Türk İstihbaratı FETÖ’nün Moldova’daki Finans Koordinatörünü Nasıl Sessizce Getirdi

Kişinev Dosyası: 23.47
Bölüm 1 — Saatin Tıkırtısı
Saat 23.47’ydi. Kişinev’de Mart soğuğu, insanın yüzüne vurmakla kalmıyor; sanki şehrin tüm binalarının içine de sızıyordu. Apartman blokları, Sovyet döneminden kalma bir inatla ayakta duruyor, camlar buğulanıyor, ışıklar birer birer sönüyordu. Otoparkın bir köşesinde, farlarını kapatmış siyah bir minibüs bekliyordu. İçinde dört kişi vardı ve kimse konuşmuyordu; çünkü konuşmak, geceyi uyandırmak gibiydi.
Önde oturan adamın kod adı Kartal’dı. Direksiyon başında oturan Atmaca ara sıra aynadan arka koltuğa bakıyordu; orada Şahin ve Doğan yan yana oturmuş, eldivenli elleriyle ekipmanlarını bir kez daha kontrol ediyordu. Dördünün de yüzü, aynı türden bir sakinlik taşıyordu: heyecanı bastıran, vicdanı askıya alan, yalnızca işe odaklanan bir sakinlik.
Minibüsün ön camından üçüncü kattaki pencere görünüyordu. Sokağa bakan tek bir oda ışığı yanıyordu. O ışık sönmeden, hiçbir şey başlamazdı.
Kartal, bileğindeki saate baktı. Saniye ibresi ilerliyor, her “tık” bir sonraki kararı daha da ağırlaştırıyordu. Kişinev gibi bir şehirde, ağır olanın sadece hava olmadığına defalarca tanık olmuştu.
“Gözetleme?” diye fısıldadı Kartal.
Doğan, kulak içi kulaklığına dokundu. “Arka çıkış temiz. Sokak köpeği bile yok.”
Şahin, pencereden bakarken nefesini kısık tuttu. “Üçüncü kattaki ışık hâlâ yanıyor.”
Atmaca’nın sesi çok daha alçaktı: “Motor hazır. Yol açık.”
Kartal cevap vermedi. Bir operasyonda en tehlikeli şey, gereksiz kelimelerdi. Kelime, bazen insanın kendi korkusunu başkasının kulağına taşıması demekti. Bu gece kimsenin korkusunu paylaşmaya hakkı yoktu.
Kişinev, Avrupa’nın en yoksul başkentlerinden biri diye anılırdı. Ama bazı dosyalarda şehirler, paranın miktarıyla değil, paranın gölgesiyle ölçülürdü. Bu şehir, gölgenin yoğun olduğu yerlerden biriydi.
Ve gölgenin kalbinde, sıradan görünen bir adam vardı.
Bölüm 2 — Kasadar
Hedefin adı dosyalarda “Kasadar” olarak geçiyordu. Gerçek adını kimse yüksek sesle söylemeyi sevmiyordu; çünkü isim, bir operasyonun en çabuk sızan parçasıydı. Yine de Ankara’daki klasörlerde gerçek isim yazıyordu: Mehmet Salih Erdoğan, 52 yaşında, orta boylu, göze batmayan biri.
Göze batmamak, bazen bir yetenekti. Ve Mehmet Salih bu yeteneği hayatı boyunca geliştirmişti. Bir bankada yıllarca üst düzey yönetici olarak çalışmış, ama parayı sadece hesap tablolarında değil, insan ilişkilerinde de okumuştu. Onun dünyasında rakamlar, sadece rakam değildi; davranıştı, alışkanlıktı, kapı aralığıydı.
Türkiye’den ayrılışı “tesadüf” diye anlatılmıştı. Ama tesadüf denen şey, istihbaratın sözlüğünde nadiren yer bulurdu. O adam, bir şey olacağını biliyordu. Daha doğrusu, bir şeyin olmayacağını biliyordu: Güvende kalamayacağını.
Bu yüzden Kişinev’e gelmişti. Moldova gibi küçük bir ülkede, denetimlerin gevşek olduğu, sermayenin kolay dolaştığı, kimliklerin kolay değiştiği bir ara bölgede, yeni bir düzen kurmuştu. Kâğıt üzerinde şarap ihracatı yapan bir şirket… Gerçekte ise paranın, amaçsız bir nehir gibi akmasını sağlayan bir düzeneğin parçası.
Ankara’daki analiz birimi, bu düzeneği bir anda görmemişti. Düzeneğin parçaları küçük tutulmuştu: 500 euro, 800 euro, 1000 euro… küçük miktarlar, farklı ülkelerden, farklı isimlerle, aynı günlerde, aynı saatlerde… ayrı ayrı masum görünen damlalar.
Ama bazı damlalar, aynı yerde birikince göl olurdu.
O gölün adı: Kişinev.
Bölüm 3 — Üzümcü
İstihbaratın en kıymetli tarafı, bazen teknoloji değil; insan olurdu. Sinyal, paranın izini sürdürür; insan, paranın niyetini söylerdi.
Kişinev’de bir adam vardı. Kod adı Üzümcü. Gerçek adını dosyada bile açık yazmıyorlardı; çünkü bazı isimler, sahibini öldürmek için yalnızca bir kere duyulmaya ihtiyaç duyardı.
Üzümcü, 55 yaşında, emekli bir gümrük memuruydu. Emekli olduktan sonra küçük bir kargo şirketi açmıştı. Türkiye ile Moldova arasında ticari taşımacılık yapar, kâğıtları düzgün, yüzü sakin, soruları az olan biri gibi davranırdı. Ama bir süre sonra, bir şeyler “fazla düzenli” gelmeye başlamıştı.
Mehmet Salih’in kargoları, diğerlerinin kargolarına benzemezdi. Şarap kasaları, olması gerekenden ağırdı. Evraklar, gereksiz derecede kusursuzdu. Teslimatlar, bazen “acele” yazısıyla işaretlenirdi ama içinde aceleye değecek bir şey yokmuş gibi görünürdü.
Üzümcü’nün teşkilatla nasıl temas kurduğu, hâlâ kapalı bir sayfaydı. Kimse o sayfayı yüksek sesle açmazdı. Çünkü bazen bir kaynağın “neden konuştuğu” sorusu, “ne söylediği” kadar tehlikeliydi.
Ama Üzümcü konuşmuştu.
Ve konuştuğu her haftada, Ankara’daki dosya kalınlaşmıştı: Hedefin gittiği kafe, oturduğu masa, kullandığı araç, görüştüğü adamlar, namaz saatinde gittiği yer, akşam yürüdüğü sokak… bir insanın alışkanlıkları, evinin anahtarı gibiydi.
Kartal’ın kulağında Üzümcü’nün bir cümlesi dönüp duruyordu. İlk raporlardan birinde yazmıştı:
“Bu adam, kaçmıyor. Buraya yerleşmiş. Kaçanlar böyle davranmaz.”
Bu cümle, hedefin ne kadar tehlikeli olduğunu değil; ne kadar kendinden emin olduğunu anlatıyordu.
Bölüm 4 — Karar
Operasyonun ilk planı farklıydı. Cuma gecesi, cami çıkışı, eve dönüş yolu… yorgunluk, karanlık, az insan. Klasik bir yakalama penceresi.
Ama operasyon bazen planı değil, plan bazen operasyonu takip ederdi.
Üzümcü’den gelen acil mesaj her şeyi değiştirmişti: Hedef, ertesi sabah erken bir uçuşla Ukrayna’ya gidecekti. Kiev’de bir toplantı. Dönüş pazar.
Bu tür toplantıların anlamını herkes biliyordu: Yeni bir ağ, yeni bir kanal, yeni bir güvenlik hattı. Bir kere Ukrayna’ya geçerse, iz kaybolabilirdi. Ya da daha kötüsü: Hedef başka bir ülkeye “aktarılırdı”. O zaman dosya yıllarca sürer, sayfalar kalınlaşır ama sonuç alınamazdı.
Kartal Ankara ile güvenli hattan konuştuğunda, karar dakikalar içinde verilmişti:
“Bu gece.”
Kartal o an, kendi içindeki ikinci sesi susturmuştu. O ses şunu sorardı çünkü: Bu işin bedeli ne olacak? Ama bedel sorusu, sahada cevaplanmazdı. Sahada sadece görev vardı.
Saat 21.00’de ekip pozisyon aldı. 21.45’te üçüncü katın ışığı söndü. Bir saat beklediler. Sonra bir yarım saat daha. Soğuk, minibüsün içine doluyordu ama kimse titremiyordu. Titremek, zihne “acele et” diye fısıldardı. Bu gece acele, ölüm demek olabilirdi.
Kartal, telsize eğildi. “Hazır olun. Beş dakika.”
Ve işte şimdi, saat 23.47’de, pencere hâlâ karanlıktı. Bu iyi işaretti.
Kişinev’de bir apartmanın üçüncü katında bir adam yatağa girmişti. Belki horluyordu. Belki de yıllardır olduğu gibi, uyurken bile hesap yapıyordu. Ama bilmediği bir şey vardı: Bu gece, Türkiye’ye dönüş yolculuğu başlayacaktı.
Bölüm 5 — Kapı
Kartal ve Şahin apartmanın girişine yürüdü. Kapı kilitliydi. Bu bir sorun değildi; teknik ekip daha önce kilit modelini tespit etmiş, Şahin’in cebindeki küçük alete uygun ucu hazırlamıştı. Şahin, sanki bir düğmeyi düzeltir gibi sakin bir hareketle kilide dokundu.
On iki saniye.
Kapı, ses çıkarmadan açıldı.
Merdivenleri çıkarken beton basamakların hafif yankısı bile fazla geliyordu. Bu tür binalar, sessizliği büyütürdü. Her adımın sesi iki katına çıkar, insanın nabzıyla yarışırdı.
Üçüncü kata geldiklerinde koridor boştu. Kapının altından ışık sızmıyordu. Şahin kilidi inceledi: sıradan bir Avrupa kilidi. Otuz saniye.
Kapı aralandı.
İçeride buzdolabının düşük uğultusu vardı. Salon karanlıktı. Yatak odası koridorun sonundaydı; kapısı aralıktı. Kartal önden ilerledi, küçük fenerini kısık tuttu. Parke, yanlış basınca şikâyet eden bir malzemedir; bu yüzden adımlar, hesapla atılırdı.
Yatak odasına baktığında hedefi gördü: sırtüstü yatıyordu, hafif horluyordu. Komodinin üzerinde bir telefon ve gözlük vardı. Kartal, Şahin’e işaret verdi.
İkisi aynı anda hareket etti.
Hedef gözlerini açtığında ağzı çoktan kapatılmıştı. Panikle debelendi; ama iki profesyonelin arasında, panik sadece enerji kaybıydı. Eller arkadan kelepçelendi. Ağza bez. Her şey… on yedi saniye.
Kartal hedefin kulağına eğildi. Nefesi bile kontrollüydü. “Sessiz ol. Zarar görmeyeceksin.”
Bir saniye durdu. Son cümleyi, hedefin beynine çivi gibi çakmak için seçti:
“Türkiye seni bekliyor.”
O an hedefin yüzündeki ifade değişti. Dehşet, yerini garip bir kabullenişe bıraktı. Sanki yıllardır beklediği bir kapı sonunda çalınmıştı. Çünkü bazı insanlar, her gece kapının çalınmayacağını bilerek uyuyamaz.
Hedef hızlıca giydirildi. Kalın mont. Spor ayakkabı. Başına siyah bir kukuleta.
En riskli kısım çıkıştı. Bir komşu kapıya çıkabilir, bir asansör çalışabilir, bir telefon çalabilir, birisi çöp atmaya inebilir… Küçük ihtimallerin birleşimi, büyük bir felakete dönüşebilirdi.
Ama şans —ya da hazırlık— onların yanındaydı. Merdivenlerde kimse yoktu. Lobide kimse yoktu. Otoparkta kimse yoktu.
Minibüs apartmanın önüne yanaştı. Hedef arka koltuğa oturtuldu. Kartal ve Şahin yanına geçti. Kapılar kapandı.
Araç hareket ettiğinde saat 23.51’di.
Dört dakika önce, bir apartmanın içindeydiler. Şimdi şehirden çıkıyorlardı.
Kişinev’in sokakları gece vakti sessizdi: birkaç taksi, birkaç gece işçisi, bir köşede sigara içen iki genç. Hiçbiri siyah minibüse dikkat etmedi. Dikkat etseler bile ne göreceklerdi? Turist taşıyan bir araç, hepsi bu.
Ama Kartal biliyordu: Operasyonun en tehlikeli kısmı şimdi başlıyordu.
Bölüm 6 — Yol
Şehir geride kaldı. Kırsal yola çıktıklarında farların aydınlattığı asfalt, dünyanın geri kalanının silindiği bir şerit gibi uzanıyordu. Moldova’dan Romanya sınırına yaklaşık iki yüz kilometre vardı. Normalde iki buçuk saat… ama bu gece her dakika, bir ihtimali büyütüyordu.
Kartal başını hedefe çevirdi. Kukuletanın altında nefes alış verişi hızlanmıştı.
“Sınırda sorular soracaklar,” dedi Kartal. “Sen sessiz kalacaksın. Başını sallayacaksın. Hepsi bu. Anladın mı?”
Kukuleta, kısa bir hareketle aşağı yukarı oynadı.
Atmaca direksiyonda, ritmini bozmadan sürüyordu. Rota ezberlenmişti. Alternatif yollar hazırlanmıştı. Yakıt planlanmıştı. Hatta kötü ihtimale karşı, araç değişim noktası bile belirlenmişti. Her şey, “ya”lar üzerine kuruluydu. İstihbaratta başarı, çoğu zaman “en kötüsünü” düşündüğün için gelir.
Saat 01.30’u geçerken ilk kontrol noktasına yaklaştılar: rutin trafik kontrolü. Yolun kenarında iki polis aracı, bir fener ışığı, yorgun bir memur.
Atmaca hızını düşürdü. Kartal’ın eli montunun altındaki silaha gitti. Silah, son çareydi; çünkü silah kullanırsan, artık hikâyeyi sen yazmazdın. Hikâye seni yazardı.
Memur feneri camdan içeri tuttu. Önde iki adam, arkada iki adam ve ortalarında uyuyor gibi duran biri.
“Gideceğiniz yer?” diye bir şey sordu memur, bozuk bir İngilizceyle.
Atmaca, önceden ezberlenmiş cümleyi Moldovanca söyledi: “Turistiz. Bükreş’e gidiyoruz.”
Aksanı iyi hazırlanmıştı. Memur, bir an tereddüt etti. Sonra omuz silkti. “Geçin.”
Minibüs ilerledi.
Kartal, nefesini ilk kez biraz daha derin aldı. Birinci engel geçmişti. Ama sınır kapısı, kontrol noktasından farklıydı. Sınırda sorular daha uzun, gözler daha dikkatli, kayıtlar daha düzenli olurdu.
Saat 02.30 gibi Leuşeni–Albița geçişine vardılar. Önlerinde üç araç vardı: bir kamyon, iki otomobil. Sıra yavaş ilerliyordu.
Kartal, hedefe döndü. “Kukuleta çıkacak. Gözlerin açık olsun. Ağzın kapalı.”
Kukuleta çıkarıldı. Hedefin yüzü solgundu. Gözleri şişmişti. Ağlamış mıydı, uykusuzluktan mıydı, belli değildi. Ama Kartal bir şeyi fark etti: Adamın gözlerinde korkudan çok, hesap vardı. Bu tür insanlar, korkuyu “yaşamaz”; korkuyu “yönetir”.
Minibüs kontrol noktasına yanaştı. Moldova gümrük memuru pasaportları istedi. Dört pasaport uzatıldı. Memur tek tek baktı. Hedefin pasaportunda özel bir işaret yoktu. Çünkü resmi süreç, bilerek geciktirilmişti. Operasyonun gizliliği, kağıdın zamanlamasına bağlıydı.
Memur arabanın içine göz gezdirdi. “Bu adam hasta mı?” dedi.
Kartal gülümsemedi; gülümseme bazen yalanı ele verir. Sakin bir yüzle cevap verdi: “Biraz fazla içti.”
Memur güldü. “Türkler…” der gibi bir ses çıkardı ve pasaportları damgaladı.
Minibüs Moldova’dan çıktı.
Romanya tarafında ikinci kontrol vardı. Burada işler daha resmiydi ama ekip, bu geçişi kolaylaştıracak bağlantıların sağladığı “normal” akışa güveniyordu. Romanya memuru pasaportlara hızlıca baktı, eliyle geç işareti yaptı.
Saat 03.15’te Avrupa Birliği tarafına geçmişlerdi.
Ama hiçbir operasyonda “geçtik” demek, “bitti” demek değildir. Bazen asıl tehlike, en rahatladığın anda gelir.
Bölüm 7 — Havaalanı
Bükreş’e giden yol uzundu. Hava ağarmaya başladığında, kırsalın sisli çizgileri ortaya çıktı. Gökyüzü griydi. Bu gri, sabahın rengi değil; uykusuzluğun rengiydi.
Saat 05.00’e doğru, küçük bir havaalanının çevresine vardılar. Büyük terminal yoktu. Kalabalık yoktu. Sadece bir hangar, birkaç görevli ve pistin kenarında bekleyen beyaz bir iş jeti.
Hedef minibüsten indirildiğinde ayakları titredi. Soğuktan mı, korkudan mı, yoksa sonunda “evine” götürüldüğü için mi; ayırt etmek zordu. Kartal, adamın yüzüne baktı. Bir an için, hedefin sıradan bir insan olabileceğini düşündü; sonra o düşünceyi itti. Sahada romantik düşünceler, tehlikelidir.
Kartal sadece şunu söyledi: “Artık dönüyorsun.”
Hedef cevap vermedi. Başını eğdi.
Uçak havalandığında saat 05.30’du. Romanya geride kaldı. Bulgaristan üzerinden geçtiler. Karadeniz, pencereden bakınca karanlık bir kütle gibi uzanıyordu. Güneş doğarken denizin üstündeki çizgi kızardı; ama uçakta kimse manzaraya bakmadı. Görev tamamlanana kadar güzellik, dikkat dağıtırdı.
Saat 08.15’te uçak Ankara’ya indi.
Hedef, resmi araçlara teslim edildi.
Kartal için yolculuk orada bitmişti. Ama dosya bitmemişti. Dosyalar, yakalamayla kapanmazdı; yakalamayla açılırdı.
Bölüm 8 — Kasa
Kişinev’de hedefin evine giren ekip, odaları aradı. Bir operasyonun en sessiz kısmı budur: İnsan yakalarsın; ama asıl aradığın şey, insanın sakladığı izdir.
Çalışma odasında, duvarın arkasına gizlenmiş bir kasa bulundu. Kasa açıldığında içinden nakit, mücevher ve üç adet harici disk çıktı.
Diskler şifreliydi.
Şifre, bazen bir adamın hayat sigortasıdır. Bazen de bir adamın kendi mezar taşı.
Siber birim günlerce uğraştı. Sonunda şifre çözüldü. Ekranda dosyalar açılmaya başladığında, odadaki hava değişti. Çünkü görünen şey, sıradan bir muhasebe arşivi değildi.
Bir ağ vardı. Avrupa geneline yayılmış, birbirine bağlı hesaplar, şirketler, isimler, transfer yolları… bazısı “yardım”, bazısı “danışmanlık”, bazısı “ihracat” diye etiketlenmiş… ama hepsi aynı akışa hizmet eden çizgiler.
Ankara’da bir analist, dosyaları gördüğünde sessizce sandalyesine oturdu. Çünkü bazı haritalar, sadece para göstermez; insan gösterir. Ve insan demek, uzun bir süreç demektir: gözaltılar, baskınlar, diplomasi, itirazlar, davalar, gazeteler, sessiz tehditler.
Hedef bu bilgileri neden saklamıştı? Pazarlık için mi? Paranoia için mi? Yoksa “ben düşersem herkes düşsün” diye mi?
Cevap önemliydi, ama sonuç daha önemliydi: Ağ artık görünürdü.
Ve görünür olan şey, vurulabilir hale gelirdi.
Bölüm 9 — Gölge Dünyanın Kuralı
Aylar içinde Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde operasyonlar yapıldı. Bazıları sessiz, bazıları gürültülü. Bazı kapılar sabaha karşı çalındı. Bazı insanlar sınır dışı edildi. Bazı hesaplar donduruldu. Bazı şirketler kapandı. Bazı avukatlar ekrana çıktı. Bazı siyasetçiler cümlelerini dikkatli seçti.
Moldova tarafında ise tuhaf bir sessizlik vardı. Hedefin kayboluşu “bilinmeyen nedenlerle” diye geçiştirildi. Resmi protesto gelmedi. Belki istemediler, belki karışmak işlerine gelmedi, belki de kendi içlerinde çözemedikleri bir düğüm vardı.
Üzümcü, operasyonun üzerinden aylar geçince ortadan kayboldu. Kargo şirketi kapandı. Telefon numarası iptal oldu. Bir adamın hayatı, sanki hiç yaşamamış gibi silindi. Bu, teşkilatın kaynak koruma kuralıydı. Kaynağı korumak, bir dosyadan daha değerliydi; çünkü dosyalar biter, kaynaklar devam ederdi.
Kartal ve ekibi ülkeye döndüğünde kimse onları kapıda alkışlamadı. Kural şuydu: Kutlama yok. Sadece bir sonraki dosya.
Kartal eve gittiğinde, evindeki saatin tik takını duydu. Garip bir şekilde, Kişinev’de minibüsün içinde duyduğu tıkırtıya benziyordu. Aynı saniye, aynı ilerleyiş, aynı geri dönüşsüzlük.
Bir süre sonra mahkeme süreci başladı. Hedef, yakalanma gecesini anlatmaya çalıştı. Karanlıkta gelen adamları, sessiz yolculuğu, şafakta inişi… ama anlattıkları resmi kayıtlara uymadı.
Çünkü resmi kayıtlara göre, teşkilat o gece orada olmamıştı.
Resmi kayıtlara göre, hedef kendi isteğiyle gelmişti.
Kartal, bu çelişkiyi duyduğunda şaşırmadı. İstihbarat dünyasında hakikat, tek parça değildir. Hakikat katman katmandır; bazı katmanlar kamuya, bazıları yalnızca dosyaya yazılır.
Kartal’ın aklında tek bir cümle kaldı: O gece bir kapı açılmıştı. Ve kapı açılınca, sadece bir adam alınmamıştı.
Bir mesaj da verilmişti.
Ama Kartal, mesajın kime verildiğini hiçbir zaman yüksek sesle söylemedi. Çünkü bazen mesajlar, hedefe değil; izleyenlere gider. Ve izleyenler, çoğu zaman konuşmaz.
Bölüm 10 — Dosyanın Son Sayfası Yok
Yıllar sonra Kişinev operasyonu, resmi tarihte kısa bir satır olarak geçecekti. Belki “iade”, belki “teslim”, belki “geri dönüş” diye yazılacaktı. Ama dosyayı okuyanlar, satır aralarını bilir: bazı dönüşler, uçağın inişiyle başlamaz; bir minibüsün farlarını kapatmasıyla başlar.
Kartal bir akşam, Ankara’da bir koridordan yürürken duvarda asılı saat ekranına baktı. Saat 23.47 değildi. Ama Kartal için bazı saatler, takvimden bağımsız yaşardı. İçinde aynı soğuk, aynı sessizlik, aynı karar dururdu.
Bir kapı açıldığında neler olur?
Bir insanın hayatı değişir. Bir ağ görünür hale gelir. Bir kaynak kaybolur. Bir ülke susar. Bir başka ülke konuşur. Ve bir dosya, bir başka dosyanın içine karışır.
Kişinev dosyası, resmî olarak kapandı.
Ama Kartal şunu biliyordu: Bazı dosyaların son sayfası yoktur. Sadece bir sonraki sayfaya geçilir.
Ve gölgelerin içinde çalışanlar için, asıl yorgunluk operasyonun gecesinde değil; operasyon bittikten sonra başlar. Çünkü gece biter. Ama insanın içinde kalan sorular, uzun sürer.
Kartal o soruları kimseye sormadı. Sormak, bazen kendi görevine ihanet etmek gibi algılanırdı. Yine de sorular oradaydı:
Bir adamı almak kolaydır. Peki bir ağı dağıtmak? Peki bir düşünceyi? Peki insanın kendi içindeki gölgeyi?
Kişinev’de bir apartmanın üçüncü katında, ışık sönmüştü.
Ve bazen, en büyük hikâyeler tam da ışık söndüğünde başlardı.