Ne istiyorsunuz?” “Bir test. Bir hafta. Çocukları getireyim, işimi normal kalitede sürdüreyim. Eğer başarısız olursam kendim istifa ederim. Ama eğer başarılı olursam kalıcı izin alırım. Adil mi?” Kaan düşündü. Mantıklıydı. Rasyonel bir teklifti, duygusal değil. “Neden şirket kreşi kurulmasını istemiyorsunuz? Daha kolay olurdu.” Elif başını salladı. “Çünkü o sizin sorumluluğunuz değil. Benim. Ben kendi çözümümü bulmalıyım. Sizden sadece esneklik istiyorum.”
Kaan gülümsedi. “Çok gururlusunuz.” “Gurur erdemdir. Yalancı alçak gönüllülük ise köleliktir.” Kaan şaşırdı. “Bunu nereden öğrendiniz?” “Hayattan. Kimse bana ders vermedi ama yaşadım.” “Kabul,” dedi Kaan. “Bir hafta test ama standartlar katı olacak. Tek hata, bitirdiniz.” “Anlaştık.”
O hafta Elif performans rekorları kırdı. Sadece işini yapmadı, açtı. Mutfak her gün parıldadı. Oturma odası düzenliydi. Çamaşırlar mükemmel katlanıyordu. Bahçe bile bakımlıydı. Bebekler sessizce slingteydiler; bazen oynuyorlardı, bazen uyuyorlardı ama asla iş akışını kesmediler. Çünkü Elif bir sistem geliştirmişti: Bebekler uyurken ağır işler, bebekler uyanıkken hafif işler. Mola zamanlarında oyun… Her şey zamanlanmıştı. Saat gibi işliyordu.
Kaan gizlice izledi. İlk gün merakla, ikinci gün hayranlıkla, üçüncü gün saygıyla, dördüncü gün düşünceyle, beşinci gün bir karar verdi. Elif’i ofisine çağırdı. “Oturun,” dedi. Elif oturdu. Bebekler yerdeki battaniye üzerinde emekliyorlardı.
“Başardınız,” dedi Kaan. “Sadece standartları korumadınız, geçtiniz. Nasıl yaptınız?” Elif omuz silkti. “Motivasyon. Çocuklar yük değil, güç. Onlar için çalışıyorum, dolayısıyla daha iyi çalışıyorum.” Kaan pencereye döndü. “Size bir teklif yapacağım. Ev yöneticisi. Nermin Hanım emekli oluyor üç ay sonra. Siz onun yerine geçin. Maaş iki katı. Sorumluluk fazla. Çocuklarınızı getirebilirsiniz.”
Elif dondu. “Neden?” “Çünkü hak ediyorsunuz. Liyakat. Başka sebep yok.” Elif başını salladı. “Hayır.” Kaan şaşırdı. “Ne?” “Hayır, bunu hak etmedim. Siz söylediniz ama ben biliyorum, henüz o seviyede değilim. Nermin Hanım 30 yıldır çalışıyor. Bilgi, deneyim, yetenek. Ben sadece altı aydayım. Daha öğrenecek çok şeyim var.”
Kaan masasına oturdu. Hayranlık içindeydi. “Siz promosyonu reddediyorsunuz?” “Evet. Çünkü hak etmeden almak hırsızlıktır. Sizden değil, kendimden hırsızlık. Kendi değerimi düşürürüm.” Kaan güldü, gerçekten güldü. “Siz inanılmazsınız. İnsanlar normalde terfi için yalvarırlar, siz reddediyorsunuz.”
“Çünkü terfi bir hediye değil, bir tanınmadır. Ben henüz tanınmaya hazır değilim. Bir yıl sonra belki ama şimdi değil.” Kaan ayağa kalktı, Elif’e yaklaştı. “Peki ne istiyorsunuz?” “Sadece çocuklarımla çalışmaya devam edebilmek. Geçici değil, kalıcı. Bu yeterli.” Kaan başını salladı. “Kabul ama bir koşulda.” “Nedir?” “Diğer hizmetçilere sisteminizi öğretin. Etkililik, zaman yönetimi, verimlilik. Onlar da sizin gibi çalışsınlar.” Elif gülümsedi. “Eşit değişim mi?” “Evet, anlaştık.”
Yardım kabul etmek zayıflık mıdır yoksa zeka mıdır? Gurur ile inat arasındaki çizgi nerededir? Düşünün.
O akşam Elif eve dönerken mutluydu ama gururlu da… Hak etmediği bir şeyi kabul etmemişti. Değerlerine sadık kalmıştı ve bu, her şeyden daha değerliydi. Bebekler kucağında uyuyordu. İstanbul’un ışıkları parlıyordu. Hayat zor olabilirdi ama adildi. Eğer çalışırsan kazanırdın. Eğer değer üretirsen tanınırdın. Elif buna inanıyordu ve yaşıyordu.
İki hafta sonra Kaan Elif’i öğle yemeğine davet etti. Resmi değil, kişisel. “Sizinle konuşmak istiyorum,” demişti. Elif kabul etti. “Neden olmasın?” Gizli bir şey yoktu. Nişantaşı’ndaki bir kafede buluştular. Bahçeli, sessiz. Kaan çay ısmarladı. Elif kahve. Bebekler puset içinde uyuyordu.
“Anlatmak istediğim bir şey var,” dedi Kaan. “Neden şunu yaptığımı, neden size şans verdiğimi…” Elif dinledi. Kaan başladı. “Annem Ayfer’di. 30 yıl önce İstanbul’a geldi. Kocaeli’nden, hamileydi. Yani benimle. Babam onu terk etmişti. Evlenmemişlerdi bile. Sadece birlikte olmuşlardı. Sonra babam kaçmıştı. Annem tek başınaydı. Okulu yoktu, parası yoktu. Ailesi onu reddetmişti. Ama bir şeyi vardı: İradesi.”
Elif başını salladı, anlıyordu. “Annem temizlik işleri buldu. Zengin evlerde beni sırtında taşıyarak çalıştı. Tıpkı sizin gibi. Bazı patronlar acıdı. ‘Yazık günah, yardım edelim’ dediler. Paralar verdiler ama annem kabul etmedi. ‘Ben dilenci değilim, çalışanım,’ dedi. Bir gün bir patrona rast geldi. Erdem Bey. Zengin bir iş adamı. Annem onun evinde çalıştı. Ben iki yaşındayken Erdem Bey annemi gördü, beni gördü ve şunu söyledi: ‘Senin durumun beni ilgilendirmez. Sadece işin ilgilendiriyor. İşini iyi yapıyorsan maaşını alırsın. Kötü yapıyorsan gidersin. O kadar basit.’ Annem o adama hayran oldu. Çünkü onu insan yerine koymuştu. Kurban değil, işçi. Erdem Bey annemin yeteneklerini gördü. Onu ev yöneticisi yaptı. Maaşını artırdı. Çocuğunu okula gönderdi. Ama asla yardım olarak değil, yatırım olarak.”
Elif dinledi dikkatle. “Siz o çocuk musunuz?” “Evet, ben o çocuğum. Erdem Bey bana eğitim fırsatı verdi. Üniversiteye gittim. İşletme okudum. Kendi şirketimi kurdum. Milyoner oldum ama asla unutmadım. Ben buradayım çünkü biri bir kere liyakate inandı. Acıma değil, liyakat.”
Kaan Elif’e baktı. “Siz bana annemi hatırlattınız ama daha iyisini. Çünkü siz bile yardım kabul etmiyorsunuz. Tamamen bağımsız olmak istiyorsunuz.” Elif gülümsedi. “Bağımsızlık en yüksek erdemdir.” “Kimden öğrendiniz bunu?” “Hayat.”
Elif şimdi anlatma sırası geldiydi. “Babam Mehmet’ti. Kayseri’de kasaptı. Geleneksel aile, muhafazakar… Ben üniversiteye gitmek istedim. ‘Kızlar üniversiteye gitmez,’ dediler. Ben gittim, burs kazandım, İstanbul’a geldim. Sonra tanıştım bir erkekle. Burak, iyi bir adam sandım. Birlikte olduk, hamile kaldım. İkiz olduğunu öğrendiğimde mutlu oldum. Ona söyledim, kaçtı. Telefonu kapattı, adresini değiştirdi, yok oldu. Aileme haber verdim. ‘Evlenmeden çocuk mu doğuracaksın? Utanmıyor musun?’ dediler. ‘Gel Kayseri’ye, çocukları küçken verin, evlen.’ Dediler. Reddettim. ‘Benim çocuklarım, ben yetiştireceğim,’ dedim. İlişkiyi kestiler. Arkadaşlarım da uzaklaştı. ‘Bekar anne olmak ayıp,’ dediler. ‘Nasıl geçineceksin?’ dediler. ‘Kendi başıma,’ dedim ve yaptım. Çalıştım, doğurdum. Bir ay sonra tekrar çalıştım. Çünkü seçimim buydu. Çocuklar benim seçimim. Kimse bana dayatmadı. Ben istedim. Dolayısıyla ben sorumluyum.”
Kaan hayranlıkla baktı. “Siz gerçekten benzersizsiniz.” “Hayır, ben sadece tutarlıyım. Değerlerime göre yaşıyorum. Hepsi bu.”
İkisi sessizce çaylarını içtiler. İki insan, iki benzer geçmiş, iki benzer değer sistemi. Romantik bir şey yoktu aralarında. Sadece derin, rasyonel bir saygı. Çünkü ikisi de biliyordu: Hayat zor ama eğer kendi değerlerine sadıksanız kazanabilirsiniz.
“Bir şey söyleyeceğim,” dedi Kaan, “ve sizden dürüst cevap istiyorum.” “Söyleyin.” “Neden hala evde çalışıyorsunuz? Eğitiminiz var. Üniversite mezunusunuz. Daha iyi işler bulabilirdiniz.” Elif omuz silkti. “Çünkü şu anda bu en mantıklı iş. Esnek saatler, çocuklara yakın olma imkanı, iyi maaş. Gelecekte belki değişir ama şimdi bu doğru seçim.” “Peki gelecekte ne yapmak istiyorsunuz?” “Bir gün kendi işimi kurmak. Ne olduğunu henüz bilmiyorum ama kendi patronum olmak istiyorum. Hiç kimseye muhtaç olmadan.”
Kaan gülümsedi. “Siz başaracaksınız, eminim.” “Biliyorum. Çünkü çalışacağım. Başarı şans değil, çaba.”
İkisi kafeden ayrıldı. Ama o konuşmadan sonra aralarında bir şey değişti. Bir anlaşma, bir iş ortaklığı doğmadı henüz. Ama bir tohum ekilmişti. İleride belki bir şey çıkardı ama şimdi değil. Şimdi her ikisi de kendi yolunda ilerliyordu. Bağımsız ama saygılı.
Bir ay sonra Nişantaşı Sakinleri Konseyi toplandı. Gündem: Kaan Berker’in evi. “Bay Berker hizmetçi çocuk getirmesine izin veriyor,” dedi Konsey Başkanı Selim Bey. “Bu kabul edilemez. Eğer herkes çocuk getirirse mahalle ne olur?” Toplantıda 15 kişi vardı. Zengin ev sahipleri… Kaan davet edilmişti. Gitti çünkü karşı karşıya gelmekten korkmuyordu.
“Bay Berker,” dedi Selim Bey, “sizin kararınız bir emsal. Diğer hizmetçiler de istemeye başladılar. Bu anarşi yaratır.” Kaan ayağa kalktı. “Anarşi mi? Bir anne çocuğuna bakıyor. Bu anarşi değil, sorumluluktur. Ama kurallar var,” dedi başka bir üye Leyla Hanım. “Çalışanlar çalışır, özel hayat evde kalır.”
Kaan soğuk bir şekilde güldü. “Özel hayat mı? Bir anne çocuğunu terk etmeli mi? Siz kendinize ne hak ediyorsunuz?” “Biz patronuz,” dedi Selim Bey. “Kuralları biz koyarız.” “Ve ben de benim evimde benim kurallarımı koyarım,” dedi Kaan. “Size ne? Benim evimde kim çalışıyor? Nasıl çalışıyor?”
“Çünkü emsal,” dedi Leyla Hanım. “Eğer siz izin verirseniz herkes ister.” “İyi,” dedi Kaan. “Öyleyse herkes getirsin. Neden problem?” Salon şok oldu. “Çılgın mısınız? Mahalle kreşe döner.” “Hayır,” dedi Kaan. “Mahalle insanların çalıştığı ve sorumluluklarını yerine getirdiği bir yer olur. Ama siz göremiyorsunuz. Çünkü siz insanları makine gibi görüyorsunuz.”
Kaan devam etti. “Ben size bir öneri sunuyorum. Mahalle kreşi. Özel, profesyonel, kaliteli. Biz finanse ediyoruz. Çalışanlarımızın çocukları oraya gidiyor. Karşılığında çalışanlar daha verimli, daha sadık, daha mutlu. Kapitalizm, yatırım, kar.”
Selim Bey düşündü. “Kim yönetecek?” “Ben bir danışman buldum. Elif Arslan benim evimde çalışıyor. Hem anne hem verimli çalışan. O sistem kurdu, başkalarına öğretecek.” Tartışmalar sürdü ama sonunda kabul edildi. Çünkü mantıklıydı ve Kaan ikna etmişti. Yatırım olarak sunmuştu, karitatif olarak değil. Para kazanırlar, çalışanlar mutlu olur, herkes kazanır. Eşit değişim.
Proje başladı. Elif danışman oldu. Ücretli kreş planladı, programlar hazırladı. Üç ay içinde mahalle kreşi açıldı. Temiz, güvenli, profesyonel. Çalışanların çocukları oraya gitti. Elif’in ikizleri de… Problem çözülmüştü.
Ama o sırada başka bir problem geldi. Burak, çocukların babası, 18 ay sonra aniden göründü. Elif’in apartmanının kapısına geldi. “Açar mısın?” Elif kapıyı açtı. Karşısında Burak vardı. Daha yaşlı görünüyordu, yorgun. “Ne istiyorsun?” dedi Elif soğuk bir şekilde. “Çocukları görmek.” “Hayır, benim haklarım var.” “Hangi haklar? Sen kaçtın, imza atmadın, tanımadın onları ama babalarıyım.” “Hayır, baba olan biri ilgilenir. Sen sadece biyolojik olarak spermi verdin. O kadar.”
Burak öfkelendi. “Mahkemeye gideceğim, velayet isteyeceğim.” Elif güldü. “Git, dene. Görelim ne olacak.” Burak gerçekten gitti. Mahkemeye başvurdu. Velayet davası gerekçesi: Elif çok çalışıyor, çocuklara zaman ayırmıyor, baba figürü gerekli.
Duruşma yapıldı. Elif avukat tutmadı, kendini savundu. Hakime anlattı: Hamilelik, terk edilme, mücadele, büyütme, her şey. “Sayın Hakim,” dedi, “bu adam çocuklarını görmedi 18 aydır. Şimdi istiyor. Neden? Çünkü başkası büyüttü, artık hazırlar. Hırsızlık bu.” Burak savundu kendini. “Ben gençtim, korktum, hata yaptım ama şimdi hazırım.” Elif araya girdi. “Hazır mısın? Nerede yaşıyorsun? Ne iş yapıyorsun? Gelirin ne?” Burak tereddüt etti. “Şu anda işsizim.” “İşsizsin, peki nasıl bakacaksın çocuklara?” “Bulacağım.” “Bulacaksın ama henüz yok. Ben çalışıyorum, gelirim var, evim var, sistemim var. Sen hiçbir şeyin yok, sadece ego.”
Hakim dinledi, karar verdi. Velayet annede kalır, babaya sadece denetimli görüş hakkı, ayda bir kez. Elif kazandı, çünkü gerçekler onun tarafındaydı.
Mahkemeden çıkarken Kaan onu bekliyordu. “Nasıl geçti?” diye sordu. “Kazandım,” dedi Elif. “Biliyordum, çünkü haksızlık sürekli olamaz. Er ya da geç adalet kazanır.”
O gece Elif yatağında uzandı. İkizler yanında uyuyordu. Uzun bir yoldu ama doğru yoldu. Kendi seçimleri, kendi sonuçları, kendi zaferleri… Başka türlü olmazdı.
Altı ay sonra sonbahar gelmişti. İstanbul sarı yapraklarla kaplanmıştı. Elif şimdi ev yöneticisiydi Berker Konağı’nın. Nermin Hanım emekli olmuştu. Elif terfi almıştı ama bu sefer hak ederek, bir yıl fazla çalışmış, her şeyi öğrenmişti. Artık hazırdı. Maaşı üç katına çıkmıştı. İkizler kreşte mutluydu. Hayat düzene girmişti.
Bir sabah Kaan onu ofisine çağırdı. “Sizinle konuşmak istiyorum,” dedi. Elif girdi, Kaan ciddi görünüyordu. “Bir iş teklifi ama farklı.” “Dinliyorum.” “Ben bir şirket kuruyorum. Yeni bir alan. Ev yönetim hizmetleri, lüks, profesyonel, eğitimli kadınlar, iyi maaşlar, iyi koşullar. Sizinle ortak olmak istiyorum.” Elif dondu. “Ortak mı?” “Evet. %20 hisse. Karşılığında siz operasyonları yönetirsiniz. Eğitim programları, işe alım, standartlar. Ben finans ve iş geliştirmeyi yaparım.”
Elif sessizce düşündü. “Neden ben?” “Çünkü siz sistemleri anlıyorsunuz. Hem çalışan hem patron düşüncesini biliyorsunuz. Çünkü güveniyorum size.” Elif başını salladı. “Ama neden %20? Ben para yatırmıyorum.” “Para sadece sermaye değil,” dedi Kaan. “Bilgi de sermayedir, deneyim de sermayedir. Siz ikisine de sahipsiniz. Ben sadece sermaye sahibiyim. Eşit değişim.”
Elif düşündü. Mantıklıydı. Ama bir şey eksikti. “Bir koşulum var,” dedi. “Söyleyin.” “Kontrol eşit olacak. Ben sadece çalışan değilim, ortak. Kararlar birlikte alınır. Eğer siz tek başına karar verirseniz bu adil değil.” Kaan gülümsedi. “Kabul. Ama iş kararları rasyonelliğe dayanır, duyguya değil.” “Tabii ki,” dedi Elif. “Ben duygusal kararlar almam. Sadece mantıklı olanlar.”
İkisi el sıkıştı. İş ortaklığı başladı. Üç ay içinde şirket kuruldu: Berkerent Arslan Ev Yönetim Hizmetleri. Logo, ofis, web sitesi… Elif işe alım sürecini yönetti. İlanlar yayınladı: Arıyoruz eğitimli, çalışkan, gururlu kadınlar. Kariyer olarak ev yönetimi, yüksek maaş, iyi koşullar, eğitim fırsatı… Yüzlerce başvuru geldi. Elif seçti, sadece en iyiler. Sonra eğitim programı başlattı: Verimlilik, zaman yönetimi, profesyonellik.
Altı ay sonra şirket büyümüştü. 20 çalışan, 10 müşteri… Gelir pozitifti, kar ediyorlardı. Elif’in hayatı tamamen değişmişti. Artık hizmetçi değildi, iş kadınıydı. Maaşı on kat artmıştı. Daha büyük bir daireye taşınmıştı. İkizler özel kreşe gidiyordu. Ama Elif aynı Elif’ti. Alçak gönüllü değildi, çünkü alçak gönüllülük erdem değildi. Ama kibir de yoktu; sadece öz saygısı vardı, kendine ve değerlerine saygısı.
Bir akşam Kaan ve Elif şirket ofisinde oturuyorlardı. Hesapları gözden geçiriyorlardı. “Başardık,” dedi Kaan. “İlk yıl kar. Çoğu startup beş yıl zarar eder.” Elif gülümsedi. “Çünkü biz gerçek değer ürettik. Sanal değil, gerçek. İnsanlar buna para verir.” Kaan ona baktı. “Siz değiştiğiniz mi son bir yılda?” Elif düşündü. “Hayır, ben hep buydum. Sadece fırsat buldum kendimi göstermeye. Siz bana fırsat verdiniz ama ben zaten hazırdım.” “Peki şimdi ne?” diye sordu Kaan. “Büyümeye devam ama kontrollü. Kalite düşürmeyelim, çünkü kalite her şeydir.” “Anlaştık.”
İkisi dışarı çıktı. İstanbul gecesi parlıyordu, şehir ışıklarıyla doluydu. “Biliyor musunuz?” dedi Elif. “İnsanlar bana hep diyorlar, şanslısın, zengin patron bulmuşsun. Ama yanılıyorlar; şans değildi, hazırlık ve fırsatın kesişmesiydi.” Kaan başını salladı. “Haklısınız. Şans diye bir şey yoktur. Sadece neden ve sonuç var.”
Bir yıl sonra Elif bir konferansta konuşuyordu: TEDx İstanbul. Konu: Mağduriyet değil, güç. Sahneye çıktığında elinde mikrofon, yüzünde kararlılık vardı. “Merhaba,” dedi. “Benim adım Elif
Arslan. Üç yıl önce tek başıma ikiz bebek doğurdum. Ailem beni terk etti. Arkadaşlarım beni yargıladı. Toplum beni mağdur ilan etti ama ben reddettim. Ben mağdur değilim dedim. Ben güçlüyüm ve bunu kanıtladım.”
Salon sessizdi; herkes nefesini tutmuş dinliyordu. Elif devam etti:
“Hayat size seçenekler sunar. Kurban olabilirsiniz ya da kahraman. Çoğu insan kurbanı seçer, çünkü kolaydır. Başkalarını suçlarsınız: ‘Ailem beni desteklemedi, toplum bana şans vermedi, sistem haksız.’ Doğru, belki. Ama ne fayda? Hayatınız değişiyor mu? Hayır. Sadece mağduriyet hissediyorsunuz.”
Alkışlar yükseldi. Elif gülümsedi.
“Ben başka yol seçtim. Sorumluluğu kabul ettim. Hayatım benim sorumluluğum. Kimse beni kurtarmayacak, ben kendimi kurtaracağım. Ve yaptım. İkiz bebek taşıyarak temizlik yaptım, uyumadım, ağlamadım, şikayet etmedim. Sadece çalıştım. Ve sonuç bugün: Kendi şirketimin ortağıyım. Gelir sahibiyim. Bağımsızım. Çocuklarım mutlu, ben mutluyum.”
Salon ayakta alkışladı. Elif gülümsedi, gözleri doldu. Sonra dinleyicilere döndü:
“Peki size soruyorum: Siz hangi yolu seçeceksiniz? Kurban mı, kahraman mı? Hangi şehirden izliyorsunuz, hangi mücadeleyi veriyorsunuz? Paylaşın benimle. Çünkü hikayeleriniz önemli. Ama en önemli şey şu: Hikayenizin kahramanı siz olun. Başkaları değil, siz.”
Konuşma sonrası Elif sahneden indi. Kaan arka sırada oturuyordu, gururla gülümsedi. Yanına geldi, “Mükemmeldiniz,” dedi. Elif başını salladı, “Teşekkürler. Ama ben sadece gerçeği söyledim. O kadar.”
O gece eve dönerken Elif ikizlerini aldı kreşten. Arda ve Ayşe artık üç yaşındaydılar. Koşuyor, konuşuyor, gülüyorlardı. “Anne!” dedi Arda, “Bugün resim yaptım.” “Göster bakalım,” dedi Elif. Arda çantasından bir kağıt çıkardı: Bir aile resmi. Elif, Arda, Ayşe. Üçü el ele, güneş parlıyordu. “Çok güzel,” dedi Elif, gözleri doldu. “Biziz,” dedi Ayşe. “Evet canım, biziz. Güçlü bir aileyiz.”
Evde yemek hazırladı. Basit ama sağlıklı. Çocuklar yedi, oynadı, uyudu. Elif balkona çıktı. İstanbul gecesi sessizdi. Yıldızlar parlıyordu. Düşündü: Üç yıl önce aynı şehir, farklı bir hayat; küçük daire, büyük korkular, belirsiz gelecek… Ama vazgeçmemişti. Şimdi buradaydı, başarmıştı. Tek başına, kendi gücüyle.
Ayn Rand haklıydı: Hayat mükafat verir ama sadece çabalayanlara. Akıl en yüksek erdemdi. Sorumluluk en büyük güçtü. Kurbanlar kaybolurdu ama kahramanlar kazanırdı. Elif bir kahraman mıydı? Hayır. Sadece rasyonel bir insandı. Kendi seçimlerinin sorumluluğunu alan, kendi hayatının mimarı olan ve bu yeterliydi.
Son sahne. Bir yıl sonra Elif yeni bir proje açıkladı: Berker & Arslan Akademi. Kadınlar için ücretsiz eğitim programı: iş becerileri, finansal okuryazarlık, öz saygı geliştirme. Açılış konuşmasında Elif şunu söyledi:
“Biz kimseye balık vermiyoruz. Balık tutmayı öğretiyoruz. Çünkü gerçek yardım bağımsızlık sağlamaktır, bağımlılık değil.”
Program başladı. İlk yıl 100 kadın mezun oldu. Hepsi iş buldu, hepsi ayakları üzerinde durdu. Toplum değişiyordu, yavaşça ama emin adımlarla. Ve Elif bunun bir parçasıydı, küçük ama önemli bir parçası.
Hikaye burada bitmedi. Çünkü gerçek hikayeler hiç bitmez. Devam eder, büyür, değişir ama bir şey değişmez: Değerler, akıl, sorumluluk, bağımsızlık, onur… Bunlar sonsuzdur. Ve Elif ikizleriyle birlikte bu değerleri yaşamaya devam etti. Her gün, her saat, her seçim.
Siz hangi değerleri seçeceksiniz? Kurban mı, yoksa mimar mı? Yorumlarda yazın ve eğer bu hikaye size bir şey öğrettiyse paylaşın. Çünkü belki başka biri de bugün aynı kararı vermek üzere ve sizin hikayeniz onun için ilham olabilir.
Bir sonraki hikayede görüşürüz. Ama unutmayın, asıl hikaye sizin hayatınız. Onu iyi yazın. Hayat size borçlu değildir. Mutluluk hakkınız değildir. Başarı garantiniz değildir. Ama bir şey vardır: Tercih özgürlüğü. Ve eğer doğru tercihleri yaparsanız, doğru çabayı gösterirseniz, doğru değerleri yaşarsanız o zaman kazanırsınız. Çünkü gerçeklik adildir. Akıl kazanır.
SON