“Tek dostumu satın alın lütfen efendim… Küçük kız kardeşimin sütü bitti,” dedi ve Alfa Kral gözyaşlarına boğuldu 😭

“Tek dostumu satın alın lütfen efendim… Küçük kız kardeşimin sütü bitti,” dedi ve Alfa Kral gözyaşlarına boğuldu 😭

Ebedî Buzun Çözüldüğü Gece

Ragnar, Mateo, Serafina ve Sofía’nın Bozkır Kadar Geniş Hikâyesi

1. Bölüm — Kara Buz Kalesi’nden Çıkış

Kuzey topraklarında kış, sadece bir mevsim değildi; bir hüküm, bir sınav, bir yasaydı. Kar, insanların üstüne sessizce düşmezdi. Kar, boğazına çöken bir el gibi ağırlaşır; yolları siler, izleri yutar, nefesleri keserdi. Ve o kışın ortasında, Kara Buz Kalesi denilen siyah buzdan bir yapı yükselirdi: gri kayaların üstüne oturmuş, rüzgâra karşı dimdik, insanı daha kapısında bile üşüten bir ihtişam.

O kalenin sahibi Ragnar’dı.

Ona Alfa Kral derlerdi; yalnız bir taç giydiği için değil, kanında kadim kurt soyunun ateşi taşıdığı için. Üç yüz yıl yaşamıştı. Savaşlara girmiş, sınırları genişletmiş, isyanları ezmiş, anlaşmaları tek bakışla mühürlemişti. Korku, onun en sadık askeriydi; merhamet ise adını bilmediği eski bir dil.

Sabahın ilk karanlığında, Ragnar kaleden çıktı. Yanında on iki seçkin savaşçı vardı: Born başta, Bjorn sağında, diğerleri gölge gibi dizilmiş. Görev sıradandı: doğu sınırlarını denetlemek, dağlardan inen başıboş kurt sürülerini kontrol etmek, kaçak avcı izlerine bakmak.

Ragnar’ın atı Sombra, kırk yıllık bir savaş atıydı. Kara tüyleri gece gibi, gözleri soğuk bir zekâyla parlardı. Sombra nice ok yağmurundan geçmiş, nice kılıç çemberini yarmış, nice çığ uğultusunu duymuştu. Ragnar onun boynunu okşadı, tek kelime etmeden eyerine bindi. Yola çıktıklarında, rüzgâr bile sesini kısmış gibiydi.

Güneş yükselmedi; sadece gökyüzü biraz daha açık bir griye döndü. Gün ortasına varmadan görev bitti. Tehdit yoktu. Kral, dönüş emrini verdi.

O an, kuzeyin doğası birden yüzünü değiştirdi.

Uzakta, beyaz bir duvar yükseliyor gibi oldu. Rüzgârın sesi kalınlaştı; sanki gök boğazını temizledi de bağırmaya başladı. Kar taneleri, önce nazlı bir serpinti gibi geldi, ardından iğne gibi sertleşti. Bir fırtına, hem de yılın en vahşi fırtınası, hiçbir haber vermeden dünyayı beyaza boğdu.

“İleri!” dedi Ragnar. “Kaleye hızlanın.”

Sombra itaatkâr bir homurtuyla hızlandı. On iki savaşçı da aynı şekilde. Normalde bir saatten kısa sürede kaleye varacaklardı. Ama beyaz kaos, zamanın yönünü bile değiştirmiş gibiydi.

Tam da o sırada, Sombra aniden durdu.

Sombra’nın durması, bir ordunun durması gibiydi. At kişnedi, geriye iki adım attı. Kralın eli dizginlerde gerildi.

Born şaşkınlıkla öne eğildi. “Majesteleri… Sombra durdu.”

Ragnar’ın gözleri kısıldı. “Ne gördün?”

Sombra, karda titreyen bir kütle gibi huzursuzdu. Ragnar, görüşünü kesen kar perdesine baktı. Orada bir şey vardı. Küçük bir siluet. Hareket etmiyor; fırtınanın yumruklarına rağmen yıkılmıyordu.

Ragnar’ın sesi, fırtınanın içinde bile bir emir gibi yankılandı:

“Yoldan çekil!”

Siluet kıpırdamadı.

Ragnar, atını yana kırıp geçmeyi denedi. Rüzgâr yön değiştirdi; kar perdesi bir an aralandı.

Siluet bir çocuktu.

Sekiz yaşında ya var ya yok… Dizlerine kadar gelen karda çıplak ayakla duruyordu. Ayakları mora çalıyor, parmakları soğuktan donmuş gibi sertleşmiş görünüyordu. Üstünde yırtık pırtık, çamurla kaplı bir giysi vardı; çamur donmuş, kumaşı taş gibi sertleştirmişti. Saçları kahverengi, eriyen karla yüzüne yapışmıştı. Ama en çarpıcı olan gözleriydi: korku yoktu. Sadece umutsuz bir kararlılık vardı.

Çocuk, kollarında bir şey taşıyordu.

Gri bir kurt yavrusu.

Yavrunun tüyleri gümüş gibi parlıyor, gözleri insanlardan kaçınması gerekirken sakince çocuğun göğsüne sokuluyordu. Kurt, korkmuyordu. Sanki bu çocuk, onun güvenli yuvasıydı.

Ragnar’ın içinden geçen ilk düşünce, şaşkınlıktan daha sertti:
Bir insan çocuğu, kutsal dağ kurtlarından bir yavruyu böyle taşıyorsa… burada ya büyük bir günah vardır ya da daha büyük bir hikâye.

2. Bölüm — “Tek Dostumu Satın Alın, Efendim”

Savaşçılardan biri öne çıkıp kılıcının kabzasına dokundu. “Majesteleri, çekilmesini emredeyim mi?”

Ragnar’ın bakışı çocuğa çivilenmişti. “Konuş,” dedi. “Ne istiyorsun?”

Çocuk titriyordu; ama geri adım atmıyordu. Dudakları morarmıştı. Konuştuğunda sesi neredeyse duyulmuyordu, ama o fısıltı bile karın uğultusunu yarar gibi oldu.

“Lütfen… efendim… dinlemeden geçmeyin.”

Ragnar’ın sesi buz gibi çıktı. “Dinlemek mi? Bana bir sebep ver. Yoksa seni burada bırakır, fırtına işi bitirir.”

Çocuk cevap olarak kurt yavrusunu yavaşça kaldırdı, iki eliyle öne uzattı. Gözlerinden yaşlar aktı; yanaklarındaki kirin üstünden çizgi gibi indi, soğukta hemen donup cam gibi parladı.

“Tek dostumu satın alın, efendim,” dedi. “Kız kardeşim Sofía… üç gündür süt içemedi. Ölüyor. Bu kurt yavrusu değerli. Onu satarsam… keçi sütü alabilirim.”

Bir an… her şey durdu.

Ragnar’ın çevresi, savaşçıları, fırtına, dizginler, nefesler… Sanki dünya bir tek cümlenin etrafında kilitlenmişti.

Bir çocuk… tek dostunu… kardeşi yaşasın diye satmaya hazırdı. Üstelik dilenerek değil. “Satın alın,” diyordu. Bir alışveriş gibi. Bir pazarlık gibi. Gururunu kırmadan, onurunu koruyarak.

Ragnar’ın içindeki üç yüz yıllık buz, bir yerinden çatladı.

“Adın ne?” dedi istemeden yumuşayan bir tonla.

“Mateo,” diye cevapladı çocuk. “Mateo… Taş Gri köyünden Tomás’ın oğlu.”

“Peki Sofía nerede?”

Mateo başıyla geriyi işaret etti. Karın içinde, bir kayanın yanında yarı gizlenmiş bir sepet vardı. Ragnar dizginleri bıraktı, atından indi. Savaşçıları birbirine baktı: Kralın bir insan çocuğu için attan inmesi, duyulmamış bir şeydi.

Ragnar sepetin yanına çöktü. Sepet çatlamıştı. İçinde, paçavra bir battaniyeye sarılmış bir bebek yatıyordu. Bir aylık bile yoktu. Yüzü avuç içi kadar… dudakları kurumuş… nefesi o kadar zayıftı ki Ragnar, yaşayıp yaşamadığını anlamak için dikkat kesilmek zorunda kaldı.

Bebeğin teni griye çalıyordu. Açlığın ve soğuğun rengi.

Sofía ağlamıyordu.

Ağlayacak gücü kalmamıştı.

Ragnar parmaklarını bebeğin yanağına değdirdi. Bebek tepki vermedi. O an Ragnar’ın göğsünde bir acı yayıldı: üç yüzyıldır hissetmediği türden, sıcak ve keskin bir acı. Sanki içindeki buz, erirken kemiklere işliyordu.

Ragnar başını kaldırdı, Mateo’ya baktı.

“Ne zamandır buradasın?”

“Şafaktan beri,” dedi Mateo. “Bugün geçeceğinizi biliyordum. Değerli bir şey bulabilirsem… belki…”

Sesi kırıldı. Yutkundu. Sonra bütün gururunu bir kenara koyup ekledi:

“Ben… bir hiçim, efendim. Ama Sofía yaşamayı hak ediyor.”

İşte o an, imkânsız olan oldu.

Kuzeyin en korkulan kralı, karın içine diz çöktü.

Ve ağladı.

Gözlerinden akan yaşlar, yanaklarında dondu. Omuzları titredi. On iki savaşçı, sanki büyülenmiş gibi kaldı. Üç yüz yıldır merhamet göstermediği söylenen adam… şimdi bir bebek yüzünden, bir çocuğun saf sevgisi yüzünden ağlıyordu.

Mateo korkuyla geriledi; kurt yavrusunu göğsüne bastı. Kralı incittiğini sandı.

Born, sonunda kekeler gibi konuştu: “Majesteleri…”

Ragnar elini kaldırdı, onu susturdu. Sonra Mateo’ya döndü. Gözleri hâlâ ıslaktı.

“Mateo,” dedi. “Yanlış bir şey yapmadın. Hiçbir şey.”

Kalktı, nefes aldı, kendini toparladı.

“Bana her şeyi anlat. Baban nerede? Annen? Bu hale nasıl düştünüz?”

Mateo dişleri birbirine vururken konuştu. “Babam… Tomás… donmuş demir madenlerinde çalışırdı. Altı ay önce göçük oldu. Yirmi adam içeride kaldı. Babam da… Onları bulamadılar.”

Gözlerinden yaşlar yeniden akıyordu.

“Şirket hiçbir şey vermedi. ‘Kaza’ dediler. Annem çamaşır yıkayarak çalıştı ama Sofía’ya hamileydi. Doğum… çok zor oldu. Kan… çok kan…”

Ragnar, çocuğu dinlerken hiç kıpırdamadı. Her kelime, içindeki eski inancı kırıyordu: “İnsanlar bencildir. İnsanlar zayıftır.” Bu çocuk zayıftı belki; ama bencil değildi. Bu çocuk, dünyaya inat, sevgisini korumuştu.

Mateo devam etti: “Bir hafta önce annem çok ateşlendi. Sayıkladı. Sonra… bayıldı. Uyanmadı. Nefes alıyor ama gözlerini açmıyor. Sofía ağladı… ben süt aradım. Kimse bedava vermedi. Para yoktu. Her şeyi sattım. Tabaklar, battaniyeler, babamın aletleri… İki gün süt aldım. Sonra bitti. Üç gündür… yok.”

Mateo, kurt yavrusunun başını okşadı. “Gris’i iki ay önce buldum. Annesi avcılar tarafından öldürülmüştü. Patisi kırılmıştı. Eve götürdüm. Annem patisini sardı. Onu keçimizin sütüyle büyüttük. Her gece benimle yattı. Kabus gördüğümde… yanıma sokuldu.”

Derin bir nefes aldı. Ve en acı cümleyi fısıldadı:

“Tek dostum o… ama Sofía kardeşim.”

Ragnar, o cümleyi duyduğunda, üç yüz yıllık gururunun üstünde başka bir şey yükseldi: koruma isteği. Bir kralın emri gibi değil; bir baba içgüdüsü gibi.

“Annen nerede?” diye sordu Ragnar.

“Taş Gri’deki evimizde,” dedi Mateo. “İki saat yürüme mesafesi. Bu sabah bırakıp geldim. Yalnız bırakmak çok tehlikeli ama… başka seçeneğim yoktu.”

Mateo’nun titremesi artmıştı. Soğuk nihayet bedenini yeniyordu.

Ragnar döndü, Born’a emir verdi:

“En hızlı iki binici. Hemen Taş Gri’ye gidecek. Bu çocuğu yanlarına alacak, evi bulacaklar. Anneyi çok dikkatli getirecekler.”

Born’un gözlerinde hâlâ şaşkınlık vardı ama itaat etti. İki savaşçı seçti.

Ragnar Mateo’ya eğildi. “Bunu yapabilir misin?”

Mateo başını salladı, ama gözleri Sofía’nın sepetine kaydı.

Ragnar, sanki çocuğun içini okur gibi konuştu:

“Sofía benimle kaleye gidecek. Orada onu besleyecek sütanneler var. Yaşayacak. Söz veriyorum.”

Sonra elini kurt yavrusuna uzattı.

“Gris de benimle gelecek,” dedi. “Ama onu satın almıyorum. Canlı bir varlığı satın alamam. Hele kutsal dağ kurtlarından birini asla. Onu güvende tutacağım. Sen dönene kadar.”

Mateo’nun gözleri büyüdü. “Gerçekten… geri verecek misiniz?”

“Gris senin dostun,” dedi Ragnar. “Malın değil. Bugün vermeye razı olduğun şey… benim hazinemdeki tüm altından daha değerli.”

Mateo, titreyen ellerle Gris’i Ragnar’a uzattı. Yavru kurt, Ragnar’ı kokladı, korkmadı. Sanki içindeki kurt kanını sezmişti.

Ragnar, Sofía’nın sepetini de dikkatle aldı. Sombra’nın yanına yürüdü. Bebeği rüzgârdan koruyacak şekilde pelerininin içine aldı; Gris’i kolunun boşluğuna yerleştirdi.

“Kaleye,” dedi. “Hızlı, ama sarsmadan.”

Ve fırtınanın içinde, bir kral ilk kez bir bebeği koruyarak yol aldı.

3. Bölüm — Doğu Kanadı ve Helga’nın Ellerinde

Kara Buz Kalesi’nin kapıları, Ragnar’ın yaklaşmasıyla açıldı. Hizmetkârlar koşturdu. Ama hepsinin bakışı aynı noktaya kilitlenmişti: Kral, kollarında bir insan bebeği taşıyordu.

Ragnar, doğu kanadının merdivenlerini hızlı ama dikkatli çıktı. Orası genelde boş bırakılırdı; misafir gelmezdi çünkü Ragnar misafir sevmezdi. Ama o gece doğu kanadı bir hastane gibi hazırlanmıştı. Born, yolda önceden haberci göndermişti.

Şifacı Helga kapıda bekliyordu. İki yüz yaşını geçmiş bir kurt kadındı; yüzünde sert bir bilgelik, gözlerinde sakin bir acımasızlık değil, profesyonel bir kararlılık vardı.

Helga, Ragnar’ın kucağındaki bebeği görünce bir an durdu. “Majesteleri… bu—”

“Üç gündür aç,” dedi Ragnar. “Hemen süt. Ama dikkatli. Midesi…”

Helga başını salladı. “Elsa’yı çağırın,” diye emretti. “En yumuşak dokunuş ondadır.”

Ragnar bebeği Helga’ya uzatırken fark etti: elini çekmek istemiyordu. Bu duygu onu rahatsız etti. Ben Ragnar’ım, diye düşündü. Ben savaşın adamıyım. Ama bebeğin nefesi o kadar zayıftı ki, onu bırakmak sanki kaderi teslim etmek gibiydi.

Helga Sofía’yı yatağa yatırdı, battaniyeleri düzeltti, nabzını kontrol etti. Yüzü karardı.

“Ne kadar kötü?” diye sordu Ragnar.

“Çok kötü,” dedi Helga açıkça. “Saatler… belki.”

Ragnar’ın sesi sertleşti. “Hayır. Yaşayacak.”

Helga karşı çıkmadı, sadece işine döndü. Elsa geldi: genç bir kadın, üç ay önce doğum yapmış, sütü bol. Sofía’yı kucağına aldı. Bebek tepki vermedi. Dakikalar geçti; Ragnar’ın içi daraldı. Sonra Sofía, sanki içgüdüleri ölümle kavga eder gibi, zayıf zayıf emmeye başladı.

“Alıyor,” dedi Elsa fısıltıyla.

“Az,” diye uyardı Helga. “Yavaş. Çok yavaş.”

Ragnar, bir saat boyunca kıpırdamadan izledi. Gris, Ragnar’ın ayaklarının dibinde kıvrılmıştı. Born, kralın bu hâlini anlayamadan duvar kenarında dikildi.

Helga sonunda bebeği yatağa yatırdı. “Şimdilik yeter,” dedi. “Şimdi dinlenecek. Birkaç saat sonra tekrar.”

Ragnar yatağın başına yaklaştı. Sofía’nın rengi çok az da olsa açılmıştı. Nefesi biraz daha belirgindi.

“Teşekkür ederim,” dedi Ragnar, Helga’ya.

Helga bakışını kaçırmadı. “Tam iyileşmeden teşekkür etmeyin. Bu günler alır.”

Born sonunda dayanamadı. “Majesteleri… dışarıda ne oldu? Sizi… böyle hiç görmedik.”

Ragnar uzun bir sessizlikten sonra konuştu:

“Bir şey gördüm, Born. Üç yüz yıldır var olmadığını sandığım bir şeyi. Öyle bir sevgi ki… içimdeki buzu kırdı.”

Sonra koridordan bir gürültü yükseldi. Hızlı adımlar, telaşlı sesler. Kapı açıldı. İki savaşçı bir sedye taşıyordu. Üstünde bir kadın yatıyordu: bilinci kapalı, ateş içinde.

Yanlarında Mateo koşuyordu. Çocuk sedyeyi görünce çığlık atar gibi fısıldadı:

“Anne!”

Ragnar sedyeye yaklaştı. Kadına baktı. Saçları koyu kahverengi, yüzü solgundu. Ter, alnında parlıyordu. Helga hemen eğildi, nabzına baktı, karnını yokladı.

“Enfeksiyon,” dedi. “Doğum sonrası. Çok ilerlemiş.”

Ragnar, kadının yüzünden bir tutam saçı çekmek için elini uzattı. Parmakları kadının tenine değdiği anda…

Dünya değişti.

Sanki gökyüzünden bir şimşek, Ragnar’ın bütün sinirlerine indi. Göğsünde bir yankı başladı; kalbi başka bir ritim duydu. Kadının zayıf nabzı, onun içinde çınladı. Kadının ateşi, Ragnar’ın damarlarına sıcak bir acı gibi aktı.

Ragnar dondu.

Bu… kurt soyunun efsanelerinde anlatılan bağdı: ruh eşi bağı. Çok nadir görülürdü. Ve Ragnar, üç yüz yılın sonunda, ruh eşini buluyordu.

Bir insan köylü kadında.

Üstelik ölümün kıyısında.

Helga Ragnar’ın yüzüne baktı, bir şey sezdi. “Majesteleri… iyi misiniz?”

Ragnar zor nefes aldı. “Adı ne?” diye sordu, ama soruyu Helga’ya değil, kaderin kendisine sorar gibiydi.

Mateo, kralın pelerinini çekti. “Efendim… annemi de kurtarın. Ne olur. Çalışırım, her şeyi yaparım…”

Ragnar diz çöktü, Mateo’nun omzuna elini koydu. “Annen ölmeyecek,” dedi. “Ben izin vermeyeceğim.”

Helga’ya döndü. “Ne gerekiyorsa.”

Helga başını salladı. “En güçlü otlarım. Temiz bez. Kaynar su. Zaman.”

“Her şey senin,” dedi Ragnar.

Ve o gece, Kara Buz Kalesi’nde bir başka savaş başladı: kılıçsız, ama ölümle.

4. Bölüm — Serafina Uyanana Kadar

Saatler ağır aktı. Gece sabaha döndü. Ragnar oturmadı. Yemek yemedi. Uykuya yaklaşmadı. Serafina’nın nefesi her zayıfladığında panik, Ragnar’ın boğazını sıktı. Serafina inlediğinde, acısı Ragnar’ın içine bıçak gibi girdi. Bağ, onu zincir gibi bağlamıştı.

Helga otlardan acı bir karışım hazırladı, Serafina’nın dudaklarına damlattı. Soğuk bezlerle alnını sildi. Karnını tekrar tekrar kontrol etti. Enfeksiyonun bedeninde nasıl yayıldığını, ateşin nasıl yükselip indiğini gözledi.

Mateo gitmek istemedi. Ta ki Ragnar, çocuğun göz kapaklarının ağırlaştığını görünceye kadar.

“Mateo,” dedi Ragnar, sesi beklenmedik bir şefkatle. “Uyumalısın.”

“Uyuyamam,” dedi Mateo. “Annem uyanırsa—”

“Uyanırsa seni çağırırım,” dedi Ragnar. “Söz.”

Mateo’nun gözleri Ragnar’ın yüzünde bir an kaldı. Çocuk, bu kralın sözünü tutacağını anlamıştı. Başını salladı. Gris’le birlikte yan odada bir yatağa uzandı ve birkaç dakika içinde uyudu; yorgunluk onu yere serdi.

Helga, Ragnar’a yaklaşıp alçak sesle sordu: “Neden bu aile? Neden bu kadar çaba?”

Ragnar yalan söyleyebilirdi. Ama Helga yüz yıldır ona hizmet etmişti. Ona dürüstlük borcu vardı.

“Serafina,” dedi Ragnar. “Benim ruh eşim.”

Helga’nın elindeki şişe titredi. “Bu… olağanüstü.”

“Umurumda değil,” dedi Ragnar. “Sadece yaşasın.”

Helga duraksadı. “Ve… eğer sizi reddederse?”

Ragnar’ın yüzü gerildi. Bu ihtimali düşünmek bile göğsünü acıtıyordu. Ama sesini sabit tuttu.

“O zaman seçim onun,” dedi. “İyileşecek. Çocuklarıyla güvende olacak. Sonra isterse gider. Ben… zorlamam.”

Bu sözler, Ragnar’ın eski hâline hiç benzemiyordu. Üç yüz yılın kralı, ilk kez bir başkasının iradesine boyun eğmeyi kabul ediyordu.

Sabaha karşı, Serafina’nın nefesi değişti. Daha derin, daha düzenli. Göz kapakları titredi. Helga başını kaldırdı. “Uyanıyor,” dedi fısıltıyla.

Ragnar’ın kalbi, sanki bir savaş davulu gibi vurdu.

Serafina’nın gözleri açıldı.

Bal rengi… vahşi bal gibi sıcak bir altın.

Gözleri odada dolaştı. Yabancı tavan. Yabancı kokular. Sonra Mateo’yu gördü.

“Mateo…” dedi kısık bir sesle. “Bebek… Sofía…”

Mateo fırlayıp annesinin elini tuttu. “Burada anne! Kaledeyiz! Kral bizi kurtardı! Sofía iyi… iyi olacak!”

Serafina’nın kaşları çatıldı. “Kale mi? Hangi kale?”

Sonra gözleri Ragnar’a kaydı.

Ve o an, Serafina’nın yüzünde bir şey belirdi: anlamadığı bir tanıdıklık. Sanki bu yabancıyı bir yerden hatırlıyordu; bir rüyadan, bir masaldan, bir başka hayattan.

Ragnar diz çöktü. Serafina’nın boşta kalan elini büyük, dikkatli parmaklarıyla tuttu. Sanki en kırılgan şeyi tutuyormuş gibi.

“Ben Ragnar,” dedi. “Ve sana çok şey açıklamam gerek. Ama önce… sadece şunu bil: Sen ve çocukların burada güvendesiniz. Kimse size bir daha açlığı yaşatmayacak.”

Serafina bir şey söylemek istedi, ama yorgunluk gözlerine çöktü. Helga müdahale etti: “Konuşmak yok. Dinlenecek.”

Ragnar başını salladı. Serafina’nın elini bırakmadı; sadece gevşetti.

Serafina gözlerini kapatırken, Ragnar içinden tek bir cümle geçti:
Hayatta kal. Ne olur hayatta kal.

5. Bölüm — Üç Haftalık İyileşme ve Bir Kralın Öğrendiği Dil

Serafina’nın iyileşmesi üç hafta sürdü. Üç hafta boyunca, kale farklı bir yer oldu. Hizmetkârlar fısıldaşmayı bıraktı, çünkü fısıltılar bir süre sonra gereksizleşti: Kral, her gün doğu kanadına geliyordu. Kral, bebek Sofía’nın nefesini kontrol ediyor, Mateo’ya yemek yedirmeyi unutmamasını söylüyor, Serafina’nın ateşinin düşüp düşmediğini Helga’dan öğreniyordu.

Sofía, önce zayıf emdi. Sonra daha iyi. Bir gün gözlerini açıp Ragnar’a baktı. Bakışında korku yoktu. Sanki onu tanıyordu. Birkaç gün sonra, küçük bir gülümseme gibi bir şey yüzüne geldi. Ragnar o gülümseme karşısında ne yapacağını bilemedi. Koca kral, savaş meydanlarında soğukkanlı kalmıştı; ama bir bebeğin gülümsemesi onu afallattı.

Mateo, Gris’i hiç bırakmadı. Gris büyüdükçe güçlendi. Ragnar sözünü tuttu; yavruyu çocuktan ayırmadı. Hatta Gris’i sarayın avlusunda eğitmesi için bir bakıcı bile ayarladı. Gris, diğer kurtlara benzemiyordu. İnsan çocuğuna bağlıydı; ama Ragnar’a da saygı duyuyordu. Sanki iki dünyanın arasında, kendine ait bir yol bulmuştu.

Serafina güçlendikçe Ragnar konuşmaya başladı. Önce yavaş, sonra daha açık.

“Mateo’yu fırtınada buldum,” dedi bir gün. “Sofía ölüyordu.”

Serafina, yastığa dayanıp Ragnar’ı dinledi. Gözleri dikkatliydi. Bu adamın adını duymuştu. Herkes duymuştu. Onun hakkında anlatılanlar, masal değil, korku hikâyesiydi.

“Beni niye kurtardınız?” diye sordu Serafina bir gün. “İnsanları sevmezsiniz, derler.”

Ragnar, o soruyu yutkunarak karşıladı. “Sevmediğimi sandım,” dedi. “Ama Mateo’nun yaptığı şey… beni değiştirdi.”

Ragnar, bir akşam Serafina yeterince güçlü olduğunda, ona gerçeği gösterdi. Sadece bir an, sadece güvenli bir mesafede: kemikleri değişen, derisi kürke dönen, gözleri altınlaşan bir dönüşüm. Serafina korkmadı, ama şaşırdı. Sonra, şaşkınlığın altında bir kabul belirdi. Çünkü Serafina’nın hayatı zaten mucizelerle doluydu: göçük, ölüm, doğum, açlık, fırtına… Şimdi bir kurt kralı da bunun yanına ekleniyordu.

Ve Ragnar, en zor gerçeği söyledi:

“Benim… ruh eşimsin.”

Serafina uzun süre konuşmadı. Elini göğsüne koydu. “Bazen,” dedi sonunda, “yanındayken burada bir sıcaklık hissediyorum. Sen gidince… boşluk.”

“Bu bağ,” dedi Ragnar.

Serafina’nın gözleri Ragnar’a kilitlendi. “Ya kabul etmezsem?”

Ragnar’ın sesi kararlıydı, ama acıyı saklamıyordu: “O zaman da güvende olacaksın. Ev, para, eğitim… Ne istersen. Zorlamam.”

Serafina’nın dudakları titredi. “Senin hakkında anlatılanlar… binlerce kişiyi öldürdüğünü söyler.”

Ragnar başını eğdi. “Doğru. Korku yönetimi kolaydı. Merhameti zayıflık sandım. Yanıldım.”

Serafina, yavaşça elini Ragnar’ın elinin üstüne koydu. “Mateo… hep iyi bir çocuktu,” dedi. “Babasını kaybetti, yine de iyiliğini kaybetmedi.”

Ragnar o eli öpmek istedi, ama kendini tuttu. Onun yerine, Serafina’nın elini iki eliyle sardı. “Bana bir şans ver,” dedi. “Sadece… bir şans.”

Serafina cevap vermedi. Ama elini çekmedi.

Ragnar, bunu umut saydı.

6. Bölüm — Sarayın Direnci ve Astrid’in Sözü

Serafina iyileştikçe sarayın içindeki gerilim büyüdü. Soylu kurtlar, konseyi topladı. “Bir kral,” dediler, “bir insan köylüyle bağ kuramaz.” “Tahta kan gerekir,” dediler. “İttifaklar gerekir,” dediler.

Ragnar hepsini dinledi. Eski Ragnar olsaydı bir cümleyle susturur, hatta birkaçını sürgüne gönderirdi. Ama şimdi farklıydı: sabrı vardı. Çünkü artık bir şeyi anlamıştı—güç, sadece korkutmak değildir.

Sonunda konuştu. Sesi, hâlâ bir kral sesiyle ağırdı.

“O kadın benim ruh eşim,” dedi. “Kader onu seçti. Eğer gelenekleriniz buna karşıysa, sorun kaderde değil, sizdedir.”

Konsey buz kesti. Ama itirazlar bitmedi. Tam o sırada, sarayın en yaşlısı Lady Astrid konuştu. Dört yüz yaşını geçmiş, sayısız kral görmüş bir dişi kurttu. Sesi çatlak ama netti.

“On iki kral gördüm,” dedi. “Ve ilk kez, bir kralın değiştiğini görüyorum. Ragnar’ın gözlerinde sıcaklık var. Elli yıldır ilk kez güldüğünü gördüm. Bu kadının getirdiği şey, kanla ölçülmez.”

Bazı soylular homurdandı.

Astrid devam etti: “Saf soy, çürük ruhu temizlemez. Ben, merhametsiz bir soylu yerine, yüreği olan bir insan kraliçeyi tercih ederim.”

Saray suskunlaştı. Çünkü Astrid’in sözü, kuzeyde bir yasa kadar ağırdı.

Ve o günden sonra, saray yavaş yavaş değişmeye başladı. Herkes aynı anda kabul etmedi. Ama herkes, kralın gözlerindeki dönüşümü gördü.

7. Bölüm — Diz Çöküş ve Seçim

Fırtınalı geceden iki ay sonra, büyük salon doluydu. Şölen değil; tanıklık için toplanmışlardı. Ragnar, tahtın önüne indi. Serafina, sade bir elbiseyle, Mateo’nun ve artık sağlıklı, tombul yanaklı Sofía’nın yanında duruyordu. Gris, Mateo’nun dibinde oturmuş, başını dik tutuyordu.

Ragnar, herkesin önünde Serafina’nın önüne diz çöktü.

Bir kralın diz çöküşü, kuzeyde nadirdi. Ama Ragnar o an kral gibi değil, adam gibi konuştu.

“Serafina,” dedi. “Mateo’nun annesi, Sofía’nın annesi… Sana diz çöküyorum. Kral olarak değil. Seni seven bir adam olarak.”

Serafina’nın gözleri doldu.

“Üç yüz yıl kar gibi yaşadım,” dedi Ragnar. “Mateo’nun sevgisi, beni eritti. Sen… bana neyin eksik olduğunu gösterdin. Bana bağışlanmayı değil, dönüşmeyi öğrettin.”

Elini uzattı. “Ruh eşi bağını kabul eder misin? Benim eşim… kraliçem… yol arkadaşım olur musun?”

Salon nefesini tuttu.

Serafina, iki ay boyunca korkuyla boğuşmuştu. Böyle bir şeyin gerçek olmasına korkmuştu. Ama bağ güçlenmişti. Ragnar uzaklaştığında içindeki boşluğu hissediyordu. Yaklaştığında bir sıcaklık doluyordu. Ve en önemlisi: Ragnar’ın çocuklarına gösterdiği sabır, onun gözünde bir taçtan değerliydi.

Serafina fısıldadı: “Evet.”

Sonra daha net: “Evet, kabul ediyorum.”

Salon bir uğultuyla doldu. Bu uğultu bir onay dalgasıydı. Ragnar ayağa kalktı ve Serafina’nın elini öptü. O an, en şüpheciler bile aralarındaki şeyin yalnızca siyaset olmadığını gördü.

8. Bölüm — Düğün, Gülüşler ve Bir Çocuğun Cümlesi

Düğün, dolunay altında yapıldı. Kuzeyin geleneklerinde dolunay, bağların güçlendiği zamandı. Mateo yüzük taşıyıcısıydı; ciddiyeti bir yetişkin kadar ağırdı. Sofía Elsa’nın kucağındaydı; artık sağlıklıydı, gözleri parlaktı. Gris, Mateo’nun yanında bir gölge gibi durdu.

Rahip “İtirazı olan var mı?” diye sorduğunda salonda bir an sessizlik oldu.

Mateo ayağa kalktı.

Herkesin yüreği ağzına geldi: çocuk ne diyecekti?

Mateo boğazını temizledi ve ciddi bir sesle konuştu:

“İtiraz etmiyorum,” dedi. “Sadece şunu söylemek istiyorum: Kral Ragnar tanıdığım en iyi adam. Annem de en iyisini hak ediyor. O yüzden… bu doğru.”

Salon gülüşle, sevgiyle doldu. Ragnar, Mateo’nun başını okşadı. Bir kralın eliyle bir çocuğun saçını okşaması, kuzeyde bir devrim kadar anlamlıydı.

Ve o gece, buzdan kalede ilk kez gerçek bir sıcaklık vardı.

9. Bölüm — Yıllar ve Kraliçenin Getirdiği Değişim

Yıllar geçti. Serafina kraliçe oldu ama köylü geçmişini unutmadı. Tahtın üstünden değil, halkın içinden yönetmeyi seçti.

İlk işi, açlık yasalarını değiştirmek oldu. “Hiçbir çocuk üç gün sütsüz kalmayacak,” dedi. Köylerde süt depoları kuruldu. Yoksul ailelere destek verildi. Kışın en sert günlerinde bile kimse “yağmur gibi kar yağdığı için” açlıktan ölmesin diye.

Sonra hastaneler kurdu. Doğum yapan kadınların enfeksiyondan ölmesini engelleyecek şifalı merkezler… Helga’nın bilgisini genç şifacılara aktardı. Sofía büyüdüğünde, Helga’nın yanında eğitim almak istedi.

“Benim hayatımı kurtardılar,” dedi Sofía on iki yaşında. “Ben de başkalarını kurtaracağım.”

Madenciler için kanunlar çıktı. Göçükte ölenlerin ailelerine tazminat zorunlu oldu. İş güvenliği kuralları getirildi. Bir şirketin “kaza” deyip sıyrılması artık mümkün değildi.

Halk Serafina’yı sevdi. Çünkü Serafina, yoksulluğun ne olduğunu biliyordu. Açlığın nasıl bir utanç değil, nasıl bir felaket olduğunu biliyordu. Bir annenin ateşler içinde yatarken çocuğunun çaresizliğini biliyordu.

Mateo büyüdü. Kılıç eğitimi aldı ama kalbini sertleştirmedi. On sekiz yaşında resmen Ragnar’ın sürüsüne katıldı—insan olarak. Yaşlı kurtlar, onun içinde “kurt ruhu” olduğunu söyledi. Gris’le bağı efsane oldu.

Mateo yirmi üç yaşında, krallığın en genç generali oldu. Askerler onu korkudan değil, saygıdan takip etti. Çünkü Mateo savaşın bedelini biliyordu: bir evin sessizliğini, bir çocuğun ağlayışını, bir annenin yıkılışını.

“Diplomasi mümkünse savaş son çaredir,” derdi. “Savaş kazanmak değil, kayıpları azaltmak için yapılır.”

Ragnar, bunları duydukça susar, içinden bir ağırlık kalkar gibi hissederdi. Çünkü yıllarca korkuyla yönettiği krallık artık sevgiyle güçleniyordu. Ve bu dönüşüm, bir çocuğun fırtınada söylediği üç kelimeyle başlamıştı.

10. Bölüm — Heykel ve Rüzgârdaki Teşekkür

Kalenin avlusunda bir heykel yükseldi. Ragnar yaptırmıştı. Heykelde küçük bir çocuk, kollarında bir kurt yavrusu tutuyordu. Yüzünde korku yoktu; sevgiyle karışık kararlılık vardı.

Kaidesinde altın harflerle şu yazıyordu:

“En saf fedakârlık, ebedî buzu bile eritir.”

Halk o heykeli görmeye geldi. Anneler çocuklarını getirip hikâyeyi anlattı: “Bak,” dediler, “bir çocuğun sevgisi bir kralı değiştirdi.”

Ragnar bazen geceleri tek başına atına binerdi. Fırtınanın başladığı yere giderdi. Kar, o geceki gibi kalın yağdığında, rüzgâr aynı şekilde uluduğunda, Ragnar gözlerini kapatırdı ve Mateo’nun titreyen sesini yeniden duyar gibi olurdu:

“Tek dostumu satın alın… Sofía ölüyor…”

Ragnar, rüzgâra karşı fısıldardı:

“Teşekkür ederim, Mateo. Yolumu kestin diye. Korkmadın diye. Bana gücün ne olduğunu gösterdin diye.”

Ve sanki rüzgârın içinden bir çocuğun sesi dönerdi:

“Bir şey değil… baba.”

Çünkü Mateo artık Ragnar’a “baba” diyordu. Ragnar için bu kelime, her taçtan ağır, her zaferden değerliydi. Üç yüz yıllık bir ömrün sonunda, bir kral ilk kez ait olmayı öğrenmişti.

Ve her şey, bir fırtınada, çıplak ayaklı bir çocuğun sevgisiyle başlamıştı.

 

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News