Suriye’de 12 Kişilik Türk Timi Kuşatıldı — 9 Saat Sonra Kuşatanlar Teslim Oldu

Kuşatmayı Tersine Çevirenler: İdlib’in Taş Binasında Bir Gece
Gece saat 22.00. Kuzey Suriye’nin İdlib kırsalında, terk edilmiş bir taş binanın bodrum katında 12 Türk askeri nefeslerini tutuyordu. Dışarıda 150’den fazla militan binayı çepeçevre sarmıştı. Ellerinde Rus yapımı termal kameralar, İran menşeli tanksavar füzeleri ve sınırsız mühimmat vardı. Binanın her çıkışı ateş altındaydı. Telsiz hatları kesilmiş, uydu bağlantısı çökmüştü. En yakın Türk birliği 80 kilometre uzaktaydı ve bölgeye ulaşmaları en az 12 saat sürecekti. Ama 12 saat sonra o binada canlı kimse kalmayacaktı. En azından militanlar böyle düşünüyordu.
Kuşatmayı yöneten komutanlar o gece kolay bir zafer beklediler. Bir avuç Türk askerini ezecek, görüntüleri propaganda malzemesi yapacak ve Ankara’ya unutulmayacak bir mesaj vereceklerdi. Hesaplarına göre şafak sökmeden her şey bitmiş olacaktı.
Ama 9 saat sonra gün doğarken, kuşatmayı yapan gücün komuta kademesindeki yedi kişi elleri başlarının arkasında diz çökmüş halde Türk askerlerinin önünde duruyordu. Geriye kalan militanlar ya ölmüş ya da çölün karanlığına kaçmıştı. Bina hâlâ ayaktaydı. 12 Türk askerinin tamamı hayattaydı. Tek bir çizik bile almamışlardı.
Bu sıradan bir çatışma hikayesi değildi. Bu, modern savaş tarihinin en sıra dışı kuşatma kırma operasyonlarından birinin hikayesiydi. Taktik deha, psikolojik savaşın ve mutlak disiplinin birleştiği bir gecenin hikayesi. Ve bu hikayenin merkezinde, Ankara’daki bir karargahtan tüm operasyonu yöneten, adı hiçbir resmi kayıtta geçmeyen bir teşkilat mensubu vardı.
Operasyonun kökeni o geceden 8 ay öncesine dayanıyordu. Teşkilatın Suriye masası, bölgedeki vekil güçlerin yeniden yapılanmasına dair endişe verici istihbarat raporları alıyordu. İran destekli milisler, Rusya koordinasyonuyla Türkiye’nin gözlem noktalarını hedef alan kapsamlı bir plan geliştiriyordu. Amaç açıktı: Türkiye’yi Suriye’deki askeri varlığından adım adım geri çekilmeye zorlamak. Önce küçük karakollar hedef alınacak, Türk askerleri öldürülecek veya esir alınacak, ardından bu görüntüler tüm dünyaya yayılacaktı. Psikolojik bir savaştı bu; Ankara’yı hem iç kamuoyunda hem de uluslararası arenada köşeye sıkıştırmayı hedefliyordu.
Bu planın mimarı, kod adı “Mühendis” olan bir İranlı istihbarat subayıydı. Gerçek adı bilinmiyordu. Yüzü hiçbir veri tabanında kayıtlı değildi. Tahran’ın Kudüs Gücü yapılanmasında orta düzey bir pozisyonda görünse de sahada olağanüstü bir operasyonel zekaya sahip olduğu anlaşılmıştı. Teşkilat analistleri, son üç yılda Suriye’de Türk güçlerine yönelik gerçekleştirilen 17 saldırının arkasında aynı taktik imzayı tespit etmişti. Her saldırı aynı sabır, aynı tuzak kurma mantığı, aynı zamanlama hassasiyetiyle gerçekleştirilmişti.
Mühendis doğrudan çatışmadan kaçınıyor, bunun yerine Türk birliklerini izole edip yıpratmayı tercih ediyordu. Sabırlı, metodik ve son derece tehlikeli bir düşmandı. Ankara’daki teşkilat karargahında bu dosya kırmızı öncelik olarak sınıflandırılmıştı. Mühendis sadece bir hedef değil, bir öncelikti.
Mart ayının ikinci haftasında teşkilatın Halep’teki saha ekibinden kritik bir bilgi geldi. Mühendisin İdlib kırsalındaki küçük bir Türk gözlem noktasına yönelik kapsamlı bir kuşatma operasyonu planladığı öğrenilmişti. Tarih belirlenmişti: Nisan ayının 17’si. Koordinatlar nettedi. Katılacak güçlerin tahmini sayısı 150 ile 200 arasındaydı.
Normal koşullarda böyle bir istihbarat üzerine gözlem noktası tahliye edilir veya ağır silahlarla güçlendirilirdi. Ama teşkilatın Suriye masasının başındaki adam farklı düşünüyordu. O savunmayı değil, taarruzu planlıyordu.
Albay Vedat, 47 yaşında, 22 yıllık teşkilat kariyerine sahip sahadaki en deneyimli operasyon planlayıcılarından biriydi. Balkan operasyonlarından Irak’ın kuzeyindeki sınır ötesi müdahalelere, Libya’da Türk vatandaşlarının tahliyesine kadar onlarca kritik görevde bulunmuştu. Sessiz, analitik ve son derece sabırlı bir adamdı. Gözleri karşısındakini tarayan iki soğuk mermi gibiydi. Askerleri onun hakkında şöyle derdi: “Albay satranç tahtasına bakar gibi bakar dünyaya. Her hamlenin üç hamle sonrasını görür ve düşmanın hamle yapacağını sandığı an aslında Albay’ın istediği hamleyi yapıyordur.”
Mühendis dosyasını aylardır inceliyordu. Düşmanın taktiklerini ezberlemiş, zayıf noktalarını belirlemiş, psikolojik profilini çıkarmıştı. Ve bu kuşatma planını öğrendiğinde zihninde farklı bir senaryo şekillendi: Kaçmak ya da savunmak yerine tuzağı tersine çevirmek, düşmanı kendi oyununda yenmek.
Plan basit görünüyordu ama uygulaması olağanüstü hassasiyet gerektiriyordu. Gözlem noktasındaki mevcut birlik sessizce tahliye edilecek, bunun yerine Türkiye’nin en seçkin özel kuvvetler timlerinden biri, 12 kişilik bir bordo bereliler müfrezesi gözlem noktasına gizlice yerleştirilecekti. Bu askerler Türk Silahlı Kuvvetlerinin en zorlu eğitim programlarından geçmiş, düzinelerce gerçek operasyonda pişmiş profesyonellerdi.
Kuşatma başladığında bu tim, görünürde çaresiz bir savunma pozisyonunda olacaktı. Telsizleri çalışmayacak, yardım çağıramayacaklardı. Dışarıdan bakıldığında eli kolu bağlı bir avuç asker, ezici bir güç tarafından kuşatılmış olacaktı. Ama gerçekte teşkilatın koordinasyonuyla kuşatmacıları bir ölüm tuzağına çekeceklerdi. Kuşatma aslında bir davet olacaktı; düşmanı tam istenen noktaya çekmek için bir yem.
Albay Vedat bu planı Ankara’daki üstlerine sunduğunda odadaki herkes birkaç saniye sessiz kaldı. Sunum odasının havasında gerilim elle tutulur gibiydi. Bir general sonunda konuştu:
— Albay, 12 askerimizi bilinçli olarak kuşatmaya mı bırakacaksınız?
Albay Vedat sakin bir sesle cevap verdi:
— Hayır efendim. 12 askerimizi düşmanı yok etmek için kullanacağız. Kuşatma bizim silahımız olacak.
Uzun tartışmalardan sonra onay en üst düzeyden, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nden geldi.
Operasyonun başarısı üç kritik unsura bağlıydı. Birincisi, timin kuşatmaya yeterince uzun süre dayanması gerekiyordu. Düşman taarruza geçmeden önce zamanın akmasına izin verilmeliydi. İkincisi, teşkilatın saha istihbaratının kusursuz işlemesi ve düşman hareketlerinin anlık olarak takip edilmesi gerekiyordu. Bir saniye bile gecikme felaketle sonuçlanabilirdi. Üçüncüsü ve en kritik olanı, kuşatmacıların komuta ve kontrol zincirinin içeriden çökertilmesi gerekiyordu. Düşman kendi içinden vurulmalıydı.
Albay Vedat üçüncü unsur için aylar önce harekete geçmişti. Mühendisin en yakın çevresindeki bir militan komutan, altı aydır teşkilat için çalışıyordu. Bu adam operasyonun en kritik parçasıydı.
Nisan ayının 17’si. Hava sıcak ve kuruydu. Çöl rüzgarı İdlib kırsalına ince bir toz tabakası taşıyordu. Gece saat 21.45. Gözlem noktası dışarıdan bakıldığında sıradan bir ileri karakol görünümündeydi. Tek katlı taş bina, Osmanlı döneminden kalma bir han kalıntısının üzerine inşa edilmişti. Etrafında kum torbaları ve dikenli tel örgüler vardı. Bir Türk bayrağı çatıdaki direğe asılıydı. Gece rüzgarında hafifçe dalgalanıyordu.
İçeride 12 asker, teşkilatın sağladığı özel teçhizatla donatılmıştı. Standart askeri malzemenin çok ötesinde ekipman: son teknoloji gece görüş sistemleri, sessiz atış yapabilen modüler tüfekler, şifreli uydu iletişim cihazları, uzaktan kumandalı mayınlar, termal karıştırıcılar ve sahte ısı kaynakları. Bina bir ölüm tuzağına dönüştürülmüştü.
Tim komutanı Binbaşı Kaan, 38 yaşında, 15 yıllık özel kuvvetler deneyimine sahip bir subaydı. Yüz hatları sert, gözlerinde onlarca operasyonun bıraktığı soğuk bir kararlılık vardı. Suriye’de daha önce altı ayrı operasyonda bulunmuş, Irak’ta terör örgütü liderlerinin yakalanması operasyonlarına katılmıştı. Adamları ona mutlak bir güven duyuyordu.
O gece karanlık bodrum katında askerlerine son brifingini verdi. Sesi alçak ama netti:
— Bu gece düşman bizim çaresiz olduğumuzu düşünecek. Kuşatıldığımızı, tuzağa düştüğümüzü sanacak. Bu düşünce onların en büyük hatası olacak. Her biriniz görevinizi biliyor. Disiplini koruyun. Panik yok, korku yok. Sadece görev var.
Askerler başlarını salladılar. Hiçbiri tek kelime etmedi. Söylenecek bir şey yoktu. Herkes ne yapacağını biliyordu.
Saat 22.05. İlk hareket tespit edildi. Binanın çatısına yerleştirilmiş gizli sensörler, güneybatıdan yaklaşan ısı izlerini belirledi. Termal görüntüler, 15 ila 20 kişilik bir keşif birimini gösteriyordu. Sessiz ve disiplinli hareket ediyorlardı. Arkalarından karanlıkta daha büyük bir kuvvet ilerliyordu: ana kuşatma grubu.
Binbaşı Kaan, şifreli telsizden Ankara’ya durumu bildirdi. Albay Vedat’ın sesi binlerce kilometre öteden net ve sakin geldi:
— Anlaşıldı. Bekleyin. Plan değişmiyor.
Askerlerin görevi, kuşatmanın tam olarak kapanmasına izin vermekti. Erken bir çatışma, erken bir ateş açma, düşmanın geri çekilmesine neden olabilirdi. Ve bu operasyonun amacı sadece hayatta kalmak değil, mühendisin tüm saha kuvvetini etkisiz hale getirmekti. Sabır o gece en büyük silahlarıydı.
Saat 22.42. Kuşatma tamamlandı. Militanlar binayı dört yönden çevrelemişti: kuzey, güney, doğu, batı. Her cephede en az 30 silahlı savaşçı. Komutanlar telsizlerden koordinasyon sağlıyordu ve sonra ateş başladı. İlk saldırı dalgası yoğundu. Ağır makineli tüfekler binayı yaylım ateşine tuttu. Roket atar mermileri duvarları dövdü. Gece alev ve gürültüyle doldu.
Militanlar standart kuşatma doktrinine göre hareket ediyordu: önce ağır ateşle savunmayı zayıflat, sonra yakın mesafeden taarruz et. Türk askerleri binanın bodrum katına çekildi ve minimal karşılık verdi. Dışarıdan bakıldığında kuşatmanın ilk saatlerinde Türk birliği ezilmek üzereymiş gibi görünüyordu. Ama bu görüntü planın ta kendisiydi.
Albay Vedat Ankara’daki operasyon merkezinde dev ekranlardan oluşan bir duvarın önünde oturuyordu. Karanlık oda monitörlerin mavimsi ışığıyla aydınlanıyordu. 14 ekran farklı veri akışlarını gösteriyordu; bir kısmı uydu görüntülerini, bir kısmı saha ajanlarının anlık raporlarını, bir kısmı da Türk insansız hava araçlarından gelen canlı yayınları aktarıyordu.
İdlib’in üzerinde üç farklı irtifada toplam beş silahlı insansız hava aracı sessizce daire çiziyordu. Henüz ateş açmamışlardı, açmayacaklardı da. En azından Albay Vedat emir verene kadar.
Yanındaki genç analist gerilimle sordu:
— Efendim, ne zaman müdahale edeceğiz?
Albay Vedat cevap vermedi. Sadece bekledi. Çünkü operasyonun başarısı doğru ana bağlıydı ve o an henüz gelmemişti.
Saat 23.15. Kuşatmanın ilk kritik anı geldi. Militanlar binanın doğu duvarına bir gedik açmak için patlayıcı yerleştiriyordu. Bu yakın mesafe taarruzunun başlangıcı olacaktı.
Tam o sırada teşkilatın içerideki adamı devreye girdi. Kod adı “Gölge” olan bu ajan, İranlı mühendisin saha operasyonlarını koordine eden militan komutanlardan biriydi. Adı Halid. 34 yaşında Lübnanlı bir Hizbullah üyesiydi. Altı ay önce Beyrut’ta teşkilat tarafından ele geçirilmişti. Ailesi İstanbul’da koruma altındaydı. Karşılığında Türkiye’ye çalışıyordu. Bu gece onun görevi kritikti: Kuşatmanın komuta zincirini içeriden bozmak.
Halid telsizden sahte bir mesaj geçti:
— Kuzey cephesi, Türk takviye birliği yaklaşıyor. En az 30 araçlık konvoy.
Mesaj, militanların komuta merkezinde panik yarattı. Kuşatma kuvvetinin bir kısmı, var olmayan takviye konvoyu karşılamak üzere kuzeye yönlendirildi. Bu, kuşatmanın ilk gediklerinden biriydi ama asıl kırılma henüz yaşanmamıştı.
Saat 23.45. Albay Vedat sahaya ilk gerçek müdahale emrini verdi. Tek bir silahlı insansız hava aracı, militanların mühimmat deposu olarak kullandığı bir aracı vurdu. Patlama geceyi gündüze çevirdi. Ama bu saldırı fiziksel hasardan çok psikolojik bir mesajdı: “Sizi görüyoruz. Her yerinizi görüyoruz.”
Militanların komutanı, mühendisin bölgedeki sağ kolu olan Ebu Hasan, bu noktada kritik bir hata yaptı. Türklerin havadan destek aldığını gördüğünde saldırıyı hızlandırmaya karar verdi. Mantığı basitti: Binayı düşürmeden insansız hava araçları daha fazla hasar verebilirdi. Bu nedenle tüm kuvvetini tek bir noktadan taarruza yönlendirdi. Tam da Albay Vedat’ın beklediği hamleydi.
Gece yarısı saat 00.15. Militanlar binanın güney cephesine yığılmıştı. Yüzden fazla savaşçı dar bir alanda toplanmıştı. Tam o an üç silahlı insansız hava aracı aynı anda ateş açtı. Güdümlü mühimmatlar militan yığınağının tam ortasına düştü. İlk saldırıda en az 40 militan etkisiz hale getirildi. Geride kalanlar panik içinde dağıldı ama operasyonun asıl dehası bu noktadan sonra ortaya çıktı.
Albay Vedat düşmanı yok etmek yerine kontrol etmek istiyordu. İnsansız hava araçları kaçan militanları takip etti ama ateş açmadı. Bunun yerine onları belirli bir yöne doğru sürdü. Teşkilatın uydu görüntüleri, bölgenin batısındaki bir vadeyi gösteriyordu. Orası Türk Özel Kuvvetlerinin pusu kurduğu bir noktaydı.
12 kişilik tim, saat 22.30’da binadan gizlice çıkmış ve bu pozisyona ilerlemişti. Binada kalan sadece bir avuç askerin yönettiği uzaktan kumandalı silah sistemleriydi.
Saat 01.30. Vadiye sürülen militan kalıntıları Türk özel kuvvetlerinin tam ortasına düştü. Binbaşı Kaan’ın timi bir av partisi gibi çalıştı. Sessiz, hızlı ve ölümcül. 15 dakika içinde kaçmaya çalışan militanların büyük bölümü etkisiz hale getirildi. Geriye kalanlar karanlıkta nereye kaçacaklarını bilemez halde kalmıştı.
Ama Albay Vedat için operasyon henüz bitmemişti. Asıl hedef mühendisin kendisiydi.
Teşkilat istihbaratı, mühendisin o gece kuşatmayı İdlib’in 20 kilometre güneyindeki bir evden yönettiğini biliyordu. Gölge yani Halid bu bilgiyi saatler önce iletmişti. Albay Vedat tüm gece boyunca bu bilgiyi saklı tutmuştu. Çünkü mühendise yönelik operasyon ana kuşatmadan bağımsız olarak planlanmıştı ve bu operasyon Türk değil, dost gücün eliyle gerçekleştirilecekti.
Saat 02.45. Mühendisin saklandığı ev, kimliği belirsiz bir silahlı grup tarafından basıldı. Çatışma kısa sürdü. Sabah güneş doğduğunda mühendisin cesedi evin avlusunda yatıyordu. Resmi açıklama hiçbir zaman yapılmadı. İran medyası, mühendisin iç çatışmada hayatını kaybettiğini duyurdu. Gerçek, teşkilatın arşivlerinde kilitli kaldı.
Saat 07.15. İdlib kırsalındaki taş binanın önünde yedi militan komutan, elleri başlarının arkasında diz çökmüş duruyordu. Ebu Hasan onların başındaydı. Yüzünde şok ve inanamama ifadesi vardı. 10 saat önce 150 kişilik bir kuvvetle bir avuç Türk askerini kuşattığını düşünüyordu. Şimdi sağ kalan tek komutan oydu ve karşısında 12 Türk askeri sapasağlam duruyordu.
Binbaşı Kaan, Ebu Hasan’ın yanına yaklaştı. Tek bir kelime etmedi. Sadece baktı. O bakış bin kelimeden daha ağırdı. Yenilginin, çaresizliğin ve mutlak üstünlüğün bakışıydı.
Bu operasyonun ardından teşkilatın Suriye masasında yeni bir dosya açıldı: Kod adı “Kıskaç”. Bu dosya, o gece geliştirilen taktiklerin gelecekteki operasyonlar için bir şablona dönüştürülmesini içeriyordu. Kuşatmayı tersine çevirme, düşmanı kontrollü bir şekilde yönlendirme ve iç istihbaratla komuta zincirini çökertme. Bu taktikler sonraki iki yıl içinde Kuzey Suriye ve Kuzey Irak’ta en az 7 farklı operasyonda uygulandı. Her seferinde benzer sonuçlar alındı.
Albay Vedat o gecenin sabahında Ankara’daki operasyon merkezinden çıktığında 22 saattir uyumamıştı. Asansörde genç bir analistle karşılaştı. Analist heyecanla sordu:
— Efendim, bu operasyonu nasıl bu kadar detaylı planlayabildiniz?
Albay Vedat bir an düşündü, sonra cevap verdi:
— Düşmanını anlamadan yenemezsin. Ama düşmanını anladığında onun zihninin içinde savaşırsın ve zihnin içindeki savaş sahadan önce kazanılır.
Bu cümle teşkilatın eğitim materyallerine girdi. Yeni nesil istihbarat subaylarına operasyonların fiziksel değil, önce zihinsel olarak kazanıldığı öğretildi.
Gölge yani Halid, operasyondan üç hafta sonra Türkiye’ye getirildi. Ailesiyle birlikte yeni bir kimlikle bilinmeyen bir şehirde yeni bir hayata başladı. Teşkilat ona verdiği sözü tutmuştu. Halid’in geçmişi silindi. Lübnanlı militan komutan artık yoktu, onun yerine sıradan bir aile babası vardı.
Ebu Hasan ve diğer esir komutanlar Türkiye’ye getirildi. Sorguları aylarca sürdü. Elde edilen istihbarat, İran’ın Suriye’deki tüm vekil güç yapılanmasının haritasını çıkarmaya yardımcı oldu. Finansman ağları, silah tedarik zincirleri, eğitim kampları, koordinasyon merkezleri, her şey bir gece içinde ele geçirilen birkaç komutanın hafızasından çıkarıldı.
Uluslararası medya o geceyi hiçbir zaman tam olarak öğrenemedi. Suriye’deki çatışmalar o kadar karmaşıktı ki bir gözlem noktasında yaşanan kuşatma dünya gündeminde kısa bir dipnot olarak kaldı. Bazı haber ajansları “Türk askerleri militan saldırısını püskürttü” şeklinde kısa haberler geçti. Operasyonun gerçek boyutu, taktik dehası ve stratejik sonuçları hiçbir zaman kamuoyuyla paylaşılmadı. Ama Ankara’da teşkilatın arşivlerinde o gece her detayıyla kayıtlıdır.
Belki de bu hikayenin en çarpıcı detayı, operasyonun hiçbir aşamasında beklenmedik bir şey yaşanmamış olmasıdır. Her şey Albay Vedat’ın planladığı gibi gerçekleşti. Kuşatma, tersine çevirme, psikolojik savaş, iç istihbarat, insansız hava araçları, pusu, mühendisin tasfiyesi… Hepsi bir satranç oyunundaki gibi hamleler önceden belirlenmişti. Düşman, tahtada hareket ettiğini sandığı her an aslında kendisi için çizilen yolda ilerliyordu.
Suriye’de o taş bina hâlâ duruyor. Duvarlarında mermi izleri var. Avlusunda o gecenin izleri silinmiş. Ama o binanın hikayesi Türk askeri tarihinin en olağanüstü sayfalarından biri olarak kalacak. 12 askerin 150’den fazla militana karşı sadece hayatta kalmasının değil, onları tamamen alt etmesinin hikayesi.
Çünkü bu hikaye sadece cesaret hakkında değil. Bu hikaye aklın ve planlamanın gücü hakkında. Bir devletin istihbarat kapasitesinin ham güçten çok daha önemli olduğunun ispatı hakkında. Ve en önemlisi Türkiye’nin düşmanlarına verdiği sessiz ama açık bir mesaj hakkında:
Bizi kuşattığınızı düşündüğünüzde aslında kendi sonunuzu hazırlıyorsunuz.
Albay Vedat o operasyondan iki yıl sonra emekli oldu. Resmi bir tören yapılmadı. Madalya verilmedi. Çünkü onun yaptığı işler hiçbir zaman kamuoyuna açıklanacak türden değildi. Ama teşkilatın koridorlarında onun adı bir efsane olarak yaşıyor. Yeni nesil operasyon planlayıcılarına “Albay gibi düşün” deniyor. Bu en büyük iltifat.
Gece saat 22.00’da başlayan kuşatma, sabah saat 07.15’te resmen sona erdi. 9 saat 15 dakika. Bu süre içinde 150’den fazla militan etkisiz hale getirildi, 7 komutan esir alındı, bir İranlı istihbarat subayı tasfiye edildi. Türkiye’nin Suriye’deki varlığına yönelik en kapsamlı saldırı planı tamamen çökertildi ve 12 Türk askeri tek bir kayıp vermeden görevlerini tamamladı.
Bu tesadüf değildi. Bu, yılların birikimiyle inşa edilmiş bir istihbarat kapasitesinin, profesyonel bir askeri gücün ve devlet aklının birleşimiydi. Bu, Türkiye’nin sessiz gücüydü.
O gece İdlib’in karanlığında bir mesaj verildi. Kelimelerle değil, eylemlerle. Bu mesajı Tahran duydu, Şam duydu ve o bölgede hesap yapan herkes duydu. Mesaj açıktı:
Türkiye’ye uzanan her el kendi sahibine döner. Her kuşatma, kuşatanların sonunu getirir. Her tuzak, tuzağı kuranları yutar.
Suriye çölünün üzerinde güneş yükselirken 12 Türk askeri o taş binadan çıktı ve toplama noktasına yürüdü. Arkalarında bir savaş alanı değil, bir ders bıraktılar.
O ders hâlâ okunuyor.
Son