Taksici kanlı adamı hastaneye yetiştirdi… 20 yıl önce onu yetimhaneden alanı tanımadı!

Taksici kanlı adamı hastaneye yetiştirdi… 20 yıl önce onu yetimhaneden alanı tanımadı!

Koltuktaki Leke

1. Bölüm — Yağmurun Şehre İnatla Yağdığı Saat

Kasım, İstanbul’a sadece soğuk getirmez; insanın içine çöken bir ağırlık getirir. Yağmur, gökyüzünün merhameti gibi değil de sanki şehrin bütün suçlarını bir yerden kazıyıp, daha derine bastırmak istermiş gibi yağar. O gece de öyleydi. Saat 02.17’yi yeni geçmişti. Beyoğlu’nun arka sokaklarında neonlar titriyor, kaldırım taşları ıslak bir aynaya dönüşüyor, her şey olduğundan daha yorgun görünüyordu.

Cemal direksiyondaydı.

34 T… diye başlayan, sonu kendi bile hatırlamak istemediği bir plaka. Arabaya “benim” demezdi; o araba bir mal sahibinindi. Cemal, o sarı taksinin sadece içine oturan, anahtarı çeviren, saatleri çalan bir adamdı. Yıllardır aynı rutinde, aynı kokuların içinde yaşıyordu: ucuz klima parfümü, eski sigara, ıslak mont, zaman zaman da sabaha kadar taşınan yabancı keder.

Sileceklerin “voptık-voptık” sesi, Cemal’in zihninde bir metronom gibi çalışıyordu. Yaşamı ölçen bir ritim. Çoğu insan kalp atışını duyar; Cemal ise silecek duyardı. Yağmur yağmazsa huzursuz olur, yağmur yağınca da üşürdü.

O gece müşteri yoktu. Bu saatlerde çıkan müşteri ya sarhoş olurdu ya kavga etmiş olurdu ya da başına bir iş gelmiş olurdu. Cemal, “İstanbul’da kimse bu saatte durduk yere taksiye binmez” diye düşünürdü. Bu, şehirle yaptığı sessiz anlaşmaydı.

Dolapdere’ye doğru inerken, lambaların çoğu patlaktı. Bazı pencerelerden sızan televizyon ışığı, asfaltın üstündeki su birikintilerine vuruyor, gölgeler uzuyor, her şey biraz daha masalsı ama masalın kötü olanından oluyordu.

Cemal, kontağı kapatıp bir çorbacıda sabahlamayı düşündü: mercimek, limon, bir parça ekmek. Büyük hayaller değil. Kış gecesi insanı, midenin sıcaklığıyla kandırır.

Tam o sırada, kaldırımın karanlık bir köşesinde bir el havaya kalktı.

Bembeyaz değil; sırılsıklam, titreyen, karanlığın içinden çıkan bir işaret. Cemal frene dokundu, sonra tereddüt etti. “Bu saatte el kaldıran adamın ya derdi büyük olur ya da bela,” dedi içinden.

Ama sonra… o elin parmağında bir parıltı yakaladı gözleri. Sokak lambasının cılız ışığında bile belli olan bir şey: yüzük. İri, ağır, gösterişsiz ama pahalı bir yüzük.

Cemal’in ayağı frene daha sert bastı.

Taksi, ıslak asfaltta ince bir “şır” sesiyle durdu.

2. Bölüm — Arka Koltuğa Giren Soğuk

Kapı açıldığı anda içeri önce rüzgâr girdi. Sonra yağmurun damlaları. En son da adam.

Adam binmedi; yığıldı. Arka koltuğa oturmadı, arka koltuğa düştü. Sanki kemikleri bir anda gevşemiş, sanki bedeni “artık yeter” demişti. Cemal ters ters dikiz aynasına baktı.

“Kapıyı… yavaş be abi,” dedi. “Elimizde kalacak.”

Cevap gelmedi.

Bir hırıltı duyuldu. Sonra koku.

Cemal’in burnuna gelen o koku, bir anda taksinin kavunlu parfümünü boğdu. Metalik, sıcak, tuzlu… kan kokusu. Kasap dükkânlarının arka tarafında, tezgâhın altına sinen o ağır koku.

Cemal iç lambayı yaktı. Sarı ışık, arka koltuktaki manzarayı ortaya çıkardı.

Adam altmışlarına yakındı. Saçları kırlaşmış, yüzü kireç gibi beyazdı. Üzerinde pahalı bir palto vardı ama göğsünün sol tarafı koyu bir sıvıyla ıslanmıştı. Adam elini oraya bastırıyor, parmaklarının arasından kan sızıyordu.

“Hastane…” dedi adam. “Çabuk… hastane…”

Cemal’in ilk tepkisi korku değildi. Ne acıma, ne panik.

İlk tepki: hesap.

Koltuk kılıfları yeniydi. Bej, tay tüyü gibi bir şey. “Bu leke çıkmaz,” diye düşündü. “Bunu kim temizleyecek? Mal sahibi keser. Yevmiyeden keser.”

Ama adamın yüzüğünü gördü. Bir de adamın sesindeki çaresizliği.

“Para… ne istersen… sür,” dedi adam.

Cemal’in içindeki hesap makinesi çalıştı: kuaför masrafı, kayıp mesai, polis ifadesi ihtimali… bir de adam ölürse başa gelecekler.

Gene de vitesi taktı.

“Dayan dayı,” dedi. “Seni götürüyorum. Ama bak, arabaya bir de kusarsan…”

Cümle bitmeden gaza bastı.

Taksi fırladı. Adamın başı sağa savruldu. Kan, bej kılıfın üzerinde bir harita gibi yayılmaya başladı.

Cemal’in aynaya her bakışı, vicdan kontrolü değil, hasar tespitiydi.

Yağmur şiddetlendi. Silecekler çıldırdı. Voptık voptık. Şehir, camın arkasında eriyen turuncu ışıklardan ibaret kaldı.

Kırmızı ışıkta durdu. Yol boştu ama Cemal durdu. Çünkü bazen insan, hayatta kalmak için kural sever. Kuralın kendisi değil; kuralın arkasındaki otorite.

Arkadaki adam titredi.

“Üşüyorum…” dedi.

Cemal dişlerini sıktı. “Kalorifer açık.”

Adam titreyen eliyle öne uzandı. Cemal irkildi. Adamın kanlı parmakları Cemal’in omzuna dokundu. Cemal’in gömleğinde kırmızı bir iz kaldı.

“Beni bırakma…” dedi adam. “Oğluma… haber ver…”

Cemal’in içinden bir şey kalkıp boğazına oturdu. Adamın sözleri, Cemal’de bir kapıyı tıklattı ama kapı açılmadı. Açılmadı çünkü Cemal yıllardır kapıları kapalı tutmayı öğrenmişti.

Hastanenin tabelası göründüğünde Cemal rahatladı. O tabela bir umut değil; bir kaçıştı.

3. Bölüm — Acil Servisin Beyaz Cehennemi

Devlet hastanesinin acil servisi, şehrin bütün kavgalarının, düşüşlerinin, yanlışlarının toplandığı bir huniydi. Otomatik kapılar “şşş” diye açılıyor, sedyeler giriyor, yüzler çıkıyor, her şey aynı hızla unutuluyordu.

Cemal taksiyi ambulans girişine çapraz park etti. Motoru kapatmadı. O titreşim ona hâlâ kaçma ihtimali olduğunu hatırlatıyordu.

“Yardım!” diye bağırdı.

Ses, acilin uğultusunda kayboldu.

Bir güvenlik görevlisi sigarasını ezdi, isteksizce telsize uzandı. İki hasta bakıcı çıktı. Yüzlerinde şaşkınlık yoktu. Onlar için bu, geceye eklenen bir iş yükünden ibaretti.

Arka kapı açıldı. Adamı sedyeye çektiler. Cemal, kanın koltukta bıraktığı izlere baktı. Bir yerde aklı hâlâ lekeyle uğraşıyordu.

“Adli vaka yine,” dedi hasta bakıcılardan biri. “Polis çağırın.”

Adam sedyeye alınırken paltonun iç cebinden bir şey kaydı: dolgun, koyu kahverengi bir cüzdan. Islak asfalta düştü, çamura bulandı.

Cemal’in gözü cüzdana gitti.

Bir an, şeytani bir düşünce kadar hızlı bir şey geçti içinden: “Al, at cebine, bas git. Zararını çıkar.”

Tam eğildiği anda omzuna bir el dokundu.

“Hayırdır şoför bey?”

Genç bir polis memuruydu. Yağmurluğunu giymiş, gözleri uykusuzluktan donuktu. Cemal, cüzdanı hemen uzattı.

“Müşterinin cüzdanı memur bey, düşürdü inerken.”

Polis aldı, açtı. İçinden ıslak dolarlar, metalik bir kartlık, birkaç kredi kartı göründü.

“Zenginmiş,” dedi polis. Sonra kimliğe baktı ve adı sesli okudu:

“Rıfat Soylu.”

Cemal’in içi, sanki buzlu bir suyla yıkandı.

Rıfat Soylu.

Bu isim, Cemal’in beyninde bir yere çarpıp yankılandı. Uzun süredir kapalı duran bir sandığın kapağı tekmeyle açıldı sanki.

“Ne dedin?” diye sordu Cemal. Sesi garip çıktı. “Adı ne dedin?”

Polis kaşını kaldırdı. “Rıfat Soylu. Tanıyor musun?”

Cemal’in gözünün önüne bir anlık görüntüler düştü: demir kapı, yetimhane bahçesi, siyah bir araba, elinde çikolata kutusu taşıyan bir adam… ve parmağındaki o siyah taşlı yüzük.

Cemal yutkundu.

“Tanımam,” dedi.

Yalanı, yağmur kadar doğal söyledi. Çünkü bazı doğrular insanı yaşatmazdı.

Polis başıyla işaret etti. “Gel. İfade vereceksin.”

Cemal, acilin beyaz koridoruna doğru yürürken, bir şeyin hayatına geri döndüğünü anladı: geçmiş. Üstelik en sevmediği biçimde: tesadüf kılığına girmiş bir hesaplaşma olarak.

4. Bölüm — Yetimhaneden Taşınan Bir Hafta Sonu

Cemal, koridordaki bej plastik sandalyeye oturduğunda, burnuna bir anlık başka bir koku geldi: tereyağlı kurabiye ve pahalı lavanta.

Hafıza böyledir. Kronolojik değildir; kokuyla açılır.

Yedi yaşındaydı o zaman. Adı Cemal değildi. Yetimhanede ona “Ali” diyorlardı. Her çocuk gibi o da bir gün birinin gelip onu seçeceğine inanıyordu. Seçilmek, o yaşta “sevilmek” demekti.

O gün geldi.

Müdürün odasına çağrılmıştı. Büyük adamlar oturuyordu. İçlerinden biri, kravatı düzgün, saçları simsiyah, gözleri kendinden emin bir adamdı. Ali’ye gülümsedi. O gülümseme, Ali’nin hayatında gördüğü ilk “zengin gülümsemesi”ydi: sıcak gibi görünen ama dokunduğunda soğuk çıkan bir şey.

“Rıfat Bey seni çok sevmiş,” demişti müdür. “Evlat edinmek istiyor.”

Ali’nin boğazı düğümlenmişti. “Baba” kelimesi, Ali’nin dilinde yabancıydı. Söylenince sihirli bir kapı açacak gibi geliyordu.

Siyah araba, yüksek duvarlı bir ev, demir kapı… O hafta sonu Ali’nin gözünde bir masaldı. Halılar yumuşak, avizeler parlak, odalar büyüktü. Oyuncaklar vardı. Üstelik kendi oyuncakları.

Rıfat, Ali’ye oyuncak aldı ama onunla oynamadı. Ali’yi izledi. Ali’yi bir denek gibi izledi.

Rıfat’ın eşi vardı; yüzünde sürekli yorgun bir ifade taşıyan, acısını sessizlikle anlatan bir kadın. Ali’ye baktığında şefkat değil, huzursuzluk görüyordu. Sanki eve yanlış bir eşya gelmişti.

“Çok sessiz,” demişti kadın bir akşam yemeğinde. “Bize bakarken… sanki yargılıyor.”

Rıfat elini sallamıştı. “Alışır.”

Ali, masanın ucunda tabağın desenlerine bakmıştı. Kendinden bir insandan değil, bir evcil hayvandan bahsedildiğini anlamıştı. Ama yine de umut etmişti. Çünkü yetimhanede umut, ekmek gibidir: bayat olsa da yenir.

Pazar sabahı kahvaltıda Rıfat, Ali’nin saçını okşarken parmağındaki yüzük Ali’nin yanağına sürtünmüştü. Metalin soğukluğu canını yakmıştı. Ali gülümsemişti. Çünkü acı bile olsa “dokunulmak” onun için bir şeydi.

“Benim aslanoğlum,” demişti Rıfat.

Ali inanmıştı.

Sonra pazar öğleden sonra, evin havası değişmişti. Ali koridorda elinde kendi çizdiği bir resimle beklerken, çalışma odasından gelen konuşmayı duymuştu:

“Olmuyor Nermin… Çocuk donuk. Uyum sağlayamadı. Evin enerjisini düşürüyor… En iyisi uzatmayalım. Daha fazla bağlanmadan…”

Bağlanmak.

Ali’nin elindeki kâğıt buruşmuştu.

Bir saat sonra Rıfat, yüzünde yetişkinlere özgü o sahte üzgün ifadeyle gelmişti: “Annen rahatsızlandı. Sen de arkadaşlarını özlemişsindir. Oraya dönsen daha mutlu olursun.”

Dönüş yolculuğu sessiz geçmişti. Gelirken tutulan el, dönünce tutulmamıştı. Rıfat radyoda borsa haberlerini dinlemişti.

Yetimhanenin demir kapısı önünde, hafif yağmur vardı. Tıpkı bu geceki gibi.

“Biraz uyum sorunu,” demişti Rıfat müdüre. “Biz yapamayacağız.”

Araba uzaklaşırken Rıfat bir kez bile arkasına bakmamıştı. Ali, elindeki oyuncak poşetine değil, o uzaklaşan stop lambalarına bakmıştı. O an ağlamamıştı.

Sadece içinden “baba” kelimesinin üstünü kalın bir siyah çizgiyle çizmişti.

Ve yıllar sonra, Ali büyüyüp Cemal olmuştu: insanlara mesafeli, duygularını gömmüş, kokularla yaşayan bir adam.

5. Bölüm — Tanınmamak: İkinci Kez Terk Edilmek

Müşahede odasına girdiklerinde, Rıfat sedyede yatıyordu. Kaşmir palto gitmiş, yerine soluk mavi bir hasta önlüğü gelmişti. Zenginliği soyulmuş gibiydi. Geriye sadece yaşlılık ve acı kalmıştı. Serum damlaları “tıp… tıp…” diye düşüyordu; sanki birinin ömrünü sayıyordu.

Polis, “Şoför getirdi sizi,” dedi.

Rıfat gözlerini araladı. Bakışları önce tavana, sonra serum şişesine, sonra Cemal’e kaydı.

Cemal, içinde aptal bir umut kırıntısı taşıdığını fark etti. “Belki tanır,” dedi içinden. “Belki… Ali der.”

Rıfat’ın gözlerinde hiçbir şey kıpırdamadı.

“Cüzdanım…” dedi Rıfat, hırıltıyla. “Nerede cüzdanım?”

Cemal’in içindeki umut, sessizce söndü. Mum gibi.

Polis cüzdanın kendisinde olduğunu söyleyince Rıfat rahatladı. Sonra Cemal’e baktı. Bu kez bakışı, bir hizmetliye bakar gibiydi.

“Parasını verin,” dedi polise. “Taksimetre ne yazdıysa. Üstüne de bahşiş verin.”

Bahşiş.

Cemal’in içine bir şey saplandı. Yirmi yıl önce bir çocuğu bir hafta sonu “oğlum” diye sevmeye benzeten adam, şimdi hayatını kurtaran aynı çocuğa bahşiş teklif ediyordu. Sanki her şey satın alınabilirdi. Sanki insanın değeri, uzatılan banknot kadardı.

Cemal bir adım yaklaştı. Rıfat, korkar gibi gerildi. Cemal bunu gördü ve içinden istemsizce güldü: “Benden mi korkuyorsun?”

Cemal eğildi, sesi alçaldı.

“Korkma,” dedi. “Para istemem.”

Rıfat şaşkınlıkla baktı. “Ne istiyorsun?”

Cemal doğruldu. Yüzüğe bir an baktı. O yüzük hâlâ oradaydı; ama parmağı incelmiş, yüzük büyümüş gibiydi. Gücün simgesi olmaktan çıkmış, yalnızlığın halkası olmuştu.

“Hiç,” dedi Cemal. “Sadece… iyi yolculuklar.”

Bu söz, bir vedaydı. Eve dönüşe değil; ömrün geri kalanına, belki de ölüme gidişe.

Cemal arkasını döndü. Kapıya yürüdü. Rıfat’ın arkasından mırıldandığını duydu:

“Tuhaf adam…”

Cemal durmadı. Çünkü o an anladı: Rıfat’ın onu tanıması gerekmiyordu. Tanınmak, bazen iyileştirmez; bazen yalnızca yarayı daha çok kanatır.

Asıl mesele, Cemal’in kendisini tanımasıydı: “Ben o çocuk değilim artık. Ben onun bıraktığı yerde donup kalmadım.”

Kapıdan çıktığında acilin kokusu arkasında kaldı. Dışarıda yağmur, soğuk ve egzoz vardı. İstanbul’un gerçeği.

Cemal bir sigara yaktı. Duman, boğazını yaktı. Bu yanma ona canlı olduğunu hatırlattı.

6. Bölüm — Leke Çıkmaz, Şehir Çıkarır

Taksiye yürüdü. Araba, yağmurun altında terk edilmiş bir hayvan gibi duruyordu. Cemal arka kapıyı açmadan önce bir saniye durdu. Bu duraksama, vicdanla ilgili değildi.

Bu duraksama, masrafla ilgiliydi.

Kapıyı açtı. İç ışık yandı. Bej kılıf, artık bej değildi. Kan kurumuş, vişne çürüğüne dönmüş, kumaşın içine işlemişti. Koku hâlâ oradaydı; demir gibi, pas gibi.

Cemal bagajdan su şişesiyle eski bir bez aldı. Lekenin üstüne su döktü. Sertçe sildi. Kumaş köpürdü, dağıldı, açıldı ama kaybolmadı. Çünkü bazı lekeler, kumaştan önce hafızaya işler.

Sürt. Sürt. Sürt.

Koltuk biraz açıldı ama tam temizlenmedi. Işık belli açıdan vurunca hâlâ görünüyordu: “Burada bir şey oldu,” diyen bir iz.

Cemal doğruldu. Belini tuttu.

“Kılıfı ters çeviririz,” dedi kendi kendine. “Ya da üstüne minder koyarız. Kimse anlamaz.”

Ama kendi anlardı.

İşte mesele buydu: Başkaları görmese de insan, kendi koltuğundaki lekeyi bilir. Kendi içindeki lekeyi de.

Direksiyona geçti. Kontağı çevirdi. Motor çalıştı. Radyo otomatik açıldı, eski bir şarkının melodisi çaldı ama Cemal hemen kıstı. Bu gece müzik istemiyordu. Bu gece yalnızca silecek sesi istiyordu: voptık-voptık.

Taksimetreye bastı.

Ekranda tek kelime belirdi: SERBEST.

Cemal, bu kelimeyi yıllardır görüyordu ama ilk kez farklı hissetti. Serbestlik, uçmak gibi değildi; boşlukta süzülmek gibiydi. Yönsüz ama hafif.

Hastanenin çıkışından ana caddeye çıktı. Trafik hâlâ vardı; İstanbul’un uykusu hafifti. Kırmızı stop lambaları bir nehir gibi uzanıyordu. Cemal o nehre karıştı.

Bir süre sonra biri el kaldırdı: takım elbiseli, şemsiyeli bir adam.

Cemal yanaştı, camı indirdi.

“Nereye?” diye sordu. Sesi düz, mekanik.

“Mecidiyeköy,” dedi adam.

“Bin abi,” dedi Cemal.

Adam arka kapıyı açtı, oturacağı anda duraksadı. “Koltuk ıslak.”

Cemal aynadan bakmadı. Yola baktı.

“Su döküldü abi,” dedi. “Kurur birazdan.”

Adam söylenerek oturdu. Hem ıslaklığa, hem geceye, hem hayata kızan bir söyleniş.

Cemal taksimetreyi başlattı. Yazmaya başladı.

Şehir devam ediyordu. Yağmur devam ediyordu. İstanbul, hikâyeleri yutmaya devam ediyordu.

Ve Cemal, arka koltukta bir lekeyle, içinde daha eski bir lekeyle, ama ilk kez kendine ait bir sessizlikle sürüyordu.

7. Bölüm — Sabahın Kıyısında Bir Karar

Mecidiyeköy’de adam indi. Parayı uzattı, para üstünü aldı, teşekkür bile etmeden yürüdü gitti. Cemal, “İnsanlar böyledir,” diye düşündü. “Biner, iner.” Bu cümle onun hayat felsefesiydi; o felsefe onu yıllarca ayakta tutmuştu.

Ama bu gece, o felsefenin kenarı çatlamıştı.

Kırmızı ışıkta durdu. Camın üstünde yağmur damlaları kaydı. Sokak lambasının turuncusu, ön camda eridi. Cemal, bir an kendi yüzünü dikiz aynasında yakaladı.

Otuzuna yaklaşan bir yüz değil; beklemenin, sustuğun cümlelerin yüzü. Yetimhanede büyüyen çocukların yüzü erken yaşlanır. Çünkü onlar daha küçükken “idare etmeyi” öğrenir. İdare etmek, yaş aldırır.

Cemal elini cebine attı. Bozuk paralar, birkaç banknot. Kendi emeği. Kimsenin bahşişi değil.

O an, tuhaf bir şey yaptı: Telefonunu çıkardı.

Yetimhanenin numarasını yıllardır ezbere bilirdi. Aramıyordu. Bilmek, aramaktan kolaydı.

Parmakları numarayı tuşladı.

Telefon çaldı.

Uzun uzun çaldı.

Sonra bir ses: “Alo?”

Cemal bir an konuşamadı. Çünkü o telefonun ucundaki kişi, muhtemelen onu tanımıyordu. Zaten mesele de buydu: Tanınmamak, bazen özgürlüktü.

“Ben…” dedi Cemal. “Şey… bağış yapmak istiyorum. Küçük bir şey.”

Karşıdaki ses yumuşadı. “Tabii, yönlendireyim.”

Cemal telefonu kapattığında şaşırdı. Bu kadar basit miydi? Yıllardır içinde büyüttüğü düğüm, bir cümleyle çözülür müydü?

Belki çözülmezdi. Belki sadece başka bir düğüme dönüşürdü.

Ama Cemal ilk kez, geçmişiyle aynı sokakta yürümek yerine, ona bir yan sokaktan bakmayı denemişti. Bu bile bir şeydi.

Yağmur hafifledi. Gökyüzü griydi ama sabahın rengi başka olur: Kötü bile olsa yeni bir sayfa gibi durur.

Cemal, taksiyi kenara çekti. Bir çorbacının ışığı yanıyordu. İçeriden buhar, ses, tabak şıngırtısı geliyordu.

Arka koltuktaki lekeye baktı. Sonra önündeki boş sokağa.

“Bugün,” dedi kendi kendine, “o koltuğu değiştireceğim.”

Bunu kılıf için değil sadece. Belki içindeki “eski koltuk” için.

Kapıyı açtı, soğuğa çıktı. Çorbacının kapısını itti. İçeriye sıcak çorbanın kokusu doldu. Cemal oturdu.

Kendine bir mercimek söyledi.

Hayat, büyük mucizelerle değil; bazen sadece mercimek çorbasıyla sürer.

Ve bazen, en uzun yolculuklar bir taksimetreyle başlamaz; insanın kendi içinde “tamam” demesiyle başlar.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News