Pasaportunu Yaktı ve “Artık Benimsin” Dedi… Ta Ki 26 Yıl Sonra Çocukları Onu Bulana Kadar!

Pasaportunu Yaktı ve “Artık Benimsin” Dedi… Ta Ki 26 Yıl Sonra Çocukları Onu Bulana Kadar!

Kumun Unuttuğu İsim

Bölüm 1 — Yolun Başındaki Dua

Hatice Yılmaz, köyünün sabahını hep aynı kokuyla hatırlardı: tandır dumanı, ıslak toprak, bir de evin içinde kaynayan çayın buğusu. O sabah bu kokulara, ayrılık eklenmişti. Ayrılık, bir şey gibi değildi; bir insanın içine yerleşen, orada büyüyen sessiz bir taş gibiydi.

Hatice kırk yedi yaşındaydı. İnsanların “çok çocuklu” diye anacağı kadar kalabalık bir ailesi vardı. Çocukların kimi evlenmiş, kimi daha büyüme çağındaydı. En küçüğü henüz emekleme çağının bile başındaydı; bir bebeğin dünyayı yalnız gözleriyle öğrenmeye çalıştığı o dönemde.

Mahmut, kapının önünde ayakkabılarını düzeltirken Hatice’ye bakmıyordu. Baksa dayanamayacağını ikisi de biliyordu.

“Emin misin?” dedi Mahmut, sanki soruyu yüzüncü kez soruyormuş gibi.

Hatice başını eğip ellerini önlüğünün ucuna sildi. “Eminim. İçimde bir şey var… Bu yolculuk yapılmadan içim durmayacak.”

Mahmut’un elleri nasırlıydı; toprağı eviren, suyu bekleyen, rüzgârı hesaplayan bir adamın elleri. Hatice’nin elleri de boş değildi: çocuk büyütmüş, hamur yoğurmuş, kışa hazırlık yapmış ellerdi. İki el birbirine değince dünya bir anlığına sakinleşiyor gibiydi.

Köyde herkes hacca gidenlere saygı duyardı. Hacca gitmek, sadece bir ibadet değil; “kaderin kapısını çalmak” gibi bir şeydi. Hatice içinse bu, yıllardır içinde büyüttüğü bir arzuydu. Kabeyi görmeyi, o taşın etrafında dönen insanların arasına karışmayı, dilinin ucundaki duaları nihayet gerçek bir yerin göğüne bırakmayı istiyordu.

Ama Hatice’nin içinde, kimseye anlatmadığı bir rüya da vardı. Rüyada Kâbe’nin önünde durmuştu; kalabalık yoktu, ses yoktu, sadece eski bir ses. Ne erkek ne kadın, ama insanın kemiklerine kadar işleyen bir çağrısı vardı.

“Aynı dönmeyeceksin.”

Hatice bunu “arınma” sandı. Bazı uyarılar, insanın kulağına ancak yaşandıktan sonra çarpar.

Çocuklar sabah telaşıyla evin içinde dolaşırken Elif kapıya koştu. Elif küçüktü; bir çocuğun dünyanın en büyük meselelerini bile küçük bir soruya dönüştürebildiği yaştaydı.

“Anne, bana ne getireceksin?” dedi.

Hatice diz çöktü. Kızının alnına alnını dayadı. “Sana tespih getireceğim. Yeşil taşlı… Kâbe’nin yanında satılanlardan.”

Elif’in gülümsemesi, Hatice’nin içinde bir yere kazındı. O gülümseme, ileride karanlık bir odada bile gözlerinin önüne gelecekti; bir insanın hatırayı ışık gibi kullanabildiği zamanlarda.

Hatice, kardeşi Zehra’ya uzun uzun sarıldı. “İki hafta,” dedi. “İki hafta sonra kapıdan girerim.”

Zehra’nın sesi titredi: “Allah’a emanet ol bacım.”

Hatice yola çıktığında her adımda geriye baktı. Her bakışında ev hâlâ oradaydı. Çocuklar hâlâ el sallıyordu. Dünya, sanki değişmeyecekmiş gibi sağlam duruyordu.

İnsan bazen, son bakışının “son” olduğunu bilmez.

Bölüm 2 — Kutsal Kalabalık

Mekke’ye varınca Hatice’nin zihni önce şaşkınlığa sığındı. Çünkü hayal, insanın içinde sessiz ve düzenli büyür; gerçek ise çoğu zaman gürültülü ve taşkındır.

Harem’in etrafında satıcılar vardı: zemzem bardakları, seccadeler, tespihler. İnsanların yüzleri birbirine benziyordu ve benzemiyordu; aynı niyetle gelmiş milyonlar, aynı göğe bakıyordu. Hatice, kalbinin bir kuş gibi çırpındığını hissetti.

“Burada,” dedi Mahmut’a. “Burada insan başka bir şey oluyor.”

Mahmut gülümsedi ama gülümsemesi, kalabalığın hesabını yapan bir gülümsemeydi. Grubu kaçırmamak, yanlış yola girmemek, nereye basacağını bilmek… Mahmut’un dünyası somuttu.

Zilhicce’nin sıcak günü, Mina’ya doğru ilerlerken daha da ağırlaştı. Hava, tozla ve terle yoğunlaştı. İnsanların nefesleri bile birbirine karıştı. Hatice bir an, kalabalığın içinde “tek bir beden” gibi hareket eden bir topluluk gördü: milyonlarca insan, tek bir dalga.

Şeytan taşlamanın olduğu yere yaklaştıklarında, tekbir sesleri yükseldi. Önce bir grup, sonra başka bir grup… Ses, taş duvarlara çarpıp büyüdü. Kutsal bir yankı gibi insanın içine doldu.

Hatice’nin gözleri doldu. Dudakları dua ederken titredi.

Sonra… bir itiş.

Kim itti, kim düştü, kim panikledi, kim durdu… Sonradan kimse bilemeyecekti. Çünkü felaket çoğu zaman “tek bir suçlu” ile gelmez; çok küçük bir hata, çok büyük bir kalabalıkla birleşince büyür.

Kalabalık dalgalandı. Hatice Mahmut’un elini kaybetti. O an, elin kaybolması sadece fiziksel değildi; bir insanın hayatta tutunduğu ipin kesilmesi gibiydi.

“Mahmut!” diye bağırdı.

Sesi, binlerce sesin içinde kayboldu.

Bir beden düştü. Başka bedenler de düştü. Ayakkabıların, çantaların, bağırışların, duanın ve korkunun birbirine karıştığı bir an oldu. Hatice yere savruldu, kaburgaları bir baskıyı hissetti. Nefesi daraldı.

“Ya Rabbi…” diye düşündü. “Böyle mi?”

Sonra karanlık.

Bölüm 3 — Penceresiz Oda

Hatice uyandığında ilk hissettiği şey acıydı. Kaburgaları sızlıyor, boğazı yanıyor, dili damağına yapışıyordu. Gözlerini açtığında gece görmedi; çünkü gece bile bir pencereden anlaşılır. Burası penceresizdi.

Küçük bir odadaydı. Badanalı duvarlar, solgun bir gaz lambasının ışığında sararıyordu. Köşede bir kil kase… ve o kasenin içinde kıvılcımlar.

Bir adam, Hatice’nin pasaportunu yakıyordu.

Hatice’nin boğazından bir ses çıktı; ses değil, bir gölge.

Adam başını kaldırdı. Yaşı elliyle altmış arasındaydı; yüzünde yılların sertliği vardı. Sakalı griydi. Türkçe konuşmaya çalıştı ama kelimeler, doğru yere oturmuyordu.

“Artık güvendesin,” dedi. Bu söz, normalde teselli olurdu. Ama adamın gözlerinde tesellinin rengi yoktu.

Hatice doğrulmaya çalıştı, acıyla geri düştü. “Kocam… Çocuklarım… Türkiye’de… beni bekleyen…”

Adamın ağzında bir gülümseme belirdi. Hatice o gülümsemeyi, yıllarca “rahatsız eden bir iz” gibi hatırlayacaktı.

“Türkiye,” dedi adam, sanki çok uzak bir gezegenin adıymış gibi. Sonra kil kasedeki alevlerin pasaportu yiyişini izledi. “Benimle kalacaksın.”

Hatice ağlamadı o an. Bazen insan, ağlamayı bile kaybeder. İçinde sadece bir cümle dönüp durdu:

“Ben görünmez oldum.”

Bölüm 4 — Salih’in Dünyası

Adamın adı Salih’ti. Kendini “iyilik yapan” biri gibi anlatıyordu. “Seni yolda buldum,” dedi bir gün. “Ölecektin. Getirdim.”

Hatice günleri sayamadı. Penceresiz odada zaman, su gibi akar ama suyun sesi yoktur. Salih günde iki kere yemek getirdi. Bazen mercimek, bazen pilav, bazen et. Yaralarına ot kokulu merhemler sürdü. Ne şefkatliydi ne de kaba; sanki görevini yapan biri gibiydi.

Hatice ilk fırsatta “büyükelçilik” dedi. “Konsolosluk.” “Türkiye.”

Salih’in yüzü taş gibi kaldı. “Burada büyük elçilik yok,” dedi. “Şehir uzak. Sen uzak.”

Hatice’nin içinde bir yer yıkıldı. İnsan, memleketinin adını söyleyince kapılar açılacağını sanır. Ama bazı kapılar, adlarla değil; güçle açılır.

Bir gece Salih, odanın karşısına oturdu. Gaz lambası yüzüne gölgeler çizdi. “Karım öldü,” dedi. “Bir oğlum var. Evde kadın yok. Ev kadın ister.”

Hatice’nin mideleri kasıldı. “Ben evliyim,” dedi. “Türkiye’de kocam var. Çocuklarım var.”

Salih başını eğdi, sanki çok basit bir şeyi anlatıyormuş gibi konuştu: “Burada benim karım olacaksın.”

Hatice’nin sesi yükseldi: “Zorla!”

Salih’in sesi ilk kez sertleşti: “Sesini düşür. Kimse duymasın.”

Hatice, hayatta ilk kez, bir odanın duvarlarının “dünya” olabileceğini anladı.

O gece Hatice’nin duası değişti. Eskiden duaları, bir şeye kavuşmak içindi. O geceki dua, bir şeyden kurtulmak içindi.

Bölüm 5 — Yılların İçinde Kaybolmak

Yıllar, Hatice’nin üzerinden rüzgâr gibi geçmedi; taş gibi geçti. Ağır ağır, ezerek.

Salih, onu bir süre dışarı çıkarmadı. Sonra köyün içinde, belirli saatlerde çıkmasına izin verdi. Kaçması için değil; kaçmanın zaten imkânsız olduğunu bildiği için. Herkesin birbirini tanıdığı yerde, yabancı bir kadın bir adım atsa fark edilirdi.

Hatice, köy pazarında tespih satmaya başladı. İroni insanı bazen acı acı güldürür: O, özgür insanlara ibadetin sembollerini satıyor; kendi özgürlüğü ise bir evin içinde kilitli duruyordu.

Hatice’nin yeni hayatında çocuklar da vardı. Üç çocuk doğurdu. İlkine Fatma adını vermek istedi; Salih başka isimler söyledi, tartışmalar oldu, sonunda bir orta yol bulundu. Çocuklara isim vermek bile bazen bir iktidar savaşıydı.

Hatice çocuklarını sevdi. Sevgi, insanın içinden çıkıp “ben politik değilim” der. Bir bebeği kucağına alınca, dünya bir anlığına yumuşar. Hatice o yumuşaklığı hissetti.

Ama aynı anda, başka bir acı da vardı: Türkiye’de bıraktıkları.

Elif’in gülümsemesi.

Ayşe’nin uykusu.

Ahmet’in küçükken babasının peşinden koşuşu.

Hatice bazen geceleri sessizce konuşurdu: “Beni öldü sandınız mı? Kur’an okuttunuz mu? Mahmut… beni aradın mı?”

Karanlık cevap vermezdi.

Hatice’nin en büyük korkusu, ölmek değildi. En büyük korkusu, unutulmaktı.

Salih’in oğlu büyüdü. Güvenlikte çalıştı. Hatice’ye göz kulak oldu. Hatice bir Türk gördüğünde konuşmak isterdi. Ağzını açardı. Sonra o bakış gelir, hatırlatırdı:

“Burada her kelime bedel.”

Hatice yine de fısıldadı. Bazen bir cümleyi, bir yabancıya çay uzatırken. Bazen bir bakışla. Bazen yalnızca “Adıyaman” kelimesini ağzında çevire çevire.

O tohumlar, rüzgâra saçıldı.

Bazısı ölür.

Bazısı yıllar sonra kök salar.

Bölüm 6 — Türkiye’de Büyüyen Boşluk

Türkiye’de Hatice’nin yokluğu, ilk günlerde bir kaza gibi konuşuldu. “İzdihamda kayboldu,” dediler. “Belki hastanede.” “Belki morgda.”

Sonra günler geçti.

Haftalar geçti.

Aylar geçti.

Ve bir gün, gıyabi cenaze namazı kılındı. Beden yoktu; ama bekleyişin beden kadar ağır bir yanı vardı. İnsanlar, acıyı bir yere koymak ister. Koyamayınca, “ölüm” bazen bir raf olur.

Mahmut, yıllarca her kapı sesinde irkildi. Köy yolunda bir araç görünce ayağa kalktı. Bir kadın sesi duyunca dönüp baktı. Ama her seferinde, hayat ona “değil” dedi.

Çocuklar büyüdü. Kimi çalıştı, kimi evlendi, kimi şehir gördü. Elif, annesini hatırlamıyordu; annesini rüyasında hatırlıyordu. Rüya, Hatice’nin alnına dayadığı alındı. Rüya, “tespih getireceğim” sözünün bir çeşit yankısıydı.

Ayşe’nin ise hiç anısı yoktu. Annesi onun için bir fotoğraftı; duvarda duran, evin içinde sessizce izleyen bir yüz.

Hatice’nin adı, evin içinde “yok” gibi söylenirdi. Çünkü yokluk, çok yüksek sesle söylenirse insanı paramparça eder.

Bölüm 7 — Bir Cümlenin Başlattığı Soruşturma

Yirmi altı yıl sonra Elif bir cenazedeydi. Cenazeler, köyde haberlerin de dolaştığı yerdir; çünkü insanlar, hayatın kırılganlığını görünce daha çok konuşur.

İstanbul’dan gelen biri, umreden bahsetti. “Medine’de bir kadın gördüm,” dedi. “Tespih satıyordu. Türkçe konuşuyordu. Adıyamanlı olduğunu söyledi. On iki çocuğum var dedi…”

O an, Elif’in içindeki dünya yer değiştirdi. On iki çocuk. Bu sayı, sıradan bir sayı değildi. Bu sayı, onların evi demekti.

Ahmet’in elindeki çay bardağı düştü. Camın sesi, sanki yılların sessizliğine çarpıp kırıldı.

“Adı?” dedi Elif, boğazından güçlükle çıkan bir sesle.

“Hatice… Hatice gibi bir şey,” dedi adam, sanki hatırlaması zor bir ayrıntıymış gibi.

Elif dışarı çıktı, duvara yaslandı. Nefes alamadı. Çünkü nefes, bazen gerçek ihtimaliyle kesilir.

Eğer annesi hayattaysa…

Eğer annesi yirmi altı yıldır bir yerde yaşıyorsa…

Eğer annesi onları bekliyorsa…

Elif’in aklına ilk gelen şey mucize değildi; öfkeydi. Çünkü mucize, bazen geç geldiğinde adalete benzemeyebilir.

Soruşturma başladı. Dilekçeler, telefonlar, sosyal medya paylaşımları, eski kayıtlar… Her şey bir araya geldi. Tanıklar yavaş yavaş çıkmaya başladı.

Bir imam: “Ağlıyordu, Türkçe konuşuyordu.”

Bir tur rehberi: “Medine’de bir AVM civarında gördüm. Yanında hep yaşlı bir adam vardı.”

Bir gurbetçi: “Kolumu tuttu, ‘onlara hayatta olduğumu söyle’ dedi.”

Parçalar birleşti.

Ama birleşen şey, bir resim değil; bir yara gibiydi.

Bölüm 8 — İki Ailenin Arasında

Hatice’nin bulunduğu yerde de haber yayılmıştı. Bir televizyon ekranında kendi yüzünü gördü: yaşlı, yorgun ama tanıdık. İnsan kendi yüzünü “aranan” olarak görünce, hayatı bir anda ikiye ayrılır.

Salih’in evi paniğe kapıldı. Çünkü gerçek ortaya çıkarsa, yılların yükü bir anda mahkemeye dönüşebilirdi. Salih yaşlıydı; ama yaş, bazı suçların önünde perde değildir. Oğlu korktu; hayatını kaybetmekten değil, kurduğu düzeni kaybetmekten korktu.

Hatice’nin oradaki çocukları ise bambaşka bir korkunun içindeydi: Babaları giderse ne olacak? Hayatları bir anda “ayıp” denen kelimenin içine mi sıkışacak?

Fatma, annesini seviyor, ama babasından da kopamıyordu. İnsan bazen, sevdiği insanların arasında “hakikat” ile “koruma” arasında kalır.

“Anne,” dedi Fatma bir gece, “burada da çocukların var. Burada da torunların olacak. Bizi düşün.”

Hatice kızına baktı. Kızının gözleri, onun gözleriydi. Ama kızının dünyası, onun yaşadığı esaretin içinde şekillenmişti. Esaretin içinde doğan sevgi, sevgi olur; ama esareti meşrulaştırmaz.

Hatice’nin sesi yumuşaktı ama kararlı çıktı: “Sizi seviyorum. Ama sevgi, gerçeği silmez. Benim Türkiye’de çocuklarım var. Onlar da benim. Onların da hakkı var.”

Fatma ağladı. “Babam idam edilir,” dedi fısıltıyla.

Hatice, o anda yıllardır taşıdığı en ağır gerçeği düşündü: Bu hikâyede herkesin eli yanmıştı. Kimi suçla, kimi korkuyla, kimi sessizlikle.

Ama Hatice artık “sessizlik” tarafında duramayacağını anladı.

O gece karar verdi: saklanmayacaktı.

Bölüm 9 — İsim Geri Dönünce

Süreç, sancılı oldu. Resmî yazışmalar, diplomatik görüşmeler, avukatlar, koruma kararları… Hatice bir noktada, “bir insan” olmaktan çıkıp “dosya” gibi hissetti. Oysa o, dosya değil; anneydi.

En sonunda, bir sabah, Hatice yıllar sonra bir uçağın penceresinden bulutlara baktı. Pencere… On yılların ardından bir pencere. Hatice bir an, sadece ışığa bakıp ağladı.

Türkiye’ye indiğinde hava serindi. Toprağın kokusu başka türlüydü. Çöl kokusu değil; yağmur bekleyen tarlanın kokusu.

Konvoy köye yaklaştığında, Hatice’nin kalbi sanki yılların içinden koşarak geliyordu. Yol aynı yoldu. Kavak ağaçları, caminin minaresi, toprak… Hepsi tanıdıktı. Ama her şeyin üstünde zaman vardı; zaman her şeye başka bir yüz veriyordu.

Mahmut artık yoktu. Bu gerçek, Hatice’nin içine bir bıçak gibi girdi. Eve dönerken, en çok görmek istediği kişi toprağın altındaydı.

Araç durdu. Kapı açıldı.

Hatice, Türkiye toprağına bastı. Ayaklarının altında dünya bir an, “doğru yer” gibi hissettirdi.

Elif koşarak geldi. Artık yetişkin bir kadındı; ama annesini görünce çocuk gibi ağladı. Hatice onu tuttu. Yirmi altı yılın ardından tutmak, sadece bir sarılma değildi; bir hayatın geri alınmasıydı.

“Anne,” dedi Elif, nefesi kesilerek. “Gerçek misin?”

Hatice, Elif’in saçlarını okşadı. “Gerçeğim,” dedi. “Ben… geldim.”

Sonra çantasına uzandı. İçinden küçük bir tespih çıkardı: yeşil taşlı, elde dizilmiş, yılların içinde eskimiş ama dağılmamış.

“Bunu,” dedi Hatice, sesi titreyerek, “sana getirecektim. Çok geç kaldım. Ama söz… içimde durdu.”

Elif tespihi aldı; sanki bir taş değil de yılların kendisini tutuyormuş gibi.

Diğer çocuklar geldi. Kimi annesini anımsıyordu, kimi sadece fotoğraflardan biliyordu. Sarıldılar, dokundular, yüzünü avuçlarının içine aldılar. Bir insanın yüzüne dokunmak, “gerçek” demenin en eski yoludur.

Ayşe en geride durdu. Annesini hiç tanımamıştı. Hatice onu görünce yavaşça yaklaştı, ellerini tuttu.

“Gittiğimde uyuyordun,” dedi Hatice. “Seni öptüm. Döneceğim dedim.”

Ayşe’nin gözleri doldu. “Çok uzun sürdü,” dedi.

“Evet,” dedi Hatice. “Çok uzun sürdü. Ama seni hiç unutmadım.”

Ayşe, annesine sarıldı. O sarılma, geçmişin boşluğuna atılmış bir düğüm gibiydi; geç kalmış ama hâlâ değerli.

Akşam ezanı okunurken Hatice gökyüzüne baktı. Yıllar önce penceresiz bir odada aynı gökyüzünü hayal etmişti. Şimdi gökyüzü gerçekten oradaydı.

“Elhamdülillah,” dedi.

Bu kelime, bir zafer kelimesi değildi. Daha çok, uzun bir yürüyüşün sonunda yere oturup nefes almak gibiydi.

Hatice eve dönmüştü.

Ama dönüş, her zaman “bitmek” değildir.

Bazen dönüş, ancak o zaman başlamaktır.

Bölüm 10 — Kumun Unutamadığı

Gecenin ilerleyen saatlerinde Hatice, evin içinde yalnız kaldığı bir an buldu. Herkes uykuya çekilmişti; yorgunluktan değil, duygudan.

Hatice, duvarlarda asılı fotoğraflara baktı. Kendi genç yüzü, Mahmut’un bakışı, çocukların küçük hâlleri… Zamanın biriktirdiği her şey.

Mahmut’un yokluğunu düşündü. “Haklıydın,” dedi içinden. “Beni bekledin.”

Sonra, bir başka gerçeği daha düşündü: Orada bıraktığı çocuklar. Fatma, Ömer, Halil… Onlar da onun çocuklarıydı. Sevgi, coğrafyaya bağlı değildi.

Hatice’nin hikâyesi tek bir sona sığmıyordu. Çünkü bazı hikâyeler, “mutlu son” diye kapatılınca gerçeğe haksızlık eder. Hatice’nin dönüşü bir mucizeydi ama aynı zamanda bir hesaplaşmaydı: kaybolan yıllarla, susan sistemlerle, korkuyla, suçla, insanın içindeki karanlıkla.

Hatice o gece ilk kez, pencereden dışarı baktı. Köyün sessizliğinde uzakta köpekler havladı. Rüzgâr ağaçları salladı. Dünya normaldi. Ama Hatice normal değildi; çünkü bir insan yirmi altı yıl boyunca görünmez olunca, geri döndüğünde gölgesi bile değişir.

Yine de, o pencereden çıkan ışıkla birlikte Hatice’nin içine bir şey yerleşti:

İsim geri gelince insan geri gelir.

Ve Hatice Yılmaz, adını geri almıştı.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News