Ölmeye Geldiği Evde Dul Kadın ve Hasta Çocuk Buldu – Onu Kurtarınca Kasaba Ayaklandı!

Ölmeye Gelen Adam, Yaşamayı bulan Aile
Torosların Eteğinde Seçilen Akrabalık
Güneş, Torosların dişli sırtlarına kan ve altın renklerini boca ederken, Yılmaz nihayet yolun sonuna benzeyen o küçük eve ulaştı. Atın her adımı, kaburgalarının arasında saklanan eski yaranın sızısını yükseltiyor, ona bedeninin artık savaşçıların dünyasına ait olmadığını hatırlatıyordu.
At, yolları ezberlemiş boz bir yılkıydı; tıpkı sahibi gibi yorgun ama inadından vazgeçmemiş. Yılmaz, hayvanın boynunu okşarken kendi nefesinin ne kadar ağırlaştığını fark etti.
“Son kez geldik, dostum,” diye mırıldandı. “Benim için yolun sonu burası.”
Bu evi, köyün şişman, yağlı bıyıklı, sıçan gözlü emlakçısı Hasan Şahin’den almıştı. Adam, bir yandan yeminler edebilip bir yandan gülümserken, “Tertemiz tapu, abi,” demişti. “Ne icra, ne miras, ne takyidat. Dağ başı, kimse karışmaz.”
Yılmaz da babasından kalan son altınları, artık haritadan silinmiş köyünün son hatırasını, o adama vermişti. Karşılığında istediği tek şey, sessiz bir sondu. Türk kasabalarının, hangi milletten olduğunu yüzüne vuran nefret dolu bakışlarından uzak… Ölülerinin sesinin azaldığı, geçmişin çığlıklarının daha kısık duyulduğu bir yer.
Evin tam da tarif edildiği gibi, çamlarla kayalıkların arasına sıkışmış, neredeyse dünyadan kopuk oluşu, içini rahatlatmaya yetmişti. Küçük bir taş kulübe, yorgun bir ahır, yamacın eteğinde çırpınan birkaç ağaç… Başka hiçbir şey yoktu.
En azından, öyle sanıyordu.
Atından inerken, kaburgasındaki yara bir bıçak gibi döndü. Soluğu kesildi. Elini göğsüne bastırıp bekledi; acı dalgasının çekilmesini, kulaklarındaki uğultunun hafiflemesini. Sonra ağır adımlarla kapıya yöneldi.
Kapıyı itince, hayatının sonunu sandığı şeyin aslında yeni bir başlangıç olduğunu henüz bilmiyordu.
Yabancı Evdeki Yabancılar
Kapı gıcırdayarak açıldı. Yılmaz, içeride onu boşluk ve sessizliğin beklediğinden emindi. Oysa karşılaştığı manzara, bir an için aklını karıştıracak kadar canlıydı.
Derme çatma bir sedirin yanında diz çökmüş genç bir kadın vardı. Kollarının arasında, incecik bir çocuk yatıyordu. Kadın, kapının açıldığını duyunca başını kaldırdı. Yılmaz’ın iri gövdesi kapı aralığını doldurmuştu; güneş arkasından vurduğu için yüzü gölgede kalmış, sadece silueti görünüyordu.
Kadının kara gözleri bir anda büyüdü. İçgüdüsel bir hareketle, çocuğun önüne geçti; tıpkı yuvasını koruyan yaralı bir kuş gibi.
“Kimsiniz?” diye sordu. Sesi korkudan titriyordu ama içinde kırılmaz bir damar da vardı. “Ne istiyorsunuz?”
Yılmaz, bir an konuşmadı. Kadını sessizce süzdü. Yirmi beş, bilemedin yirmi sekiz yaşlarındaydı. Koyu saçları ensesinde sade bir örgüyle toplanmış, yüzü güneşle tozun arasında kalmış kil rengine dönmüştü. Elbisesi yamalıydı ama temizdi. Fakirlik kokmuyordu, mücadele kokuyordu.
Yılmaz’ı en çok etkileyen ise, gözlerindeki ifade oldu. Evet, korku vardı… ama altında vahşi bir kararlılık da. Yavrusu için ölmeye hazır bir annenin bakışıydı bu.
“Bu ev benim,” dedi Yılmaz sonunda. Sesi kısık ama sakindi. “Satın aldım.”
Kadın şaşkınlıkla kırpıştırdı gözlerini.
“Ne diyorsunuz?” dedi. “Bu ev kocamındı. Sekiz ay önce öldü. Tapusu bana kaldı.”
Yılmaz’ın içinden ağır bir şüphe geçti. Deri çantasına uzandı, Hasan Şahin’in verdiği belgeyi çıkardı. Kağıdı kadına uzattı.
Kadın titreyen elleriyle aldı, pencereden süzülen solgun ışığa doğru kaldırıp baktı. Yüzündeki renk yavaş yavaş çekildi.
“Bu… olamaz,” diye fısıldadı. “Benim de belgem var.”
Bir an bile düşünmeden sedirin yanındaki sandığa koştu. Eski bir sandığın dibinden başka bir kağıt çıkardı. O da mühürlü, imzalıydı. Yıllardır resmî evrak görmeye alışmış birinin güvenini taşıyordu.
Yılmaz ikinci kağıdı aldı. Okuma yazması zayıf olsa da isimleri, tarihleri, mühürleri seçebiliyordu. İki kağıt da aynı evi işaret ediyordu. İkisi de “yasal” görünüyordu. Ve ikisinin de altında aynı imza vardı:
Hasan Şahin.
Odayı ağır bir sessizlik doldurdu. Gerçeklik, tıpkı toros sisleri gibi yavaş yavaş şekilleniyordu: İkisi de dolandırılmıştı.
Kadın, oturduğu sandalyeye adeta yığıldı. Belgeyi göğsüne bastırdı, gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.
“Kocamdan geriye kalan tek şeydi bu,” dedi. “Maden kazasında öldü. Cenaze tazminatının tamamını bu eve verdim. Oğlumla başımızı sokacak tek yerimiz olsun diye…”
Yılmaz, o cümlenin ağırlığını çok iyi anlıyordu. O da kaybetmeyi, toprağın bir gün içinde ev, aile, köy, soydaş yuttuğu o hissi çok iyi biliyordu.
Karısı Ayşe, üçüncü çocuklarını doğururken ölmüştü. Bebek ancak birkaç gün yaşamış, sonra o da annesinin peşinden gitmişti. Diğer iki oğlu, gençliğin delicesine cesaretiyle, son baskında askerlerin kurşunları altında yere yığılmışlardı. Köyündeki son yüz kişi ya öldürülmüş, ya da dağlara saçılmıştı.
Geriye sadece o kalmıştı: Yorgun, yaralı, yalnız bir savaşçı.
“Ben de her şeyimi kaybettim,” dedi sadece. Daha fazlasını anlatacak kelime bulamıyordu.
O sırada, sedirde yatan çocuk zayıf bir inilti çıkardı. Kadının tüm dikkati bir anda ona döndü.
“Murat,” dedi, yanına koşarak. Elini, çocuğun alnına koydu. “Canım, buradayım.”
Yılmaz yavaşça yaklaştı. Kadın gerildi, omuzları kasıldı.
“Dokunmayın,” diyecek gibiydi, ama diyemedi. Yılmaz, sedirin yanına çömeldi, çocuğu dikkatle inceledi.
Beş bilemedin altı yaşındaydı. Yüzü bir deri bir kemik kalmış, göz altları morarmıştı. Dudakları çatlamış, nefesi ince ve hızlıydı. Parmakları, battaniyeyi tutmaya çalışırken titriyordu.
“Dağ humması,” dedi Yılmaz, alçak bir sesle. “Buralarda sık görülür. Doğru bakılmazsa çabuk alır götürür.”
Zehra’nın –artık adını bilmeden bile ona bu isim yakışıyordu– yüzü daha da soldu.
“Her şeyi denedim,” dedi. “Kasabadaki eczacı birkaç ot verdi. Kaynattım, içirdim. Fayda etmedi. Şehirden doktor getirecek param yok. Her geçen gün daha kötü oluyor.”
Yılmaz, çocuğun yüzüne baktı. Solgun dudaklar, kaybolmuş yanaklar, hava kapmak için çırpınan küçük göğüs… O masum yüzün içinde, kendi oğullarının gölgesini gördü. Göğsünde, yıllardır sustuğunu sandığı bir yer acıyla kıpırdadı.
“Yardım edebilirim,” dedi sonunda.
Kadın, ona kuşkuyla baktı.
“Neden?” diye sordu. “Neden oğluma yardım edesiniz? Tanımıyorsunuz bizi.”
Yılmaz’ın bunu açıklayacak kolay cümleleri yoktu. Buraya ölmek için geldim, diye geçirdi içinden. Ama şimdi burada ölümden başka bir şey görüyorum. Belki de Allah beni buraya boşuna yollamadı.
“Çünkü,” dedi, kelimeleri ağırlaşarak, “oğlunun hiçbir suçu yok. Çünkü çocuklar… nereden olursa olsun… kutsaldır. Çünkü belki de…” cümlesini yarıda bıraktı, sonra tamamladı, “belki de buraya gelmemin sebebi budur.”
Kadın, uzun bir süre yüzünü inceledi. Yorgun çizgilerin, sert bakışların arasından sıkışıp kalmış o dürüstlüğü aradı. Sonra hafifçe başını salladı.
“Adım Zehra,” dedi. “Zehra Yıldız. Bu da oğlum Murat.”
“Yılmaz,” dedi o da, elini göğsüne dokundurarak. Soyadını söylemedi. Zaten artık pek bir anlamı da kalmamıştı.
Zehra, tereddütle elini uzattı. Yılmaz, o ince, soğuk eli kendi kalın, yaralı ellerinin içinde tutarken, bunun basit bir selamlaşma değil, sessiz bir anlaşma olduğunu hissediyordu. İki aldatılmış insan, bu yarı yıkık kulübede kader ortaklığına adım atıyordu.
“Eğer Murat’ı kurtarırsanız,” dedi Zehra, kararlı bir sesle, “bu ev sizin olabilir. Belge, tapu… umurumda değil. Tek istediğim oğlumun yaşaması.”
“Eğer yaşarsa,” dedi Yılmaz, “ev senin olacak. Benim sadece ölmek için sessiz bir köşeye ihtiyacım var. Çatının kimin adına olduğu önemli değil.”
İkisi de o anda bunun bir kira sözleşmesi değil, bir hayat sözleşmesi olduğunu fark etmiyordu.
Yılmaz güçlükle ayağa kalktı.
“Bitki toplamam lazım,” dedi. “Dağa çıkacağım. Bazı otları sadece gece toplarsan işe yarar. Şafak olmadan dönerim.”
“Ya dönmezseniz?” diye sordu Zehra. İçindeki kuşku yeniden başını kaldırmıştı.
Yılmaz, onun gözlerinin içine baktı.
“Dönerim,” dedi. “Söz verdim.”
O kulübeyi, o yaralı çocuğu, o küçücük umut kırıntısını geride bırakıp dağa doğru yürürken, Yılmaz birden olağanüstü bir şeyi fark etti: Aylardır, belki yıllardır ilk kez, ölümü düşünmüyordu.
Hayatı düşünüyordu. Kurtarılacak bir hayatı.
Bitkiler, Şifa ve İlk Umut
Gece boyunca, ay ışığının soluk rehberliğinde dağların arasında dolaştı. Yılların tecrübesiyle, hangi taşın altında ne tür kök saklandığını, hangi derenin kıyısında hangi otun büyüdüğünü biliyordu. Savaşta, sadece öldürmeyi değil, hayatta kalmayı da öğrenmişti; dağların dilini dinlemeyi, doğanın sunduğu ilacı tanımayı da.
Çantasını çeşitli kökler, kabuklar, yapraklarla doldurdu. Parmakları dondu, kaburgası zonkladı, nefesi sıklaştı. Ama geri dönmeyi hiç düşünmedi.
Şafaktan hemen önce kulübeye ulaştığında, Zehra kapının eşiğinde bekliyordu. Gözlerinin altı morarmış, saçları dağılmıştı. Anlaşılan, o da bütün gece uyumamıştı.
Yılmaz’ı görünce yüzünde beliren rahatlama, hiçbir teşekkür kelimesine sığmazdı.
“Geldiniz,” dedi sadece.
“Söz vermiştim,” dedi Yılmaz.
Takip eden saatler boyunca kulübe, küçük bir saha hastanesine dönüştü. Yılmaz, topladığı bitkileri tek tek ayırdı. Bazılarını kaynatıp suyunu damıtıyor, bazılarını ezip lapalar hazırlıyordu. Zehra onu izliyor, malzemeleri uzatıyor, not alır gibi zihnine kazıyordu her hareketi.
“Bu,” dedi Yılmaz bir kökü göstererek, “ateşi içten kırar. Az verilecek. Fazlası zarar.”
Şişe, çanak, kazan… Ocağın üstünü tabakalar halinde kapladı. Sonunda ilk acı kaynatmayı hazırladılar. Yılmaz, Murat’ın başını narince kaldırdı. Zehra kaşığı çocuğun dudaklarına götürdü.
Murat yüzünü buruşturdu, küçük bedeni itiraz eder gibi titredi ama kaşığı itti. Zehra yalvaran gözlerle baktı.
“Yut, oğlum,” dedi. “İyi gelecek.”
Çocuk, annesine güvenerek yuttu. Sonra başını yastığa bıraktı.
“Şimdi bekleyeceğiz,” dedi Yılmaz. Kendi yorgunluğu, sesine ağırlık katıyordu.
Zehra ona su ve sertleşmiş ekmekten bir parça getirdi.
“Daha fazlası yok,” dedi utanarak.
“Bu yeter,” dedi Yılmaz. Savaştan çıkmış biri için, paylaşılan bir lokmanın değerini en iyi o bilirdi.
Sessizlik, kulübenin içine yerleşti. O sessizlikte, üç kişi –biri ölümle, ikisi hayatla– beklemeye başladı.
“Niye buradasın gerçekten?” diye sordu Zehra, bir süre sonra.
“Dedim ya,” dedi Yılmaz. “Ölmek için yer arıyordum.”
“Ölmek için mi?” Zehra’nın sesi, hem şaşkın hem yaralıydı.
“Ailem öldü,” dedi Yılmaz. “Köyüm dağıldı. Aynaya baktığımda, gördüğüm adamı tanımaz oldum. Artık sadece… sessiz bir son istiyordum.”
Zehra başını eğdi.
“Kocam madende öldü,” dedi. “Bir sabah çıktı. Akşama, sadece bedenini getirdiler. Ben de o gün öldüm sanmıştım. Sonra Murat’a baktım. ‘Yaşayacağım,’ dedim. Mecburen. İnsan çocukları için yaşar.”
“Peki çocuğu kalmamış olan ne için yaşar?” diye sordu Yılmaz, farkında olmadan.
Zehra, bu soruya cevap aradı. Sonra gözleri Murat’a kaydı; ince göğsü, artık biraz daha sakin inip kalkıyordu.
“Belki başkasının çocuğu için,” dedi.
Güneş, Torosların ardından yükselirken, kulübenin içi hafifçe aydınlandı. O ışığın içinde, üç kırık hayat, henüz farkında olmadan, birbirinin etrafında yeni bir şekil almaya başlamıştı.
Günler, Şifalar ve Sözsüz Yakınlık
İlk günler, garip bir gerginlikle geçti. Yılmaz, yanında getirdiği eski bir battaniyeye sarılıp ocağın yanına kıvrılıyor; Zehra, Murat’ın yanında, sedirde uyumaya çalışıyordu. Uykuları bölük pörçüktü, rüyaları savaş, maden, baskın, yarım kalmış vedalarla doluydu.
Ama gündüz, başka bir dünyanın kuralları işliyordu.
Yılmaz, şafaktan önce dağa çıkıyor, avlanıyor, şifalı bitkiler topluyor, su getiriyor, odun kesiyordu. Kaburgasındaki yara hâlâ sızlıyor, zaman zaman nefesini kesiyordu; ama o acıyı, yılların verdiği inatla bastırıyordu. Çakallarla, ayıyla, askerle, açlıkla savaşmış bir adam için bir yaradan ölmek, gururuna ağır gelirdi.
Zehra ise, onun getirdikleriyle yemek pişiriyor, evi temizliyor, Murat’la ilgileniyordu. İnce hamur açıp saçta yufka yapıyor, otlarla çorba kaynatıyor, kulübeyi elimden geldiğince “yuva”ya benzetmeye çalışıyordu.
Aralarındaki konuşmalar kısa ve gereklilik odaklıydı.
“Su bitti.”
“Odun lazım mı?”
“Murat’ın ateşi düştü mü?”
Ama bakışlarda daha derin bir alışveriş vardı: Karşılıklı saygı, mesafe, ihtiyat ve yavaş yavaş yeşeren güven.
Beş günün sonunda, Murat’ın ateşi belirgin şekilde düştü. Çocuğun yanaklarına hafif bir pembelik geldi. Bir sabah, sedirin kenarında doğrulup oturdu.
“Susadım,” dedi.
Bu iki basit kelime, Zehra’nın gözlerinden yaşlar akmasına yetti. Yılmaz, bunu belli etmemeye çalışsa da dudaklarının kenarında bir gülümseme belirdi.
Bir hafta sonunda Murat, titrek adımlarla kulübenin içinde dolaşmaya başladı. İlk başta sedirden ocağa, sonra kapıya, sonra küçük avluya kadar… Her adımı, bu üç insanın hayatına atılmış yeni bir adım gibiydi.
Bir sabah, Yılmaz bıçağını taşta bileyip av için hazırlanırken, Murat yanına yaklaştı.
“Gerçekten savaşçı mıydın?” diye sordu.
Yılmaz başını kaldırdı. Çocuğun gözlerindeki merak, kendi oğullarının gözlerini hatırlatıyordu.
“Bir zamanlar öyle derlerdi,” dedi. “Şimdi sadece yaşlı bir adamım.”
“Annem,” dedi Murat gururla, “babamın da cesur olduğunu söyler. İnsanların altında çalışırmış madende. Korkmadan.”
Yılmaz, çocuğun başına elini koydu. Bu hareket, hem kendi kayıplarına hem de bu küçük çocuğun babasızlığına verilmiş bir cevaptı.
“Cesaret sadece elinde silahla olmaz,” dedi. “Aileni doyurmak için karanlığa inen adam da savaşçıdır.”
Zehra, köşede elbise yamarken bu sahneyi izliyordu. Kalbi hem acıyla hem minnetle sıkıştı. Zira Yılmaz, Murat’ın ruhundaki boşluğa kendi varlığından bir parça bırakıyordu.
Tam o sırada, dışarıdan at nalları duyuldu.
Kasabanın Sözü, Kadının Kararı
Zehra, pencereden bakınca üç kadının atlardan indiğini gördü. Önde, Gümüşlü kasabasının tüccarlarından, kocasının hayattayken çalıştığı Ayşe teyze vardı. Yüzünde her zamanki sertlik, ama altında bir çeşit endişe gizliydi. Yanındakiler ise kasabanın “saygın” kadınlarından Nurten ve Fatma’ydı; keskin dilleri, dar kalpleriyle tanınıyorlardı.
Zehra’nın kalbi hızlandı. Bu ziyaretin iyi haber taşımadığını hep birlikte biliyorlardı.
Kadınlar selam bile vermeden avluya girdiler.
“Zehra,” dedi Ayşe teyze, “konuşmamız lazım.”
“Burada konuşabilirsiniz,” dedi Zehra. Arkasında, kapı eşiğinde Yılmaz’ın varlığını hissediyordu.
“Doğru mu?” diye sordu Fatma, gözlerini kısarak. “Bu adamla aynı çatı altında yaşıyormuşsun.”
“Adı Yılmaz,” dedi Zehra. “Ve oğlumun hayatını kurtardı.”
“Kasabada herkes bunu konuşuyor,” diye araya girdi Nurten. “Dul bir kadın, dağdan gelen yabancıyla aynı evde… Kocanın ruhu sızlıyordur.”
Sözler, Zehra’nın üzerine taş gibi düştü. Böyle olacağını biliyordu ama hazırlıklı olmak, vuruluş anındaki acıyı azaltmıyordu.
“Oğlum ölüyordu,” dedi, sesini toparlamaya çalışarak. “Kasabaya gittim. Doktora gidecek param yoktu. Eczacı bana işe yaramayan otlar verdi. Kimse gerçekten yardım etmedi. Yılmaz dışında kimse.”
Ayşe teyze, diğerlerinden daha yumuşak bir sesle konuştu.
“Yine de…” dedi, “herkesin gözü üzerinizde. Bir de bu adamın kim olduğunu bile bilmiyoruz. Bazıları casus diyor. Saldırı hazırlığında olanların gönderdiği biri olabilir, diyorlar.”
Zehra’nın içini bir korku dalgası kapladı. Yılmaz’a döndü. O, sakin görünmeye çalışıyordu ama gözlerinde “bu filmi daha önce gördüm” diyen bir yorgunluk vardı.
“Muhtar,” diye devam etti Ayşe teyze, “onu buradan çıkarmak için adam toplamayı düşünüyormuş.”
Zehra, dişlerini sıktı.
“O bir tehdit değil,” dedi. “Yaralı. Ölmek için sessiz bir yer ararken, bizimle karşılaştı. Oğlumu kurtardı.”
Fatma başını salladı.
“Yine de, seninle aynı evde kalamaz,” dedi. “Namus diye bir şey var.”
O anda Zehra’nın içinde bir şey kırıldı. Kocasının ölümünden sonra, kasabadan gelen başsağlığı dileklerini; ama gerçek yardıma gelince ortadan kayboluşlarını, eczacının umursamazlığını, herkesin “sabret” deyip hiçbir şey yapmayışını düşündü. Ve şimdi, bir yabancının merhametini kabul etti diye onu suçlu çıkarıyorlardı.
“Yılmaz’ın gösterdiği namusu, Gümüşlü’de kaç erkek gösterdi?” diye sordu. Sesindeki titreme gitmiş, yerine kararlı bir tını gelmişti. “Bizden hiçbir şey beklemeden yemeğini paylaştı, Murat’ı iyileştirdi. Bu eve saygı duyuyor. Kaçınız aynısını yapardı?”
Kadınlar bakışlarını kaçırdı. Kısa bir sessizlik oldu.
Sonunda Ayşe teyze konuştu.
“Dikkatli ol,” dedi. “Bu dünyada geleneklere kafa tutan kadınların işi zor. Sadece kendini değil, oğlunu da düşünmek zorundasın. İnsanlar konuşuyor. ‘Kötü anne’ derlerse, Murat’ı senden almaya kalkarlar.”
O kelimeler, Zehra’nın kalbini bıçak gibi kesti. Oğlunu kaybetme ihtimali, ölümden beterdir bir anne için.
“Anlıyorum,” dedi. “Ama en çok ihtiyacım olduğunda yüzünü bana dönmüş bir adamı, insanların lafı için kapı dışarı etmeyeceğim.”
Kadınlar, geldikleri gibi sert yüzlerle gittiler. Zehra, kapıyı kapatıp içeri döndüğünde, Yılmaz’ın eşyalarını toparlamaya çalıştığını gördü.
“Nereye?” diye sordu.
“Gidiyorum,” dedi Yılmaz, bakmadan. “Senin için sorun olmaya başladım. Ben gidersem, seni rahat bırakırlar.”
“Hayır,” dedi Zehra, bu sefer hiç tereddütsüz. “Sen gitmeyeceksin. Bu ev, sahte belgeler ne derse desin, artık benim ve senin. İkimizin.”
Yılmaz, ona baktı. Zehra, o bakışta daha önce hiç görmediklerini gördü: Minettarlık, şaşkınlık, yalnız bir adama ait o “biri beni savundu” hali.
Tam konuşacakken, dışarıdan yeni bir at sesi duyuldu.
Hasan Şahin ve Yaranın Yeniden Açılışı
Avluya giren adamı ikisi de hemen tanıdı: Hasan Şahin. Ter içinde kalmış şişman yüzü güneşte parlıyor, pahalı ama zevksiz kıyafetleri üzerinde eğreti duruyordu. Ağız kenarındaki sırıtış, içindeki açgözlülüğün alametiydi.
“Zehra Hanım,” dedi sahte bir nezaketle. “Ve değerli… misafiriniz. Ne güzel, ikinizi bir arada bulmak.”
“Ne istiyorsun?” dedi Zehra, dolandırıldığı günden beri içinde biriken öfkeyle.
Hasan, ceketinin içinden bir kağıt çıkardı.
“Aylık kiranızın günü gelmiş,” dedi. “Elli lira.”
Zehra, ne söylediğini anlamadı önce.
“Kira mı?” dedi. “Siz bu evi bana sattınız. Tapum var.”
“Beyefendiye de sattım,” diye araya girdi Yılmaz, sesi buz gibi. “Kendi altınlarımla. Tapum var.”
Hasan, kahkaha attı. Ama kahkahası, neşeden çok alay taşıyordu.
“Tapu dediğiniz,” dedi, “sadece kağıt parçası. Girişimci ruhumun eserleri. Gerçek tapu hâlâ bende. Siz sadece… kiracısınız.”
Yılmaz’ın gözleri karardı. Bir adım attı. Öfkesini bastırmak yıllarını almıştı, ama şimdi her şey yeniden yüzüne çarpmış gibi oldu.
“Sen yalancı ve hırsızsın,” dedi.
Hasan bir adım geri çekildi, ama alaycı gülümsemesini korumaya çalıştı.
“Sözlerine dikkat et. Seni şikâyet ederim. Bir de üstüne saldırı suçundan…”
Cümlesini tamamlayamadan, Yılmaz üstüne yürüdü. Onu yakaladığı gibi yakasından tuttu, boynuna yapıştı. İri gövdesiyle adamı yerden kesercesine kaldırdı.
“Paramı geri ver,” diye hırladı. “Yoksa boynunu kırarım.”
Zehra, korkuyla nefesini tuttu. Murat sedirin üzerinden bu sahneyi hayretle izliyordu.
Ama Yılmaz’ın kaburgasındaki yara, bu ani hareketin bedelini hemen kesti önüne. Göğsünde bir sıcaklık yayıldı. Soluğu kesildi. Eli gevşedi. Dizlerinin bağı çözüldü. Olduğu yere çöküverdi. Gömleğinin altından sızan kan, yavaşça ortaya çıktı.
Hasan, boğazını ovarken, yüzünü korkudan sonra öfke kapladı.
“Gördünüz mü?” diye bağırdı, atına doğru geri çekilirken. “Bana saldırdı! Muhtara anlatacağım. Sizi de evinizden atacağım. Üç gün süre. Kirayı ödersiniz, ya da defolup gidersiniz. O adam da hesabını verir.”
Tozu dumana katarak uzaklaştığında, Zehra diz çökmüş, Yılmaz’ı içeri taşımaya çalışıyordu.
“Murat,” dedi, titreyen bir sesle. “Sakin ol. Yılmaz sadece… dinlenmeye ihtiyacı var.”
Gerçekte, Yılmaz bayılmanın eşiğindeydi. Yarasından sızan kan, mütevazı kulübenin zeminine ağır ağır damlıyordu. Zehra, onu sedirin yanına yatırdı, gömleğini kesti, kanayan yeri temizledi, yeniden sardı. Her dokunuş, Yılmaz’ın bedeninden bir inilti daha kopardı.
Zehra, o gece ateşin başında otururken şunu fark etti: Bu adam, birkaç gün önce kapıda belirdiğinde korktuğu, hatta ondan çekindiği savaşçıydi. Şimdi onun için, kendi hayatını riske atmıştı. Ve Zehra, fark etti ki, aynı şekilde kendisi de onun için her şeyi yapmaya hazırdı.
Muhtar, İmam ve Küçük Bir Çocuğun Cesareti
Hasan’ın tehdidi uzun sürmedi. Üç gün sonra, kasabanın muhtarı ve dört silahlı adam kulübenin önünde belirdi. Zehra, pencereden görünce boğazına yükselen korkuyu yutmaya çalıştı.
Yılmaz, hâlâ tam anlamıyla kendine gelememişti ama ayağa kalkmaya çalıştı. İçgüdüsel olarak Murat’la kapı arasına geçti.
Muhtar Kemal Bey, ellili yaşlarında, gri bıyıklı, yorgun gözlü bir adamdı. Ömrünce gördüğü haksızlıkları, “başka çaresi yok” diye kendine açıklaya açıklaya bugünlere gelmişti.
“Zehra Hanım,” dedi, elindeki kağıdı sallayarak. “Hasan Şahin, bu beyefendiden şikâyetçi. Ciddi yaralama kastıyla saldırı… Onu kasabaya götürmek zorundayım.”
“Bu adam,” dedi Zehra, verandaya çıkarak, sesini titrememeye zorlayarak, “oğlumun hayatını kurtardı. Hasan Şahin ise ikimizi de dolandırdı. Bunu bilmiyor musunuz?”
Muhtarla gelen genç adamlardan biri, Mehmet, alaycı bir ifadeyle tükürdü.
“Dul bir kadın, yabancı adamı savunuyor,” dedi. “Kocan mezarında ters dönmüştür.”
Zehra, bu cümleyle irkildi. Kocasının adının, kendi üstüne baskı kurmak için kullanılmasına dayanamadı.
“Kocam iyi bir adamdı,” dedi. “İhtiyacı olana yardım ederdi. Dinine, diline bakmadan. O yaşasaydı, Yılmaz’a teşekkür ederdi. Siz ne yapıyorsunuz?”
Muhtar elini kaldırdı.
“Zehra Hanım,” dedi, “anlıyorum. Ama kanun kanundur. Adam şikâyetçi. Görmezden gelemem. Yılmaz Bey, bizimle gelmelisiniz.”
Yılmaz, kapının eşiğinde dikiliyordu.
“Ben sizinle gelirim,” dedi, beklenmeyecek kadar sakin bir sesle. “Zehra’ya ve çocuğa daha fazla zarar gelsin istemem.”
Tam ilk adımı attığında, bacakları boşaldı, duvara tutunmak zorunda kaldı. Dizleri üzerine çöktü, ağzından kan geldi. Bu hâliyle yürütülmesi bile zulümdü.
O anda, içerden fırlayan küçük bir gölge, Yılmaz’ın bacaklarına sarıldı: Murat.
“Onu götüremezsiniz!” diye bağırdı, ince sesi tüm avluya yayıldı. “O benim koruyucum! Beni o iyileştirdi. O iyi biri. Gitmeyecek!”
Sessizlik, bu kez daha ağır çöktü. Silahlı adamların hiçbiri, böyle bir savunma beklemiyordu. Bir çocuğun, yabancı bir adam için kendini ortaya atması, kafalarındaki “düşman“ ve “bizden olan” çizgilerini bulanıklaştırdı.
O sırada, yoldan ağır ağır boş bir ses geldi. Bastonun taşta çıkan sesi, yılların ağırlığını taşıyordu. Gelen, köyün imamı Süleyman Efendi’ydi. Neredeyse yetmiş yaşındaydı. Sırtı kambur, ama bakışları hâlâ berrak ve sertti.
“Muhtar Bey,” dedi, “bu sıcakta iki saat yürüdüm. Çünkü dizlerim bana burada bir haksızlık olacağını söyledi.”
“Bu dinî değil, hukuki bir mesele,” dedi muhtar, alışkanlıkla.
“Adaletle ilgili her mesele, Rabb’in katına çıkar,” dedi imam. Yılmaz’ın yanına gelip ona baktı. Yarasını, solgun yüzünü, kendini zorla ayakta tutan bedenini gördü. “Bu adam ölüyor. Masum bir çocuğu kurtarmak için son gücünü kullanmış bir adamı mı zincire vuracaksınız?”
Dönüp genç adamlara baktı.
“Peygamberimiz, bize aç olana yemek vermeyi, susayana su vermeyi, yabancıya kapı açmayı öğretti. Bu kadın, tam olarak bunu yaptı. Siz de ona silah doğrultmaya geldiniz.”
Mehmet tekrar itiraz etmek istedi.
“Ama efendim,” dedi, “bu adam…”
“Bu adam ne?” diye sertçe kesti imam. “Farklı bir soydan mı? Bizimkiler onları, onlar bizimkileri öldürmüş olabilir. Bu döngü, biri cesur olup farklı bir şey yapana kadar sürer. Şu çocuk,” dedi, Murat’ı göstererek, “yardım eden bir adam görüyor. Düşman değil. Bizden daha iyi görüyor.”
Muhtar, elindeki kağıda baktı. Kendi vicdanıyla Hasan Şahin’in nüfuzu arasında sıkışmıştı.
“Emir aldım,” dedi, zayıf bir sesle.
“Ben de Allah’ın emrini hatırlatıyorum,” dedi imam. “Hangisi daha ağır basar, sen karar ver.”
Zehra, onlar konuşurken, Yılmaz’ın başını dizlerinin üzerine almış, bir yandan da adamların yüzünü tek tek okuyordu. İçinde, kenetlenmiş bir kararlılık vardı: Yılmaz’ı bırakmayacaktı. Ne pahasına olursa olsun.
Muhtar, sonunda kağıdı ikiye katlayıp cebine koydu.
“Bir hafta,” dedi. “Bir hafta süre. Eğer o zamana kadar iyileşirse, kendi rızasıyla kasabaya gelip ifadesini verecek. Zorla götürmeyeceğim.”
Adamlar, suskunluk içinde atlarına bindi. İmam, Zehra’ya Yılmaz’ı içeri taşırken yardım etti. O gece, Yılmaz ateşler içinde sayıklarken, Zehra hiç başından ayrılmadı.
Gece boyunca, Yılmaz savaş alanlarının adlarını, ölmüş arkadaşlarının, aile üyelerinin isimlerini sayıklayıp durdu. “Ayşe” dedi, defalarca. Sonra Murat’ın adını karıştırdı bu sayıklamaya. Kimi zaman savaş çığlıkları attı, kimi zaman çocuk gibi ağladı.
Zehra, onun bu halini izlerken sadece bir asker değil, acı içinde kıvranan bir insan gördü. Sadece “yabancı” değil, kendine çok benzeyen bir “yaralı” gördü.
Murat, kendi küçük elleriyle, Yılmaz’ın elini kavradı.
“Gitme,” dedi. “Bana daha tavşan tuzağı yapmayı öğretmedin.”
Bu cümle, Yılmaz’ın içine bir yere işledi. Ölmek için geldiği evde, şimdi “kalması” için yalvaran bir çocuk vardı.
Linç Kalabalığı ve Hakikatin Ortaya Çıkışı
Dördüncü günün sabahı, gökyüzü kasvetle kaplanmıştı. Zehra, kazan başında çorbayı karıştırırken, dışarıdan gelen çoklu nal seslerini duydu.
Pencereden baktığında, yüreği ağzına geldi. Hasan Şahin, bu kez yalnız değildi. En az yirmi adamla birlikte gelmişti. Kimisinin elinde baltalar, kimisinin elinde kalın ipler, kimisinin belinde silahlar vardı. Bu grup, “kanun uygulamaya” değil, infaz yapmaya gelmiş gibiydi.
Zehra, derin bir nefes aldı.
“Murat,” dedi, içeri girip. “Arka odaya git. Ne duyarsan duy, sakın çıkma.”
“Anne ama…”
“Bu bir oyun değil,” dedi Zehra. “Söz ver.”
Murat, annesinin gözlerindeki ciddiyeti görünce başını salladı ve arka odaya kaçtı.
Zehra, kapıyı açıp dışarı çıktığında, Hasan Şahin’in yüzünde zafer sarhoşluğu vardı.
“Süren bitti,” dedi. “Bugün, o adam buradan ya kendi ayağıyla gider ya da… sürüklenir.”
“Bu toprak hiç senin olmadı,” dedi Zehra. “İkimize de sattığın belgeler sahteydi. Bizi dolandırdın.”
“İspat et,” dedi Hasan, küçümseyerek.
Tam o anda, kalabalığın arkasından bir kadın sesi duyuldu:
“İspatı var!”
Atıyla yetişmeye çalışan Ayşe teyze, elinde bir tomar kağıtla ortaya çıktı. Nefes nefeseydi ama gözlerinde kararlı bir öfke vardı.
“Bu adam,” dedi, kalabalığa dönerek, “yıllardır sahte tapularla insanları dolandırıyor. Dün başkentten bir paket geldi. Teslim etmeden önce yanlışlıkla açıldı. İçinde bu mülklerin gerçek kayıtları var.”
Kağıtları tek tek gösterdi.
“Şu Fatma teyzenin annesinin evinin tapusu. Hasan, ona satarken ‘vasiyet yok’ demiş. Yalan. Şu Emine’nin kocasının çiftliğinin belgesi. Onu da sahte evrakla almış. Ve işte…”
Son kağıdı kaldırdı.
“Zehra Yıldız ve Yılmaz Kara adına sahte satış belgesi. Aynı mülk, iki farklı kişiye satılmış. Asla Hasan’ın olmayan bir mülk.”
Kalabalığın içinden homurtular yükseldi. Bir anda roller değişmişti. Az önce Yılmaz’ı sürüklemek için gelen adamlardan bazıları, Hasan’ın yüzünü görünce öfkeyle kımıldamaya başladı. Aralarından bazıları, adı geçen mağdurların akrabalarıydı.
Hasan’ın yüzü bembeyaz oldu.
“Yalan bunlar!” diye bağırdı. “Hepsi iftira!”
“Açık mühürleri var,” dedi Ayşe teyze. “Resmî kayıtlarla aynı. İsterseniz kasabaya iner, kayıtlara bakarız. Hangisi iftira, o zaman görürüz.”
Kalabalık, bir adım Hasan’a doğru yaklaştı. Tam o sırada, Zehra beklenmedik bir şey yaptı: Verandadan inip Hasan ile öfkeli kalabalığın arasına geçti.
“Durun!” dedi, ellerini açarak. “Bu, böyle çözülmeyecek.”
“Bu adam seni dolandırdı, ölümle tehdit etti,” diye bağırdı adamlardan biri. “Ödeme zamanı geldi.”
“Ödeyecek,” dedi Zehra. “Ama kanla değil. Kanunla. Onun yaptığını biz yaparsak, ondan ne farkımız kalır?”
Süleyman Efendi, kalabalığın arkasından bastonuna dayanarak ilerledi.
“Bu kadın,” dedi, “bize hak etmediğimiz bir onur dersi veriyor.”
O sırada, kapının eşiğinde bir siluet belirdi. Yılmaz, bütün zayıflığıyla, kapı çerçevesine tutunarak ayakta duruyordu. Yüzü solgundu ama gözleri açıktı. Her şeyi duymuştu.
“Zehra,” diye mırıldandı.
Zehra, ona döndü. Yılmaz’ın dizleri yumuşarken koşup onu tuttu. O an, herkesin gözü önünde, iki kırık insan birbirine yaslanmış duruyordu.
O görüntü, kalabalık için, bin kelimeden daha çok şey söyledi.
Süleyman Efendi bastonunu havaya kaldırdı.
“Bu kulübe,” dedi, “kimin tapusunda nasıl yazarsa yazsın, vicdan sahibi herkesin gözünde artık bellidir: Burada sevgi, emek ve merhamet var. Sahiplik, kağıtla değil, hâl ile belli olur.”
Muhtar Kemal, Hasan’a baktı. Gözlerinde, yılların “susmanın” yorgunluğu vardı. Sonunda karar verdi.
“Hasan Şahin,” dedi, “dolandırıcılık suçlamasıyla kasabaya götürüleceksin. Kayıtlar incelenecek. Eğer Ayşe Hanım’ın söyledikleri doğruysa… hesabını vereceksin.”
Kimse itiraz etmedi. Hasan, bağırıp tehditler savursa da, sesinde önceki özgüven yoktu. Kalabalık, onu kasabaya götürmek üzere dağıldığında, geride sadece kulübenin önünde duran birkaç kişi kaldı.
Ayşe teyze, Zehra’ya yaklaştı.
“Senin gibi bir kadını tanıdığım için gurur duyuyorum,” dedi. “Kasaba seni yıllarca yanlış tanımış. Ama zamanla anlayacaklar.”
Seçilen Aile
Hasan Şahin, mahkemede suçlu bulundu. Çaldığı mülkler, asıl sahiplerine iade edildi. Kulübenin tapusu da resmen Zehra’ya geçti. Zehra, belgeye bir isim daha ekletti: Yılmaz.
Artık ikisinin de resmi olarak ortak olduğu, fakat çoktan kalben paylaştığı bir yuvaydı burası.
Kasaba, başlangıçta bu birlikteliği “merhamet” diye görüp geçiştirdi. “Adam zaten ölecek,” dediler. “Kadın da yalnız. Oğlana bir erkek eli olur, fena mı?” dediler. Söyleyecekleri ne varsa kendi aralarında söyleyip, yüze karşı susmayı tercih ettiler.
Ama yıllar geçti. Yılmaz ölmedi.
Yarası yavaş yavaş iyileşti. Zehra’nın özenli bakımı, Murat’ın çocukça sevgisi, imamın öğütleri, muhtarın görmezden gelmeyen adaleti, dağ havası, kulübenin sıcaklığı… Hepsi birlikte, ölmeye gelen adamın göğsünde yeni bir hayat ateşi yaktı.
Yılmaz’ın elleri, bir zamanlar o ellerle ok, kılıç, tüfek tutmuş bir savaşçıya ait olduklarına inanılmayacak kadar yumuşadı. Murat’a küçük tahta oyuncaklar yontuyor, kasabada hastalanan birkaç kişiye bildiği bitkilerle şifa buluyordu. Tarlada çalışıyor, çit onarıyor, ahırı temizliyordu.
Zehra ise, sessiz, kırılgan dulluğundan çıkıp güçlü, gözü kara bir anneye dönüştü. Kulübeleri, kasabada dışlanan, hor görülen, yalnız hissedenler için sığınak haline geldi. Kimsesiz bir kadın, kocası tarafından terk edilen bir genç gelin, ailesiyle kavgalı bir delikanlı… Hepsi, bir şekilde bu kulübeyi biliyor ve kapısını çaldığında boş dönmüyordu.
Murat büyüdü. İki farklı dünyanın çocuğu oldu. Hem kasabalıların dilini, hem dağların insanının hikâyelerini biliyordu. Ne yalnızca Yılmaz’ın, ne yalnızca Zehra’nın tarafıydı; ikisini de birleştiren bir köprüydü.
Kasabada, kavgayı ayıran, yanlış anlaşılmaları düzelten, iki birbirine küskünü barıştıran biri olduğunda, çoğu zaman Murat’ın parmağı işin içinde oluyordu. Çünkü o, küçükken Yılmaz’ı korumaya çalışırken içinden geçtiği korkuyu, Zehra’nın toplum baskısı altında verdiği kararı hiç unutmamıştı.
Ölmeye Gelen Adamın Şükre Dönüşü
Yıllar sonra, bir sonbahar akşamı, güneş Torosların arkasına inerken, hava nar gibi kızarmıştı. Yılmaz, kulübenin önündeki küçük verandada oturuyordu. Saçları tamamen griye dönmüş, yüzündeki çizgiler derinleşmiş, ama bakışları eskisinden daha yumuşak hâle gelmişti.
Zehra, yanına oturdu. Hiç acele etmeden, bin kez yaptığı bir hareketle, elini Yılmaz’ın elinin üzerine koydu.
“Ne düşünüyorsun?” diye sordu.
Yılmaz, karşıdaki dağlara baktı. Bir zamanlar savaş alanı gördüğü, şimdi ise yuvasının çevresini saran o dağlara…
“Buraya,” dedi, “ölmek için gelmiştim. Şimdi… yaşamak için sebebim var.”
Aşağıda, Murat kasaba çocuklarıyla birlikte ufak bir ateş yakmış, onlara tuzak kurmayı, iz sürmeyi, ama en çok da birbirine sahip çıkmayı anlatıyordu. Kahkahalar havaya karışıyor, yıllar önce bu evde duyulan inlemelerin, ağlamaların yerini alıyordu.
“Allah bize bir aile verdi,” dedi Zehra, dudaklarında küçük bir gülümsemeyle. “Kan bağıyla değil, gönül bağıyla.”
Yılmaz, uzaklara baktı, sonra gözlerini kapadı. Bir zamanlar düşündüğünde sadece acı hissettiği isimler, şimdi içinde farklı bir duyguyla dolaşıyordu: Ayşe… Oğulları… Katledilen köylüler… Yanan evler…
Acının yanına, şükür de eklenmişti. Çünkü kaybettiği her şeyin ardından, beklemediği yerden bir armağan gelmişti: Yeni bir ev, yeni bir çocuk, yeni bir eş… Adına ne derse desin, kalbinin kabul ettiği bir aile.
“İnsan,” dedi Yılmaz, “nerede, ne zaman doğacağını seçemiyor. Ama kiminle yaşayacağını, kimi ‘benim ailem’ diyeceğini seçebiliyor bazen.”
Zehra başını omzuna yasladı.
“İyi ki bizi seçtin,” dedi.
“Belki de,” diye karşılık verdi Yılmaz, “siz beni seçtiniz.”
Gökyüzü morla lacivertin arasında bir renge dönüştü. İlk yıldızlar belirdi. İçeriden gelen yemek kokusuna, dışarıdaki toprak ve çam kokusu karıştı.
Yılmaz, o an fark etti: “Ölmeye geldim, yaşamayı buldum,” cümlesi sadece kendi hikâyesi değildi. Zehra da, kocası madenin altında kaldıktan sonra, bir anlamda ölmeye hazırlanıyordu. Murat da, ateşin kıyısından geri alınmıştı.
Onlar, üç kırık ruhtu. Biri savaşlarda, biri madenlerde, biri ateşli bir hastalıkta kaybetmişti kendini. Ama aynı evde, aynı çatının altında, merhameti seçerek; intikam yerine adaleti, yalnızlık yerine dayanışmayı tercih ederek, yeniden doğmuşlardı.
Torosların eteklerindeki bu küçük kulübe, tapu kayıtlarına “mülk” olarak geçti belki. Ama gerçekte, sevginin, merhametin ve seçilmiş akrabalığın evidir artık.
Ve Yılmaz’ın hikâyesi, kulak veren herkese aynı şeyi fısıldar:
Yeniden başlamak için asla geç değildir.
Bazen aile, aynı kandan değil, aynı yaradan doğar.