Teşkilat Balkanlar’daki Silah Hattını Bir Tır Şoförüyle Nasıl Çökertti

Teşkilat Balkanlar’daki Silah Hattını Bir Tır Şoförüyle Nasıl Çökertti

KÖPRÜ: BELGRAD HATTI

Bir tır şoförüyle başladı. Bir ülkenin uykusuz geceleriyle bitti.

1. Bölüm — 22:07’de Gelen Mesaj

Belgrad, 17 Ocak 2019.

Zemun sanayi bölgesi, gece olunca şehirden kopar; gündüzün gürültüsü çekilir ve geriye metalin soğuk sesi kalırdı. Uzaktan gelen tren uğultusu, depoların boş midelerinde yankılanır; hava, yağ ve egzoz karışımı bir kokuyu taşırdı.

Branko Horvat dorsesinin yanında sigara içiyordu. Tırın yan aynasında kendi yüzünü gördü: kırışık alın, uykusuz gözler, sakalın içinde kaybolmuş bir tedirginlik. Uzun yolda geçen yıllar, insana iki şey öğretirdi: yalnızlık ve susmak. Branko ikisini de iyi biliyordu.

Telefonu titredi.

Ekrandaki mesaj kısaydı:

“Yarın sabah 07:00. Niş rotası onaylandı.”

Branko bir süre ekrana baktı. Mesajın dili sıradandı ama tonu değildi. Bu, patronun mesajı değildi; patronlar daha çok söver, daha çok tehdit ederdi. Bu mesajın dili temizdi. Fazla temiz.

Sigarasını yere attı, ezdi. Dorsenin kaportasına bakarken içinde bir boşluk büyüdü. Dorse sıradan görünüyordu: mühür, etiket, taşıma evrakı… Hepsi yerli yerindeydi. Ama Branko artık işlerin “yerli yerinde” olmasından korkuyordu; çünkü bu, birilerinin çok iyi plan yaptığını gösterirdi.

Kabine çıktı. Motoru çalıştırmadan önce torpido gözünü açtı. Elini içeri sokup küçük bir cihaz çıkardı. Bir an avucunda tarttı; sanki ağırlığı değil de anlamı ölçüyordu.

Kırmızı bir ışık yanıp söndü.

Sonra söndü.

Branko cihazı yerine koydu, kapağı kapattı. Kendi kendine, “Sadece bir iş,” dedi. “Sadece bir rota.”

Ama bazı rotalar insanın hayatını ikiye bölerdi.

O anda, Ankara’da yerin altında bir operasyon odasında üç analist aynı anda ekranlarına döndü. Sinyal kesilmişti. Kesilmeden önceki son konum ise kaydedilmişti.

Ve bundan sonra olacaklar, kimsenin haberi olmadan yazılan bir finalin ilk cümlesiydi.

2. Bölüm — Sofya’da Başlayan Şey

Bu hikâyenin ilk kıvılcımı Belgrad’da değil, 2017 sonbaharında Sofya’da çakmıştı.

Balkan hattı eski bir nehirdi: bazen kurur gibi olur, sonra bir anda taşardı. Yıllardır uyuşturucu, kaçak sigara, sahte kimlik… Hepsi bu yataktan geçmişti. Fakat sonbahar boyunca dosyalara düşen küçük işaretler, bambaşka bir şeye işaret ediyordu.

Bir sınır kapısında yakalanan bir araç, bir depoda bulunan “yanlış” koli, dijital izlerde beliren tekinsiz bir düzen… Parçalar tek başına anlamsızdı. Ama bir araya gelince bir desen oluşuyordu.

Desenin merkezi Belgrad’dı.

Ve desenin içindeki en tehlikeli ayrıntı şuydu: Varış noktası Türkiye’ydi.

Türkiye’nin Ankara’daki masasında oturanlar, bunun “kaçakçılık” diye geçiştirilemeyeceğini biliyordu. Çünkü alıcı profili, rastgele değildi. Bu, bir güvenlik sorunu olmaktan çıkıp bir zaman sorununa dönüşmüştü: Hangi gün, hangi saat, hangi sınır çizgisinde?

O yüzden Aralık 2018’de Belgrad’a bir adam gönderildi.

Kod adı: Necdet.

3. Bölüm — Necdet’in Belgrad’a Girişi

Necdet, Belgrad’a bir Türk inşaat şirketinin temsilcisi kimliğiyle girdi. Kimliği gerçekti. Şirket de gerçekti. Gerçeklerin içine saklanmak, yalan söylemekten daha güvenliydi.

Kırk yedi yaşındaydı. Teşkilatta yirmi iki yılı geride bırakmıştı. Haritalar onda bir çeşit hafızaya dönüşmüştü: Bosna, Kosova, Balkan köyleri, şehir sokakları… Bazı coğrafyalar, insanın yüzünde iz bırakırdı. Necdet’in yüzündeki izler, yolda edinilmişti.

Belgrad ona yabancı değildi ama soğuktu. İnsanlar gibi. Şehrin bazı köşeleri şık, bazı köşeleri paramparça… Tıpkı geçmişi gibi.

İlk haftaları gözlemle geçti. Necdet, Zemun’daki depoları izledi. Gece yarısından sonra giren çıkan araçları not etti. O araçlar, gündüzleri “lojistik” gibi görünür; geceleri ise “niyet” gibi.

Necdet’in notları Ankara’ya gitti. Orada, analistler bir ağı yavaş yavaş görünür kılıyordu: yasal şirketlerin altına gizlenmiş, birbirine dolanmış bir taşıma düzeni. Her şey profesyoneldi. Fazla profesyonel.

Ve sonunda bir isim ortaya çıktı.

Victor Dragomirov.

İsim, bir insan gibi değil, bir soğukluk gibi duruyordu.

4. Bölüm — Dragomirov’un Gölgesi

Dragomirov, dosyalarda “eski istihbarat” diye geçerdi; sonra da “özel sektör” diye devam ederdi. Bu iki kelime arasındaki boşluk, dünyanın en karanlık piyasalarının adresiydi.

Necdet onu görmemişti; ama Dragomirov’un gölgesi Belgrad’da hissediliyordu. İnsanlar onun adını yüksek sesle söylemezdi. Bu tür adamların adı, kadehlerin dibinde fısıldanırdı.

Analizler, Dragomirov’un ağının büyük bir sevkiyata hazırlandığını gösterdi. Tarih belliydi: 18 Ocak.

Rota da belliydi: Belgrad’dan çıkacak, Niş’e uzanacak, sonra sınır çizgileri aşılacaktı.

Bu noktada Ankara’daki masada üç seçenek masaya geldi: sınırda durdurmak, yerel makamlarla gitmek, ya da içeriden çökertmek.

En riskli olanı seçtiler.

Çünkü bazen bir ağı kesmek yetmez; ağı örenden tutmak gerekir.

Ve “ağı örenden” önce, o ağın içine giren en zayıf halka seçildi:

Tır şoförü.

5. Bölüm — Branko Horvat: Zayıf Halka, Güçlü Vicdan

Branko Horvat kırk iki yaşındaydı. Boşanmıştı. İki çocuğu vardı. Borçları vardı. “Normal bir adam” sayılabilecek her şeye sahipti: yorgunluk, kaygı, ay sonu hesabı.

Onun gibi adamlar, büyük operasyonların en görünmez taşıyıcıları olurdu. Çünkü kimse onları önemsemezdi. Tırlar, yollar, şoförler… Hepsi sıradan akardı.

Necdet Branko’yla bir işçi barında tanıştı. Tesadüf gibi görünen şeylerin arkasında çoğu zaman plan olurdu; ama Necdet bunun “plan” gibi görünmemesi için fazla dikkatliydi.

Branko önce mesafeliydi. Sonra, insana tuhaf bir cesaret veren türden bir içkiyle, dili çözülmeye başladı. İşinden, patronundan, “işlerin eskisi gibi olmadığından” bahsetti. En çok da çocuklarından.

Necdet konuşmadı; dinledi. Dinlemek, bazen kapı açardı.

Üçüncü buluşmada Necdet teklifi açtı: “Bir şey taşırken, sadece fotoğraf… sadece bilgi.”

Branko’nun yüzü gerildi. Çünkü bazı tekliflerin “sadece”si olmazdı. Ama para, insanın zihnindeki itirazları susturabilirdi. Hele de çocukları söz konusuysa.

Branko kabul etti.

Ve 16 Ocak gecesi, Necdet ona küçük bir cihaz verdi.

Branko cihazı torpido gözüne koyduğunda, hayatının artık bir başka ritimle akacağını bilmiyordu: kendi kalbinin ritmiyle değil, bir operasyonun takvimiyle.

6. Bölüm — Rotanın Değiştiği An

17 Ocak sabahı Branko depoya girdiğinde, hava hâlâ karanlıktı. Depo görevlisi onu içeri aldı. Evraklar imzalandı. Yükün içeriği “makine parçaları”ydı. Kağıt üzerinde her şey masumdu.

Branko dorsede tahta kasalar gördü. Plastik örtüler. Profesyonelce paketlenmiş yük. Bu düzen, onu ürküttü. Çünkü kaçak işler genelde “acele” kokardı. Bu iş “düzen” kokuyordu.

Saat yedi gibi yola çıktı.

Ankara’da harita üzerinde kırmızı bir nokta hareket ediyordu. Nokta Branko’ydu. Branko ise kendi hayatında sadece direksiyonun ağırlığını hissediyordu.

Niş’e yaklaşırken telefonu çaldı.

“Rota değişti,” dendi karşı taraftan. “Niş’ten geçme. Başka yoldan git. Orada bir araç seni karşılayacak.”

Branko “neden?” diye soramadı. Bu işte “neden” kelimesi, tabancanın namlusuna benzerdi: yanlış yerde çıkarsa can yakardı.

Rotayı çevirdi.

İşte o an, Ankara’daki odada hava değişti. Çünkü bu, ya rutin bir tedbirdi… ya da birilerinin şüphelenmeye başladığının işaretiydi.

Necdet mesajı aldığında bir kafede oturuyordu. Kahvesi soğudu. Parmakları masanın üzerinde bir an titredi. Titreme korkudan değil; yılların getirdiği o kötü sezgiden.

Bir şey ters gidiyor.

7. Bölüm — Leskovac’taki Fabrika

Branko öğleye doğru küçük bir sanayi bölgesine girdi. Terk edilmiş fabrika binaları, kırık camlar, paslı kapılar… Bu tür yerler, şehirlerin “unutmak istediği” yerlerdi.

Branko aracı park etti.

On beş dakika sonra siyah bir araç yanaştı. İçinden iki adam indi. Sırpça konuştular. Branko’nun adını söylediler. Sonra onu arka koltuğa yönlendirdiler.

Branko içeri bindi.

Fabrika alanının içine girdiler.

Ankara’daki ekip sinyalin hâlâ geldiğini gördü. Bu iyi haberdi. Ama her iyi haberin içinde bir küçük zehir olurdu: Sinyal, aynı zamanda “yakalanabilir” demekti.

Fabrikanın içinde kısa bir toplantı yapıldı. Branko’nun anlamadığı kelimeler, duvarlarda yankılandı: Rusça, Sırpça, düşük ses.

Sonra Branko’ya dendi ki: “Aracı burada bırakacaksın. Yük aktarılacak. Sen taksiyle Belgrad’a döneceksin.”

Branko’nun içi boşaldı. Bu, “iş bitti” demekti. Ama biten iş değildi; biten sadece onun kontrol duygusuydu.

Tam çıkarken adamlardan biri, sanki gündelik bir soru sorar gibi sordu:

“Belgrad’da seninle görüşen Türk kim?”

Branko’nun kalbi, bir saniyeliğine sanki durdu. İnsan bazı anlarda, kendi damarlarındaki kanı hisseder.

Yüzünü bozmadı.

“Hangi Türk?” dedi.

“Barda konuştuğun adam.”

Branko omuz silkti. “İş teklifi vardı. Anlaşamadık.”

Adam Branko’yu süzdü. O süzüşte, bir hayatın ipi ölçülüyordu sanki. Sonunda başını salladı.

Branko serbest bırakıldı.

Fabrikadan çıktığında bacakları titriyordu. Titremeyi yürüyüşüne yedirdi. Ana yolda bir taksi durdurdu.

Belgrad’a dönerken aklında tek bir düşünce vardı:

Bu işten sağ çıkmalıyım.

8. Bölüm — Ağın Bölündüğü Yer

Yükün aktarılması Ankara’ya ulaştığında, odadaki herkes aynı şeyi düşündü: takip zorlaşmıştı.

Ama bir başka gerçek daha vardı: ağ bölünürken, daha çok düğüm görünür olurdu.

Ekipler bölgeye yayıldı. Başka şehirlerde başka gözler devreye girdi. Telefon trafiği, sınır geçişleri, araç hareketleri… Her şey bir tür satranç hamlesine dönüşmüştü.

Necdet Belgrad’da kaldı. Onun görevi artık daha tehlikeliydi: Branko’nun yanıp yanmadığını anlamak.

Çünkü eğer Branko yanarsa, Necdet de yanardı. Ve bir operasyonun en kötü sonu, “başarısızlık” değildir; kaynağın kaybedilmesidir.

9. Bölüm — “Sergey” Adı

Necdet ertesi gün Branko’yla buluştu. Branko perişandı. Gözleri uykusuzlukla kızarmış, elleri sürekli hareket ediyordu. Bir insanın “içindeki korku” dışarı taşmıştı.

Necdet onu sakinleştirdi. “Korunacaksın,” dedi.

Sonra sordu: “Fabrikada ne gördün? Kaç kişi? Ne konuştular?”

Branko bildiği her şeyi anlattı. Ve bir isim söyledi—tam emin olmadan:

“Sergey… sanki biri ona böyle dedi.”

İsim Ankara’ya gitti. Ankara’da veri tabanları tarandı. “Sergey” tek bir kişide yoğunlaşıyordu:

Sergey Volkov.

Volkov, Dragomirov’un çevresinde görülen bir “operasyon adamı”ydı. Sahada iş yürütürdü. Lojistikten anlar, insanları yönetir, iz bırakmadan kaybolurdu.

Bu isim, operasyonu büyüttü.

Artık mesele bir sevkiyat değildi.

Mesele bir organizmaydı.

Ve o organizmanın kalbi, bir yerde hâlâ atıyordu.

10. Bölüm — Kayıp Araç ve Kırılma

Takip edilen araçlardan bazıları bulundu. Bazılarında malzeme ele geçirildi. Bazı bağlantılar çözüldü. Ama bir araç kayıptı.

Kayıp araç, bir boşluk değildi; bir tehditti. Çünkü boşluklar, içine her şeyi alırdı: silahı, patlayıcıyı, niyeti.

Necdet’e Ankara’dan kısa bir mesaj geldi:

“Dördüncü aracı bul.”

Necdet, o an Branko’yu tekrar kullanmanın ne kadar riskli olduğunu biliyordu. Ama başka bir seçeneğin olmaması, insanı bazen “doğru” değil “mecbur” kararlara iterdi.

Bir park alanında Branko’ya bir fotoğraf gösterdi. Fotoğraftaki adamın bakışı bile soğuktu.

“Bu adamı tanıyor musun?”

Branko başını salladı. “Fabrikadaki adamlardan biriydi. Patron gibiydi.”

Necdet sordu: “Kayıp araç nereye gitti?”

Branko düşündü. Sonra bir kelime kırıntısı buldu zihninde: “Kumanovo… gibi bir şey.”

Kumanovo. Sınırın yakınında bir kasaba.

Ve saatler içinde Kumanovo çevresindeki ormanlık alanda terk edilmiş bir araç bulundu.

Boştu.

Silahlar çoktan başka ellere geçmişti.

Necdet’in boğazına bir yumru oturdu. Bazı anlarda başarıyla başarısızlık arasındaki fark, bir tek boş kasanın içindeki sessizliktir.

11. Bölüm — “Gel” Mesajı

22 Ocak gecesi Branko kayboldu.

Dairesinde yoktu. Telefonu kapalıydı.

Necdet en kötü senaryoyu düşündü. Çünkü Dragomirov gibiler için “ihbarcı” kelimesinin bir cezası olurdu; hem de kimsenin görmek istemeyeceği türden.

Saat 23:00’e doğru Necdet’in telefonuna bilinmeyen bir numaradan mesaj geldi.

Sadece koordinatlar.

Bir de tek kelime:

“Gel.”

Necdet silahını kontrol etti. Arabaya bindi. Kuzeye sürdü.

Koordinatlar onu terk edilmiş bir fabrika binasına götürdü. Kapı aralıktı.

İçeri girdiğinde karanlıkta iki figür gördü. Birinin Branko olduğunu hemen anladı. Diğeri, adımını öne atınca yüzü loş ışıkta belirdi.

Necdet’in içi buz kesti.

Sergey Volkov.

Ama Volkov’un silahı Branko’ya değil, kendi adamlarına doğrulmuştu.

Sonra Volkov, Sırpça konuştu. Ağzından çıkan cümle, operasyonun bütün haritasını baştan çizdi:

“Ben de… Ankara için çalışıyorum.”

Necdet bir an anlamadı. Sonra anladı. Ve anladığı anda, içinde hem rahatlama hem öfke kabardı: bu bilgi neden kendisine söylenmemişti?

Volkov’un bakışında bir yorgunluk vardı. Dört yıl boyunca yanlış tarafta doğru şeyi yapmanın yorgunluğu.

“Bu sevkiyat,” dedi Volkov, “sadece silah değil. Bu, Dragomirov’un Türkiye bağlantısına giden kapı. Kapıyı kapatmanın yolu… kapıyı tamamen açmaktan geçiyor.”

Necdet, Branko’ya baktı. Branko’nun yüzü bembeyazdı. Adam, kendisini bir satranç taşından başka bir şey sanmamıştı. Şimdi ise satranç tahtasının ortasında olduğunu anlıyordu.

Volkov, “Yarın sabah sınır yakınında bir teslim olacak,” dedi. “Kontrollü. Siz alacaksınız. Onlar geldiğinde… her şey bitecek.”

Necdet’in içinden bir cümle geçti:

Bazı operasyonlar gerçekten görünmez el ister.

12. Bölüm — Şafakta Bitmeyen Şey

23 Ocak sabahı şafak ağır ağır söküldü. Sınır yakınında ormanlık bir bölgede sessizlik, kuş sesinden bile daha keskin olurdu.

Ekipler pozisyon aldı.

Beklemek, bu işin en zor kısmıydı. Çünkü insan beklerken, zihni ihtimaller üretir: yanlış araç, erken gelen adam, geç kalan alıcı, araya giren bir devriye… Her ihtimal, bir tabancanın tetiği gibiydi.

Bir araç geldi. Kısa bir hareketlilik. Kasalar indirildi. Araç geri çekildi.

Sonra beklenen ikinci araç göründü.

İşte o an, zaman hızlandı.

İki adam kasalara yöneldiğinde operasyon başladı. Birkaç nefeslik bir süre… ve her şey kontrol altına alındı. Kasalar güvenceye alındı. İki kişi canlı yakalandı. Soruların cevapları, artık bir dosya kapağına sığmayacak kadar büyümüştü.

Branko uzakta bir yerde, sırtını bir ağaca yaslamıştı. Elleri titriyordu. Necdet ona baktı. “Bitti,” demedi. Çünkü bazı şeyler bitmezdi. Sadece şekil değiştirirdi.

Dragomirov’un adı bir hafta sonra başka bir ülkede tutuklama haberlerine düştü. Şirketler kapandı, hesaplar donduruldu, arşivler açıldı, isimler döküldü. Ağ çöktü.

Volkov ise… kayboldu.

Yeni bir kimliğe, yeni bir hayata.

Bazı insanlar, “kahraman” olmak için değil, yaşamak için kaybolur.

Epilog — Dosya Kapağının Ardındaki Hayat

Necdet Ankara’ya döndüğünde masasında kalın bir dosya vardı. Dosyanın üzerinde tek bir kelime yazıyordu:

KÖPRÜ

Dosyayı kapattı. Pencereden dışarı baktı. Şehir akıyordu. İnsanlar işe gidiyor, çocuklar okula koşuyor, birileri ekmek alıyordu. Kimse Belgrad’daki depoyu, Zemun’daki geceyi, Leskovac’taki fabrikanın soğuğunu bilmiyordu.

Bilmek zorunda da değillerdi.

Çünkü bu işin amacı, insanların bilmesi değil; insanların rahat uyumasıydı.

Branko Horvat bir süre sonra başka bir ülkede, başka bir isimle, daha küçük bir hayatın içine yerleşti. Büyük şehirlerin gürültüsünden uzak, geceleri daha sessiz bir yerde. Bazen rüyasında hâlâ telefonunun titrediğini görürdü. Uyanır, elini yastığın altına atar, sonra kendi kendine gülerdi: “Artık tır yok, rota yok.”

Ama bir şey hep kalırdı: insanın içine kazınan o tek saniyelik soru.

Ya o gün ‘gel’ mesajı gelmeseydi?

Necdet bazen o işçi barını hatırlardı. Bir adamın çaresizliğini, bir başka adamın yalanla örülmüş kimliğini, bir masanın üstünde duran iki kadehi… Devlet aklı bazen gerçekten bir barda içki ısmarlar.

Ve bazen bir operasyonun en büyük sırrı, hiç kimsenin bilmediği bir cümlenin içinde saklıdır:

“Ben de Ankara için çalışıyorum.”

Balkan hattı kapanmadı. Yeni rotalar, yeni isimler, yeni gölgeler çıktı.

Ama o kış, o şafakta, bir sevkiyat durdurulmadı sadece.

Bir ülkenin içine sızmak isteyen bir karanlık da—en azından bir süreliğine—geri itildi.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News