Milyonerin kızının 48 saati kaldı denince, fakir dadı akıl almazı yaptı

Milyonerin kızının 48 saati kaldı denince, fakir dadı akıl almazı yaptı

Mermer Basamaklar, Çamur Lekeleri ve Bir Ninninin Gücü

Soğuk bir İstanbul Pazartesi sabahı, saat daha 06:00 bile olmadan bazı hayatlar çoktan mesaiye başlamış olur. Elif Yılmaz’ın hayatı da onlardan biriydi: hesap yaparak yaşayan, her liranın nereye gittiğini bilen, geleceğini “belki”lerle değil “mecbur”larla kuran bir genç kadın… Ve o sabah, Etiler’deki beş katlı bir malikanenin önünde dururken, yalnızca yeni bir işe değil, bambaşka bir sınıfa, bambaşka bir dile, bambaşka bir soğukluğa adım atıyordu.

1. Bölüm — Yirmi İki Basamak

Elif, sentetik deri çantasının omzuna takılı askısını bir kez daha ayarladı. Çanta, Kadıköy’de bir semt pazarında “indirimde” aldığı, kenarları yıpranmış bir çantaydı. Üç yıldır aynı çantayı taşıyordu; çünkü Elif, eşyaların değil ihtiyaçların kıymetini bilirdi.

Başını kaldırdı.

Malikanenin ana kapısı ile giriş holü arasında uzanan doğal mermer basamaklar… Elif saymıştı: yirmi iki.

İçinden, istemsiz bir refleksle hesap yaptı.

“Her bir basamak… bir aylık maaşımdan bile değerli.”

Bu cümle, bir kıskançlık değil; hayatın ona öğrettiği matematiğin soğuk sonucuydu. Elif yirmi üç yaşındaydı ve çoğu yaşıtı gibi “kendini bulma” lüksüne sahip değildi. O, kendini çoktan bulmuştu: Bursa’daki hasta annesine düzenli para gönderen, Esenyurt’taki küçük evinin kirasını aksatmayan, bir yandan da pediatrik hemşirelik eğitimine tutunmaya çalışan bir genç kadındı.

Üzerindeki bej palto çok yıkanmaktan incelmişti. Ayakkabıları siyah kauçuk tabanlı, sağlam ama sıradan. Çantasındaki açık pembe ruj en ucuz eczane markasıydı; Elif ruj sürerken bile “idare etsin” diye sürerdi.

Ve şimdi, milyarder Demir Soydan’ın tek kızı Ada Soydan’ın dadısı olarak ilk iş günündeydi.

Daha kapıyı çalmadan, kendini “yanlış dünyada” hissediyordu. Çünkü bu malikâne, yalnızca büyük değildi; aynı zamanda sessizdi. Sessizliğin bile bir fiyatı var gibiydi.

Elif, nefesini düzenledi. Parmaklarını ısıtmak ister gibi avuçlarını ovuşturdu. Sonra kapıya uzandı.

2. Bölüm — Kâhya Ayşe’nin Kuralları

Kapı açıldığında Elif’in duyduğu ilk şey, insan sesi değil… bir düzenin sesi oldu. Kumaşın sürtünmesi, sert adımlar, iyi cilalanmış zeminin “tık”layan yankısı.

Karşısında Ayşe Demirci duruyordu.

Elli yaşlarında, gri saçları kusursuz bir topuzla toplanmış, yüzünde yılların hizmet tecrübesiyle keskinleşmiş bir ifade… Onun bakışı, insanı tartar; nereden geldiğini, ne taşıdığını, ne sakladığını anlamaya çalışırdı.

“Yeni dadı siz misiniz?” dedi.

“Evet hanımefendi. Günaydın,” dedi Elif, nazikçe elini uzatarak.

Ayşe Demirci, o eli görmezden geldi. Elif’in eli havada bir an asılı kaldı. Sonra yavaşça indirip çantasının askısına dokundu. İçinden, “Tamam Elif, burası böyle,” dedi.

Ayşe, hiçbir duygu göstermeden konuştu:

“Umarım e-postayla gönderdiğim kuralları okumuşsunuzdur.”

“Evet. Hepsini okudum.”

Ayşe başını hafifçe salladı, sanki bu cevap beklenen tek cevaptı.

“O zaman biliyorsunuzdur,” dedi. “Kızımız yeniliklere açık değildir. İki yılda dokuz dadı değişti. Hepsi çocukla başa çıkamadığı için ayrıldı.”

Elif’in göğsünde ince bir gerginlik oluştu. “Başa çıkmak” kelimesi, çocuk için fazla sertti.

Ayşe merdivenlere yöneldi. Elif’in onu takip etmesini bekliyordu.

“Ada zor bir çocuk,” dedi Ayşe. “Yemek yemiyor. Uyumuyor. Ağlama krizleri geçiriyor. Doktorlar travma diyor.”

Elif’in içinde bir yer, adını koyamadığı bir acıyla sızladı.

“Annesini doğumda kaybetmiş,” dedi Ayşe, sanki bu cümleyi her gün tekrar ediyormuş gibi sıradan bir tonla.

Elif, mermer basamakları çıkarken içinden “Dört yıldır…” diye geçirdi. Dört yıldır anne şefkati olmadan. Dört yıldır bir evin içinde, her şeyin en pahalısından varken, en temel şeye aç.

Ayşe, üçüncü kata geldiklerinde durdu.

“Demir Bey ofisinde. Rahatsız edilmekten hoşlanmaz. Kurallara harfiyen uyarsanız sorun yaşamayız.”

Elif başını salladı.

“Anladım,” dedi.

Ayşe, koridora işaret etti:

“Ada’nın odası şu kapı.”

Elif, adımlarını yavaşlattı. Çünkü bu kapının arkasında yalnızca bir çocuk değil, bir hikâye vardı. Ve Elif, hikâyelerin en tehlikeli yerini biliyordu: ilk cümle.

3. Bölüm — Prenses Çıkartmalarının Ardındaki Sessizlik

Koridor uzundu. Zemin, bordo hereke ve desenli halılarla kaplıydı; halılar, sesleri yutar gibi duruyordu. Duvarlarda Avrupa ressamlarına ait tablolar, Venedik sıva dokuları, pahalı aydınlatmalar…

Her şey büyük, soğuk ve… biraz da korkutucuydu.

Ada’nın kapısında rengârenk prenses çıkartmaları vardı: Pamuk Prenses, Cinderella, Belle… Elif bu çıkartmalara bakınca garip bir tezat hissetti: Kapı çocukça neşeli, içerisi muhtemelen mezar sessizliğindeydi.

Elif üç kez, çok hafifçe tıkladı.

“Bir… iki… üç…”

Ses yok.

Kapıyı yavaşça araladı ve kalbini ikiye bölen o sahneyi gördü:

Oda büyüktü; yaklaşık kırk metrekare. Bir köşede kutusunda duran pahalı oyuncaklar, hiç açılmamış dev peluşlar, bir Barbie evi, oyuncak mutfak, pırıl pırıl… ama sanki hiç yaşamamış gibi.

Odanın ortasında ise küçük bir kız, parke zeminde oturuyordu.

Kucağında, diğer oyuncakların yanında komik denecek kadar “eski” duran yıpranmış bir oyuncak ayı…

Ada Soydan dört yaşındaydı. Belinden aşağı kıvırcık sarı saçlar, ince yüzüne göre büyük mavi gözler, solgun bir ten… Elif’in eğitimli gözleri, çocuk hemşireliği okuyan birinin dikkatiyle işaretleri okudu:

Bu, basit bir huysuzluk değildi. Bu, duygusal yoksunluktu. Bir çocuğun “hasta” gibi değil, “yalnız” gibi solması.

Elif kapıyı usulca kapattı. Odanın içine yumuşak bir ses bıraktı:

“Merhaba Ada. Ben Elif.”

Ada başını kaldırdı. Gülümsemedi. Sadece baktı… ama çocukça bir bakış değil; yaşına göre fazla ağır bir bakıştı.

Kısık bir fısıltıyla sordu:

“Sen de mi gideceksin?”

Elif’in gözleri yandı. Diz çöktü, Ada’nın hizasına indi.

“Gitmeyeceğim,” dedi. “Seninle kalmaya geldim.”

Ada, ayısını göğsüne bastırdı.

“Hepsi öyle der,” dedi. “Sonra giderler.”

Elif yutkundu. Bu cümleyi bir yetişkin bile zor taşırdı; dört yaşındaki bir çocuğun ağzından çıkması, bir evin içindeki bütün duvarları suçlu yapardı.

“Kaç tane bakıcın oldu?” diye sordu Elif, sesi titremesin diye dikkat ederek.

Ada parmaklarıyla saymaya başladı.

“Bir… iki… üç…” Dörtte durdu, sonra karıştı. “Çok,” dedi sonunda, vazgeçerek.

Elif’in içinde öfke, ateş gibi yükseldi. Ama bu öfkeyi çocuğa değil, onu yalnız bırakan düzene yöneltti.

“Baban mı sana ‘zor’ olduğunu söyledi?” dedi.

Ada başını salladı.

“Ben zor olduğum için gidiyorlarmış.”

Elif’in boğazına sıcak bir acı tırmandı. “Zor” değil… annesiz.

“Sen zor değilsin,” dedi Elif, net bir kararla. “Sen çok özel bir kızsın.”

Ada’nın dudaklarında küçücük bir kıvrım belirdi. Bu, koca bir gülümseme değildi. Ama Elif için, bir kapının aralığı gibiydi: içeride hâlâ ışık vardı.

Elif, ayıya baktı.

“Ne güzel bir ayıcığın var. Adı ne?”

Ada, ayıyı sevgiyle okşadı.

“Cino,” dedi.

Elif’in sesi yumuşadı:

“Cino… çok güzel isim.”

Ada fısıldadı:

“Annem… bana cennete gitmeden önce vermişti.”

Elif’in kalbi sıkıştı. Bir çocuğun “cennete gitmeden önce” demesi… bir çocuğun, ölümle bu kadar erken tanışması…

Elif elini uzattı. Ada tereddüt etti. Sonra yavaşça elini verdi.

Ada’nın parmakları buz gibiydi.

“Çok özel,” dedi Elif. “Çok.”

Ada kısık sesle ekledi:

“Kabus gördüğümde beni korur.”

Elif o an karar verdi: Bu odada, ilk kez biri gerçekten “kalacaktı.”

4. Bölüm — Ninniyle Açılan İştah

Öğlen olduğunda Ayşe Demirci gümüş tepsiyle geldi. Yemeği tepsiye koyarken bile düzen vardı: gramaj, porsiyon, saat, tabak…

“Ada’nın yemeği sadece budur,” dedi. “Doktor talimatı. Midesi hassas.”

Elif tabağa baktı.

Tuzsuz pirinç, tuzsuz ızgara tavuk, haşlanmış havuç ve kabak… Besin vardı ama tat yoktu. En kötüsü: sevgi yoktu.

Ada çatalına bile dokunmadı. Çocuk, yemekle kavga etmiyor; hayata küsmüş gibi bakıyordu.

Elif diz çöktü.

“Prensesim,” dedi. “Yemeği sevmedin mi?”

Ada başını salladı.

“Tadı yok.”

Elif hafifçe gülümsedi. Çocuğun “tadı yok” demesi, aslında “hayatın tadı yok” demesiydi.

“Sen yerken sana bir şey mırıldanayım mı?” dedi Elif. “Bir ninni gibi…”

Ada’nın gözleri azıcık parladı.

“Mırıldan,” dedi.

Elif çocukken annesinin mırıldandığı bir çocuk melodisini, sözlerini söylemeden, sadece nağmesiyle fısıldadı. Odanın içinde bir şey değişti. Ada, çatalı eline aldı. Bir lokma… sonra bir lokma daha…

Elif içinden “İşte bu,” dedi. “Bedenin değil, kalbin açlığı.”

Ada başını kaldırdı.

“Çok güzel,” dedi. “Sen iyi söylüyorsun.”

Elif’in gözleri doldu.

“Annem öğretmişti,” dedi.

Ada’nın sesi merak doluydu:

“Annen güzel miydi?”

Elif derin bir nefes aldı. Bu soru, onun kendi yarasına dokunuyordu.

“Çok güzeldi,” dedi. “Ben küçükken… onu kaybettim.”

Ada bir an düşündü. Çocuk zihni, ölümün mantığını kendince kurardı.

“O da cennete gitti mi?”

“Elbette,” dedi Elif.

Ada, sanki çok önemli bir şeyi çözmüş gibi fısıldadı:

“O zaman annemi tanıyor.”

Elif, Ada’yı sarılmak için yokladı. Ada bu kez kaçmadı. Elif sarıldı. Ada’nın bedeni, sarılmanın nasıl bir şey olduğunu hatırlamaya çalışan bir çocuk gibi önce gerildi, sonra yavaşça yumuşadı.

“Eminim,” dedi Elif. “Eminim tanıyordur.”

5. Bölüm — Demir Soydan’ın Mekanik Sevgisi

Akşam saat yediye doğru, Elif önce sesi duydu.

Garajda park eden lüks bir aracın motoru… kararlı adımlar… kapıların tok kapanışı… Bu evde her ses bile “otorite” gibi duyuluyordu.

Demir Soydan eve gelmişti.

Elif onu ilk kez koridorda gördü: kırk yaşlarında, uzun boylu, şakaklarında grileşmiş saçlar… Üzerinde pahalı bir takım elbise, kusursuz bir kravat. Ama pahalı kumaşlar, bir adamın yorgunluğunu saklayamazdı. Demir’in yüzünde “para” değil, “kayıp” vardı.

Demir, Ada’nın odasına geldiğinde Elif, Ada’ya bir masal kitabı anlatıyordu. Ada, Elif’e sokulmuş, bir kedi yavrusu gibi kıvrılmıştı.

“Babacığım!” diye fırladı Ada.

Demir onu kucağına aldı ama Elif’in gözüne çarpan şey şuydu: Hareket, bir refleks gibiydi. Sevgi değil, “görev” vardı.

“Merhaba küçük hanım,” dedi Demir. “Günün nasıl geçti?”

Ada heyecanla anlattı:

“Elif abla şarkı gibi mırıldandı… masal okudu…”

Demir başıyla onayladı.

“Ne güzel.”

Sonra Ada’nın başının üzerinden Elif’e baktı.

“Ona baktığın için teşekkür ederim,” dedi.

“Bu benim işim,” dedi Elif.

Ama Elif’i rahatsız eden bir şey vardı: Demir, kızıyla konuşurken bile Ada’nın gözlerine doğru düzgün bakmıyordu. Sanki Ada, ajandasındaki bir satırdı.

Ada umutla sordu:

“Babacığım, bu akşam benimle yemek yer misin?”

Demir’in cevabı çabuktu.

“Yapamam küçük hanım. Toplantım var.”

Ada’nın yüzü, susuz kalmış bir çiçek gibi soldu.

“Dün de toplantın vardı…”

“Başka bir zaman,” dedi Demir.

Ve sanki orada olmak ona fiziksel acı veriyormuş gibi odadan hızlıca çıktı.

Ada ortada kaldı, ayısını göğsüne bastırdı.

“Beni sevmiyor,” dedi fısıltıyla.

Elif diz çöktü.

“Seviyor,” dedi. “Sadece… çok meşgul.”

Ada başını salladı. Çocuklar yalanı tanır; çünkü gerçek onların kalbinde yankılanır.

“Sevmiyor,” dedi Ada. “Annem benim yüzümden öldü.”

Elif’in başı döndü.

“Bunu sana kim söyledi?” diye sordu, sesi bir anda keskinleşerek.

Ada kısık sesle:

“Emel büyükannem.”

Elif’in içinde bir volkan patladı. Bir çocuğa bunu söylemek… bir çocuğun kaderini zehirlemekti.

Elif, Ada’nın küçücük yüzünü iki eliyle tuttu.

“Ada,” dedi. “Beni iyi dinle. Annen senin yüzünden ölmedi. Bu kimsenin suçu değil. Bazen insanlar… çok erken cennete gider.”

Ada’nın gözleri doldu.

“Nereden biliyorsun?” dedi.

Elif’in sesi titredi ama netti:

“Çünkü anneler çocuklarını hep sever. Hep.”

Ada, o gün ilk kez gerçekten gülümsedi. Sanki bir kilit kırılmıştı.

6. Bölüm — Emel Soydan’ın Taştan Parfümü

Elif, ilk iki haftada Ada için şefkat dolu bir rutin kurdu: masal, oyun, çizim, küçük egzersizler, birlikte yemek, birlikte uyku öncesi “güven” cümleleri…

Ada değişiyordu. Daha çok yemek yiyor, daha çok soru soruyor, daha çok gülümsüyordu. Yağmurdan sonra açan bir gül gibi… yavaş yavaş.

Ama her evde bir gölge vardır.

Bu evin gölgesi Emel Soydandı.

Emel Soydan, haftada iki kez gelir, eve girerken bile otorite bırakırdı. Altmış beş yaşında, platin sarısı saçlar, altın-pırlanta takılar, ağır bir parfüm… Elif onu ilk gördüğünde “soğuk” kelimesi yetmedi. Bu kadın, soğuğu yönetiyordu.

Bir gün, Emel’in sesi koridorda Ayşe’ye geldi:

“Bu yeni bakıcı kızı çok şımartıyor.”

Ayşe temkinli cevap verdi:

“Ada Hanım daha iyi yiyor, Emel Hanım.”

“Çok yiyor,” dedi Emel. “Şişmanlayacak.”

Sonra Elif’e küçümseyici bir bakış attı.

“Bu hanım neden aile banyosunu kullanıyor? Hizmetçi banyosu var.”

Elif koridordan her şeyi duydu. Yumruklarını sıktı ama sustu. Çünkü Elif’in hesabı vardı: kira, okul, annesinin tedavisi… Susmak, bazen hayatta kalma biçimiydi.

Ama üçüncü haftada, suskunluğu yırtan bir olay oldu.

7. Bölüm — Ateş, Hastane ve Zehir

Perşembe sabahı Ada ateşle uyandı. Termometre 39.2 gösteriyordu.

Ada solgundu, titriyordu, nefesi zorlanıyordu.

Elif hemen Demir’i aradı. Demir Ankara’daydı, toplantıdaydı. Ama sesindeki panik saklanamazdı.

“Götür,” dedi. “Hemen hastaneye götür.”

Elif, Ada’yı İstanbul’un en iyi hastanelerinden birine götürdü. Tetkikler yapıldı, doktorlar koşuşturdu, serumlar takıldı.

“Ada’yı yatırmamız gerekiyor,” dedi ailenin pediatristi Doktor Can Saygı. “Belirtiler endişe verici.”

Demir, iki saat sonra İstanbul’a geldi. Elif’i özel odada Ada’nın elini tutarken buldu. Elif, Ada’ya yine aynı nağmeyi mırıldanıyordu. Ada gözlerini kapatmıştı; ses, onu hayata bağlıyordu.

Demir’in sesi sertti:

“Ne oldu?”

“Henüz bilmiyoruz,” dedi Elif. “Tetkikler sürüyor.”

Üç saat sonra Doktor Can Saygı, yüzünde ağır bir ifadeyle geldi.

“Demir Bey… konuşmamız gerekiyor.”

Ayrı bir odaya geçtiler. Elif, Ada’nın yanında kaldı.

Doktor derin bir nefes aldı:

“Ada’nın kan testlerinde ciddi bulgular var. Birisi… ilaçlarını değiştirmiş.”

Demir, bir an duymamış gibi baktı.

“Nasıl yani?”

“Reçeteli ilaçlar değil bunlar,” dedi doktor. “Placebo. Etken maddesi olmayan… sıkıştırılmış un gibi.”

Demir’in yüzü bembeyaz oldu.

“Bu… kasıtlı mı?”

Doktor gözlerini kaçırmadı:

“Kuşkusuz.”

Sonra devam etti:

“Daha da kötüsü var. Ada’da hafif arsenik zehirlenmesi belirtileri görüyoruz.”

Cümle, odanın içine bir bıçak gibi düştü.

“Birisi kızınızı yavaş yavaş zehirliyor.”

Demir’in dünyası başına yıkıldı. Çünkü bu, iş dünyasının krizlerine benzemezdi. Borsada kayıp telafi edilir. Ama çocuğun nefesi…

Demir odaya döndüğünde Elif, Ada’ya eğilmiş, saçlarını okşuyordu.

Demir, Elif’i koridora çağırdı.

Yüzündeki ifade… Elif’in içini üşüttü: güvensizlik.

“Doktorlar,” dedi Demir, “ilaçların değiştirildiğini ve arsenik verildiğini söyledi.”

Elif’in yüzü bembeyaz oldu.

“Aman Tanrım…”

Demir’in sesi sertleşti, sanki kendini de korumak istiyordu:

“Evdeki tek yeni kişi sensin.”

Elif’in kalbi, sanki bir an durdu.

“Demir Bey… ben—”

“Gitmeni istiyorum,” dedi Demir. “Şimdi.”

Elif’in gözleri doldu.

“Ben hiçbir şey yapmadım,” dedi. “Yemin ederim. Ada’ya asla zarar vermem.”

Demir’in çenesi kasıldı.

“Elif. Şimdi.”

Elif, camın ardından Ada’ya baktı. Küçük kız, serumla uyuyordu. Elif’in gidişinden habersiz. Elif, sanki kendi çocuğunu bırakır gibi yıkıldı.

“Lütfen güvenliği çağırmadan git,” dedi Demir, sesi alçalarak.

Elif hıçkırıklarla hastaneden çıktı.

8. Bölüm — Kaybolan Bileklik, Kurulan Tuzak

Elif’in gidişinden sonra Ada daha da kötüleşti.

Yemek yemedi. Konuşmadı. Ağladı… sesi kısılana kadar.

“Elif abla nerede?” diye haykırdı geceler boyunca. “Nerede o?”

Demir yeni bir bakıcı getirdi. Deneyimli bir kadın… Ada onu ısırdı.

“Elif ablayı istiyorum!”

Dördüncü gün, Demir Ada’nın yastığının altında bir not buldu. Harfler çocukçaydı, çizgiler titrek:

“Babacığım, lütfen Elif ablayı geri getir. Söz veriyorum iyi olacağım. Her şeyi yiyeceğim. Sadece onu istiyorum.”

Demir’in kalbi parçalandı. Doktor Can Saygı’yı aradı.

“Ada düzelmiyor,” dedi. “Daha kötü.”

Doktorun sesi soğuk ve dikkatliydi:

“İlaçları analize getirdiniz mi? Ben ayrıca araştıracağım.”

Tam o sırada Elif’in hayatı da çökmüştü. İşini kaybetmişti. Kirasını ödeyemiyordu. Annesinin masrafları… okul… Elif günlerini ağlayarak, Ada’yı düşünerek geçiriyordu.

Derken telefon çaldı.

“Elif Yılmaz mı?” dedi nazik ama resmi bir ses. “Beşiktaş Etiler Emniyet Müdürlüğü. İfade vermenizi rica ediyoruz.”

Elif’in kanı dondu.

“Ne hakkında?”

“Soydan yalısından kaybolan yüz binlerce lira değerindeki altın bileklik hakkında.”

Elif gözlerini kapattı.

“Tuzak,” dedi içinden. “Tamamlandı.”

Emniyete gittiğinde Demir’i, Ayşe’yi ve Emel Soydan’ı orada buldu.

Emel, parmağını Elif’e uzattı:

“Bu genç kadın bilekliğimi çaldı.”

Elif, sesi titreyerek:

“Ben hiçbir şey çalmadım!”

“Evinizi aradık,” dedi komiser. “Bulamadık.”

“Çünkü ben almadım!”

Demir susuyordu. Elif onun gözlerine baktı: şüphe, yorgunluk ve derinde bir yerde… pişmanlık.

“Demir Bey,” dedi Elif, gözyaşlarıyla. “Ada’ya asla zarar vermem. Asla. Onu kendi evladım gibi sevdim.”

Komiser sordu:

“Şikayetçi olacak mısınız?”

Demir’in içinde bir ses, Elif’in doğru söylediğini haykırıyordu. Ama korku ve kaos, insanı aptallaştırır.

“Hayır,” dedi sonunda. “Şikayetçi olmayacağım.”

Emel öfkeyle patladı:

“Demir!”

Demir, annesine döndü:

“Yeter.”

Sonra Elif’e baktı.

“Serbestsin,” dedi. “Ama kızımın yanına bir daha yaklaşmanı istemiyorum.”

Elif, karakoldan çıktığında artık sadece işini değil, itibarını da kaybetmişti. Ve sevdiği küçük kızı…

9. Bölüm — Parmak İzleri ve Gerçek Fail

Acıbadem’in laboratuvarında Doktor Can Saygı, geceyi raporlarla geçirdi.

İlaç şişelerini, paketleri, kapakları… tek tek inceledi. Bir şey yakaladı: parmak izi.

Hastanedeki sistem, evdeki çalışanların parmak izleriyle karşılaştırmaya uygundu. Doktor, eşleştirmeyi yaptı.

Ekranda çıkan sonuç, bir tokat gibi çarptı:

Emel Soydan.

Doktor derhal Demir’i aradı.

“Demir Bey,” dedi. “Acil gelmeniz gerekiyor. İlaçları kimin değiştirdiğini bulduk.”

Demir yirmi dakika içinde hastanedeydi.

“Kim?” diye sordu, sesi kırık.

Doktor net söyledi:

“Anneniz. Emel Soydan.”

Demir’in bacakları titredi. Masaya tutundu.

“Olmaz… olamaz…”

“Parmak izleri şişelerde,” dedi doktor. “Ve dahası var… üç aydır internetten arsenik satın alıyor. Küçük dozlar halinde Ada’nın yemeğine karıştırmış.”

Demir’in sesi boğuldu:

“Neden?”

Doktor, bir zarf uzattı.

“Polis, arama emriyle kasasında bunu buldu: bir vasiyet düzenlemesi. Ada ölürse mirasın önemli kısmı Emel Hanım’a kalıyor.”

Demir, kâğıdı okurken elleri titredi.

“Annem… kızımı öldürmeye mi çalıştı?” dedi. “Para için mi?”

Doktor devam etti:

“Kayıp bileklik de kasasında. Elif’i suçlamak için delilleri yerleştirmiş.”

Demir’in içinde, bugüne kadar hissetmediği bir öfke büyüdü. Bu öfke, sadece annesine değil… kendineydi.

“Ben Elif’e inanmadım,” dedi içinden. “Ben… en güvenilir insanı kovdum.”

Doktor ekledi:

“Polis Emel Soydan’ı bir saat önce tutukladı. Her şeyi itiraf etti.”

Demir, hastaneden koşarak çıktı.

Elif’i bulmalıydı.

10. Bölüm — Bursa Yolu ve Kan Bağışı

Demir, Elif’i aradı. Numara kapalıydı.

İstanbul’un her yerini dolaştı. Esenyurt’taki apartmana gitti. Komşular, Elif’in iki gün önce bavulla çıktığını söyledi.

“İç bölgelere döneceğim,” demiş Elif. “Annem hasta.”

Demir dosyalara baktı: Elif Bursalıydı.

Arabaya atladı, Bursa’ya sürdü. Yolda, aklında tek görüntü vardı: Ada’nın boş bakan gözleri, Elif’in gidişindeki kırık ağlayışı.

Bursa’ya vardığında Elif’in evini buldu: sade bir sokakta, bahçesi çiçekli, boyası dökülmüş iki odalı bir ev.

Kapıyı çaldı.

Yaşlı bir kadın açtı. Zayıf, beyaz saçlı, yüzünde yoksulluğun ama aynı zamanda direncin çizgileri…

“İyi günler,” dedi Demir. “Elif Yılmaz’ı arıyorum.”

“Kızım burada değil,” dedi kadın. “Siz kimsiniz?”

Demir yutkundu.

“Ben… Demir Soydan.”

Kadının yüzü sertleşti.

“Kızımı hırsızlıkla suçlayan adam…”

“Hanımefendi,” dedi Demir, “korkunç bir hata yaptım. Her şeyi annemin yaptığını öğrendim. Elif masum. Onunla konuşmam gerekiyor.”

Kadın, gözlerini kaçırmadan söyledi:

“Kızım hastanede. Kan bağışında.”

Demir dona kaldı.

“Kime?” dedi.

Kadın, acıyla:

“Acil kan ihtiyacı olan bir çocuğa.”

Demir’in göğsü sıkıştı. Elif… işsiz, parasız, kırılmış… ama hâlâ başkası için kan veriyordu.

Demir hastaneye koştu.

Elif’i bağış odasında buldu: kolunda iğne, yanında kan torbası… solgun ve yorgun ama gözlerinde hâlâ o tanıdık iyilik.

“Elif,” dedi Demir, nefes nefese.

Elif başını çevirdi. Demir’i görür görmez yüzünü başka tarafa döndü. Sanki bakarsa yıkılacaktı.

Demir önünde diz çöktü.

“Özür dilemeye geldim,” dedi. “Ben… aptallık ettim. Her şeyi annemin yaptığını öğrendim. Ada’yı zehirleyen o. Delilleri sana karşı o kurmuş.”

Elif gözlerini kapattı. Yaşlar yanaklarından aktı.

“Şimdi mi?” dedi. “Şimdi mi özür diliyorsun?”

Demir’in sesi çatladı:

“Ada… kötü. Çok kötü.”

Elif’in kalbi hızlandı.

“Nasıl?” diye fısıldadı.

“Yemek yemiyor. Konuşmuyor. Tepki vermiyor,” dedi Demir. “Doktorlar yaşama isteğini kaybettiğini söylüyor. Ve… ben nedenini biliyorum. Seni özlüyor.”

Elif’in elinin titrediğini gördü Demir. O el, başka bir çocuğa kan verirken bile titriyordu; çünkü Ada’nın adı, Elif’in içindeki bütün yaraları harekete geçiriyordu.

Demir, Elif’in boşta kalan elini tuttu.

“Lütfen,” dedi. “Benim için değil. Onun için. Geri dön.”

Elif, diz çökmüş o güçlü adamı izledi. Onun nefret edilmesi gereken bir adam olduğunu biliyordu. Ama Ada… Ada’nın boş gözleri, Elif’in vicdanında yankılanıyordu.

Elif gözlerini sildi.

“Tamam,” dedi. “Geri döneceğim.”

11. Bölüm — Hastane Odasında Hayata Dönüş

Demir’in özel jetiyle İstanbul’a döndüler. Akşam dokuz sularında hastaneye girdiklerinde koridorlar sakinleşmişti. Özel odanın kapısı açıldı.

Elif içeri girer girmez kalbi parçalandı.

Ada yatakta yatıyordu. Gözleri açıktı ama boştu. Elinde Cino vardı. Ayı, sanki tek bağ, tek ip gibi…

Elif, adımlarını yavaşlattı.

“Ada…” dedi.

Ada gözlerini kırpıştırdı. Başını ağır ağır çevirdi.

Elif diz çöktü.

“Prensesim,” dedi. “Benim… Elif ablan.”

Ada’nın gözleri bir anda doldu. Ses çıkmadı önce. Sonra küçük bir inleme gibi:

“Elif… abla…”

Elif kollarını açtı.

“Seni almaya geldim.”

Ada ağlamaya başladı. Bu ağlayış, çaresizlik değil… “nihayet” ağlayışıydı. Ada kollarını uzattı. Elif onu kucağına aldı, sıkıca sarıldı.

“Sonsuza dek gittiğini sanmıştım,” dedi Ada, hıçkırıklarla.

“Asla,” dedi Elif. “Gitmeyeceğime söz vermiştim. Hatırlıyor musun?”

Ada başını salladı.

“Hatırlıyorum.”

Elif, Ada’yı kucağında sallarken her gece mırıldandığı ninniyi yine nağmesiyle mırıldandı. Ada, Elif’in boynuna sokuldu. Derin nefes aldı; sanki nefesin ne olduğunu yeniden öğreniyordu.

Kapıda Demir, bu manzarayı izledi. Ve o an, yıllar önce görmesi gereken bir gerçeği gördü:

Elif sadece bir bakıcı değildi. Elif… Ada’nın hiç sahip olamadığı anneliğin sıcaklığıydı.

Ve Demir, bunu gördüğü anda… Elif’e dair hisleri de yer değiştiriyordu.

12. Bölüm — Konakta Yeni Bir Nefes

Elif döndükten sonra Ada hızla toparlandı. Üç gün içinde yemek yemeye başladı. Bir hafta içinde taburcu oldular.

Malikaneye döndüklerinde, evin havası değişmişti. Emel Soydan tutukluydu. Ayşe Demirci gözleri dolu dolu Elif’e yaklaştı.

“Elif Hanım,” dedi, sesi kırık. “Beni affedin. Sizi savunmalıydım.”

Elif yorgun bir gülümsemeyle:

“Sen de aldatıldın,” dedi.

Ama Demir’in tavrı en çok değişendi. Evde daha çok vakit geçiriyor, Ada ile gerçekten göz göze geliyor, masal dinliyor, bazen masal bile anlatıyordu.

Ada bir akşam fısıldadı:

“Babacığım farklı.”

Elif gülümsedi.

“Belki öğreniyor,” dedi.

Demir’in Elif’e bakışları da değişmişti. Daha uzun, daha dikkatli… sanki Elif’i ilk kez “gören” bir adam gibi.

Bir gece Ada uyuduktan sonra Demir, Elif’i balkona davet etti.

“Konuşmam gerekiyor,” dedi.

Elif tereddüt etti.

“Uygun olur mu?”

Demir’in sesi, ilk kez “emir” değil “rica”ydı:

“Lütfen.”

Bahçeye bakan hasır koltuklara oturdular. Demir, pahalı bir şarap koydu ama Elif’in aklı içkide değildi.

Demir derin bir nefes aldı:

“Sana teşekkür etmek istiyorum,” dedi. “Kızımı… iki kez kurtardın.”

Elif başını salladı.

“Ben sadece—”

“Hayır,” dedi Demir. “Sen bir annenin yapacağını yaptın.”

Demir’in sesi titredi.

“Ben… senden şüphelendim,” dedi. “Seni kovdum. Annemin yalanlarına inandım.”

Elif, gözlerini kaçırdı.

“Kızınızı koruyordunuz,” dedi.

“Kötü koruyordum,” dedi Demir.

Sonra Demir, Elif’e döndü:

“Sana bir şey soracağım. Neden geri geldin? Sana yaptıklarımdan sonra… neden?”

Elif kadehe baktı.

“Çünkü Ada’yı seviyorum,” dedi. “Onu kendi kızım gibi seviyorum.”

Demir’in sesi fısıltıya düştü.

“Ya ben?” dedi. “Benim için… bir şey hissediyor musun?”

Elif’in kalbi hızlandı. Bu soru, iki dünya arasındaki köprüydü; ama köprüler kolay kurulmazdı.

“Biz farklı dünyalardanız,” dedi Elif.

Demir hafifçe gülümsedi.

“Şu ‘Demir Bey’ meselesini bırak,” dedi. “Demir de.”

Elif başını salladı.

“Ben Bursa’dan gelmiş bir bakıcıyım,” dedi. “Sen milyarder bir adamsın. Bu… yürümez.”

Demir’in gözleri sertleşti, ama kibirle değil; kararlılıkla.

“Neden yürümesin?” dedi.

“Çünkü ailen… toplum…”

“Toplumu umursamıyorum,” dedi Demir ve Elif’in önünde diz çöktü.

“Elif… sana aşık oldum.”

Elif’in gözleri doldu. Bu zengin adamın diz çöküşünde para yoktu. Korkusuzluk yoktu. Sadece kırılgan bir dürüstlük vardı.

Demir ekledi:

“Şimdi cevap vermek zorunda değilsin. Sadece bilmeni istedim.”

Elif’in kalbi, cevabı çoktan biliyordu. Demir’in değişimine, Ada’ya gerçekten baba oluşuna, Elif’e “değer” gibi bakışına…

Elif fısıldadı:

“Ben de sana aşık oldum.”

Demir onu öptü. Uzun uzun konuşamadıkları her şey, o öpüşte konuştu.

Demir ayrıldıklarında Elif’in yüzünü tuttu:

“Benimle evlenir misin?”

Elif, gözyaşlarının arasından güldü.

“Daha yeni öpüştük,” dedi. “Sen hemen evlenmek mi istiyorsun?”

Demir gülümsedi.

“Seni bir kez neredeyse kaybediyordum,” dedi. “Bir daha almak istemiyorum.”

Elif, derin bir nefes aldı.

“Peki ya Ada?” dedi.

Demir’in sesi yumuşadı:

“Bu… onun da fikri. ‘Elif abla annem olabilir mi?’ diye sordu.”

Elif’in ağlaması arttı. Bu cümle, onun hayatındaki en ağır ve en güzel cümlelerden biriydi.

“O zaman,” dedi Elif, “kabul ediyorum.”

13. Bölüm — Düğün ve İkinci Şans

Düğün altı ay sonra malikanenin bahçesinde, gösterişsiz ama sıcak bir törenle oldu. Ada pembe elbisesiyle nedimeydi; gül yaprakları serpiyor, gülümsemesi bahçeyi aydınlatıyordu.

Elif, pahalı bir gelinlik yerine sade bir dantel elbise seçti.

“Dünyanın en güzel kadını olmak için pahalı bir elbiseye ihtiyacım yok,” dedi. “Sadece sevgiye ihtiyacım var.”

Ayşe Demirci törende ağladı. Sonunda Elif’e sarıldı.

“Bu eve hayat getirdiniz,” dedi.

Emel Soydan gelmedi. Yargı süreci devam ediyordu. Fakat bir hediye gönderdi: pahalı bir kristal set… “barışma” çabası.

Balayında Demir sordu:

“Annemle… ne olacak?”

Elif, uzun süre düşündü.

“Bir şans verilebilir,” dedi. “Ama değişmesi gerekir.”

Demir, ilk kez başını eğdi:

“Değişmezse… torununu ve oğlunu kaybeder.”

14. Bölüm — Yıllar Sonra: Affetmek, Unutmak Değildir

Yıllar geçti. Ev artık sessiz bir saray değil; çocuk sesleriyle yaşayan bir yuva olmuştu. Ada büyümüştü. Kardeşleri olmuştu. Elif gerçekten “anne” olmuştu—kan bağıyla değil, emekle.

Emel Soydan, cezasını çekip çıktığında kapıda bir siluet gibi durdu. Bu kez takıları azdı. Omuzları düşük. Sesinde titrek bir pişmanlık vardı.

“Demir,” dedi. “Konuşabilir miyim?”

Elif, bebeğini kucağına alarak yaklaştı. Şüpheyle baktı.

Emel gözyaşlarıyla:

“Özür dilemeye geldim,” dedi. “Her şey için.”

Demir’in sesi sertti:

“Anne, Ada’yı neredeyse öldürüyordun.”

Emel ağladı.

“Biliyorum,” dedi. “Her gün pişmanım. Sevgi olmadan hiçbir şeyin anlamı yokmuş.”

Emel, Elif’in önünde diz çöktü.

“Elif… beni affet.”

Elif, Demir’e baktı. Sonra Ada’nın kocaman gözlerine… Çocuk her şeyi izliyordu.

Elif ağır bir kararla:

“Seni affediyorum,” dedi. “Ama bu bir daha tekrarlanamaz.”

Emel titreyerek:

“Tekrarlanmayacak.”

Ada koştu.

“Babaannem!” diye sarıldı.

Emel, torununa sarılırken sanki ilk kez “insan” oluyordu.

Demir derin bir nefes aldı.

“Bu akşam bizimle yemek yer misin?” dedi.

Emel’in sesi şaşkındı:

“Yiyebilir miyim?”

“Yiyebilirsin,” dedi Demir. “Ama bir şartla.”

“Ne şartı?”

“Elif’e tam saygı,” dedi Demir. “O benim karım. Çocuklarımın annesi.”

Emel başını salladı.

“Söz veriyorum.”

O gece yıllar sonra ilk kez, Soydan ailesi aynı masada oturdu. Emel, Elif’e mutfakta yardım etti. Çocuklara hikâye anlattı. Elif’e ilk kez sarıldı.

“Ailemi kurtardığın için teşekkür ederim,” dedi.

Elif yumuşakça:

“Ben kimseyi kurtarmadım,” dedi. “Sadece sevdim. Kurtaran da bu oldu.”

15. Bölüm — Doğum Günü Bahçesinde Bir Zafer

Yıllar sonra Ada’nın doğum günü bahçede kutlandı. Balonlar, koşuşan çocuklar, kahkahalar… Bir zamanlar mermer basamakların soğuğu olan ev, artık çamur lekesine bile gülümseyebilen bir yuvaydı.

Emel, pastayı servis ederken Elif’e döndü.

“Bir kez daha teşekkür etmek istiyorum,” dedi. “İkinci şans verdiğin için.”

Elif gülümsedi.

“İkinci şans,” dedi. “insanı değiştirebiliyorsa anlamlı.”

Emel’in gözleri doldu.

“Sen benim gerçek kızım oldun.”

Elif yumuşakça karşılık verdi:

“Sen de benim kalben annem oldun.”

Ada yanlarına koştu.

“Anneciğim,” dedi. “Bir dilek dileyebilir miyim?”

“Tabii ki prensesim.”

Ada, hiç düşünmeden söyledi:

“Ailemizin hep bir arada kalmasını istiyorum.”

Elif kızını kucağına aldı.

“Her zaman,” dedi. “Sonsuza dek.”

Demir sarılmaya katıldı. Sonra kardeşler… sonra Emel…

Bahçede bir “grup sarılması” oldu. Çocukların kahkahası, yıllar önce aynı bahçede dolaşan soğuk sessizliğin üstünü örttü.

Elif, etrafına baktı: kocasına, çocuklarına, değişmeyi öğrenen kayınvalidesine… Ve içinden bir cümle geçti:

“Hayat sade başlamıştı… ama sevginin gücüyle olağanüstü oldu.”

Elif başını gökyüzüne kaldırdı. Bir yıldız daha parlak görünüyordu sanki. Elif, annesinin bir yerlerden gülümsediğini hayal etti—acının sevgiye, reddedilmenin kabule dönüşmesini izler gibi.

Ve o an Elif, ilk gün saydığı o yirmi iki mermer basamağı hatırladı.

Basamaklar hâlâ pahalıydı, hâlâ soğuktu.

Ama Elif artık biliyordu: Bir evi yuva yapan şey mermer değil, bir çocuğun “güvendeyim” diye gözlerini kapatabilmesiydi.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News