Milyonerin oğlu acıyla bağırıyordu… ta ki bakıcı karnından ŞUNU çıkarana kadar.

Sessiz Çığlıklar – Bir Çocuğun Kurtuluşu
Sabah güneşi Boğaz’ın sularına vurduğunda Bebek’teki konak altın rengine boyanırdı. Taş duvarlar, geniş bahçe, beş yatak odalı lüks… Hepsi mükemmeldi. Hepsi yalancıydı. Çünkü içinde yedi yaşında bir çocuk acıdan çığlık atıyordu. Emir Yalçın’ın sesi tüm koridoru doldurdu. Keskin, umutsuz. Dördüncü kez bu haftaydı.
Ayşe Korkmaz koştu. Yirmi dokuz yaşındaydı ama adımlarında kırk yıllık bir yorgunluk vardı. Turkuaz üniforma. Bakıcı üniforması. Giydiği ilk gün utanmıştı. Şimdi sadece kumaştı. Emir’in odasına vardı. Kapıyı açtı. Çocuk yatakta kıvrılmıştı. Kızıl saçları yastıkta dağınıktı. Annesinden kalma İngiliz geni. Elleri karnındaydı. Parmaklar geriliydi. Yüzü ter içindeydi. Gözleri açıktı ama görmüyordu. Sadece acı vardı.
“Emir,” dedi Ayşe yavaşça yaklaşarak. “Ben buradayım.” Çocuk titredi. Dudakları kımıldadı ama kelime çıkmadı. Ayşe diz çöktü. Alnına dokundu. Sıcaktı. Nabız hızlıydı. Karın gergin. Aynı semptomlar. Altı aydır aynı semptomlar. “Nerede acıyor?” diye sordu bildiği soruyu.
“Burada,” dedi Emir zayıf sesiyle göbeğin altını gösterdi. “İçimde bir şey var. Hareket ediyor.” Ayşe yutkundu. Hareket eden bir şey… İlk kez bu detayı söylüyordu. “Şimdi doktoru çağırıyorum,” dedi ama içi burkuldu. Çünkü biliyordu. Doktor Levent yine gelecekti. Yine muayene edecekti. Yine aynı cümleyi kuracaktı: “Çocukluk stresi. Anjezik veriyorum.”
Koridorda Tarık Yalçın’ın ofisi vardı. Kapı kapalıydı. İçeriden ses geliyordu. Video konferans. İngilizce iş. Her zaman iş. Ayşe kapıyı çaldı. Bir kez, iki kez. Ses kesildi. “Ne var?” Tarık’ın sesi sert çıktı.
“Emir yine hasta. Acı çekiyor.”
Sessizlik.
“Doktor Levent’i ara. Ama dört gündür ara dedim.”
Ayşe geri çekildi. Kapıya bakmaya devam etti. Kalın ahşap, pahalı, geçirimsiz. Saate baktı. Doktor Levent yarım saat sonra geldi. Elli yaşında, göbekli, pahalı takım elbise, çantasında stetoskop, termometre ve önyargı. Emiri muayene etti. Beş dakika. Karın, nabız, göz. Hepsi rutin. Hepsi yüzeysel.
“Aynı şey,” dedi Levent, Tarık’a dönüp. “Psikosomatik stres. Annesinin yokluğu hâlâ etkiliyor olabilir.”
Tarık başını salladı. “Ne öneriyorsun?”
“Aynı ilaç. Belki dozu artırırız.”
Ayşe araya girdi. İlk kez sesi titriyordu ama kararlıydı. “Ama ya fiziksel bir şeyse? Ya gerçekten bir problem varsa?”
Doktor Levent ona baktı. Tepeden küçümseyen. “Siz hemşire misiniz?”
“Eskiden.”
“Anlıyorum.” Döndü, ekipmanını topladı. “Tarık Bey, endişelenecek bir şey yok. Çocuklar bazen dikkat çekmek için dramatize ederler.”
Tarık ayağa kalktı. “Teşekkürler Levent.” Ayşe’ye bakmadı bile. Doktor Levent gitti. Ayşe Emir’in yanında kaldı. Çocuk uyuyordu. İlaçların etkisiyle yüzü sakindi. Ama Ayşe biliyordu. Acı hâlâ oradaydı. Sadece bastırılmıştı.
Pencereden dışarı baktı. Boğaz maviydi. Tekneler geçiyordu. İnsanlar gülüyordu. Hayat devam ediyordu. “Bir çocuk ağlıyor,” diye düşündü, “ama kimse dinlemiyor. Bu dünya ne kadar absürt.” Albert Camus bir şey yazmıştı. Ayşe üniversitede okumuştu. “İnsanın absürtlüğü dünyanın sessizliğiyle buluştuğunda isyan doğar.” Ama Ayşe isyan etmiyordu. Sadece izliyordu. Çünkü beş yıl önce başka bir hastanede başka bir çocuğu izlemişti ve o çocuk ölmüştü. Ayşe’nin hatası yüzünden.
Flashback geldi. İstemedi ama geldi. Üsküdar Devlet Hastanesi, Acil Servis, Gece Vardiyası, üç yaşında bir kız, yüksek ateş, konvülsiyon. Ayşe adrenalin enjekte etmişti ama doz yanlıştı. Çok yüksekti. Küçük kalp dayanamamıştı. Soruşturma açılmıştı. Ayşe suçlu bulunmamıştı teknik olarak ama içinde biliyordu. Dikkatli olsaydı, kontrol etseydi o çocuk yaşayabilirdi. Hemşireliği bırakmıştı. Bakıcı olmuştu. Daha az sorumluluk, daha az risk, daha az hayat elde.
Şimdi buradaydı Emir’in yanında. Ve yine bir çocuk acı çekiyordu. Ve yine kimse dinlemiyordu. Telefonu titredi. Mesaj eski arkadaşı Zeynep’ten. “Nasılsın? Kahve içelim mi?” Ayşe cevap yazmadı. Zeynep hâlâ hemşireydi. Fatih’teki devlet hastanesinde çalışıyordu. Başarılıydı, mutluydu. Her şey Ayşe’nin olmadığıydı.
Akşam oldu. Tarık eve geç geldi. Yemek yemedi. Ofisine kapandı. Emir uyandı. Acı geri gelmişti. Daha hafifti ama oradaydı. “Ayşe abla,” dedi Emir zayıf sesle. “Neden kimse inanmıyor?”
Ayşe oturdu, elini tuttu. “İnanıyorum.”
“Gerçekten mi?”
“Gerçekten.”
Emir gözlerini kapadı. “Annem olsa inanırdı.”
Ayşe’nin boğazı düğümlendi. “Annen seninle hep.”
“Hayır, annem öldü. Herkes öldü. Ben de öleceğim.”
“Hayır, asla. Sen yaşayacaksın. Söz.”
Ama söz vermek kolaydı. Tutmak zor.
Gece yarısı Ayşe uyanık kaldı. Evde sessizlikti. Sadece boğazdan gelen uzak feribot sesleri. Emir’in odasını kontrol etmeye gitti. Kapı aralıktı. İçeriden ses geliyordu. Emir banyodaydı. Övür. Ayşe koştu. Çocuk lavabonun üzerine eğilmişti. Kusuyordu. Ama kusmuğun arasında bir şey gördü Ayşe. Sarı, plastik, küçük bir parça. Kalbi durdu. Emir’e yaklaştı. “Emir, bu ne?”
Çocuk yüzünü sildi. Bakışları kaçtı. “Bilmiyorum.” Ama biliyordu. Ayşe gördü gözlerinde korku, utanç, suçluluk. Plastik parçayı aldı, yıkadı, inceledi. Tanıdıktı, bir oyuncaktan. Ama hangisinden?
“Emir, bunu yuttun mu?”
Sessizlik.
“Emir, bana söylemen lazım.”
Çocuk başını eğdi. Sonra çok sessizce: “Oyuncağımı yuttum ama kimseye söylemedim.”
Ayşe’nin dünyası döndü. “Ne zaman?”
“Uzun zaman önce. Belki… belki altı ay.”
Altı ay. Altı ay acı. Altı ay doktor ziyareti. Altı ay görmezden gelinme. Ve neden bir oyuncak yutmuştu? “Neden yuttun?” diye sordu Ayşe.
Emir gözlerini kaldırdı. Yedi yaşında bir çocuk ama gözlerinde yetişkin bir keder vardı. “Çünkü babam… Fica Bravo Kwando, Faço Choyza Serradas.” Ayşe titredi, anladı. Emir yalnızdı, babası görmüyordu. Annesiz büyüyordu ve acı, fiziksel acı en azından bir tepki alıyordu. Dikkat, endişe, varlık.
“Siz hiç görmezden gelinen biri oldunuz mu?” diye düşündü Ayşe. “Hangi şehirden izliyorsunuz? Belki orada da görünmez insanlar var.”
Emir’i yatağa götürdü, örtüyü çekti, saçlarını okşadı. “Ayasrın,” dedi, “doktor’a gideceğiz, gerçek doktora ve her şeyi çıkaracağız.”
“Babam izin vermez.”
“Vereceğim,” dedi Ayşe. Bilmiyordu nasıl ama biliyordu yapacak. Çünkü beş yıl önce bir çocuğu kurtaramamıştı. Ama bu sefer kurtaracaktı.
Odadan çıktı, koridorda durdu. Plastik parça hâlâ elindeydi. Sarı, masum, ölümcül. Ve o an içinde bir şey kırıldı. Hayır, kırılmadı. Uyandı. İsyan doğdu.
Sabah soğuktu. Kasım İstanbul’u sarıyordu. Ayşe mutfakta kahve yaptı. Elleri titriyordu. Plastik parça cebindeydi. Kanıt ama kime gösterecekti? Tarık kahvaltıya inmedi. Ofisindeydi. Telefonla konuşuyordu. Sesler duvarlara sızıyordu. “Projeyi bitirmeliyiz. Aralık sonu son tarih.”
Emir masadaydı. Yüzü solgundu. Dokunmadı yemeğe. Sadece baktı. “Aç değilsin,” diye sordu Ayşe. Emir başını salladı. “Karnım ağrıyor. Hep ağrıyor.”
Ayşe oturdu yanına. “Emir, dün gece konuştuk. Hatırlıyor musun?”
Çocuk başını eğdi. “Hatırlıyorum.”
“Kaç parça yuttun?”
Sessizlik. Sonra: “Bilmiyorum. Belki çok.”
Ayşe’nin midesi bulandı. Çok. Bir değil, çok. “Neden devam ettin?”
Emir baktı. Yeşil gözler babasının. Ama içlerinde farklı bir şey vardı. Ümitsizlik. “Çünkü kimse görmedi. İlk seferinde acı yaptı. Babam doktora götürdü. Bana sorular sordu. Benimle konuştu. Sonra… sonra tekrar unuttu. Ben de yine yuttum, tekrar konuşması için.”
Ayşe’nin gözleri doldu. Konuşmak… Sadece konuşmak istiyordu ve bunu almanın tek yolu acı çekmekti. Bir çocuk neden acı çeker diye düşündü. Dikkat çekmek için mi, yoksa unutulmaktan kaçmak için mi?
Tarık mutfağa girdi. Takım elbise, kravat, kolonya kokusu. Her şey düzgündü. Her şey yüze yeldi. “Günaydın,” dedi Emir’e bakmadan.
“Günaydın,” dedi Ayşe. Nefes aldı.
“Tarık Bey, Emir’le konuşmamız lazım.”
“Şimdi zamanı yok, toplantım var ama Ayşe Hanım…” Tarık döndü. Gözleri soğuktu. “Göreviniz Emir’le ilgilenmek, benim vaktimi almak değil.”
“Emir hasta. Cidden hasta. Doktor Levent dedi ki…”
“Doktor Levent yanılıyor!” Ayşe’nin sesi yükseldi ilk kez. “Emir plastik yutmuş. Altı aydır karnında.”
Tarık durdu. “Ne?”
Ayşe cebinden parçayı çıkardı. Masaya koydu. Sarı, küçük, suçlu. “Dün gece kustuğunda gördüm. Bunu yutmuş ve diyor ki daha fazlası var.”
Tarık parçaya baktı. Aldı, inceledi. Yüzü değişti. “Bu… bu oyuncak parçası.”
“Evet. Nasıl yuttu bilmiyorum ama röntgene ihtiyacı var. Şimdi.”
Tarık Emir’e baktı ilk kez. O sabah gerçekten baktı. “Doğru mu?”
Emir başını salladı. “Üzgünüm baba.”
“Ne yuttun? Kaç tane?”
“Bilmiyorum. Belki yedi. Belki daha fazla.”
Tarık masaya oturdu. Eli alnına gitti. “Bu nasıl oldu? Doktorlar nasıl görmedi?”
“Çünkü aramadılar,” dedi Ayşe. “Doktor Levent sadece yüzeysel muayene yaptı. Röntgen çekmedik, test yapmadık. Sadece varsaydık, stres dedik, ilaç verdik.”
Tarık başını kaldırdı. “Ben… ben bilmiyordum.”
“Bilmedin çünkü sormadın.” Kelimeler ağırdı. Tarık’ın yüzü gerildi ama bir şey demedi çünkü doğruydu.
Telefon çaldı. Tarık baktı. Ankara. “Oğlum mu önemli yoksa Ankara mı?” diye sordu Ayşe. Tarık durdu. Telefon çalmaya devam etti. Sonra kapadı. “İlk kez hastaneye gideriz,” dedi. Ama özel hastaneye, Şişli’ye. İyi olanlar orada.
Ayşe itiraz edecekti ama en azından gidiyorlardı. Bu bir başlangıçtı.
Bir saat sonra Şişli’deydiler. Lüks hastane, mermer zeminler, klima, özel odalar. Kayıt yaptılar, beklediler. Otuz dakika sonra doktor geldi. Doktor Canan Özdemir, kırk yaşında. Profesyonel, soğuk. Ama yetkin.
“Emir Yalçın?”
“Evet,” dedi Tarık.
Muayene odasına girdiler. Doktor Özdemir dinledi. Ayşe anlattı. Plastik parça, kusma, altı ay acı. Doktor Özdemir not aldı. Sonra Emiri muayene etti. Karın, göğüs, kulak. “Röntgen çekelim.”
On beş dakika sonra sonuçlar geldi. Doktor Özdemir ekrana baktı. Yüzü değişti. “Buraya gelin,” dedi. Tarık ve Ayşe yaklaştı. Ekranda Emir’in karın bölgesi vardı ve içinde şekiller beyaz net. “Yedi tane bağırsakta farklı noktalarda. Biri büyük bağırsakta kısmen tıkanma yapmış.”
Ayşe nefesini tuttu. “Bu çok ciddi,” devam etti doktor. “Enfeksiyon riski var. Perforasyon riski var. Ameliyat gerekecek.”
Tarık yutkundu. “Ne zaman?”
“Mümkün olduğunca çabuk. Yarın sabah.”
“Yarın?”
“Evet. Altı ay bekledikten sonra bir gün bile fazla riskli.”
Tarık oturdu. Başı öne eğildi. Elleri yüzünü kapadı. Ayşe baktı. İlk kez Tarık Yalçın’ı zayıf gördü. İlk kez insan gördü.
Doktor Özdemir ofisinden çıktı. “Formları hazırlayacağım. Velinin imzası lazım.”
Tarık başını kaldırdı. “Ben imzalarım.”
Ama Ayşe biliyordu. Bu sadece başlangıçtı. Çünkü ameliyat Emir’in bedenini kurtarabilirdi. Ama ruhunu kim kurtaracaktı?
Akşam eve döndüler. Emir yorgundu, yattı. Tarık ofisine gitmedi. Salonda oturdu. Karanlıkta Ayşe geldi, yanına oturdu. “Nasıl oldu?” dedi Tarık. Ses boğuktu. “Nasıl bu kadar kör oldum?”
“Biz hepimiz kör oluruz,” dedi Ayşe. “Bakmak istemediğimizde.”
“O benim oğlum, tek oğlum. Ve ben… ben onu öldürüyordum.”
“Hayır, sadece görmüyordun.” Aynı şey, sessizlik.
“Neden yaptı?” diye sordu Tarık. “Neden kendi kendine zarar verdi?”
Ayşe döndü. “Çünkü sen başka türlü bakmıyordun.” Kelimeler keskin çıktı ama gerekiyordu.
Tarık baktı. “Sen beni suçluyorsun.”
“Hayır, sistemi suçluyorum. Hepimizi suçluyorum. Çocukların konuştuğunu duymuyoruz. Çünkü sessiz çığlıkları anlamıyoruz.”
Tarık başını eğdi. “Karım öldüğünde her şey bitti. Emir sadece üç yaşındaydı. Bilmiyordu. Ama ben biliyordum ve dayanamadım. İşe kaçtım, paraya kaçtım, başarıya kaçtım. Çünkü evde sadece acı vardı.”
“Ve Emir?” diye sordu Ayşe. “Onun için ne vardı?”
“Hiçbir şey. Sadece ben. Ve ben yoktum.”
Gözyaşları geldi. Tarık ağladı sessizce ama derinden. Ayşe dokunmadı. Sadece oturdu. Çünkü bazı acılar yalnız çekilmeliydi.
Sonra Tarık konuştu. “Yarın ameliyat. Peki ya sonrası? Nasıl telafi ederim?”
“Bilmiyorum,” dedi Ayşe dürüstçe. “Ama ilk adım burada. Kabul etmek ve kalmaya karar vermek.”
Tarık başını kaldırdı. “Sen yardım eder misin?”
Ayşe duraksadı. Beş yıl önce bir çocuk ölmüştü ellerinde ve o günden beri kendini affedememişti. Ama belki, belki bu sefer farklı olabilirdi. “Ederim,” dedi.
Gece geç oldu. Ayşe odasına çıktı. Telefonuna baktı. Zeynep’ten mesaj hâlâ oradaydı. Cevap yazdı. “Yarın hastanedeyim. Ameliyat var. Senin hastanenin cerrahisi daha iyi mi?” Zeynep hemen cevap verdi. “Hangi ameliyat? Ben yardım edebilirim.” Ayşe anlattı her şeyi. Zeynep yazdı. “Çocuk şanslı seni bulduğu için. Yarın gelirim.”
Ayşe telefonu kapadı. Yattı ama uyuyamadı. Çünkü yarın her şey değişecekti. Ya iyiye, ya kötüye. Ve hiçbir garanti yoktu. Sadece risk vardı. Ve Ayşe beş yıl sonra ilk kez riski almaya hazırdı.
Ameliyat sabahı altıda başladı. Ayşe erken kalktı. Emir hâlâ uyuyordu. Tarık uyumamıştı. Gözlerinin altı morarmıştı. Hazırlandılar sessizce. Kelimeler gereksizdi artık.
Hastaneye vardıklarında Zeynep bekliyordu. Ayşe onu görünce rahatladı. “Geldin,” dedi.
“Elbette,” dedi Zeynep. Emir’e baktı. “Merhaba kahraman.” Emir gülümsedi. Zayıf ama gerçek.
Formlar dolduruldu. Tarık imzaladı. Titreme vardı elinde. “Ameliyat iki saat sürer,” dedi doktor Özdemir. “Sonra derlenme, akşam ziyaret edebilirsiniz.”
Emir sedyeye yatırıldı. Hemşireler hazırladı. Son bir kez Tarık’a baktı. “Baba,” dedi, “evet oğlum, korkuyorum.” Tarık yaklaştı. Eğildi. Alnını öptü. “Ben de. Ama seninle kalacağım. Her zaman.”
“Söz mü?”
“Söz.”
Sedye ilerledi. Kapılar kapandı. Cerrahi bölümü. Tarık ve Ayşe koridorda kaldılar. Zeynep yanlarındaydı. “Kahve içelim,” dedi Zeynep. “Uzun bekleyeceğiz.” Kafeteryaya gittiler ama kimse içmedi. Sadece ellerinde tuttular fincanları. Sıcaklık istediler.
Tarık pencereye baktı. İstanbul uyanıyordu. Trafik başlıyordu. Hayat devam ediyordu. “Absürt,” dedi.
Ayşe döndü. “Ne bu?”
“Oğlum ameliyat oluyor ama dünya umursamıyor. Arabalar geçiyor. İnsanlar kahve içiyor. Sanki hiçbir şey yok.”
“Camus,” dedi Ayşe.
Tarık baktı. “Ne?”
“Albert Camus. Filozof. Absürt. Dünyanın sessizliğidir,” dedi. “Sen şimdi onu hissediyorsun.”
Tarık gülümsedi. Acı bir gülümseme. “Filozof mu okuyorsun?”
“Eskiden, üniversitede hemşirelik okurken.”
“Neden bıraktın?”
Ayşe duraksadı. Zeynep ona baktı, biliyordu. “Bir çocuk öldü,” dedi Ayşe. “Benim hatam yüzünden. Beş yıl önce. Adrenalin dozu yanlıştı. Kalbi dayanamadı.”
Tarık döndü. “Kasıtlı değildi.”
“Hayır ama sonuç aynı. Bir anne çocuğunu kaybetti. Ve ben… ben kendimi affetmedim. Ama şimdi Emir’e yardım ediyorsun. Çünkü ikinci bir şans bu. Belki son şans.”
Zeynep elini tuttu. “Sen iyi bir hemşireydin Ayşe. Bir hata seni tanımlamaz.”
“Ama tanımlıyor. Çünkü o gün ben seçim yaptım. Risk aldım ve kaybettim.”
Tarık yaklaştı. “Bugün de risk alıyorsun Emir için. Ve ben… ben sana minnettarım.”
Ayşe başını salladı ama içinde korku vardı. Ya bu sefer de kaybederse…
Saat ilerledi. Bir saat, iki saat, üç saat geçti. Ameliyat uzuyordu. Zeynep cerrahı aradı. “Durum ne?”
“Komplikasyon var,” dedi cerrah. “Parçalardan biri bağırsağa yapışmış. Dikkatli çıkarıyoruz. Biraz daha zaman lazım.”
Komplikasyon. Kelime havada asıldı. Tarık ayağa kalktı. “Tehlikeli mi?”
“Henüz değil. Ama dikkatli olmalıyız.”
Tarık duvara yumruk attı. Ses yankılandı. “Lanet olsun. Neden ben görmedim?”
“Çünkü sen de acı çekiyordun,” dedi Ayşe. “Karının ölümü seni öldürdü ve Emir bunu gördü. O yüzden susmayı seçti.”
“Bir çocuk neden böyle düşünür?”
“Çünkü çocuklar kendilerini suçlar. Hep öyle yapar. Annem hasta oldu, benim hatam. Babam üzgün, benim hatam. Ben yok olursam belki herkes mutlu olur.”
Tarık çöktü. Sandalyeye oturdu. Başı ellerindeydi. “Ben ona bunu mu hissettirdim?”
“Bilmiyorum. Ama şimdi değiştirebilirsin.”
Dört saat sonra kapı açıldı. Doktor Özdemir çıktı. Maske hâlâ yüzündeydi. Yorgundu ama gülümsüyordu.
“Bitti,” dedi. “Başarılı.”
Tarık ayağa fırladı. “Emir?”
“İyi. Yedi parçayı çıkardık. Hepsi plastik. Biri bağırsak duvarına yapışmıştı ama perforasyon olmadı. Şanslıydık.”
Ayşe nefes aldı. İlk kez üç saattir. “Ne zaman görebiliriz?” diye sordu Tarık.
“Bir saat sonra derlenme odasında. Ama henüz uyuyor.”
“Sorun değil. Beklerim.”
Doktor Özdemir gitti. Tarık oturdu, ağladı. Bu sefer utanmadan. Zeynep Ayşe’ye baktı. “İyi iş çıkardın.”
“Ben bir şey yapmadım.”
“Hayır, sen gördün ve harekete geçtin. Çoğu insan görmezden gelirdi.”
Ayşe pencereye baktı. Güneş batıyordu. Boğaz turuncuydu. “Bu kanala abone olmayı unutmayın,” diye düşündü. Çünkü bazen sistem bizi öldürür sessizce.
Bir saat sonra Emir’i gördüler. Derlenme odasındaydı. Beyaz çarşaf, ince tüpler, monitörler bip sesi yapıyordu. Ama nefes alıyordu. Yaşıyordu. Tarık yaklaştı, elini tuttu. “Oğlum, ben buradayım.”
Emir gözlerini açmadı ama parmakları hareket etti. Babayı sıktı.
Ayşe arkada durdu, izledi ve ilk kez beş yılda kendini affetti. Çünkü bu sefer çocuk yaşadı. Bu sefer her şey farklıydı. Ama biliyordu. Asıl zorluk ameliyat değildi. Asıl zorluk sonrasıydı. Bir baba ve oğlunun yeniden bağlanması. Ve Ayşe o yolculukta da onlarla olacaktı. Çünkü artık sadece bakıcı değildi. Aile olmuştu.
Üç gün geçti. Emir hastanedeydi. İyileşiyordu. Yavaş ama kararlı. Tarık her gün geliyordu. Sabah akşam iş toplantılarını iptal etmişti. Ayşe de oradaydı. Ama bu sefer farklı hissediyordu. Bakıcı değildi artık. Tanıktı. Bir değişimin tanığı.
Dördüncü gün doktor Özdemir geldi. “Yarın taburcu olabilir ama iki hafta dinlenmeli. Ve… durdu. Psikolog görmeli.”
Tarık başını salladı. “Anlıyorum.”
Doktor Özdemir ayrıldı. Emir uyuyordu. Tarık pencereye gitti. Konuşmadı. Ayşe yanına geldi. “Neyi düşünüyorsun?”
“Her şeyi. Nasıl buraya geldik? Nasıl oğlum acı içinde yattı altı ay ve ben sadece para kazanıyordum.”
“Artık farkındasın. Ama yeterli mi? Farkında olmak kurtarır mı?”
Ayşe düşündü. “Bilmiyorum. Ama başlangıçtır.”
Tarık döndü. “Ayşe, sana bir şey sormak istiyorum ama önce gerçeği bilmek istiyorum.”
“Tamam.”
“Karım öldüğünde ben onu seviyordum. Çok seviyordum. Ama o öldükten sonra ben de öldüm. Emire bakmak, onun yüzünü görmek hep onu hatırlatıyordu. Dayanamadım. Kaçtım.” Sesi kırıldı. “Bu beni canavar yapar mı?”
Ayşe yaklaştı. “Hayır, insan yapar.”
“Ama oğlumu ihmal ettim.”
“Evet. Ama şimdi dönüyorsun ve bu cesaret ister.”
Tarık oturdu. “Nasıl telafi ederim bilmiyorum.”
“Kal. Sadece kal. Dinle. Gör. Yeterli.”
Emir uyandı. Gözleri açıldı. Babayı gördü. “Baba?” dedi.
“Evet oğlum.”
“Acı kesildi. Artık acıyor. Yok.”
Tarık gülümsedi. “Güzel. Çünkü artık acımana gerek yok. Ben seni duyuyorum.”
Emir gülümsedi. İlk gerçek gülümsemesiydi.
Ertesi gün eve döndüler. Mansiyon aynıydı ama farklı hissediyordu. Sanki duvarlar nefes alıyordu. Emir odasına gitti. Yatağına uzandı. Ayşe çay yaptı. Tarık Emir’in yanında oturdu.
“Emir,” dedi. “Seninle konuşmak istiyorum.”
Çocuk döndü. “Beni azarlayacak mısın?”
“Hayır. Özür dileyeceğim.”
Emir şaşırdı. “Özür mü?”
“Evet. Çünkü ben kötü bir babaydım. Annen öldüğünde ben de öldüm. Ama sen hâlâ yaşıyordun ve seni yalnız bıraktım. Bunu affetmeni istemiyorum. Çünkü hak etmiyorum. Ama… ama değişmek istiyorum.”
Emir sessizce dinledi. Sonra: “Neden o parçaları yuttum bilmek istiyor musun?”
“Evet.”
“Çünkü sen bana sadece hasta olduğumda bakıyordun. Doktor geldiğinde, ağladığımda. Ama iyiyken… iyiyken görünmezdim.”
Tarık’ın yüzü gerildi. “Ben… ben bilmiyordum.”
“Biliyordun ama umursamıyordun. Çünkü ben anneyi hatırlatıyorum. Benim saçlarım onun saçları gibi, gözlerim onun gözleri gibi. Ve sen bana baktığında onu görüyorsun ve acı çekiyorsun.”
Tarık dondu. Çünkü doğruydu. Hepsi doğruydu. “Beni affeder misin?” diye sordu Tarık. Sesi titriyordu.
Emir düşündü. Uzun uzun. Sonra: “Bilmiyorum. Ama denemek isterim.”
Tarık öne eğildi. Oğlunu kucakladı. İlk kez aylardır, belki yıllardır. Ve ağladılar birlikte. Ayşe kapıda duruyordu. İzledi ama müdahale etmedi. Çünkü bu an onların.
Akşam Ayşe Tarık’la konuştu. Salondaydılar. “Yarın psikolog randevusu var,” dedi Ayşe. “Emir için. Sen de gelmelisin.”
“Geleceğim. Ama Ayşe, sen ne yapacaksın?”
“Ne demek istiyorsun?”
“Burada kalmaya devam edecek misin bakıcı olarak?”
Ayşe duraksadı. “Bilmiyorum.”
“Çünkü sen sadece bakıcı değilsin. Sen onun hayatını kurtardın. Ve benim de.”
“Ben bir şey yapmadım.”
“Yaptın. Riski aldın. Beş yıl önce bir hatayı affetmedin kendine ama bu sefer doğru yaptın. Ve bu bir şey ifade ediyor.”
Ayşe pencereye baktı. Boğaz karanlıktı. Sadece ışıklar vardı. “Ben hemşireliği bıraktım,” dedi. “Çünkü kendime güvenemiyorum artık.”
“Ama Emir sana güvendi. Ben sana güvendim. Bu yeterli mi?”
“Bilmiyorum. Ama başlangıç.”
Ayşe döndü. “Tarık, ben kalabilirim ama şartlı. Emir iyileşmeli. Sadece bedeni değil, ruhu da. Ve bunun için sen değişmelisin.”
“Nasıl?”
“İşi azalt, evde ol, konuş, dinle. Baba ol.”
Tarık başını salladı. “Yapacağım. Söz veriyorum.”
“Sözler kolay, eylemler zor. Biliyorum ama deneyeceğim.”
O gece Ayşe Üsküdar’daki evine gitti. Küçük daire. Yalnız ama rahat. Zeynep aradı. “Nasıl gidiyor?”
“İyi. Emir iyileşiyor.”
“Ve sen?”
“Ben… bilmiyorum. Beş yıl sonra ilk kez bir şey doğru yaptım ama hâlâ korkuyorum.”
“Neden?”
“Çünkü ya tekrar yanılırsam, ya başka bir çocuk kaybedersem?”
“Ayşe, sen mükemmel değilsin. Hiçbirimiz değiliz. Ama sen cesursun. Ve bu yeterli.”
Ayşe kapattı, yattı. Ve o gece beş yıl sonra ilk kez rahat uyudu. Çünkü bir çocuk yaşıyordu. Ve belki, sadece belki, o da yaşamaya başlıyordu.
İki hafta geçti. Emir iyileşti. Dikişler çıkarıldı. Ağrı bitti. Ama ruh iyileşmesi daha yavaştı. Psikolog Doktor Elif Turan’dı. Kırk yaşında, sakin, anlayışlı. Emir’le konuştu. Tarık’la konuştu, ayrı ayrı. Sonra birlikte.
“Emir travma yaşadı,” dedi Doktor Turan. “Sadece ameliyat değil, duygusal travma. Kendine zarar vermek dikkat çekme yolu değil, öz cezalandırma yolu.”
“Öz cezalandırma?” dedi Tarık. “Yedi yaşında?”
“Evet. Çocuklar annenin ölümünü kendilerine mal ederler. ‘Benim yüzümden öldü’ diye düşünürler. Emir de öyle düşündü. Ve sen uzaklaştıkça suçluluk arttı. ‘Babam beni sevmiyor çünkü ben kötüyüm’ diye düşündü. Ve cezalandırdı kendini.”
Tarık başını ellerinin arasına aldı. “Ben… ben bunu ona yaptım.”
“Sen kasıtlı yapmadın. Ama etki aynı. Şimdi soru şu: Değişecek misin?”
“Evet.”
“Ama nasıl?”
“İlk adım burada ol. Fiziksel olarak. Toplantıları azalt. Emir okula gidince karşıla. Akşam yemekte ol, gece kitap oku. Basit şeyler ama tutarlı.”
“Yapacağım.”
“İkinci adım: konuş. Emire annesinden bahset. Kaçma. Çünkü o merak ediyor ama sormaktan korkuyor.”
Tarık başını kaldırdı. “Karımdan bahsetmek acı veriyor.”
“Biliyorum. Ama acı kaçmakla geçmez. Sadece büyür.”
Tarık nefes aldı. “Tamam.”
O akşam Tarık ve Emir yemek yediler. Ayşe servis yaptı ama katılmadı. Baba ve oğul yalnız olmalıydı.
“Emir,” dedi Tarık. “Seninle annen hakkında konuşmak istiyorum.”
Emir bıçağını bıraktı. “Annem mi?”
“Evet. Çünkü sen onu hatırlamıyorsun. Ama ben hatırlıyorum ve sana anlatmalıyım.”
“Neden şimdi?”
“Çünkü yıllardır kaçtım ve bu adil değildi.”
Emir sessizce bekledi. Tarık başladı. “Annen Sarah’tı. İngilizdi. Ben onu Londra’da tanıdım. İş gezisindeydim. O bir müzede çalışıyordu. Gülümsemesi… gülümsemesi tüm odayı doldururdu. Seni çok severdi. Karnındayken her gece şarkı söylerdi. İngilizce ninni.”
“Hatırlıyor musun?”
Emir başını salladı. “Biraz. Sesi… sesi yumuşaktı.”
“Ve sen doğduğunda seni ilk kucaklayan oydu. Ben korkmuştum. Çok küçüktün. Ama o korkmadı. ‘Bizim mucizemiz,’ dedi ve seni öptü alnından. Tıpkı şimdi benim yaptığım gibi.”
Emir dinledi. Gözleri doluydu. Sonra hastalandı. Devam etti Tarık. Kanser hızlı geldi. Dokuz ay sürdü. Sen dört yaşındaydın. Hastaneye gitmeyi hatırlıyor musun?
“Biraz. Beyaz odalar. Annem yatıyordu.”
“Evet. Ve son gün seni yanına çağırdı. Saçlarını okşadı ve dedi ki: ‘Emir, sen güçlü olacaksın. Babana yardım edeceksin. Çünkü o çok üzülecek.’ Sonra bana baktı ve dedi: ‘Emir’i unutma. O benim en güzel hediyem.’”
Tarık’ın sesi kırıldı, ağladı sessizce. “Ama ben unuttum,” dedi. “Seni unutmadım ama sana bakmadım. Çünkü sen onu hatırlatıyordun ve ben dayanamadım. Çok acı veriyordu.”
Emir ayağa kalktı. Babaya yaklaştı. Küçük elleriyle yüzünü sildi. “Baba,” dedi, “ben seni affediyorum.”
Tarık şaşırdı. “Nasıl? Ben seni incittim.”
“Ama şimdi buradasın ve anlatıyorsun. Bu yeterli.”
Tarık oğlunu kucakladı ve ağladılar.