Türk İstihbaratı Kuzey Irak’taki Uyuşturucu Laboratuvarını Tek Bir Fotoğrafla Nasıl Buldu

SAATİN GÖLGESİ
Erbil’de iki saniyelik bir kareyle başlayan, vicdanla sabır arasına sıkışmış uzun bir takip hikâyesi.
Bölüm 1 — Otelin Serin Lobisi
Erbil, Kasım 2019’da, sabah güneşini bile tozla karıştıran şehirlerden biriydi. Işık parlardı ama keskin değildi; sanki her şeyin üstüne ince bir tül çekilmişti. Şehrin merkezindeki lüks otelin lobisi ise bambaşka bir dünya gibiydi: serin, sessiz, düzenli. Dışarıda korna sesleri ve pazarlık bağırışları varken içeride yalnızca fincanların porselen tınısı duyulurdu.
O sabah, lobinin geniş camlarının önünde, tek kişilik masalardan birinde “Türk iş adamı” oturuyordu. Önünde yerel gazete, yanında çay bardağı, tabağında kahvaltının sıradan güveni: peynir, zeytin, yumurta. Yüzünde, bu coğrafyayı ezbere bilen bir gezginin rahatlığı vardı. Burası onun için yeni bir şehir değildi; hafızasında bir dosya gibi açılıp kapanan, sokakları ve yüzleri birbirine karışmış bir haritaydı.
Gazeteyi çevirirken gözleri girişe takıldı.
Üç adam içeri girmişti. Öndeki, bölgenin iş çevrelerinde “simsar” diye bilinen türdendi: her yerde görünen ama hiçbir yerde tam olarak yakalanamayan. Yaşı belirsiz, kıyafeti pahalı ama gösterişsiz, gülümsemesi ayarlanmış. Yanında yürüyen iki yabancıysa dikkat çekiciydi; bu topraklara ait olmayan yürüyüşleri vardı. Acele etmiyorlardı, ama adımlarında “gecikmeyelim” diyen bir disiplin hissediliyordu.
Simsar, onları lobinin arka tarafındaki özel toplantı salonlarına yönlendirdi. Türk iş adamı, elini gazeteden çekti. Telefonunu bir anlık refleksle aldı. Ne telaş vardı hareketinde ne de çocuksu bir merak; daha çok “alışkanlık” vardı.
Tek bir kare çekti.
Arka arkaya yürüyen üç siluet. Simsar önde, iki yabancı arkada. İki saniyelik bir an. Sanki hiçbir şey olmamış gibi telefonunu geri bıraktı, çayından bir yudum aldı.
Fakat o iki saniye, kimi hayatlarda bir ömür kadar uzundur.
Çünkü “Türk iş adamı” aslında iş adamı değildi. Beş yıldır bölgede görev yapan, defalarca farklı kimliklerde nefes almış kıdemli bir saha görevlisiydi. Onun işi, büyük cümleler kurmak değil, küçük detayları doğru zamanda toplamaktı.
Ve o sabah, o küçük karede, bir detay vardı: gözüne takılan bir bilek, belli belirsiz parlayan bir saat kasası ve bir kayışın deseninde saklı bir hikâye.
Fotoğraf, aynı gün içinde güvenli kanallardan “merkeze” ulaştı. Şehirde gün normal seyrinde akarken, başka bir odada—penceresiz, beyaz ışıkların altında—bir masa başında o fotoğraf açıldı. Bir büyüteç gibi büyütüldü. Tekrar tekrar bakıldı.
Biri, “Simsar tanıdık,” dedi.
Diğeri, “Yanındakiler kim?” diye sordu.
Ve masanın kenarında sessizce oturan, yılların sabrını yüzünde taşıyan kıdemli analist, fotoğrafa uzun süre baktıktan sonra yalnızca şunu söyledi:
“Yüzlerine değil. Bileğine bakın.”
Bölüm 2 — Bir Saatin Anlattığı Şey
Bir saat, çoğu insan için zamanı gösterir. Bazı insanlar içinse zamanı saklar.
Analist, fotoğrafın piksel pürüzlerine, sanki bir duvardaki çatlağa bakar gibi baktı. Keskinlik yoktu; arkadan çekilmişti. Yüzler seçilmiyordu. Normal şartlarda bu tür görüntüler, “not al, kenara koy” kategorisine girerdi. Çünkü istihbarat dünyasında görüntü çoktur, anlam azdır. Anlamı çıkaran, sabırdır.
Analist sabırla, fotoğrafın bilek kısmını işaretledi. Saat, pahalıydı. Bunu, kasanın yansımasından değil, taşıdığı “duruş”tan anlıyordu: bazı eşyalar, sahibinin kimliğini bir rozet gibi taşır.
Saatin ne olduğunu bulmak günler sürdü. Çünkü asıl mesele marka değildi; asıl mesele kimde olduğuydu. Nadir bir modelin takip edilebilir bir hikâyesi olurdu. Koleksiyonerler, prestij için kayıt bırakır; prestij her zaman görünürlük ister.
İletişimler kuruldu. Farklı yerlerden bilgiler geldi. Bir liste oluştu; kısaldı, daraldı. Sonunda tek bir isim, diğerlerinin arasından “bu olabilir” diye öne çıktı:
Farid el-Haşimi.
Kayıtlara göre saygın bir akademisyendi. Eğitimini yurtdışında almış, Erbil’de bir üniversitede ders veren, konferanslara katılan bir kimyager… Düzgün bir hayat. İnandırıcı bir biyografi. Ve tam da bu yüzden tehlikeliydi: en iyi saklanma yöntemi, sıradan görünmektir.
Arşivlerde başka şeyler de vardı. Eski bir not, bir ülkede çıkan bir rapor, dağılmış bir dosyanın kenarında kalan bir iz… “El-Haşimi” adı, yıllar önce başka bir coğrafyada, başka bir karanlıkta da görülmüştü. O zaman kanıtlar tamamlanamamış, şüphe havada kalmıştı.
Şimdi aynı isim, Erbil’de, lüks bir otelde, bir simsarın arkasında yürüyordu.
Merkezde karar verildi: Bu dosya, sıradan bir izleme dosyası olmayacaktı. Öncelik yükseltildi. Ama tek bir problem vardı:
Her şey hâlâ teoriydi.
Teori, sahada doğrulanmadıkça sadece iyi yazılmış bir hikâyedir.
Ve sahada doğrulama, en pahalı şeydir: zaman, risk ve insan hayatı.
Bölüm 3 — “İş Adamı”nın Günleri
Erbil’deki saha görevlisi, yani lobideki adam, artık fotoğrafın içindeki gölgeyi takip edecekti. Ancak bunu “takip” kelimesinin klasik anlamıyla düşünmek, meseleyi basitleştirmek olurdu. Çünkü birini takip etmek, sadece arkasından gitmek değildir; onun hayatına karışmadan hayatının ritmini okumaktır.
El-Haşimi’nin görünen hayatı, sıkıcıydı.
Sabah evden çıkıyor, üniversiteye gidiyor, ders veriyor, öğleden sonra şehir merkezinde kısa bir uğrayış yapıyor, akşam evine dönüyordu. Hafta sonu bazen bir kahvehanede oturuyor, satranç oynuyor, çay içiyordu. Çok konuşmuyordu. Çok gülmüyordu. Az iz bırakıyordu.
Saha görevlisi, bu tür “fazla düzenli” hayatları severdi. Çünkü düzen, ya huzurun işaretidir ya da kontrolün. Ve kontrol, çoğu zaman saklanan bir şeyin yan etkisidir.
Üçüncü haftada, düzen çatladı.
Bir cuma sabahı El-Haşimi, üniversiteye giden yolu kullanmadı. Şehrin dışına çıktı. Eski model bir araçla kuzeye, dağlık bölgeye yakın bir kasabaya doğru ilerledi.
Saha görevlisi mesafesini korudu. Acele etmedi. Çünkü acele, görünürlük üretir. Bu coğrafyada görünür olmak, bazen kendini haritaya çiviyle çakmak demektir.
El-Haşimi, küçük bir benzin istasyonunda durdu.
İstasyon dışarıdan terk edilmiş gibiydi. Paslı pompalar, sessiz bir düzlük, rüzgârın ittiği poşetler… Ama El-Haşimi, istasyonun arkasındaki kapıdan içeri girdi ve içeride uzun süre kaldı.
Çıktığında elleri boştu. Kimseyle konuşmadı. Geri döndü.
Bu “boş çıkış”, saha görevlisinin zihninde bir şey uyandırdı: Bazı yerlerden insanlar bir şey taşımadan çıkar ama aslında bir yük yüklenir—bir söz, bir emir, bir plan.
Koordinatlar not edildi. Merkeze aktarıldı. Masada oturanlar için bu, sadece bir noktaydı. Sahadaki adam içinse bu, bir hissin mekâna dönüşmesiydi: “Orada bir şey var.”
Bölüm 4 — Sabırla Kurulan Çember
Merkezde tartışmalar başladı.
Hızlı bir baskın, gerçeği ortaya çıkarırdı. Ama yanlış hedef seçilirse, her şey çökerdi: diplomasi, güven, sahadaki ağlar, yılların emeği. Ayrıca “gerçek” sadece içerideki ekipmandan ibaret değildi; asıl gerçek, o ekipmanı kim çalıştırıyordu ve kime hizmet ediyordu sorusundaydı.
Bu yüzden sabır seçildi.
Bu sabır, romantik bir sabır değildi. Keskin, hesaplı, yorucu bir sabırdı. Çünkü zaman geçtikçe hedef kaçabilirdi; ama erken davranılırsa asıl ağ kaçardı. Büyük operasyonlar, çoğu zaman bir insanı yakalamak için değil, bir sistemi ortaya çıkarmak için yapılır.
El-Haşimi’nin görünür iletişimi temizdi. Resmî yazışmalar, akademik davetler, sıradan görüşmeler… Ama “temiz” görünen her şey, bazen sadece iyi silinmiş bir tahtadır.
Bir gün, bir analizde, küçük bir düzensizlik fark edildi: El-Haşimi’nin bazı geceler “görünmez” bir iletişim ritmi vardı. Tam saatlerde, kısa süreli bağlantılar… İçeriği bilinmiyordu; ama “düzen” vardı. Düzen, yine iş başındaydı.
Sonra geçmişten gelen bir dosya yeniden açıldı. Başka bir coğrafyada, başka bir tarihte, benzer bir numara, benzer bir ağın ucunda görülmüştü. O zaman tamamlanamayan çizgiler, şimdi birbirine yaklaşmaya başladı.
O an, dosya artık yalnızca “yasadışı üretim” meselesi olmaktan çıktı.
Bu bir finansman meselesiydi.
Para, çoğu zaman düşüncelerden hızlıdır. Ve bazı düşünceler paraya muhtaçtır.
Merkezde bir cümle kuruldu:
“Bu sadece bir laboratuvar değil. Bu, bir akış.”
Akışın kaynağı bulunmalıydı.
Bölüm 5 — Kaçışın Kokusu
Takibin beşinci ayında, El-Haşimi birden hayatını değiştirdi.
Üniversiteye gitmedi. Ertesi gün de gitmedi. Resmî olarak istifa etti. Evinin eşyalarını toparladı. Bankadan para çekti. Aracını sattı. Bir hafta içinde “yerinden sökülen” bir hayat…
Bu, çoğu insan için paniğin işaretidir. El-Haşimi gibi biri içinse panik değil; soğukkanlı bir “plan değişimi” gibi görünüyordu. Sanki birisi ona “zaman doldu” demişti.
Saha görevlisi, merkeze acil rapor geçti.
Operasyon odasında gerilim yükseldi. Çünkü böyle anlarda iki şey olur: ya hedef gerçekten kaçıyordur ya da hedef, peşinde kim var diye bakmak için tuzak kuruyordur.
Her iki ihtimal de tehlikeliydi.
Ve ortada hâlâ en önemli eksik vardı: benzin istasyonunun arkasındaki yapının içi kesinleşmemişti. Şüphe güçlüydü; ama şüphe mahkeme değil, sadece yön verir.
Tam bu noktada sahadaki adam bir şey düşündü. Bir insan giderken bazı yerlere uğrar. Bazı kapıları kontrol eder. Bazı izleri siler. Eğer El-Haşimi gerçekten gidiyorsa, önce “geride bıraktığı şeyi” güvene almalıydı.
Saha görevlisi, bu sefer peşinden gitmedi.
Önden gitti.
Kasabanın dışındaki bir noktada, güvenli bir gözlem konumu aldı. Saatlerce bekledi. Rüzgâr üşüttü, güneş aldattı, zaman ağırlaştı.
Ertesi sabah El-Haşimi geldi.
Araçtan indi. Bu kez yalnız değildi; bir sürücü vardı. El-Haşimi içeri girdi, uzun süre çıkmadı. Çıktığında elinde küçük bir çanta vardı. Siyah, deri, evrak çantası boyutunda. İçeri girerken yoktu.
Saha görevlisi, çantanın üzerinde belli belirsiz görünen bir işareti fark etti: kırmızı ve siyah bir sembol. Ne olduğu anlaşılmıyordu; ama bu sembollerin dünyası bir dildir ve dillerin tercümanı vardır.
Görüntü merkeze gitti.
Orada, farklı kaynaklarla karşılaştırmalar yapıldı. Ve o sembolün, Avrupa’da bazı operasyonlarda ele geçen paketlerde görülen bir “işaretleme”yle benzerlik taşıdığı değerlendirildi.
Bu, ilk kez “doğrudan kanıt”a yakın bir şeydi: Şüphe artık sadece mimari ve tüketim verileriyle değil, işaretle de destekleniyordu.
Merkezdeki karar cümlesi değişti:
“Artık beklemek değil, hazırlık zamanı.”
Bölüm 6 — Ortaklıkların İnce Çizgisi
Sınırlar çizgi değildir; insan hikâyelerinin üstünden geçen ince bir anlaşmadır. O anlaşma bozulduğunda, her şey yıkılır.
Bu yüzden operasyonun “kimin eliyle” yapılacağı kritik bir meseleydi. Sahada doğrudan müdahale, büyük sonuçlar doğurabilirdi. Bu coğrafyada her hareketin yankısı olur; bazen gerçek yankısı, olayın kendisinden büyüktür.
Gizli diplomatik temaslar başladı.
Paylaşılan dosyalar, konuşulan cümleler, tartılan riskler… Karşı tarafın da derdi vardı: bu tür yapılar, sadece hedef ülkeyi değil, bulunduğu bölgeyi de zehirler. Gençleri, sokakları, ekonomiyi, güveni.
Sonunda anlaşma sağlandı: Operasyon yerel güçler tarafından icra edilecek, bilgi ve koordinasyon desteği ise “arka planda” kalacaktı. Görünmezlik, bazen en büyük güçtür.
Bu sırada El-Haşimi Erbil’i terk etmişti. Daha kuzeye, daha sınıra yakın bir bölgeye geçmişti. Bu da “kaçış” ihtimalini güçlendiriyordu.
Ama öncelik hâlâ tesisti.
Çünkü bir insan yakalansa bile sistem kalabilir. Sistem çökmezse, bir isim gider, yerine başka bir isim gelir. Karanlık, boşluk sevmez.
Bölüm 7 — Gece Baskını ve Sessiz Kapılar
Ocak 2020’nin soğuk bir gecesi…
Hava keskin, rüzgâr yırtıcıydı. Benzin istasyonu çevresindeki sessizlik, normal bir sessizlik değildi; “saklayan” bir sessizlikti. Gece, her şeyi örter ama bazı şeyleri de ele verir: ışık sızıntısını, sıcaklığı, hareketi.
Operasyon başladığında, hiçbir kahramanlık cümlesi kurulmadı. Çünkü gerçek operasyonlar, çoğu zaman gösteri istemez. Hız ister, düzen ister, hata kaldırmaz.
Yapı kısa sürede kontrol altına alındı. İçeride çalışan birkaç kişi vardı—silahlı çatışma yoktu, dramatik kovalamaca da. Daha çok “bitti” hissi vardı. Çünkü bazı insanlar, yakalandıklarında anlar: bu işin sonu burasıdır.
İçeride bulunan düzen, “laboratuvar” şüphesini doğrulayan türdendi. Paslanmaz çelik yüzeyler, kimyasal süreçlere uygun düzenekler, paketleme izleri, yoğun filtrasyon… Ve en önemlisi: işaretlenmiş paketler.
Ele geçirilen dijital kayıtlar, ağın parasal tarafına dair yollar açtı. Birden fazla ülkeye dağılan, dolanan, katman katman saklanan akışlar… Bazı isimler tanıdıktı; daha önce başka dosyalarda, başka soruşturmalarda karşılaşılan türden.
Bu, tek bir tesisi kapatmak değildi artık.
Bu, bir zincirin halkalarını görmeye başlamaktı.
Operasyonun görüntüleri, daha sonra eğitimlerde kullanılacak türdendi: “Bir detay nasıl büyür?” sorusunun cevabı gibi.
Ama o gece kimse eğitim düşünmedi. O gece tek düşünce şuydu:
“Şimdi El-Haşimi nerede?”
Bölüm 8 — Kimyagerin Sessizliği
El-Haşimi, birkaç gün sonra sınır yakınında yakalandı. Yanında sahte belgeler, nakit para, şifreli bir telefon… Her şey bir “kaçış paketi” gibi düzenlenmişti.
Sorguda konuşmadı.
Bazı insanlar konuşmaz; çünkü konuşmak, sadece bilgi vermek değildir. Konuşmak, aynı zamanda bağlı olduğu sistemi de ele verir. Ve bazı sistemler, kendini korumak için önce insanını feda eder.
Ama El-Haşimi’nin konuşmaması, dosyayı durdurmadı. Çünkü modern dünyada sessizlik bile iz bırakır. Kayıtlar konuşur, bağlantılar konuşur, alışkanlıklar konuşur, paranın izi konuşur.
Sonunda El-Haşimi yargılandı. Suçlamalar ağırdı. Ceza ağırdı. Tesis yıkıldı. Bağlantılı hesaplar donduruldu. Ağ aksadı.
Bu “mutlak zafer” değildi; bu dünyada mutlak zaferler yoktur. Ama bu, bir akışın kesilmesiydi. Bir süreliğine nefes alan insanların çoğalmasıydı.
Ve bütün hikâye, iki saniyelik bir kareyle başlamıştı.
Bölüm 9 — İki Saniyenin Ağırlığı
Operasyonun bitiminden aylar sonra saha görevlisi merkeze geri çağrıldı. Onun yerine bir başkası gitti. Çünkü bu işte insanlar değişir, görevler devreder, isimler sessizce yer değiştirir.
Erbil’deki otel hâlâ aynı yerde duruyordu. Lobide hâlâ kahvaltı yapan insanlar vardı. Onların çoğu, yan masadan geçen üç adamın bir ülkenin güvenliğiyle, bir bölgenin zehriyle, bir ağın parasıyla bağlantılı olabileceğini düşünmezdi.
Zaten istihbaratın doğası budur: sıradan görünen anların içinde büyük kırılmalar saklanır.
Merkezde, o fotoğraf artık bir örnek olarak gösteriliyordu. Genç analistlere, “Bazen yüz değil, bilek konuşur,” deniyordu. “Bazen bir logo, bir rota, bir alışkanlık… bir imparatorluğu taşır.”
Ama hikâyenin görünmeyen bir yanı vardı.
Saha görevlisi, o sabah lobide çayını içerken, kendine şunu söylemişti:
“Bu fotoğraf ya hiçbir şey olacak… ya da çok şey.”
O an, hiçbir duygu yüzüne vurmamıştı. Çünkü duygular bazen en büyük zaafın kapısıdır. Ama insan yine de insandır; her operasyonun sonunda, göğsün bir yerinde küçük bir sızı kalır.
Bir zincir kesildiğinde, sadece suçlular zarar görmez. Yanlış yere düşen taşlar, yanlış insanları da yaralayabilir. Bu yüzden en zor soru, “nasıl yaptık?” değil, “doğru mu yaptık?” sorusudur.
Operasyon dosyası kapandığında, sahadaki adam o soruyu bir süre yanında taşıdı.
Sonra bir gece, Ankara’da soğuk bir koridorda yürürken, genç bir analistin eğitim salonundan çıkarken fısıldadığını duydu:
“Bir saatten yola çıkıp böyle bir şey… inanılmaz.”
Saha görevlisi, durdu. Duvara yaslandı. Gülümsedi, ama gülümsemesi yorgundu.
İnanılmaz olan saat değildi.
İnanılmaz olan, insanların çoğu bakmazken birilerinin bakmasıydı. Birilerinin sabırla, korkuyla, sorumlulukla “görmesi”ydi.
Ve belki de en inanılmazı şuydu:
Bazen kahramanlık, bağırmak değildir.
Bazen kahramanlık, doğru anda sessiz kalmaktır.
Bölüm 10 — Son Not: Sessiz Kalan Görevliler
Bu hikâyede kimse kürsüye çıkıp konuşmadı. Kimse madalya takıp alkış almadı. Çünkü bu dünyanın ödülü, çoğu zaman görünmez.
Ama görünmezlik, yokluk değildir.
Erbil’de, bir otel lobisinde, bir masada çay içen bir adam… Bir analistin saat detayına takılan gözleri… Bir zinciri taşıyan para akışına “dur” diyen bir karar…
Hepsi, bir araya gelip bir boşluğu kapattı: bir ülkenin içindeki bir tehdidi, bir bölgenin içindeki bir zehri, insanların hayatlarına sızan karanlığı.
Ve geriye şu kaldı:
Bir fotoğraf.
İki saniye.
Aylar süren sabır.
Ve sonunda, bir sistemin sarsılışı.
İstihbarat dünyasında “sessiz kahramanlar yoktur” derler. Çünkü kahramanlık, görünür bir etiket değildir.
Ama “sessiz kalan görevliler” vardır.
İşte bu hikâye, onların gölgesine yazılmış bir nottur.