Türk İstihbaratı PKK’nın En Sadist Komutanını Kandil’in Derinliklerinde Nasıl Avladı

Türk İstihbaratı PKK’nın En Sadist Komutanını Kandil’in Derinliklerinde Nasıl Avladı

Gölge Avcısı: Kandil’in Altında Kalan Sessizlik

Bölüm 1 — 03:47

Kandil Dağları’nda gece, saatle ölçülmezdi; nefesle ölçülürdü. Her soluk biraz daha ince, her adım biraz daha ağır gelirdi. Rüzgâr, sanki taşların arasından değil de insanın kemiklerinin içinden geçerek eserdi.

03:47’de, bir ekranın üzerinde siyah-beyaz bir dünya akıyordu.

Termal görüntüde her şey iki renge indirgenmişti: soğuk olanlar karanlık, sıcak olanlar parlak. Mağaranın ağzı bir ağız gibi görünüyordu; konuşmuyor, ama “içeri gel” der gibi duruyordu.

Ve o mağaranın önünde bir insan silueti belirdi.

Siluet, kısa bir duraksamadan sonra elini cebine götürdü. Bir çakmak çaktı. Termal kamerada çakmağın alevi küçük bir güneş gibi parladı. Ardından sigaranın ucunda ince bir ışık oluştu. Duman, soğuk havada bir an “canlı” kaldı, sonra dağıldı.

Ankara’daki izleme merkezinde, floresan ışıkların bembeyaz aydınlattığı odada Nida ekranın karşısında oturuyordu. Yirmi dokuz yaşındaydı; yüzü yorgunlukla değil, dikkatle sertleşmişti. Klavyenin üzerindeki parmakları bir an durdu.

Çünkü ekrandaki siluet sıradan bir figür değildi.

Dosyası yıllardır aynı raflarda, aynı etiketle duruyordu: kırmızı.

Kırmızı, yalnızca “tehlikeli” demek değildi. Kırmızı, bir ülkenin acı hafızasına iliştirilmiş bir işaretti. Kırmızı, bazı ailelerin sofrada hâlâ boş kalan sandalyeleri demekti.

Nida, koordinatları sisteme girdi. Rakamlar ekranda belirdi. Sonra ikinci ekrana geçti; arşiv fotoğrafları, eski kayıtlar, yüz ölçümleri… Bir insanın hayatı, parçalanmış veri hâline gelince, ona “hedef” demek kolaylaşıyordu.

Nida için kolay değildi.

Siluete baktı ve düşündü: Bunu kimse bilmez ama o adam, hayatının son yetmiş iki saatine girmiş olabilir.

Ve daha korkunç olan şuydu: Bunun farkında olan tek kişi, şu an Ankara’da bir sandalyede oturan genç bir analist olabilirdi.

Bölüm 2 — Dosyadaki Adam

Dosyada “Tekoşer” yazıyordu. Kod adların dili, insanı insandan ayırırdı. Birine adını söylemek, onu bir yere bağlar; birine kod ad vermek, onu koparırdı.

Gerçek adı: Mazlum Demir.

Nida, onu ilk kez üç yıl önce, göreve yeni başladığında bu dosyada görmüştü. Dosya kalın değildi—kalındıysa bile onu kalın yapan kâğıt değil, ağırlıktı.

Mazlum’un doğduğu yer, yıllarca haber bültenlerinde “sıcak bölge” diye geçen şehirlerden biriydi. Çocukluğu, yoksulluğun sıradan; öfkenin ise kolay bulunduğu sokaklarda geçmişti.

Nida, dosya özetini ezbere bilirdi ama yine de okudu. İnsan bazen, bildiği cümleleri yeniden okuyarak kendini hazırlar.

Okulu erken bıraktı.
Sokağın dilini öğrendi.
Şiddeti “güç” sanmayı öğrendi.
Genç yaşta ortadan kayboldu.
Dağda “yeniden doğdu.”

Dağ, bazı insanlara sığınak olurdu. Bazılarına mezar. Bazılarına da kimlik.

Mazlum, örgüt içinde hızla yükselmişti. Dosyalara göre en korkulan özelliği, cesareti değildi; tereddütsüzlüğüydü. İnsan tereddüt edince, içinde hâlâ bir yer “insan” kalır. Tereddütsüzlük, çoğu zaman o yerin taşla kapandığını gösterir.

Nida’nın önündeki ekranda ise taşın üstünde duran bir adam vardı. Sigara içiyor, dumanını geceye bırakıyordu.

Ve Nida, “sigara” kelimesini görünce istemsizce gözlerini diğer dosyaya kaydırdı: küçük ayrıntılar klasörü.

Orada yazan cümle, yıllar önce biri tarafından not edilmişti:

“Kullandığı marka: Marlboro Red. Günde en az bir paket.”

Bazı operasyonlar, büyük hamlelerle değil; küçük cümlelerin sabrıyla kazanılırdı.

Bölüm 3 — “Gölge Avcısı” Masası

Kandil masası denirdi oraya; ama masadan çok, bir harita duvarı gibiydi. Duvarlarda katman katman işaretler, tarihler, çizgiler, renkli etiketler vardı. Her etiket bir ihtimaldi; her ihtimalin içinde bir risk saklıydı.

2018’in sonbaharında, masa değişmişti. Yeni bir ekip gelmişti. Eski ekibin tecrübesi başka, yeni ekibin enerjisi başkaydı. Nida o zamanlar “genç analistler” diye anılan grubun içindeydi.

Yeni bir yöntemle eski veriler tekrar tarandı. Uydu görüntüleri, telsiz kırıntıları, lojistik hareketler… Her şey bir bütünün parçalarıydı ama o bütün, ancak doğru açıdan bakınca görünürdü.

Bir gece Nida, ekranın karşısında gözleri yanarken, algoritmanın çıkardığı bir örüntüyü fark etti: Mazlum’un hareketleri, her ay belirli günlerde daralıyor, sonra yeniden yayılıyordu.

Her ayın ortası.

Düzenli.

İnatçı.

Nida, önce “tesadüf” dedi. Sonra “alışkanlık” dedi. Sonra daha tehlikeli bir kelime geldi aklına: zorunluluk.

Bir insan alışkanlığını bozar; zorunluluğunu bozmak zordur.

Ekip, örüntüyü büyüttü. O günlere denk gelen toplantılar, lojistik yığılmalar, mesaj yoğunlukları… Bir şeyin “her ay aynı şekilde” tekrarlaması, dağda bile nadirdi.

Derken bir başka veri, örüntünün üzerine oturdu: belirli bir mağara girişinde, düzensiz aralıklarla görünen küçük termal izler.

İnsan gövdesinden farklı.

Kısa süreli.

Isı kaynağı gibi.

Duman.

Ve Nida, o an bunu düşündü: “Bir paket sigara, bir dağın içinde bile iz bırakır.”

Operasyonun kod adı o gece kondu: Gölge Avcısı.

Ama herkes biliyordu ki, gölge avlamak için önce ışığın kaynağını bulmak gerekir.

Bölüm 4 — Zerdüşt

İstihbarat dünyasında “en kıymetli şey” bilgi değildir. En kıymetli şey, bilginin kaynağıdır.

Kaynak, bazen bir cihaz; bazen bir görüntü; bazen bir tesadüf olur. Ama en risklisi—en değerli olanı—insandır.

Onun kod adı Zerdüşt idi.

Gerçek kimliği, yalnızca birkaç kişinin bildiği bir numaraydı. O numaranın arkasında bir hayat vardı ama o hayat, uzun süredir kimseye ait değilmiş gibi yaşıyordu.

Zerdüşt örgütün lojistik hattına sızmıştı. Silah sevkiyatlarını değil belki—ama erzak akışını, tıbbi malzemeleri, yakıtın izini biliyordu. Bu tür bilgiler, dağda “kim nerede?” sorusunun dolaylı cevabıydı.

Şubat 2019’da, sıradan görünen bir teslimat listesi geldi önüne. Ama listede yazan iki kelime, onun içini buz gibi yaptı:

İnsülin kalemi. Diyabet ilacı.

Zerdüşt, yıllar önce ezberlediği kritik notu hatırladı: hedef kişinin sağlık bilgisi.

Bu, bir insanın hastalığını kullanmak değildi; bu, insanın hastalığının zaten onu ele verdiği bir gerçeği okumaktı.

Yine de Zerdüşt’ün elleri titredi. Çünkü o listeler, örgüt iç güvenliğinin de gözünün önünden geçerdi.

Doğrudan koordinat göndermek intihardı.

Bu yüzden eski bir protokol devreye girdi: rutin bir faks hattı, rutin bir liste, rutinin kenarına iliştirilen anlamsız çizikler.

Çizikler, kâğıdın köşesinde bir karalama gibi görünürdü.

Ama o karalamalar, yıllar önce kararlaştırılmış bir kodla nokta nokta bir yer anlatırdı.

Zerdüşt, o gece faks kâğıdına baktı ve kendi kendine fısıldadı:

“Ya bu son çizikse?”

Çünkü içeride bir köstebek avı başlamıştı. Şüphe, örgütlerin en sevdiği zehirdi; yavaş yayılır, herkesi birbirine düşürür, sonunda en sessiz olanı bile konuştururdu.

Zerdüşt o günden sonra iki hayatı aynı anda taşımaya başladı: dışarıdan bakınca sıradan bir lojistikçi, içeriden bakınca ölümle pazarlık eden bir gölge.

Bölüm 5 — Onay

Ankara’da en üst düzey toplantılar, her zaman dramatik olmazdı. Çoğu zaman bir çay bardağının sesi kadar sıradan, ama o kadar ağır geçerdi.

Operasyon planı aylarca olgunlaştırılmıştı. Risk tabloları çıkarılmış, alternatifler yazılmış, “ya şunu yaparsa?” soruları bin kere sorulmuştu.

Ama sonra Zerdüşt’ten gelen son uyarı geldi: iç güvenlik şüphelenmişti. Nöbetçi sayısı artmıştı. En kötüsü, bir soruşturma başlamıştı.

Bu tür anlarda, kararlar “iyi” ile “kötü” arasında verilmezdi. Karar, “kötü” ile “daha kötü” arasında verilirdi.

Bir odada birileri şunu söyledi:

“Ertelersek hedef kayar.”

Bir başkası:

“Devam edersek kaynak yanar.”

Ve bir üçüncüsü, sessizce:

“Kaynak yanarsa bir daha böyle bir pencere açılmayabilir.”

Sonunda karar çıktı: Zerdüşt’ün tahliyesi için eş zamanlı süreç başlatılacak ve operasyon penceresi kaçırılmayacaktı.

Nida, o kararı ekranda gördüğünde boğazı düğümlendi. Çünkü bu karar, haritaların üstündeki oklar kadar basit değildi.

Bu karar, bir insanın on yıllık gizli hayatının kapanması demekti.

Zerdüşt, tahliye emrini aldığında bir süre kâğıda baktı. Sonra kâğıdı katladı, cebine koydu.

Gözlerinin önüne annesi geldi mi? Onu ölü sanan bir kardeş? “Hain” diyen eski bir dost?

Zerdüşt, bunların hiçbirini yazılı hâle getiremezdi. Sadece yürümek zorundaydı.

Çünkü bazen hayatta kalmak, bir kahramanlık değil; bir zorunluluktur.

Bölüm 6 — 14 Eylül’e Girerken

Kandil’de gece, her zamanki gibi sessiz değildi. Sessizliğin de tonları olur: normal sessizlik, bekleyiş sessizliği, fırtına öncesi sessizlik…

14 Eylül gecesi, fırtına öncesiydi.

Nida izleme merkezinde oturuyordu. Ekranda mağara girişinin termal görüntüsü akıyordu. Nida’nın yanında oturan kıdemli analist, hiçbir şey söylemiyordu. İnsanlar böyle anlarda susardı; çünkü söz, bazen gerilimi artırır.

Mağaranın önünde görünen figür yeniden belirdi.

Sigara.

Duman.

Kısa bir duruş.

Sonra gölgelerin içine dönüş.

Nida’nın zihninde yıllardır biriken veriler, tek bir noktada kesişti: “Bu.”

Ama doğrulama, yalnızca bir his değildi. Doğrulama, bir zincirdi ve zincirin her halkası sağlam olmalıydı.

Birkaç dakika sonra figür bu kez iki kişiyle birlikte göründü. Kısa bir konuşma. Dönüş.

Nida, içinden saydı: “İki koruma.”

Sonra raporu girdi. Ekranın sağ alt köşesinde bir kelime belirdi: Doğrulandı.

Nida’nın parmakları yeniden titredi.

İnsanın titremesi, korkudan değil bazen; ağırlıktan olur.

Bölüm 7 — Mağaranın Eşiği

Dağda, her şey sessiz yapılırdı. Sessizlik burada romantik bir şey değil, hayatta kalma biçimiydi.

Sahadaki timi Nida görmüyordu. Onlar birer siluet değildi; onlar birer yokluk gibi ilerlerdi. Karanlığın içinde seçilmeyecek kadar dikkatli, rüzgârın sesine karışacak kadar temkinli.

Nida yalnızca sonuçları görürdü: ekranın altındaki küçük ikonlar, şifreli rapor akışı, belirli aralıklarla gelen “durum güncellemeleri”.

Bir noktada beklenen onay geldi. Nida, ekranda işaretlenen kaçış noktalarının “kapanıyor” olarak işaretlendiğini gördü. Bu, bir harita üzerinde basit bir renk değişimi gibi görünür.

Ama aslında bir insanın seçeneklerinin daralmasıdır.

Ardından mağara girişine doğru bir hareket başladı. Ekranda küçük bir titreşim, kısa bir parıltı, sonra karanlığın içine giren gölgeler…

Nida nefesini tuttu.

Çünkü mağaralar, dosyalarda “giriş” olarak görünür; gerçekte ise her mağara, belirsizliğin ağzıdır.

Bölüm 8 — Mazlum’un İlk Kez Gerçekle Karşılaşması

Mazlum Demir, yıllardır kendini dokunulmaz sanmıştı. Bu, yalnızca propaganda değildi; bu, onun kendi inancıydı.

İnsan, bir süre yakalanmayınca “yakalanmam” sanır. Bir süre kaçınca “kaçabilirim” sanır. Bir süre korku salınca “korku benden doğar” sanır.

O gece mağaranın derinliklerinde, Mazlum bir şeylerin ters gittiğini önce kokudan anladı: hava değişmişti. Dağdaki adamlar, havanın değişmesini anlamayı öğrenir. Bir çatışma kokusu vardı; metal, barut değil belki ama “tehlike” kokusu.

Koridorun bir köşesinde kısa bir telaş yaşandı. Birisi fısıldadı. Birisi daha sert bir şey söyledi. Mazlum, soğukkanlı kalmaya çalıştı.

Ama soğukkanlılık, efsaneyi kurtarmaz.

Bir noktada ışık yoktu; ama karanlık, her zaman güven vermez. Karanlık bazen daha çok şey gösterir—özellikle termal kameralarla.

Bir kapının arkasında sıkıştığında, Mazlum ilk kez “çıkış”ın bir fikir olduğunu hatırladı. Dağda öğrendiği her şey, “çıkış” üzerine kuruluydu: patikalar, geçitler, sığınaklar…

O gece sığınak, bir yere dönüştü.

Bir odanın köşesinde, elleri havada, dizleri istemsizce kırılırken Mazlum’un yüzüne çarpan şey korku değildi.

Şaşkınlıktı.

“Nasıl?” dedi gözleri.

Dokunulmazlık inancı, bir saniyede kırılınca insanın yüzü tanınmaz hâle gelir.

Ve o an, Mazlum’un bileğinde yıllar önceki bir yanık izi görüldü. Bir dosyada yazan şey, bir insan bedeninde “evet” dedi.

Nida’nın ekranında tek kelime belirdi: Teyit.

Nida başını geriye yasladı. Bir an gözlerini kapattı. Zafer gibi değildi bu. Daha çok, uzun bir hastalığın teşhisi konulmuş gibi hissettirdi: “Evet, bu.”

Bölüm 9 — Tahliye

Tahliye, en tehlikeli anlardan biridir. Çünkü iş bitmiş gibi görünür, ama aslında en kırılgan yer orasıdır: dönüş yolu.

Nida ekrana bakarken dakikaların ağırlaştığını hissetti. Gün ağarmadan bölgeden çıkılması gerekiyordu. Aksi hâlde her şey büyürdü: risk, görünürlük, çatışma ihtimali…

Sonunda şifreli mesaj geldi: “Hedef kontrol altında.”

Bir sonra: “Bölge terk ediliyor.”

Ve sonra, sabaha karşı: “Çıkış tamam.”

Nida o an ağlamadı. Sevinmedi de. Sadece bir süre elini masanın kenarına koyup kaldı.

Bir insanın yakalanmasıyla biten şey, çoğu zaman yalnızca bir sürecin başlangıcıdır.

Çünkü şimdi, bu işin adli boyutu, sorgusu, yargısı, delili, tanığı, mağduru… hepsi başlayacaktı.

Ve Nida biliyordu: yıllar boyunca “hedef” diye bakılan biri, mahkeme salonunda “sanık” olunca her şeyin dili değişir.

Bölüm 10 — Sessiz Tesis

Sorgu, filmlerdeki gibi değildi. Gerçek hayatta sorgu; bağırış değil, sabır işidir. Korkutma değil, çözme işidir. İnsanın hikâyesini, çelişkilerini, bağlantılarını bir ip gibi sökme işidir.

Mazlum ilk günler konuşmadı. Sustu. Suskunluk bazen direniş değildir; bazen yalnızca “zihin donmasıdır.”

Sonra önüne belgeler kondu. Fotoğraflar, tarihler, yerler, isimler… Mazlum’un hayatı bir kez daha dosyaya dönüştü. Ve Mazlum, dosyanın karşısında ilk kez şunu gördü:

Onu yıllardır izliyorlardı.

Sigara markasına kadar.

Sağlık rutinine kadar.

Güvendiği kişilerin isimlerine kadar.

Dokunulmazlık miti, bilgi karşısında eriyen bir buz parçasıydı.

Mazlum’un direnci, bir günde değil; haftalar içinde kırıldı. Ve kırılınca konuşmaya başladı. Konuştuğu her şey doğrulandı; doğrulanan her şey başka kapılar açtı.

Nida, bu aşamayı izleme merkezinden değil; raporlardan okudu. Raporlarda isimler bazen karartılır, bazen numaraya döner. Ama Nida her satırda bir şey görürdü: bir saldırı ihtimali engellenmiş, bir sevkiyat kesilmiş, bir hücre dağılmış…

Bunlar “başarı” gibi yazılırdı. Ama Nida için bunların her biri, bir şeyin hiç yaşanmaması demekti.

Ve “hiç yaşanmaması”, çoğu zaman insanların fark etmediği en büyük kazançtır.

Bölüm 11 — Zerdüşt’ün Son Gecesi

Zerdüşt, tahliye sürecinde bir geceyi küçük bir odada geçirdi. Odada pencere yoktu. Bu, güvenlik içindi. Pencereler bazen özgürlük değildir; bazen hedef olur.

Masada bir bardak su vardı. Duvarlar çıplaktı. Zerdüşt aynaya baktığında kendi yüzünü tanıyamadı. Çünkü on yıldır yüzünü bir maske gibi taşıyordu.

Telefon verilmedi. Kimseyle konuşmadı.

Ama gecenin bir yerinde, sanki bir şey duymuş gibi başını kaldırdı: uzak bir motor sesi, rüzgârın içinden gelen bir kapı gıcırtısı… Belki de hayal etti.

Zerdüşt kendi kendine şöyle dedi:

“Şimdi, ben kimim?”

Yeni bir kimlik verilecekti. Yeni bir hayat. Güvenli bir yer. Ama güvenlik, bazen yalnızlıktır. Çünkü kimliğin değişince, geçmişin de “yok” sayılır.

Zerdüşt, cebinde taşıdığı eski bir kâğıdı çıkardı. Üzerinde hiçbir şey yoktu. Boş.

On yıl boyunca onun hayatı da buna benzemişti: dışarıdan boş, içeriden dolu.

Kâğıdı ikiye katladı. Sonra dörde.

Sonra avucunda sıkıştırdı.

Bırakmak istedi; ama bazı şeyler bırakılmaz. Sadece taşınma şekli değişir.

Bölüm 12 — Mahkeme ve Bekleyenler

Yıllar süren yargılama başladı. Mahkeme salonu, dağdan daha soğuktu bazen. Çünkü dağda rüzgâr eser; mahkeme salonunda bakışlar eser.

Mağdur aileler geldi. Bazıları ilk gün, bazıları her gün. Kimi “adalet” dedi, kimi “huzur” dedi, kimi hiç konuşmadı. İnsan acıyı aynı kelimelerle yaşamaz.

Mazlum, sanık kürsüsünde otururken artık “kod ad” değildi. Artık dosyanın kırmızısı değil, mahkemenin siyah cübbesi vardı karşısında.

Karar açıklandığında salonda bir sessizlik oldu. Bu sessizlik, alkışsız bir ağırlıktı.

Ağırlaştırılmış müebbet.

Bir daha gün ışığı görmemek.

Mazlum’un yüzünde bir şey değişmedi mi? Değişti. Ama bu değişim, dramatik değildi. Daha çok bir anlık boşluk… Dokunulmazlık masalının bitişi gibi.

Nida, kararı rapordan okudu. Sonra bilgisayarını kapatıp bir süre oturdu.

Ne hissetmesi gerektiğini bilmiyordu. Çünkü böyle işlerde “mutlu son” olmaz. Bazı şeyler sadece kapanır.

Ve kapanan her dosyanın ardında, açılmamış başka dosyalar vardır.

Epilog — Kandil’de Kalan Duman

Kandil’de o mağara bir süre sonra terk edildi. Dağ, insanı çabuk unutur. Taşlar, ayak izini rüzgâra teslim eder. Karanlık, dumanı yutar.

Ama bazı şeyler dağda kalmaz; şehirde kalır.

Ankara’daki izleme merkezinde Nida bir gece yine ekrana baktı. Bu kez ekranda bir mağara yoktu. Sıradan bir sınır hattı, sıradan bir sıcaklık haritası vardı.

Nida, masanın kenarındaki not defterini açtı. İlk sayfaya tek bir cümle yazdı:

“Sabır, bazen en yüksek sestir.”

Sonra durdu.

Bir an, Mazlum’un dosyasındaki ilk fotoğrafı hatırladı: genç bir yüz, sert bir bakış. “Bunun sonu böyle mi olacaktı?” diye düşündü. Belki evet. Belki hayır.

Ama Nida şunu biliyordu:

Coğrafya sığınak olabilir.

Gece perde olabilir.

Efsane bir süre koruyabilir.

Fakat sistematik akıl, eninde sonunda perdeyi kaldırır.

Ve bazen en güçlü mesaj, bağırarak değil; sessizce verilir.

Dağda bir zamanlar duman parlamıştı.

Şimdi duman yoktu.

Sadece bekleyişin kendisi kalmıştı.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News