Türk İstihbaratı Suriye’deki Türk Esirlerini Rejim Askeri Kılığında Nasıl Kurtardı

Türk İstihbaratı Suriye’deki Türk Esirlerini Rejim Askeri Kılığında Nasıl Kurtardı

ŞAFAK DOSYASI: 72 SAAT

1. Bölüm — Karanlığın İçinde Dört Nefes

Halep’in güneyinde, şehrin haritalarda bile yüz çevirdiği bir noktasında, taş duvarlar geceyi yutuyordu. Dışarıda savaşın sesi artık “patlama” değil, şehrin normal nabzı gibiydi: uzaktan gelen tok bir gürültü, ardından bir sessizlik; sonra yeniden.

Hücrenin içindeyse ses yoktu. Ses, burada lüks sayılırdı.

Dört adam aynı mekâna sıkışmıştı: Ahmet, Mehmet, Yusuf ve Kemal. Duvarlar rutubetli, zemindeki soğuk sanki kemiklere işliyordu. Altı hafta önce geldiklerinde, “yanlış anlaşılma” diye düşünmüşlerdi. “Bakarlar, görürler, serbest bırakırlar.”

Sonra günler birbirine karışmış, zaman bir ip gibi çözülmüştü. Işık sadece kapı aralığından sızıyor, sızdığı kadar umut bırakıyordu. Yemek diye verdikleri şeyin adı yemekti ama tadı yoktu. Konuşmak, bazen güç gerektirirdi. Konuşmak, “yarın” fikrini içerirdi.

O sabah, kapı açıldığında içeri giren gardiyanın yüzü, diğer günlerden daha sertti. Sertlik, bir şeyin işaretidir: ya ceza gelir ya haber.

Gardiyan, Arapça hızlı bir şey söyledi. Dört adam anlamadı ama “ton” anlamaya yeterdi. Ardından bir isim okundu. Sonra bir isim daha. Dört ismi birden.

Ahmet, istemsizce Mehmet’e baktı. Mehmet’in gözleri kısılmıştı; içgüdüsel bir hesap yapıyordu. Yusuf’un dudakları kıpırdadı, dua gibi. Kemal ise gençti; genç olanlar korkuyu saklamayı daha az bilirdi.

Kapı tekrar kapandı. Hücrede kalan hava bile eksilmiş gibiydi.

Mehmet, fısıltıyla konuştu: “Bugün bir şey olacak.”

Ahmet, duvara bakmadan cevap verdi: “Ya çıkarız… ya biter.”

Bu cümle, ikisini de rahatlatmadı. Çünkü “bitmek” burada kolay bir kelimeydi. Ve onların bitmeye hiç niyeti yoktu.

2. Bölüm — Ankara’da Saatler Bıçak Gibi

Ankara’da yağmur ince ince yağıyordu. Bakanlık binalarının camlarında iz bırakmayan türden bir yağmur… İnsanın içine işleyen.

Şehrin bir yerinde, tabelası olmayan bir binanın katlarından birinde, “Suriye Masası” denilen odada, masanın üstünde dört pasaport fotokopisi duruyordu. Bu kâğıtlar, birinin gözünde sadece kimlik; bir başkasının gözünde bir “yük”; bir üçüncüsünün gözünde “sorumluluk”tu.

Masadaki adamın adı kayıtlarda farklı geçerdi; sahada farklı söylenirdi. Burada ona herkes Kuzey derdi. Bu bir ad değildi. Bir yön, bir soğukkanlılık, bir alışkanlıktı.

Kuzey, pasaportlara değil, pasaportların arkasındaki hayata bakıyordu. Dört adamın fotoğrafı, sıradan birer insan fotoğrafıydı: biri gözlüğünü düzeltmiş, biri kameraya gülümsemeye çalışmış, biri ciddi durmuş… O ciddi duran, en çok gülerdi muhtemelen.

Odanın diğer ucunda ekran açıktı. Bir harita, üzerinde kırmızı çizgiler, notlar, zaman damgaları… Bir de üstte tek cümle:

72 SAAT.

Birisi “diplomasi” dedi. Bir diğeri “aracı ülke” dedi. Başka biri “ailelerin beklentisi” dedi. Hepsi doğruydu. Ama hiçbiri yeterli değildi.

Kuzey, konuşmaların arasından tek bir cümleyi seçti: “Onlar düşman değil. Onlar vatandaş.”

Bir odada bu cümle söylendi mi, bütün tartışmaların tonu değişir. Çünkü “hedef” kelimesi başka bir şeydir; “vatandaş” başka.

Kuzey, masaya eğildi: “Bir gerçek var,” dedi. “Onları bekleterek kurtaramayız. Zaman, rejimin elinde bir silah. Bizimse vaktimiz yok.”

Kimse “nasıl” diye sormadı, çünkü bu “nasıl”ın cevabı kolay olmayacaktı. Sadece birisi, sessizce şunu söyledi: “Bu kez bir hata, dört hayat eder.”

Kuzey başını salladı. “Ve ayrıca… sahadaki ağımızı.”

Bazen bir operasyon, sadece bir kurtarma değildir. Bazen bir kurtarma, bir ülkenin yıllar içinde kurduğu görünmez iplerin testidir. O ipler koparsa, yalnız bir dosya değil, bir dönem kapanır.

3. Bölüm — Kumru’nun Mesajı

Sahada bilgi, mermi kadar değerlidir. Ama bilgi, mermi gibi “tek atımlık” değildir; bir kez kullanınca kaynağı yakabilir.

Kuzey’in masasında bir telefon, bir de hiçbir zaman açıkta bırakılmayan bir isim vardı: Kumru.

Kumru, rejim tarafında çalışan bir subaydı. “İdeoloji” ile değil, “hayatta kalma” ile hareket edenlerden. Bir zamanlar ailesi sıkıştığında, Türkiye tarafı ona bir kapı aralamıştı. O günden beri, aralarında sessiz bir borç ilişkisi vardı. Bu borç, parayla ödenmezdi.

Kuzey, mesajı gönderirken kelimeleri azaltmıştı. Çok kelime, çok iz demektir.

“Dört Türk. Nerede?”

Cevap hemen gelmedi. Zaten gelmezdi. Çünkü sahada bir mesajın gecikmesi bazen “yakalandı” demekti. Bazen de “doğru anı bekliyor” demekti.

İki gün sonra, gece yarısını biraz geçmişken tek satır geldi:

“Güneyde eski askeri tesis. İstihbarat birimi kullanıyor. Dış göz yok. İçerisi ağır.”

Kuzey satırı okudu. “Ağır” kelimesi, kâğıt üzerinde basit görünür ama sahada “geri dönüşü olmayan” anlamına gelebilirdi.

Ardından ikinci bir mesaj: “Bazı geceler personel azalıyor. Ama şüphe yüksek. Bu dosyayı fazla yoklama.”

Kuzey, telefonu masaya koydu. “Tamam,” dedi kendi kendine. “Yer belli.”

O an, odanın duvarları sanki daraldı. Çünkü yer belli demek, artık karar vermek demekti.

Ve karar vermek, bedel seçmek demekti.

4. Bölüm — Plan Değil, Senaryo

Operasyon planları, dışarıdan bakınca mühendislik gibi görünür: rotalar, zamanlar, ekipman, iletişim.

Ama gerçekte, iyi operasyon planı bir “senaryo”ya benzer. Çünkü her şey, insan davranışına çarpar. Korku, açgözlülük, şüphe, yorgunluk… Bunlar hesaplanması zor değişkenlerdir.

Kuzey, ekibini topladı. Beş kişiydiler. Her biri farklı yetenekle seçilmişti. Aralarında en genç olanı bile, gözlerinde “fazla şey görmüş” bir ifade taşırdı. Savaş, yaş ölçüsünü değiştirir.

Kuzey, masaya haritayı koydu ama haritayı gösterip “şuradan gireriz” demedi. Bunun yerine şunu söyledi: “Bu işin kalbi, inandırmak.”

Bir ekip üyesi, “Ya inanmazlarsa?” dedi.

Kuzey, hiç yükseltmeden cevap verdi: “O zaman ikinci kalp devreye girer: soğukkanlılık.”

Bir diğeri, “Üçüncü kalp?” diye sordu; bu soru, gerginliği hafifletmek içindi belki.

Kuzey, ilk kez küçücük gülümsedi. “Üçüncü kalp yok. Üçüncü kalp, mezarlık.”

Gülümseme söndü.

Kuzey devam etti: “Kimse kahramanlık yapmayacak. Kimse ‘ben hallederim’ demeyecek. Bizim işimiz, geri dönmek.”

Sonra masadaki pasaport fotokopilerine dokundu. “Ve onları da geri getirmek.”

Bu cümlede bir şey vardı: “onları” derken bile, sanki odada dört kişi daha varmış gibi.

5. Bölüm — Sınırın Ötesinde Hava Aynı Değil

Sınır, haritada bir çizgidir. Ama sahada, sınır havadır.

Türkiye tarafında rüzgârın kokusu farklıdır. Öte tarafta, aynı rüzgâr daha keskin eser. İnsan bunu anlatamaz, ancak yaşarsa bilir: Bir adımda omzuna görünmez bir ağırlık biner.

Ekip, gece vakti geçti. Gökyüzünde yıldızlar vardı ama yıldızlar burada romantik değil, acımasızdı: Açık gökyüzü, görünmek demekti.

Kuzey, araç içinde konuşmadı. Konuşmak, gereksiz iz bırakırdı. Herkes kendi içinden tekrar ediyordu: senaryo, rol, kelimeler, tavırlar…

En tehlikeli şey, “yanlış kelime”ydi. Yanlış kelime, yanlış vurguyla birleşince bir kurşun kadar öldürücü olabilirdi.

İlk saatler, savaşın “arka sesi” gibi geçti. Yıkılmış binaların gölgeleri, kontrol edilen yollar, uzaktan gelen motor sesleri… Ekip, her durağı bir sınav gibi yaşadı. Gecenin en uzun anları, birinin size bakıp “sen kimsin?” demeden önceki anlar olur.

Ve Kuzey her seferinde aynı şeyi düşündü: “Bu işin en zor kısmı, kapıdan girmek değil… içeriden çıkmak.”

6. Bölüm — Kapının Önünde Duran Şüphe

Tesisin duvarları yüksekti. Dikenli telin gölgesi, yerde siyah bir çizgi gibi uzanıyordu. Nöbetçi kulelerinde sigara ışıkları parlıyordu; birer ateş böceği gibi. Ama ateş böceği masumdur, buradaki ışık masum değildi.

Araç durdu.

Kuzey indi. Adımları ölçülüydü. Ne hızlı ne yavaş. İnsan, “rol” oynarken fazla çaba gösterirse belli eder. Kuzey bunun eğitimini yıllar önce almıştı: beden dili, ses tonu, bakış.

Nöbetçi konuştu. Kuzey cevap verdi. Kısa. Keskin. Emir gibi.

İçeride telefonlar döndü, birileri birilerine sordu, birileri başını salladı. O aradaki bekleme, insanın aklını parçalar. Beklerken, bir göz kırpması bile “yanlış” görünür.

Sonra kapı açıldı.

Bu açılışın sesi, metalin sürtünmesi değildi sadece. Bu ses, “geri dönüş yok”un sesiydi.

Ekip içeri girdi.

Avluda birkaç asker vardı. Yüzleri uykusuz. Uykusuz insan, en tehlikeli insandır: şüpheye daha yakındır.

Kuzey, içerideki görevliyle konuştu. Sözler, “resmî” tonda aktı. Araya tek bir insani cümle girmedi. Çünkü insanilik, burada açık verir.

Bir süre sonra görevli başını çevirdi, emir verdi.

Ve bekleme başladı.

Kuzey, o an şunu düşündü: “Eğer şimdi içeri doğru yürüyenler bizimkilerse… hayat değişecek. Eğer değilse… biz burada kaldık.”

7. Bölüm — Dört Yüz, Tek Soru

Kapı açıldı. Yan kapıdan dört figür çıktı.

Ahmet’in omuzları çökmüştü. Mehmet’in bakışları hâlâ çevreyi tarıyordu. Yusuf’un gözleri korkuyla büyümüştü. Kemal’in yüzü, bir insanın bir gecede yaşlanabileceğini kanıtlar gibiydi.

Ellerinde kelepçe vardı.

Dört adamın gözleri, avludaki askerlere bakıyordu ama aslında kimseyi görmüyorlardı. İnsan, uzun süre kapalı kalınca “ışığı” bile düşman zanneder.

Kuzey, rolünü sürdürdü. Sert. Mesafeli.

İçerideki görevli, bir an duraksadı. Şüphe, ince bir şeydir; bir kırışık gibi yüzün kenarında belirir. Kuzey, o kırışığı gördü.

İşte o an, zaman durur. İnsanın aklı ikiye ayrılır: bir yanda “plan”, bir yanda “anı yönetmek”.

Kuzey, sesini soğuk tuttu. “Gecikme istemiyorum,” dedi. “Bu işin sorumluluğu ağır olur.”

Bu cümle, tehdit değildi; burada herkesin anladığı bir “dil”di.

Görevli geri çekildi. Başını salladı.

Dört adam araca bindirildi.

Kapı kapanmadan önce Kuzey, onların yüzüne bakamadı. Çünkü bakarsa gözleri “evet, biziz” derdi. Ve bunu görmemesi gerekenler vardı.

Araç hareket ettiğinde, Kuzey içindeki düğümü biraz gevşetti. Ama sadece biraz. Çünkü en büyük risk, “başardık” hissinin erken gelmesidir.

Savaş coğrafyasında, başarılar erken kutlanmaz. Erken kutlanan başarılar, mezar taşına dönüşür.

8. Bölüm — Türkçe’nin Sessiz Mucizesi

Şehir geride kalırken, araç içindeki hava ağırdı. Dört adam hâlâ anlamıyordu. Onlar için bu, başka bir hücreye gidiş olabilirdi. Başka bir sorgu. Başka bir bekleyiş.

Kuzey, ön koltuktan başını çevirdi. Gözleri artık sert değildi. Ve Türkçe konuştu:

“Arkadaşlar… korkmayın.”

Ahmet’in gözleri büyüdü. Bir an inanamadı. İnanmak, insanın savunmasını kırar; o yüzden beyin önce reddeder.

Mehmet’in sesi titredi: “Sen… Türk müsün?”

Kuzey başını salladı. “Evet. Siz de buradan çıkacaksınız.”

O an, Yusuf’un boğazından bir ses çıktı; ağlamakla gülmek arasındaki o garip ses. Kemal ise başını eğdi, dişlerini sıktı. Utanıyordu belki. Ağlamaktan utanıyordu. Erkekler bazen böyle yetiştirilir.

Kuzey’in sesi sakin kaldı: “Şimdi sizi hayatta tutan şey, panik değil. Sakin olacaksınız. Ne görürseniz görün, konuşmayacaksınız. Bakışlarınızı tutacaksınız.”

Bu, teknik bir talimat değil; bir “hayatta kalma” cümlesiydi.

Ahmet fısıldadı: “Allah sizden razı olsun.”

Kuzey cevap vermedi. Çünkü bu işte teşekkür, güvenli bölgeye varınca kabul edilir. Şimdilik sadece yol vardı.

9. Bölüm — Yolun Üzerindeki Ayna

Gün doğmaya yakın, yol üstünde kalabalık bir hareketlilik belirdi. Bir süre durmak zorunda kaldılar. Dışarıdaki askerler, araçlara bakıyordu.

Dört işçi nefeslerini tuttu. Kelepçeleri çözülmemişti; bu bile bir mesajdı: “rol devam ediyor.”

Kuzey, dışarıdaki bakışları bir “ayna” gibi görürdü: İnsan ne kadar sakinse, karşı taraf da o kadar sıradan görür. İnsan ne kadar tedirginse, karşı taraf o kadar şüphelenir.

Bir subay yaklaştı. Konuştu. Kuzey cevap verdi. Kısa. Net. İnandırıcı.

Subay, arka tarafa göz attı. Kelepçeli adamları gördü. Bakışı bir an Yusuf’un gözlerine değdi. Yusuf hemen gözlerini kaçırdı. Bu, öğrenilmiş bir hayatta kalma refleksiydi.

Subay, bir süre daha baktı. Sonra başka bir tarafa döndü. Yol açıldı.

Araç yeniden hareket ettiğinde, içeride aynı anda dört kişi nefes verdi. Bir nefes, bazen bir hayat demektir.

Kuzey’in yüzünde ifade değişmedi. Ama içinden şunu geçirdi: “İnsan, kendi sesini kontrol eder. Ama kalbini kontrol etmek daha zordur.”

10. Bölüm — Sınırın Göründüğü An

Öğlene doğru hava değişti. Toprak rengi, yapıların dili, insanların hareketi… Her şey farklılaştı. Bu coğrafya, bir adımda bile “kimlik” değiştirir.

Toplanma noktasına vardıklarında, ekip dışarı çıktı. Dört işçi indirildi. Kelepçeler çözüldü. Kollarını ilk kez rahatça oynattıklarında, sanki insan olduklarını hatırladılar.

Ahmet, Kuzey’e sarıldı. Kelime bulamadı. Sadece “Teşekkür ederim,” diyebildi. Ama bu teşekkür, minnetin küçük bir gölgesiydi.

Mehmet, etrafına bakıp bir an durdu. “Biz… gerçekten çıktık mı?” diye sordu, sanki beyni buna izin vermiyordu.

Kuzey, kısa bir cevap verdi: “Çıktınız. Ama daha bitmedi.”

Çünkü sınır, çizgi değildir. Sınır, son bir imtihandır. İnsan en çok sona yaklaşınca hata yapar.

Ve herkes biliyordu: Son saatler, en tehlikeli saatlerdir.

11. Bölüm — Şafak ve Bedel

Türkiye tarafına geçtiklerinde, ilk adımda “toprak” değişmedi belki ama omuzlardaki ağırlık birden indi. İnsan bazen ağırlığın varlığını, ancak kalkınca anlar.

Helikopter sesi duyulduğunda, Yusuf dizlerinin üstüne çökecek gibi oldu. Kemal gökyüzüne baktı; sanki yıllardır ilk kez gökyüzüne bakıyordu. Ahmet dua etti. Mehmet sessiz kaldı; bazı insanlar şokta sessizleşir.

Helikopter havalandığında, Halep arkada küçülürken Kuzey pencereden dışarı baktı. Kutlama yoktu. Sevinç yoktu. Sadece görev bitmişti.

Ama hikâye bitmemişti.

Çünkü her operasyonun arkasında görünmeyen insanlar kalır. Bir mesajı gönderenler, bir bilgiyi taşıyanlar, bir gecede iki hayat arasında duranlar…

Kuzey’in aklı, tek bir isme gitti: Kumru.

“Şimdi,” diye düşündü, “en çok o tehlikede.”

12. Bölüm — Kumru’nun Sessiz Gidişi

Kurtarma duyulunca, içeride soruşturma başlardı. Bu soruşturma, en çok “kim sızdırdı?” sorusuna kilitlenirdi. Bu soru, bir insanın evine kadar gider. Çocuğunun okuluna, eşinin pazarına, annesinin kapısına…

Kuzey, Ankara’ya döndüğünde masanın üstünde yeni bir dosya vardı. Bu dosyanın kapağında isim yoktu. Sadece bir not:

“Kaynak riskte.”

Bazen bir kaynak, “kullanılacak” bir şey değildir. Bazen bir kaynak, bir insandır. Ve insanın borcu vardır.

Kuzey o gece, pencereden yağmura baktı. Yağmur Ankara’da da aynı yağıyordu ama artık o yağmur, Halep’teki duvarları hatırlatıyordu.

Kısa bir cümle söyledi: “Onu da alacağız.”

Kumru, ailesiyle birlikte bir gece kayboldu. Ardında üniformasını, rütbesini, geçmişini bıraktı. Yeni bir kimlik, yeni bir ev, yeni bir sessizlik…

Bazı insanlar hayatta kalmak için görünmez olur.

Ve görünmez olmak, her zaman kolay değildir.

13. Bölüm — Dört Adamın Eve Dönüşü

Ahmet, Mehmet, Yusuf ve Kemal haftalarca hastanede kaldı. Fiziksel yaralar çabuk iyileşir; beden, şaşırtıcı derecede güçlüdür. Ama geceleri uykudan sıçratacak olan, beden değil akıldır.

Ahmet bir gece rüyasında hâlâ hücredeydi. Uyanınca elini duvara uzattı; duvar yoktu. Bu yokluk bile onu ağlattı.

Mehmet, yemek yerken birden duruyor, kaşığı elinde unutuyordu. Çünkü hücrede yemek “yemek” değildi; hayatta kalma ritüeliydi. Şimdi normal bir tabak, ona yabancı geliyordu.

Yusuf, kalabalıktan kaçıyordu. Kemal, kapıların kilidini kontrol ediyordu. Defalarca.

Psikolog, “Bu normal,” dedi. “Beyin, tehlikenin bittiğine ikna olmak için zamana ihtiyaç duyar.”

Ve bazen “zaman” bile yetmez. Bazen bir cümle gerekir. Bir ses. Bir koku. Bir an.

Ahmet, yıllar sonra bir röportajda şunu söyledi: “O gece adamlar rejim üniforması giyiyordu… ama gözlerindeki şey farklıydı. O gözler, ‘yalnız değilsin’ diyordu.”

Bu cümle, operasyonun teknik özetinden daha gerçekti. Çünkü insanı yaşatan çoğu zaman plan değil, aidiyettir.

14. Bölüm — Gölgede Kalanların Yüzü Olmaz

Kuzey’in adı hiçbir yerde yazmadı. Ne bir madalya, ne bir tören, ne bir fotoğraf. Gölgede çalışanlar, görünür olmaktan vazgeçer. Çünkü görünür olmak, bir sonraki görevin mezarıdır.

Operasyonun dosyası arşive kalktı. Üstünde tek kelime: ŞAFAK

Bazı dosyalar kapanır, bazıları sadece rafa kalkar. Çünkü aynı coğrafyada aynı hikâyeler tekrar eder. Savaş, yeni isimler üretir ama aynı acıyı taşır.

Kuzey, yıllar sonra bile o geceyi düşününce şunu hatırlardı: Cezaevi avlusunda ilk kez dört adamı gördüğü anı.

O an, savaşın ortasında küçük bir insan gerçeği vardı: Dört sıradan insan, hayatta kalmak istiyordu. Ve bir ülke, “vatandaşlarımı korurum” dediğinde, bunun bedeli bazen sessizce ödenirdi.

Kahramanlık her zaman görünür olmaz.

Bazen kahramanlık, kimsenin alkışlamadığı bir yerde, yanlış bir kelime söylememek için dişlerini sıkmaktır.
Bazen kahramanlık, gece bitince güneşe bakıp sevinememektir—çünkü aklın hâlâ içeride kalmıştır.
Ve bazen kahramanlık, düşmanın kıyafetini giyip, kendi insanını eve taşımaktır.

Şafak, bir saat değildir.
Şafak, karanlığın içinden çıkma iradesidir.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News