Yaşlı kadın ışıklarda şeker satıyordu… Ta ki bir milyoner inip kim olduğunu söyleyene kadar.

Yaşlı kadın ışıklarda şeker satıyordu… Ta ki bir milyoner inip kim olduğunu söyleyene kadar.

Menekşe Kokusu ve Asfalt Tozu

Ağustos ayının ortalarıydı ve saat tam 13.45’i gösteriyordu. İstanbul, gökyüzünde asılı kalmış gibi duran o acımasız beyaz güneşin altında bir tepsi gibi kavruluyordu.

Şehrin en işlek kavşaklarından birinde, asfalt artık katı bir zemin olmaktan çıkmış, üzerinden yükselen şeffaf buhar dalgalarıyla titreyen, akışkan ve tehlikeli bir maddeye dönüşmüştü. Egzoz dumanı, erimiş katran kokusu ve binlerce motorun yaydığı metalik ısı havayı neredeyse solunamaz hale getiriyordu.

Burası modern çağın arafıydı.
Ne cennete gidebilen ne de cehenneme düşebilen metal yığınlarının sıkışıp kaldığı, kornaların bir dua değil lanet gibi yükseldiği bir bekleme odası.

Bu metal ve duman yığının arasında, gölgelerin bile sığınacak yer bulamadığı o dar şeritlerde, bir kadın yürüyordu.

Adı Müjgandı.

Yetmişini çoktan devirmişti. Bir zamanlar Boğaz’daki yalıların mermer merdivenlerinden inerken eteklerinin hışırtısı duyulan o zarif kadın, şimdi yamalı bir basma eteğin içinde, dizlerindeki romatizma ağrılarıyla boğuşarak adım atmaya çalışıyordu.

Sırtı, taşıdığı yükten ziyade hayatın görünmez kırbacıyla iki büklüm olmuştu. Kolunda taşıdığı hasır sepet, onun yeni kimliğiydi. Sepetin örgülerinden bazıları kopmuş, yerlerine plastik iplerle düğüm atılmıştı. İçinde renkli kâğıtlara sarılı ucuz nane şekerleri, markası belirsiz kâğıt mendiller ve birkaç şişe ılık su duruyordu.

Bu sepet, bir zamanlar kristal kadehlerde sunulan şerbetlerin, gümüş tepsilerde ikram edilen lokumların yerini almıştı. Kaderin zalimce bir ironisiydi bu: Eskiden başkalarının ağızlarını tatlandırmak için emirler veren kadın, şimdi hayatta kalmak için başkalarının ağzını tatlandırmaya muhtaçtı.

Müjgan, duran trafiğin arasında bir hayalet gibi süzülüyordu. Güneş, yüzündeki derin vadilere dolmuş, alnındaki ter damlalarını birer inci tanesi gibi parlatmıştı. Ama bu inciler, bir gerdanlık değil; eziyetin damlalarıydı.

Siyah bir cipin yanına yaklaştı. İçerideki adam telefonda bağırıyordu. Sözleri camın ardından duyulmuyordu ama el kol hareketlerinden, yüzünün şekil değiştirişinden siniri okunuyordu. Müjgan cama hafifçe vurmaya cesaret edemedi. Adamın öfkesi, camdan bile hissediliyordu. Devam etti.

Bir sonraki araç, modifiye edilmiş bir taksiydi. Şoför sigara içiyordu. Dumanı, Müjgan’ın yüzüne üfledi. Müjgan öksürdü, başını çevirdi. Gururu, o dumanla birlikte boğazına kaçtı, yaktı ama yine de ses çıkarmadı.

Onun için bu trafik bir pazar yeri değildi. Bir savaş meydanıydı. Her araç, fethedilmesi gereken bir kale; her inen cam, bir lütuf kapısıydı.

Tam o sırada, kavşağın en önünde kırmızı ışık yandı. Araçlar, birbiri ardına yığılan domino taşları gibi durdu. Fren lambalarının agresif kırmızısı, gri asfaltı kana buladı.

Bu yığılmanın ortasında, diğerlerinden farklı duran bir araç belirdi.

Metalik gri, uzun şasili, son model bir sedan…

Gövdesi o kadar pürüzsüz, o kadar temizdi ki etrafındaki tozlu, çamurlu araçların aksini kendi kaportasında bir ayna gibi yansıtıyordu. Krom detayları güneşin altında göz kamaştırıcı birer bıçak gibi parlıyordu. Bu araba, bu kaotik sokağa ait değildi; başka bir galaksiden yanlışlıkla bu dünyaya düşmüş steril bir kapsül gibiydi.

Direksiyonunda, şoförü olmayan, yalnız bir adam oturuyordu.

Adnan Bey.

Elli yaşlarında, saçlarına düşen kırlar bile özenle tasarlanmış gibi duran, yüz hatları mermerden yontulmuşçasına donuk bir adam. Üzerindeki lacivert İtalyan kesim ceket, omuzlarına kusursuzca oturmuştu. Boynundaki kravatın düğümü, Öklid geometrisini kıskandıracak kadar simetrikti.

Arabanın içi, dışarıdaki vahşi dünyadan tamamen yalıtılmıştı. Çift katmanlı akustik camlar, dışarıdaki korna seslerini, satıcıların bağırışlarını ve motor gürültülerini bir fısıltıya indirgemişti. İçeride sadece klimanın ince, düzenli uğultusu ve hoparlörlerden çok kısık sesle yayılan bir klasik müzik eseri duyuluyordu.

Gösterge panelindeki dijital termometre, dışarıdaki 38 dereceye inat, içerinin sabit 21 derece olduğunu gösteriyordu. Adnan, deri direksiyonu nazikçe, neredeyse bir piyanistin tuşlara dokunduğu gibi tutuyordu. Elleri bakımlıydı; tırnak diplerinde kir, avuç içlerinde nasır yoktu. Sol bileğindeki İsviçre yapımı saatin tik takları, onun hayatının ritmiydi: dakik, pahalı ve duygusuz.

Dikiz aynasından, arkasındaki araç kuyruğuna baktı. Yüzünde belli belirsiz bir tiksinti ifadesi oluştu.

“Karıncalar,” diye düşündü.

İnsanların bu telaşını, ter kokulu mücadelesini anlamıyordu. Daha doğrusu anlamayı artık reddediyordu. Yıllar önce o da o “karıncalardan” biriydi. Bahçıvan babasının nasırlı ellerinden tutarak yürüdüğü toprak yolları, yırtık ayakkabıları hatırlıyordu. Ama o hatıraları, zihninin en karanlık mahzenine kilitlemiş, üzerine de paradan ve başarıdan kalın duvarlar örmüştü.

Şimdi o mahzenin kapısını kimse açamazdı.

Işık sayacına baktı. 88 saniye…

Sonsuzluk gibi gelen bir süre.

Yan koltuktaki deri çantasına uzandı, tabletini almak istedi, vazgeçti. Başını cama çevirdi. Koyu renkli cam filminin arkasından dışarıyı izlemeye başladı. Bu film, onu sadece güneşten değil, dışarıdaki sefaletin göz temasından da koruyordu. O, içeriden her şeyi görüyor ama dışarıdan kimse onun ruhundaki boşluğu göremiyordu.

Gözleri, araçların arasında dolaşan yaşlı kadına takıldı.

Müjgan, iki araç öndeydi. Bir kamyonetin yanındaydı. Adnan, kadının yürüyüşünü izledi. Bir romancının soğukkanlı merakıyla, Flaubert’in detaycılığıyla inceledi onu.

Eteğinin ucundaki çamur lekesini gördü. Ayakkabısının topuğunun yana basışını… Sepeti tutan elindeki damarları, güneşin altında parşömen kağıdı gibi incelmiş deriyi…

“Neden?” diye sordu kendi kendine, sesi çıkmadan.
“Neden evinde oturmuyor? Bu sıcakta, bu egzoz dumanının içinde ne arıyor?”

Adnan için yoksulluk, bir istatistikti. Bir “başarısızlık göstergesi”. O kadının bir hikayesi, bir geçmişi, bir zamanlar sevdiği ve sevildiği gerçeği, onun analitik zihninde yer bulamıyordu. O sadece trafiği aksatan bir unsurdu.

Kamyonet şoföründen azar işiten Müjgan irkildi, geri çekildi. Dengesini kaybeder gibi oldu ama düşmedi. Sepetini göğsüne bastırdı. Sanki o sepet, onu hayata bağlayan tek halattı.

Sonra ağır ağır, sıradaki araca, o gri, parlak, ulaşılmaz kaleye doğru yürümeye başladı.

Adnan, kadının kendisine doğru gelişini izlerken midesinde garip, tanımsız bir kasılma hissetti. Bu acıma değildi, korku da değildi. Bu, unutulmuş bir şeyin tozlu sandıktan çıkan eski kokusu gibi, rahatsız edici bir aşinalıktı.

Müjgan, gri sedanın yanına geldiğinde cam o kadar koyuydu ki içeride kimin olduğunu göremedi. Sadece kendi yorgun, terli, yaşlı yüzünü gördü o siyah camda.

Bir zamanlar İstanbul’un en güzel kadınlarından biri olan o yüze baktı. Şimdi o yüzde sadece asfaltın griliği ve güneşin sarısı vardı. Titreyen elini kaldırdı, kemikli parmaklarının eklemleriyle cama vurdu.

Tık. Tık.

Bu ses, Adnan’ın steril dünyasına inen ilk balyoz darbesiydi. Ses yalıtımı bile bu sesi kesememişti. Çünkü bu ses camdan değil, vicdandan geliyordu.

Işık sayacı 45 saniyeyi gösteriyordu. Zaman daralıyor, geçmiş yaklaşıyordu.

Adnan, camın dışından gelen o cılız, kemikli sesi duydu. Tık. Tık. Bu ses, bir parmağın değil, adeta bir kemiğin cama çarpma sesiydi. Kuru, ritimsiz ve çaresiz.

Başını ağır ağır sola çevirdi. Bakışları ön camdaki trafik karmaşasından ayrılıp yan camdaki siyah filme odaklandı. Aradaki o ince film tabakası, dışarıdaki dünyayı sepya bir fotoğraf gibi solduruyordu.

Önce eli gördü. Cama yaslanmış, destek almaya çalışan bir el. Derisi o kadar incelmişti ki altındaki mavi damarlar, coğrafya atlasındaki nehirler gibi kabarık ve düğüm düğümdü. Güneş lekeleri, beyaz tenin üzerinde kahverengi adacıklar oluşturmuştu. Tırnakları kısa kesilmişti ama temiz değildi; tırnak diplerine asfalt tozu, şekerin yapışkanlığı ve sefaletin kiri dolmuştu.

Adnan, bu ele bakarken istemsizce kendi eline baktı. Direksiyonu tutan o pürüzsüz, nemlendirici sürülmüş, manikürlü eline…

İki el arasında sadece birkaç milimetrelik cam vardı; ama aslında aralarında yüzyıllar, sınıflar ve kaderler kadar büyük bir uçurum uzanıyordu.

Sonra yüzü gördü.

Kadın, güneşi engellemek için diğer elini alnına siper etmiş, cama doğru eğilmişti. İçeriyi görmeye çalışıyordu ama nafileydi. Adnan, görünmez olmanın verdiği röntgenci rahatlığıyla onu izlemeyi sürdürdü.

Zaman, o yüzün üzerinde bir heykeltıraş gibi değil, bir vandal gibi çalışmıştı. Her santimini derin çizgilerle oymuş, alnındaki kırışıklıkları çözülmesi imkânsız bilmecelere dönüştürmüştü. Yanakları çökmüş, elmacık kemikleri deriyi yırtacakmış gibi sivrilmişti. Dudakları susuzluktan ve sıcaktan çatlamış ince bir pembe çizgiye dönüşmüştü. Başındaki eski, kenarları yıpranmış eşarp, terden alnına yapışmıştı.

Kadın dudaklarını kıpırdattı. Çift cam sesi neredeyse tamamen yutuyordu ama Adnan dudakları okuyabildi:

“Taze nane şekeri var evladım… Almaz mısın?”

Sözcükler, camın yüzeyinde buhar olup uçtu.

Adnan elini “hayır” anlamında kaldırmak üzereydi. Bu, onun için bir refleksti. Dilencileri ve satıcıları savuşturmak için kullandığı, yüzüne bile bakmadan yaptığı o küçümseyici el hareketi…

Ama eli havada asılı kaldı.

Kadın, cevabı duymak için yüzünü cama biraz daha yaklaştırdı ve gözlerini kıstı. Güneş ışığı, kadının yüzüne belirli bir açıyla vurdu ve göz bebeklerini aydınlattı.

Ela…

Sıradan bir ela değil; içinde yeşil harelerin dans ettiği, bal rengiyle karışık, derin, mağrur ve hüzünlü bir ela.

Adnan’ın nefesi kesildi. Kalbi göğüs kafesine sert bir yumruk attı.

Güm!

O gözler… O gözlerin kenarındaki hafif yukarı çekik ifade… Zihnindeki o kilitli mahzenin kapısı, paslı menteşelerin gıcırtısıyla değil, bir patlamayla açıldı.

Arabanın steril deri kokusunun yerini birdenbire çok keskin, baş döndürücü bir koku aldı: menekşe…

Taze, pudralı, asil bir menekşe kokusu.

Zaman geriye sardı. Kırk yıl öncesine…

Asfalt yoktu. Kornalar yoktu. Adnan on yaşındaydı. Ayağında lastik çizmeler, üzerinde bahçıvan babasının diktiği bol bir pantolon vardı. Boğaz’daki ihtişamlı bir yalının arka bahçesindeydi. Çamurlu ellerini önlüğüne siliyordu.

Yalının devasa meşe kapısı aralıktı. İçeriden piyano sesi geliyordu. Chopin’in bir noktürnü… Hüzünlü, akıcı, kristal gibi…

Adnan, kapı aralığından içeri baktı. Salonun ortasında, siyah kuyruklu bir piyanonun başında o oturuyordu.

Müjgan Hanım. Yalıların kuğusu.

Üzerinde mor ipekten bir elbise vardı. Saçları kusursuz bir topuz yapılmış, boynunda inciler parlıyordu. Elleri, o bembeyaz zarif eller, tuşların üzerinde kelebek gibi uçuyordu.

Müjgan Hanım başını çevirip kapıdaki küçük çamurlu çocuğa bakmış, gülümsemişti.

— Gel Adnan, demişti. Müziği sevdin mi?

Adnan içeri girmeye cesaret edememişti.

— Çok güzel efendim, diyebilmişti sadece.

Müjgan Hanım piyanonun başından kalkıp ona doğru yürümüştü. O yürüdükçe menekşe kokusu bir dalga gibi yayılmıştı. Eline beyaz bir zarf tutuşturmuştu.

— Bunu babana ver, demişti. Okul masrafların için. Sen zeki bir çocuksun Adnan. O çamurun içinde kalmamalısın. Okumalısın ve bir gün… bir gün sen de piyano çalabilecek kadar temiz ellere sahip olmalısın.

Adnan, arabanın içinde titreyerek kendine geldi. Gözleri hâlâ camın dışındaki ela gözlere kilitliydi.

O menekşe kokulu kadın, o zarafet abidesi, o ulaşılmaz hayal şimdi camın öbür tarafındaydı. Tozun, kirin, egzoz dumanının içinde… Sepetinde pırlantalar değil, bir liraya satılan ucuz şekerler vardı. Mor ipek elbisesi yoktu, terden sırılsıklam olmuş basma bir entari vardı.

Ama gözleri… O ela gözler hâlâ aynıydı. Sadece ışığı sönmüş, yerine derin bir kuyu açılmıştı.

— Müjgan Hanım… diye fısıldadı Adnan.

Sesi arabanın sessizliğinde boğuldu. Boğazında acı bir yumru oluştu. Bu yuttuğu bir nane şekeri değil, vicdanın ta kendisiydi.

İçerden ses gelmeyince, Müjgan’ın yüzündeki zoraki satıcı gülümsemesi yavaşça soldu. Yerine, sonsuz yorgunluk ifadesi geri geldi.

“Kısmet değilmiş,” diye mırıldandı kendi kendine. Sepetini düzeltti, cama yasladığı elini çekti. El ini çektiği yerde camın üzerinde yağlı, buharlı bir parmak izi kaldı.

Adnan o ize baktı. O iz, Müjgan’ın varlığının kanıtıydı. O leke, Adnan’ın kusursuz, pürüzsüz hayatına sürülen tek gerçek lekesiydi.

Müjgan, arkasını dönüp gitmek üzereydi. Adnan’ın beyni gördüğü şeyi reddetmeye çalışıyordu.

“Yanlış… Bu olamaz. O Müjgan olamaz. Sadece benziyor…”

Ama biliyordu. Flaubert’in dediği gibi, gerçek bazen öyle çıplaktır ki gözlerimizi kamaştırır.

Gördüğü şey gerçekti. O kadın, Müjgan’dı.

Ve Adnan o an anladı ki, o steril cam fanusun içinde güvende değildi. Geçmiş, bir hayalet gibi gelmiş ve cama yapışmıştı.

Eli kapı koluna gitti, çekindi. Ne ile yüzleşeceğinden korktu? Kadının yıkımıyla mı, yoksa kendi vefasızlığıyla mı?

Işık sayacına baktı. 30 saniye.

Karar vermeliydi. Ya gaza basıp gidecek, o menekşe kokusunu egzoz dumanına boğacaktı ya da camı indirip acı gerçekle nefes alacaktı.

Titreyen parmağını cam açma düğmesine götürdü. O küçük plastik düğme, hayatının en ağır yükü gibi geldi. Bastı.

Vızz…

Elektrikli cam pürüzsüzce aşağı inmeye başladı. İçerideki pahalı, serin hava dışarıya hücum ederken, dışarıdaki sıcak, tozlu ve gerçek hava içeri doldu. Ve o havayla birlikte unutulmuş menekşe kokusunun hayaleti de…

Müjgan, camın açıldığını görünce yılların getirdiği şartlı refleksle hemen hareketlendi. Vücudu romatizmalara rağmen bir otomat gibi tepki verdi. Sepetini hafifçe kaldırdı, içinden ucuz jelatinli şekerlerden birini seçti.

Bu hareketinde bile eski günlerinden kalma farkında olmadığı bir zarafet kırıntısı vardı. Şekeri, sadaka ister gibi değil; ikram sunar gibi uzattı.

— Al beyim, dedi. Taze, naneli… Serinletir. Bereket versin.

Müjgan’ın eli, arabanın içine, o yasak sınıra doğru uzandı. Adnan o ele baktı. Arabanın bej deri döşemeleriyle Müjgan’ın güneşten kararmış, damarlı eli arasındaki kontrast, zenginlikle sefaletin en acımasız tablolarından biriydi.

Adnan şekeri almadı. Gözlerini Müjgan’ın yüzüne dikti. Bu mesafeden, çenesinin altındaki ince titremeyi, boynundaki derin çizgilere dolan teri, göz kenarlarındaki kaz ayaklarını… Ve en çok da o gözleri görebiliyordu.

O ela gözler, şimdi Adnan’a bir yabancıya bakar gibi bakıyordu. Tanıdık bir parıltı yoktu. Sadece umut ve korku karışımı mat bir ifade…

Müjgan, karşısındaki adamda bahçıvanın oğlu Adnan’ı görmüyordu. Sadece gri bir arabanın içindeki, belki şeker alır, belki almaz, zengin bir müşteriyi görüyordu. Zaman, Adnan’ı cilalamış, değiştirmiş, tanınmaz hale getirmişti.

Adnan yutkundu. Boğazındaki acı tat kelimelere dönüşmek için zorladı.

— Müjgan Hanım… dedi.

Bu iki kelime, kornaların ve motor seslerinin arasında havada asılı kaldı. Sesi fısıltı kadar alçaktı ama etkisi gök gürültüsü gibiydi.

Müjgan’ın eli havada dondu. Uzattığı şeker, parmaklarının arasında titredi. Vücudu, görünmez bir elektrik akımına kapılmış gibi kasıldı.

Bu isim…
Bu kavşağa ait değildi. Bu isim, yalıların, davetlerin, kristal avizelerin dünyasına aitti. Burada ona “teyze”, “abla”, “şekerci” derlerdi. “Hanım” eki, onun üzerinden düşeli yıllar olmuştu. O ek, onun için artık sadece kayıp bir uzuv gibi sızlayan bir hatıraydı.

Yavaşça başını kaldırdı ve Adnan’ın gözlerinin içine baktı. Göz bebekleri büyüdü. Bir anlığına mat perde kalktı, arkasından korkunç bir panik dalgası geçti.

Tanınmak…

Bu düşmüşlüğün ortasında, eski bir tanıdık tarafından görünmek… Bu, Müjgan için açlıktan, susuzluktan, hatta ölümden bile ağırdı. Gururu, son kalesiydi; şimdi o kale kuşatılmıştı.

Flaubert’in karakterleri gibi, zihni acı verici gerçeği reddetmek için savunmaya geçti. Elini hızla geri çekti, sanki Adnan’ın bakışı parmaklarını yakmıştı.

Başını iki yana salladı.

— Benzettiniz beyim, dedi. Karıştırdınız. Ben… ben Müjgan değilim.

Yalan söylüyordu. Ama bu, bir sahtekarın yalanı değil; onurunu korumaya çalışan bir kazazedenin çırpınışıydı.

— Sizsiniz, dedi Adnan, sesi titreyerek. Gözleriniz… Sizi tanımaz mıyım? Ben Adnan. Bahçıvan Yakup’un oğlu.

Bu detay, Müjgan’ın savunma duvarında kocaman bir gedik açtı. “Yakup…” Dudaklarından dökülen bu isim onu sendeletti. Sepetini göğsüne daha sıkı bastırdı.

— Hayır, dedi kendi kendine mırıldanır gibi. Hayır, hayır…

Tanınmak istemiyordu. Özellikle de bahçıvanın oğlu tarafından… Bir zamanlar burs verdiği, başını okşadığı, temiz elleri olsun dediği o çocuğun şimdi bu lüksün içinde; kendisinin ise bu pisliğin içinde olması… Bu tezat, taşıyamayacağı kadar ağırdı.

Adnan “Bekleyin!” diye seslendi ama Müjgan dönüp gitti. Bacakları titreyerek, araçların arasına, egzoz dumanlarının yoğun olduğu o anonim kalabalığa karışmak istedi.

Işık sayacı 15 saniyeye düşmüştü. Arkadaki araçlar, ışığın değişmek üzere olduğunu sezmiş, sabırsızca kornaya basıyorlardı.

Adnan direksiyonu sıkarken, içinden bir ses “Camı kapat, klimayı aç, bu sahneyi unut” diyordu. Bu, Adnan Bey’in bugüne kadar hep dinlediği sesti. Ama başka bir ses, çok daha eski, çok daha derin bir yerden fısıldıyordu:

“O kadın sana hayatını verdi. Sen ona sırtını mı döneceksin?”

Müjgan, yandaki bir kamyonetin arkasına doğru sendeleyerek yürüyordu. Güneş, açlık, sıcak çarpması ve o ani şok, direncini kırmıştı.

Adnan ani bir kararla emniyet kemerini çözdü. Tok diye çıkan ses, bir silahın emniyet mandalının açılması gibi duyuldu. Kapı koluna uzandı.

Arkadaki araçların kornaları çığlık çığlığa bağırıyordu:
— Yürü be kardeşim!
— Bas gaza!
— Burası podyum mu?!

Adnan, hiçbirini duymuyormuş gibi kapıyı itti ve dışarı çıktı.

Sıcak hava, egzoz dumanı ve korna kakofonisi, bir dalga gibi üzerine çullandı. Az önce Mozart’ın eşlik ettiği steril kabin bir anda yerini İstanbul’un çiğ gerçekliğine bıraktı.

Asfalta bastığında, el yapımı İtalyan ayakkabıları, erimiş katranın, yağın ve pislik karışımının üzerine değdi. Bir an irkildi. Bu zemin, ofisinin yumuşak halılarına, yalısındaki parkelere benzemiyordu. Bu zemin, hayatın en sert yüzüydü.

Ceketinin önünü ilikledi. Etrafında, bu sahneyi izleyen şaşkın yüzler vardı. Minibüs camına yapışmış meraklı gözler, taksi şoförlerinin yarı açık camlardan bakan başları… Kimse tam olarak ne olduğunu anlamıyordu.

Lacivert takım elbiseli adam, trafiğin ortasında, sepetli yaşlı bir kadının ardından yürüyordu.

Müjgan kaçıyordu. Adnan’ın indiğini görmemişti ama hissetmişti. Sırtına saplanan bakışların ağırlığını duyuyordu. Sepeti bacağına çarpıyor, içindeki şeker kutuları birbirine vuruyor, tıkır tıkır ses çıkarıyordu. Bu ses, kaçışının ritmiydi.

“Gitmeliyim… Kaybolmalıyım… Beni böyle görmemeli…”

Bir zamanlar piyanonun tuşlarına hükmeden kadın, şimdi kendi geçmişinin gözlerinden kaçıyordu.

Adnan, araçların arasından hızlı adımlarla ilerledi. Güneş, ensesini yakıyor ama o durmuyordu.

— Müjgan Hanım! diye seslendi.

Bu sefer sesi daha gürdü, daha çaresizdi.

Müjgan durmadı. Hızlanabildiği kadar hızlandı ama yaşlı kalbi bu tempoya dayanamıyordu. Nefesi kesiliyor, dünya etrafında dönüyordu.

Sonunda Adnan, iki araç arasında onu yakaladı. Önüne geçti, yolu kesti.

Sıcak asfaltın üzerinde, arabaların ve meraklı bakışların ortasında karşı karşıya geldiler.

Müjgan çarpmamak için durmak zorunda kaldı. Başını öne eğdi, yüzünü saklamaya çalıştı. Sepetini göğsüne siper etti.

Adnan nefes nefese kalmıştı ama duruşunu bozmadı.

— Benden kaçamazsınız, dedi. Sesi yumuşaktı ama içinde o eski saygı tınısı vardı. Lütfen yüzüme bakın.

— Bırak beni beyim, dedi Müjgan. Yanlışın var. Ben dilenci değilim. Şeker satarım, yoluma giderim. Bırak gideyim.

Hâlâ inkâr ediyordu. Çünkü kabul etmek, düşüşünü de kabul etmekti.

Adnan bir adım daha yaklaştı.

— Siz Müjgan Soylu’sunuz, dedi. Benim babam Yakup Efendi. Sizin bahçenizde ortancaları budardı. Ben o bahçede büyüdüm. Siz bana Chopin çaldınız. Hatırlamıyor musunuz?

“Chopin” kelimesi, Müjgan’ın savunma duvarını yerle bir etti. Omuzları sarsıldı. Yavaşça başını kaldırdı. Gözlerinden süzülen yaşlar, yanaklarındaki çizgilerden aşağı birer küçük dere gibi aktı.

Adnan’ın yüzüne baktı. O mermer gibi soğuk, önemli adamın yüzünün altında, kırk yıl önceki o ürkek, çamurlu çocuğu gördü.

— Adnan… dedi. Küçük Adnan…

Adnan başını salladı.

— Evet efendim, dedi. O küçük Adnan… Sayenizde okuyan, sayenizde bu takım elbiseyi giyebilen çocuk.

Müjgan acı bir gülümsemeyle kendi üstüne başına baktı. Yamalı eteğine, kirli sepetine…

— Bak ne hâle geldim, dedi. Senin bahçıvan baban bile benden daha iyi durumdaydı, Adnan. Utanıyorum… Yerin dibine girmek istiyorum. Beni böyle görmeni istemezdim.

Etraflarındaki korna sesleri azalmış, yerini tuhaf bir sessizliğe bırakmıştı. Sürücüler camlardan bu sahneyi izliyor, kimse bağırmıyor, kimse kornaya basmıyordu. Çünkü ortada bir kavga değil, çıplak bir trajedi vardı.

Adnan elini uzattı ve Müjgan’ın nasırlı, titreyen elini tuttu. Müjgan irkildi; kirli eli, Adnan’ın temiz elinin içinde kaybolmuştu.

— Utanması gereken siz değilsiniz, dedi Adnan. Flaubert’in acı gerçekçiliğiyle… Utanması gereken, sizi unutanlar, sizi bu asfalta terk eden “dostlarınız”… ve sizi arayıp bulmayan ben.

Müjgan elini çekmek istedi ama Adnan bırakmadı.

— Bitti, dedi. Bu çile bitti Müjgan Hanım. O sepeti yere bırakın.

— Bırakamam, dedi Müjgan. O benim ekmeğim. Ben dilenmem Adnan. Ben çalışırım.

— Biliyorum, dedi Adnan. Siz yalıların kuğususunuz. Eğilmezsiniz. Ama izin verin, bahçıvanın oğlu size yardım etsin. Bir borç ödemesi olarak değil; bir evlat vazifesi olarak.

Müjgan, Adnan’ın gözlerinin içine baktı. Orada acıma yoktu. Sadece derin bir minnet ve saygı vardı. Bu bakış, yıllardır hissettiği değersizlik duygusunu bir nebze olsun hafifletti.

— Zaman ne garip, dedi. Bir zamanlar ben sana el verirdim yukarı çıkman için… Şimdi sen bana el veriyorsun, düştüğüm yerden kalkmam için.

Adnan buruk bir gülümsemeyle başını eğdi.

— Hayat bir tahterevalli, Müjgan Hanım, dedi. Bazen yukarıdasınız, bazen aşağıda. Önemli olan, o tahtanın üzerinde yalnız olmamak.

Tam o sırada, polis sireni duyuldu. Bir trafik polisi motosikletiyle yaklaşıp:

— Beyefendi, hanımefendi… Lütfen yolu açalım, dedi.

Gerçeklik, sahneye geri dönmüştü. Büyü bozulmak üzereydi.

Adnan toparlandı.

— Gidelim, dedi. Arabaya binin, sizi evinize bırakayım. Ya da nereye isterseniz.

Müjgan, lüks sedana baktı. Sonra kendi sepetine… Bir tercih yapmalıydı. Gururunu koruyup bu asfaltta erimeye devam mı edecekti, yoksa uzatılan eli tutup geçmişle yüzleşecek miydi?

Derin bir nefes aldı.

— Arabana binemem oğlum, dedi. Üstüm başım kirli… Koltukların kirlenir.

Adnan, gözleri dolu dolu güldü.

— Kirlenirse kir­lensin, dedi. Dünyanın en güzel kirlenmesi olur o.

Müjgan’ın koluna girdi. Şık takım elbiseli adam ve basma etekli yaşlı kadın, trafiğin ortasında, şaşkın bakışların altında arabaya doğru yürüdüler.

Bu yürüyüş, bir podyum yürüyüşünden daha ihtişamlı, bir cenaze yürüyüşünden daha vakurdu.

Arabaya bindiklerinde dışarının gürültüsü kapı kapanınca kesildi. Klimanın serin havası, Müjgan’ın terli yüzüne değdi.

Müjgan, koltuğun ucuna ilişmişti. Sırtını yaslamaya korkuyor, basma entarisinin tozunun bej deriyi kirleteceğini düşünüyordu. Sepetini kucağında, göğsüne bastırmıştı.

Adnan, arabayı dikkatle sürmeye başladı. Bir süre kimse konuşmadı.

— Nasıl oldu? diye sordu Adnan sonunda. Yargılayan bir hakim gibi değil; teşhis koymaya çalışan bir doktor gibi…
— Müjgan Hanım, o imparatorluk nasıl çöktü? O yalı, o hayat… nasıl bu sepete sığdı?

Müjgan, camdan dışarı akıp giden şehre baktı. Binalar değişmiş, insanlar çoğalmış, vefa azalmıştı.

— Bir gecede olmadı, Adnan, dedi. Çöküş, deprem gibi gürültüyle gelmedi. Termitler gibi geldi. Sessiz, yavaş ve içeriden kemirerek…

Derin bir nefes aldı.

Kumar borçları, iflas eden şirketler, kapıya dayanan alacaklılar… Gümüş şamdanların, antika tabloların, İran halılarının birer birer evden gidişi… En çok da siyah kuyruklu piyanonun, evden çıkarken arkasından bakışı…

— O gün, dedi. Piyanoyu götürdükleri gün, evdeki müzik sustu Adnan. Bir evde müzik susarsa, orada hayat da biter.

“Dostlar”ın telefonlarının nasıl sustuğunu, davet kapılarının nasıl kapandığını anlattı. “Sosyete, acıdığı birini sofraya oturtmaz,” dedi. Küçük daireler, bodrum katlar, kalp kriziyle giden koca, cenaze masrafları için satılan son küpeler… Ve sonunda o sepet.

— Dilenmedim, dedi. Bu yaşıma kadar kimseye el açmadım. Şeker sattım, mendil sattım. Kendi ekmeğimi taştan çıkardım. Ama bazen… o ışıklarda beklerken, bir zamanlar verdiğim davetleri hatırlıyorum. Kendime soruyorum: Bu bir ceza mı? Yoksa hayatın bana, “Sen hiçbir şey değilsin,” demesinin bir yolu mu?

Adnan, arabayı Boğaz yoluna kırmıştı. Deniz, güneşin altında elmas tarlası gibi parlıyordu. Yüksek duvarların ardında, erguvan ağaçlarının gölgesinde beyaz ahşap bir yalı belirdi.

Soylu Yalı.

Duvarları boyanmış, çatısı onarılmış, bahçesi çiçeklerle donatılmıştı. Adnan, arabayı yalının ağır demir kapısının önünde durdurdu.

Müjgan başını kaldırdı, eli ağzına gitti.

— Burası… dedi. Neden buradayız, Adnan? Beni öldürmek mi istiyorsun? Geçmişimi mezar taşı gibi önüme mi dikiyorsun?

Adnan kontağı kapattı. Motor sustu.

— Hayır efendim, dedi. Ben bu yalıyı altı ay önce satın aldım.

Müjgan dona kaldı.

— Sen mi?..

— Evet. Başkası alsa otopark yapacaktı ya da otele çevirecekti. İzin veremezdim. Çünkü bu evin duvarlarında sizin Chopin’leriniz yankılanıyor. Bu bahçenin toprağında babamın emeği var.

Cebinden ağır, pirinç bir anahtar çıkardı.

— İçerisi boş değil, dedi. Eşyalarınızın bir kısmını müzayedelerden geri topladım. Piyanonuz… Salonda. Akordu yapıldı. Sizi bekliyor.

Müjgan, duyduklarını algılayamıyordu.

— Ne demek istiyorsun? Beni… hizmetçi olarak mı alacaksın? Bahçıvanın oğlu, eski hanımına iş mi veriyor?

Bu düşünce bile onu incitmemişti; eski evinde hizmetçi olmak bile asfalttan iyiydi. Ama Adnan başını iki yana salladı.

Kucağındaki sepeti nazikçe alıp arka koltuğa bıraktı. Müjgan’ın ellerini tuttu.

— Hizmetçi değil, dedi. Sahibi. Tapusuyla, anahtarıyla, her şeyiyle.

— Delirdin mi sen? Bu servet değerinde. Ben bunu kabul edemem. Sana ne verebilirim ki? Bir paket nane şekerimden başka neyim var?

— Siz bana hayatımı verdiniz, dedi Adnan. O gün o zarfı vermeseydiniz, ben şimdi o ışıklarda su satıyor olabilirdim. Siz bana bir gelecek verdiniz. Ben ise size sadece geçmişinizi geri veriyorum. Bu bir lütuf değil Müjgan Hanım. Bu, vadesi dolmuş bir borç ödemesi.

Anahtarı, Müjgan’ın avuçlarına bıraktı. Metalin soğukluğu, tenini yaktı.

— Girin içeri, dedi. Piyanonun başına geçin. O müziği tekrar başlatın. Çünkü o müzik sustuğundan beri İstanbul’un tadı yok.

Yalının ağır kapısı açıldığında, serin ve tozlu bir hava onları karşıladı. İçeride, zamanın durduğu yerlere özgü bir koku vardı: eski ahşap, mermer, biraz da naftalin…

Yüksek tavanlar, kristal avizeler, denize bakan dev pencereler… Mobilyalar değişmişti ama ruh aynıydı.

Salonun ortasında, pencerenin önünde siyah kuyruklu piyano duruyordu. Cilası, güneşte parlıyor, adeta “Hoş geldin,” der gibi ışıldıyordu.

Müjgan’ın dizlerinin bağı çözüldü. Sepetini yere bıraktı. O hasır sepet, bu salonun ortasında garip, ama çok gerçek bir leke gibi kaldı.

Piyanoya doğru yürüdü. Tabureye oturdu. Ellerini dizlerinin üzerine koydu. Sonra yavaşça havaya kaldırdı.

Bu eller bir zamanlar, Chopin’in en zor pasajlarını kuğu zarafetiyle çalan ellerdi. Şimdi romatizmadan şişmiş, eklemleri bozulmuş, güneş lekeleri ve nasırlarla doluydular. Tırnak aralarında hâlâ kömür karası bir kir birikmişti.

Ellerine baktı, piyanoya baktı.

İşaret parmağını uzatıp klavyenin ortasındaki “do” tuşuna bastı.

Tın…

Ses, salonda yankılandı. Saf, temiz, kusursuz bir ses… Yıllar boyunca susturulmuş bir anının küllerinden yükselen ilk nota…

Ama Müjgan elini hızla geri çekti. Sanki tuş, elini yakmış gibi.

— Yapamam, dedi kısık sesle. O parmaklar gitti, o ruh gitti. Bu piyano bana ait değil artık. O Müjgan Soylu’ya aitti. Ben ise…

Gözleri, yerdeki sepete kaydı.

— Ben ışıklardaki şekerci teyze’yim.

Adnan yana geldi.

— Öğrenirsiniz, dedi. Tedavi olursunuz. Elleriniz iyileşir…

Müjgan başını iki yana salladı. Yüzünde acı ama bilgece bir gülümseme belirdi.

— Kırılan vazo yapışır Adnan, dedi. Ama suyu tutmaz. Sen bana geçmişimi geri vermek istedin. Çok yüce bir kalbin var. Ama geçmiş, ölü bir ülkedir evladım. Oraya vizesiz girilmez. Benim vizem yıllar önce iptal oldu.

Ayağa kalktı. Piyanonun kapağını, bir tabutu kapatır gibi yavaşça indirdi.

— Bu ev, dedi, etrafına bakarak. Bu ev senin başarın, senin zaferin. Benim değil. Ben burada yaşarsam, sadece kendi hayaletimle dans ederim. Ve inan bana, hayaletler iyi dans partnerleri değildir.

Adnan’ın omuzları düştü.

— Peki… ne yapacaksınız? O ışıklara, o egzoz dumanına geri mi döneceksiniz?

Müjgan, Adnan’ın yakasına dokundu.

— O ışıklar benim gerçeğim, Adnan, dedi. Ben orada kendi ekmeğimi kazanmanın onuruyla duruyorum. Burada ise senin merhametinin gölgesinde oturacağım. Yalıların kuğusu, bir sığıntı olamaz. Kuğu ölürse… ayakta ölür.

Adnan artık ağlıyordu. Sessiz, çocukça bir ağlayışla…

Müjgan cebine uzandı. Buradan çıkardığı, buruşmuş, yarısı yenmiş bir nane şekeri paketini piyanonun üzerine koydu.

Siyah cilalı kapağın üzerinde, o ucuz renkli kâğıt, tuhaf bir asaletle parladı.

— Bu, dedi, benim sana son hediyem olsun. O gün verdiğim zarfın karşılığı değil elbette ama varım yoğum bu.

Sonra Adnan’ın yanaklarını nasırlı elleriyle sildi.

— Ağlama, bahçıvanın oğlu, dedi. Sen başardın. Temiz ellerin var. Ve en önemlisi, temiz bir kalbin var. Bu bana yeter.

— Şimdi beni bırak. Benim ışığım yeşile döndü. Gitmem gerek.

Yerdeki sepeti koluna taktı. Omuzlarını dikleştirdi. Bacakları hâlâ ağrıyordu, ama adımlarında eski büyük hanımefendinin gölgesi vardı.

Ağır kapıyı açıp çıktı. Bahçeden yürüdü; babasının ektiği ortancaların yanından, erguvanların gölgesinin altından geçerek demir kapıya vardı.

Sokağa çıktığında, sıcak hava yüzüne çarptı. Korna sesleri, insan kalabalığının uğultusu, şehir diye bildiği cehennemi yeniden kollarını açtı.

Adnan, salonun penceresinden baktı. Gri hırkası, tozlu eteği ve hasır sepetiyle, kalabalığın içinde küçüle küçüle uzaklaşırken, bir süre gözleriyle takip etti.

Sonra piyanonun yanına gitti. Müjgan’ın bıraktığı nane şekeri paketine baktı. Paketi açtı, bir tanesini ağzına attı.

Tadı keskin, ferahlatıcı ama bir o kadar da yapaydı. Boğazını yaktı. Gözleri doldu.

Piyano kapağındaki yansımasına baktı; devasa, milyon dolarlık bir yalının ortasında tek başına duran bir adam…

Dışarıda trafik ışıkları kırmızıdan yeşile dönüyor, insanlar koşuşturuyor, herkes kendi küçük kıyametine yetişmeye çalışıyordu.

Boğaz’dan hafif bir rüzgar esti. Menekşe kokusu yoktu.

O koku, Müjgan kapıdan çıktığı an, denizin tuzlu kokusuna karışarak, geride sadece hafif bir sızı ve bir insanlık dersi bırakmıştı.

Ve Adnan, kendi kendine fısıldadı:

“Temiz ellerim var belki… Ama asıl mesele, temiz kalbi olanların önünde eğilmeyi bilmekmiş.”

O gün, menekşe kokusu asfalt tozunun arasında kayboldu.
Ama o kokunun hatırası, Adnan’ın ruhunda, ömür boyu silinmeyecek bir iz bıraktı.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News