Yaşlı teyze her gün 4 yetimi besledi. 15 yıl sonra minnetle geri döndüler!

MAVİ MİSKETİN BORCU
Yanıklar Köyü’nde bir tas çorbanın, bir köyün vicdanını nasıl uyandırdığına dair uzun bir hikâye.
Bölüm 1 — Tozun Üstüne Düşen Gölge
Yanıklar Köyü’nün yazı, başka yerlerin yazına benzemezdi. Burada güneş sadece ısıtmaz; ağırlık yapardı. Kerpiç evlerin çatlaklarına dolan ışık, öğleye doğru bir cezaya dönüşür, meydandaki yaşlı çınarın gölgesi bile sanki “idare et” der gibi küçülürdü.
O gün köyde sıradan bir gün başlayacaktı: kahvede tavla sesi, uzakta traktör homurtusu, arada bir köpek havlaması… Ama öğlenin tam ortasında ufuk çizgisinden yükselen toz bulutu, köyün rutinini bir bıçak gibi kesti.
Üç siyah sedan, bozuk yola aldırmadan ağır ağır meydanın içine girdi. Lastikleri sanki bu taşları hiç tanımıyordu. Kaportaları güneşte parlıyor, motorları düşük bir tehdit gibi mırıldanıyordu. Köy kahvesindeki ihtiyarların eli havada kaldı; çay bardağı dudağa gidemedi. Kadınlar perdeleri aralayıp çocukları geriye çekti. Yanıklar’da siyah araba demek, genellikle iki şeyden biriydi: ya devlet, ya bela.
Arabalar çınarın önünde hizalandı. Kapılar aynı anda açıldı. İçlerinden inen adamlar, buraya ait değildi; takım elbiseleri fazla düzgündü, ayakkabıları fazla parlaktı, yüzlerindeki ifade fazla alışkındı—şehir hayatının telaşıyla sertleşmiş bir alışkanlık.
Önde yürüyen esmer adam, güneş gözlüğünü çıkardı. Meydana bakmadı; kahveye, muhtara, meraklı kalabalığa hiç bakmadı. Bakışı doğrudan, meydanın kenarındaki üç tekerlekli seyyar tezgâha kilitlendi.
Tezgâhın başında Fatma Teyze vardı.
Fatma Teyze’nin yaşı, köyün taşıyla toprağıyla yarışırdı. Yazması yamalı, fistanı soluktu. Elleriyse hayatın haritası gibiydi: çatlak, nasır, yanık, iz… O an dünyanın en önemli işini yapıyordu; isli alüminyum tencerede bulgur pilavını karıştırıyordu. Salçanın kokusu yükseliyor, lüks arabaların yeni deri kokusuna karışıp garip bir ironi yaratıyordu.
Dört adam tezgâhın önünde durdu. Öndeki adam, sanki bir mahkemenin kararını okumaya gelmiş gibi sakindi.
Fatma Teyze başını kaldırmadan konuştu:
“Çekilin gölge etmeyin. Müşteri bekliyorum.”
Adamın sesi yumuşaktı ama taşı çatlatacak kadar ağır:
“Bizim karnımız tok, Fatma Teyze. Ama… ruhumuz aç.”
Fatma Teyze kepçeyi durdurdu. Bir anlık sessizlikte sadece tencerenin dibindeki küçük kaynama sesi duyuldu. Yaşlı kadın başını yavaşça kaldırdı. Adamın yüzünde tanıdık olmayan hiçbir şey yoktu; ama gözlerinde, bir yerlerde saklı duran eski bir çocuğun gölgesi vardı.
Adam cebine elini attı.
Köyün içi ürperdi; kimisi “silah” diye düşündü, kimisi “para” dedi. Adam avucunu açtığında ise metal tezgâhın üstüne küçük bir şey bıraktı.
Mavi bir misket.
Misketin tezgâha çarpan sesi, meydandaki sessizliği parçaladı:
Tik.
Fatma Teyze’nin yüzü değişti. Gözbebekleri büyüdü; sanki meydan bir anda silindi, güneş geri çekildi, yaz rüzgârı kış ayazına döndü.
Mavi misket, bir cam parçası değildi artık. Bir kapıydı.
Bölüm 2 — Ayazın İçinden Gelen Dört Gölge
On beş yıl önceydi.
Yanıklar Köyü’nün kışı, insana “yalnızlığı” öğretirdi. Kar yağarken sadece yollar kapanmaz, kalpler de kapanırdı. O yıl kar erken bastırmış, rüzgâr kerpiç duvarların arasından bıçak gibi geçerken köy “idare”nin ötesine düşmüştü.
Fatma Teyze o zaman da yalnızdı. Kocası yıllar önce dönmemiş, çocuğu olmamış, elinde avucunda bir tezgâh, bir de inatçı bir merhamet kalmıştı. Köylü ona “Deli Fatma” derdi; çünkü kendi açken kuşa yem atar, cebindeki son parayı sokak kedisine mama diye harcardı. Köy aklına göre bu, merhamet değil “akılsızlık”tı.
O kış köye dört çocuk geldi.
Kimsesizdiler. Nereden geldikleri belirsizdi; sanki karla birlikte sürüklenmiş gölgelerdi. En büyüğü on yaşındaydı, en küçüğü altı. Üstleri başları yırtık, yüzleri is içinde… Ama gözleri canlıydı. Açlık, gözlerinde bir parıltı yapar; insanı hem vahşi hem gururlu kılar.
Köy onları istemedi. “Hırsız bunlar,” dediler. “Uğursuzluk getirirler.” Camii avlusunda uyuduklarında kovuldular. Ahıra sığındıklarında “samanı kirletiyorlar” diye taşlandılar. Bakkalın önünde durduklarında “defolun” diye bağırıldı.
Fatma Teyze onları ilk kez tezgâhını kurarken gördü. Dört gölge, uzaktan tencereye bakıyordu. Tarhana çorbasının dumanı havaya karışıyor, çocuklar sanki buharı yiyerek doymaya çalışıyordu.
En büyükleri bir gün cesaretini topladı. Tezgâha yaklaştı. Sesi titriyordu; soğuktan mı, aşağılanmaktan mı belli değildi.
Fatma Teyze “Aç mısın?” demedi. Çünkü aç birine “aç mısın” demek, tokun kibri gibi gelirdi ona. Sadece sordu:
“Ne istersin evladım?”
Çocuk yırtık cebinden bir şey çıkardı. Avucunu sanki içinde altın varmış gibi sıkı sıkı kapatmıştı.
“Param yok,” dedi. “Ama… takas yaparım.”
Fatma Teyze kaşlarını kaldırdı.
“Neyin var?”
Çocuk avucunu açtı. Mavi misket, solgun kış ışığında bir damla gökyüzü gibi parladı.
“Babamdan kaldı,” dedi çocuk. “Uğurlu derdi. Bir tas çorba eder mi?”
Köyün kahvesindeki adamlar duysaydı gülerdi. Bir tas çorba karşılığında cam parçası… Dünyanın en “aptal” ticareti gibi görünürdü.
Fatma Teyze misketi eline aldı, güneşe tuttu, ciddiyetle inceledi. Sanki bir kuyumcu, elmas tartıyordu.
“Bu çok kıymetli,” dedi. “Bir tas etmez. Dört tas eder. Yanına da ekmek.”
Çocuk şaşkınlıkla baktı. O güne kadar kimse ona bir şeyin “değerli” olduğunu söylememişti; hele kendisinin getirdiği bir şeyin…
Çocuk geriye döndü, ıslık çaldı. Öteki üçü çalılıktan fırlayıp geldi: Murat, Sinan ve Ali. Adlarını Fatma Teyze o gün öğrendi. Dördü de tezgâhın başına dizildi.
Fatma Teyze tencereyi karıştırdı, kase kase doldurdu, ekmeği böldü. Çocuklar öyle iştahla yediler ki Fatma Teyze’nin boğazı düğümlendi.
Kendi payını ayırmadı.
Onlar yerken belindeki kuşağı biraz daha sıktı. Açlığını bastırmak için “Ben evde yedim,” dedi. “Yaşlı adam çok yemez zaten.”
O yalan, bir annenin yalanıydı: Çocuğun doymasını sağlayan en temiz yalanlardan.
Sonraki gün de geldiler.
Bu bir ritüele dönüştü. Bazen çocuklar takas için bir şey getirirdi: parlak bir taş, tuhaf şekilli bir dal, sokakta buldukları eski bir düğme… Bazen hiçbir şey bulamazlardı; o zaman Kenan bir hikâye anlatırdı. Fatma Teyze “Tamam,” derdi. “Hikâye de kıymetlidir.”
Çünkü o çocukların dilenci olmasını istemiyordu.
Onlara bir tas çorba değil, bir parça onur veriyordu: “Sen müşteri oldun,” diyordu. “Bu bir alışveriş.”
Kışın en sert gecesi geldiğinde fırtına köyün üstüne çöktü. Ertesi sabah Fatma Teyze tezgâhını kurdu, bekledi. Dört gölge gelmedi.
Öğleye kadar… akşama kadar…
Sonra jandarma aracı geçti. Kahvede dedikodu döndü: “Toplamışlar, yetimhaneye götürmüşler.” Bazısı rahatladı; bazısı “oh” dedi.
Fatma Teyze koştu. Nefesi tükenene kadar aracın arkasından gitti. Arka camda dört çift göz gördü—korku dolu, ama gururla dik.
Kenan cam buğusunun ardından kalbine vurdu. “Unutma” der gibi.
Araç virajı dönüp kaybolduğunda Fatma Teyze’nin elinde sadece mavi misket kaldı.
O misketi sakladı. “Bir gün dönerler” umudundan çok, o günün şahidi olsun diye.
Bölüm 3 — Misketin Sesi
Meydan yeniden yaz sıcağına dönse de Fatma Teyze’nin içi hâlâ ayazdı. Tezgâhın üstündeki mavi miskete baktı, parmaklarını uzattı, misketi avucunun içine aldı.
Avuç içi titredi.
“Oğul…” dedi. “Kenan… sen misin?”
Siyah takım elbiseli adamın yüzündeki sertlik çatladı. Bir iş adamının maskesi, bir çocuğun gözyaşıyla yere düştü. Kenan dizlerinin üstüne çöktü; pahalı pantolonunun toza bulanmasını umursamadı. Fatma Teyze’nin elini tuttu, alnına koydu.
“Benim,” dedi. “Borcumu ödemeye geldim.”
Arkadaki üç adam yaklaşınca Fatma Teyze’nin gözleri iyice doldu. Hepsi büyümüştü; ama bakışlarının bir yerinde hâlâ o karanlık ahır kokusu, o camii avlusunun soğuğu vardı.
Kenan ayağa kalktı. Bu kez meydandaki kalabalığa döndü.
Sesi yükselmedi; ama köy sustu.
“Beni hatırlayan var mı?” dedi. “Şu caminin duvarına yaslanıp titreyen çocukları… hırsız diye kovduğunuz çocukları?”
Muhtar Halil öne çıktı. Yüzünde yağlı bir gülümseme, elinde tespih.
“Oğlum Kenan Bey… o zamanlar yokluk vardı, kıtlık vardı. Biz…”
Kenan’ın bakışı muhtarın cümlesini yarıda bıraktı.
“Yokluk vardı,” dedi Kenan. “Ama merhamet de yoktu. O merhamet burada vardı.”
Elini Fatma Teyze’nin omzuna koydu.
“Bu kadın,” dedi, “bizim onurumuzu korudu. Dilenci yapmadı. Müşteri yaptı.”
Köyün üstüne utanç çöktü. Utanç, tozdan daha ağırdır; yere çöker, kalkması zordur.
Kenan cebinden kalın bir zarf çıkardı. Çek defteri sanıldı, para sanıldı.
Ama tapu çıktı.
“Fatma Ana,” dedi Kenan, “şehirde bir ev aldık. Bahçeli. Sıcak suyu olan. İstersen… artık yorulmazsın.”
Yanındaki adam bir çanta açtı; içi para doluydu. Köyde böyle para kimsenin rüyasına bile girmezdi.
Kalabalık nefesini tuttu: “Şimdi masalın sonu geliyor,” diye düşündüler. “Fatma Teyze kurtuluyor.”
Fatma Teyze paraya bakmadı.
Eve bakmadı.
Tenceresine baktı.
Sonra Kenan’ın gözlerine…
“Sen beni hiç anlamamışsın oğul,” dedi.
Kenan’ın yüzü düştü.
“Nasıl ana? Daha büyüğünü alırım, daha iyisini…”
“Mesele ev değil,” dedi Fatma Teyze. “Ben gidersem… şu okuldan çıkan harçlıksız çocuk nereye gelecek? Ben gidersem… şu köşede bekleyen sokak kedisi kime sürtünecek?”
Kenan sustu.
Fatma Teyze bastonuyla meydanın karşı köşesindeki büyük dükkânı işaret etti. Camları geniş, zemini mermerdi; köyün içinde bir “şehir parçası” gibi duruyordu. Eskiden Halil Ağa’nındı; yıllardır kimseye kiralamaz, “Değerli yer” diye fiyatı şişirir, gururundan boş tutardı.
“O dükkânı al,” dedi Fatma Teyze. “Ama adımı yazma. Öyle bir şey yaz ki… bu köy her okuduğunda utansın. Ama içeri girmekten de geri duramasın.”
Kenan’ın yüzünde, yıllar sonra ilk kez tam bir gülümseme açtı.
“Emredersin,” dedi.
Bölüm 4 — Beyaz Duvarların Altında Eski Günahlar
Halil Ağa, olayın kokusunu alıp ortaya fırladı. Göbeğiyle, teriyle, gözündeki hırsla meydanın ortasına dikildi.
“Satılık değil,” dedi. Sonra yumuşatıp ekledi: “Ama Kenan Bey gibi hatırlı biri için… fiyat konuşulur.”
Kenan başını bile çevirmedi. Yanındaki Murat’a küçük bir işaret yaptı.
Murat bir adım öne çıktı. Sesinde buz vardı:
“Tapu kimin üstüne?”
“Benim,” dedi Halil Ağa. “Ama ucuza…”
“Fiyatı söyle.”
Halil Ağa öyle bir rakam söyledi ki köyün aklı durdu. O rakamla burada dükkân değil, şehirde apartman alınırdı.
Murat gözünü kırpmadan çeki yazdı, imzaladı, Halil Ağa’nın cebine sıkıştırdı.
“Şimdi tapu,” dedi. “İşlem bugün bitecek.”
Halil Ağa rüyada gibi kaldı.
O an Kenan takım elbisesinin ceketini çıkardı. Diğerleri de çıkardı. Kollar sıvandı. Şoförler bile…
Köy şaşkınlıkla izledi: Şehirden gelmiş “büyük adamlar” yerde paspas yapıyor, duvar kazıyor, boya karıştırıyordu.
Muhtar yanaştı; yaranmak için eline süpürge almak istedi. Kenan süpürgeyi bir bakışla durdurdu.
“Gölge etme yeter,” dedi. “Bu iş, parayla tutulmuş bir iş değil.”
Akşam oldu. Güneş çekildi. Ama meydan kararmadı; arabaların farları dükkâna döndü. İçerisi şantiye gibi çalıştı. Kazanlar taşındı. Masalar kuruldu. Duvarlara yazılar asıldı.
Bir duvara büyük harflerle şu cümle yazıldı:
“AÇSAN BUYUR. TOKSAN DA BUYUR.”
Bir başka duvarda:
“BURADA PARA GEÇMEZ. AFİYET GEÇER.”
Gece yarısına doğru, mermer zeminli dükkân bambaşka bir yere dönüştü: tertemiz, beyaz, ışıl ışıl bir aşevi…
Fatma Teyze içeri girdi. Yeni tencerelerin parlak çeliğine dokundu. Kendi isli tenceresini hatırladı. Gözleri doldu; ama ağlamadı. Bu gözyaşı bile “çorba gibi” olmalıydı: içeri akmalı, dışarı taşmamalı.
Kenan yanında durdu.
“Ocak hazır,” dedi. “Kiler dolu. Ve söz… bu ocak sönmeyecek.”
Fatma Teyze kapıya döndü. Kalabalığa baktı: muhtar, Halil Ağa, kahveci Rüstem… hepsi oradaydı. Hepsinin yüzünde bir ağırlık vardı.
“Burası,” dedi Fatma Teyze, “evinde tenceresi kaynamayan herkesin yeridir. Zengin de gelse fakir de gelse… kapıdan girenin parası geçmez.”
Halil Ağa dayanamayıp sordu:
“Yani… bedava mı?”
Fatma Teyze kepçeyi kaldırdı.
“Herkese,” dedi. “Sana bile.”
Bu cümle, bir tokat gibi değil; bir sargı bezi gibi sarıldı meydanın yarasına. Çünkü Fatma Teyze’nin intikamı, aç bırakmak değildi. Doyurarak utandırmaktı.
Kenan kapının üstündeki örtüyü indirdi. Tabela ortaya çıktı.
MİSKET AŞEVİ
Bedeli yıllar önce ödenmiştir.
Meydanın içinden bir “ah” geçti. Bir cam parçası, köyün kaderini değiştirmişti.
Bölüm 5 — İlk Kazanın Buharı
Sabah ezanı okunurken Yanıklar Köyü bir kokuyla uyandı. Ne tezek dumanıydı bu, ne bayat ekmek… Bu, tereyağıyla kavrulmuş soğanın, mercimeğin sabrının, taze somunun buğusunun kokusuydu.
Aşevi’nin önünde bir kalabalık birikti. Ama kimse içeri girmeye cesaret edemedi. Çünkü kapının eşiğinde bir şey vardı: açlık değil; gurur ve utanç.
Fatma Teyze kapıyı ardına kadar açtı. Kepçeyi kazana vurdu.
“Ne dikilip durursunuz?” diye seslendi. “Çorba sıcakken içilir.”
İlk adımı Halil Ağa attı. Başını eğmişti. Sanki yıllar önce kovduğu çocukların gölgesine çarpıyordu.
“Hayırlı olsun,” dedi kısık sesle.
“Afiyet olsun,” dedi Fatma Teyze, kasenin içine çorbayı doldururken. “Korkma, zehir yok. Sadece merhamet var. Biraz ağır gelir; ama hazmedersin.”
Kahveci Rüstem de girdi. Muhtar da. Arkalarından kadınlar, çocuklar, yoldan geçen işçiler…
Kaşık sesleri dükkânda yankılandı. Bu ses, köyün vicdanının çalışmaya başladığının sesiydi.
Kenan bir köşede oturup izledi. Bir zamanlar “hırsız” diye kovulan çocukların büyüyüp kurduğu sofrada, o kovulanların torunları yemek yiyordu. Bu bir zaferdi, ama kimseyi ezmeyen bir zafer.
Öğleye doğru Kenan ayağa kalktı. Şehre dönmesi gerekiyordu. Dünya beklemezdi: toplantılar, imzalar, yük kamyonları, telefonlar… Ama Kenan’ın içindeki çocuk, bu kapının önünde durup kalmak istiyordu.
Fatma Teyze’nin yanına gitti.
“Ana,” dedi, “gitme vakti.”
Fatma Teyze ellerini önlüğüne sildi. Kenan’ın yüzüne baktı; koca adamın içinde hâlâ üşüyen çocuğu gördü.
Kenan iç cebinden mühürlü bir zarf çıkardı, Fatma Teyze’nin eline sıkıştırdı.
“Bunu şimdi açma,” dedi. “Ne zaman kiler biterse… o zaman aç.”
Fatma Teyze almak istemedi.
“Daha ne vereceksin oğul?”
“Bu para değil,” dedi Kenan. “Bu, sözün yazılı hâli.”
Zarfın içinde bir yönetim kurulu kararı vardı: Misket Aşevi, şirketin resmî sosyal sorumluluk projesi olacaktı. Kenan olmasa bile, bu ocak yanacaktı.
Kenan eğildi, Fatma Teyze’nin elini öptü.
“Hakkını helal et.”
“Helal olsun,” dedi Fatma Teyze. “Ayağına taş değmesin.”
Kenan dışarı çıktı. Arabalar çalıştı. Toz kalktı. Bu kez kimse “bela” demedi. Arkasından dua yükseldi.
Kenan giderken gizlice bir şey yaptı: Mavi misketi Fatma Teyze’nin önlüğünün cebine geri koydu. Yanına da küçük bir not bıraktı.
Fatma Teyze notu zorlanarak okudu:
“Ticaret bitmedi ana. Misket sende rehin. Onu almaya her bayram geleceğiz.”
Fatma Teyze’nin dudakları titredi. Bir damla yaş, yanağından aşağı indi.
O sırada kapıdan küçük bir çocuk başını uzattı. Üstü başı yırtıktı. Gözleri yerdeydi.
“Teyze… çorba kaldı mı?” dedi. “Param yok ama…”
Fatma Teyze gülümsedi.
“Para burada geçmez evladım,” dedi. “Geç otur. Burası senin evin.”
Bölüm 6 — Utancın İçinden Filizlenen İyilik
Aylar geçti. Misket Aşevi’nin bacası bir gün bile sönmedi. Her ay başında gelen erzak kamyonu, köyün rutinine karıştı; önce şaşkınlık, sonra güven oldu.
Asıl değişim, köyün içinde başladı.
Halil Ağa bir gece kimseye görünmeden arka kapıya iki çuval pirinç bıraktı. Üstüne isim yazmadı. Çünkü bu, “gösteriş” için yapılırsa bozulurdu. Bir sabah muhtar bahçesinden domates getirdi.
“Ziyan olmasın,” dedi.
Fatma Teyze göz ucuyla baktı, bir şey demedi. Bazen insanın düzelmesi için alkış değil, sessizlik gerekir.
Kahveci Rüstem eskiden çocukları kovardı; şimdi aşevinin önüne küçük bir banka koydu. Yoldan geçen yaşlılar otursun diye.
Köyün gençleri, bulaşığa yardım etmeye başladı. Önce “Kenan görsün” diye, sonra “Fatma Ana yorulmasın” diye, en sonunda da “Bu bizim yerimiz” diye…
Bir gün köyün dışından bir aile geldi. Arabaları eskiydi. Kadın hamileydi. Adamın yüzü yorgun, gözleri kaygılıydı.
“Bize bir tabak verir misiniz?” dedi adam. “Yolda kaldık.”
Fatma Teyze hemen içeri aldı. Halil Ağa yerinden kalktı; kendi oturduğu masayı gösterdi.
“Şuraya oturun,” dedi.
Fatma Teyze kepçeyi kaldırırken, Halil Ağa’nın sesini duydu: “Ben… ben bugün fazla yemeyeyim. Misafir yesin.”
İşte o an, köyün içindeki taş yerinden oynamıştı.
Fatma Teyze gece ocağın başında tek başına kaldığında, elini cebine attı. Mavi miskete dokundu.
“Doyuyorlar,” diye fısıldadı. “Hepsi doyuyor.”
Bölüm 7 — Kar Yağarken Susan Dünya
Kış yine geldi.
Kar, köyün üstüne eskisi gibi yağdı. Rüzgâr yine çatlaklardan geçti. Ama bir fark vardı: Bu kez köy “üşümeyi” eskisi kadar bilmiyordu. Çünkü aşevinin içi sıcaktı; ocak yanıyor, çocuklar gülüyor, çorba kaynıyordu.
O gün Fatma Teyze pencere kenarına oturdu. Artık ayakta duracak gücü azalmıştı. Ama gözleri hâlâ diri, gülüşü hâlâ sert ama şefkatliydi. İçeride çocuk sesleri yükselirken Fatma Teyze dışarıdaki karı izledi.
Elini cebine attı. Misketi avucuna aldı.
Misketin soğuk camı, avucunda yılların hatırasına dönüştü.
“İyi ki,” dedi sessizce. “İyi ki…”
Gözkapakları ağırlaştı. Başındaki yazma hafifçe yana kaydı. Fatma Teyze’nin yüzünde yarım bir tebessüm kaldı.
Ve dünya, bir an sessizleşti.
Misket avucundan yuvarlandı. Mermer zeminde küçük bir ses bıraktı:
Tik… tik…
Yuvarlandı, yuvarlandı; ocak tarafına doğru gitti. Sanki evini biliyordu. En sıcak yerde durdu.
Fatma Teyze o gün, aşevinin sıcaklığında, çocuk seslerinin içinde, bir annenin huzuruyla gitti.
Bölüm 8 — Borcun Sonu Değil, Başlangıcı
Cenaze günü Yanıklar Köyü ilk kez bu kadar kalabalık gördü. Sadece köylüler değil; şehirden gelenler, yolda karnı doyanlar, yıllar önce yetimhaneden çıkıp hayata tutunanlar… Hepsi oradaydı.
Tabutun en önünde dört adam yürüyordu: Kenan, Murat, Sinan, Ali.
Omuzlarında sadece bir tabut yoktu. Bir kışın ayazı, bir tas çorbanın buharı, bir köyün utancı, bir kadının merhameti vardı.
Kenan ağlamadı. Çünkü Fatma Ana ona yıllar önce, farkında olmadan bir ders vermişti: “Gidenin arkasından ağlama; bıraktığına sahip çık.”
Cenazeden sonra Kenan aşevine girdi. İçerisi sessizdi. Ocağın ateşi kısık yanıyordu; sanki ev de yas tutuyordu.
Kenan yerdeki mavi misketi gördü. Eğildi, aldı. Bu kez onu bir cebin içine değil, bir hatıranın içine koyması gerekiyordu.
Ertesi hafta aşevinin duvarına küçük bir cam kutu yaptırdı. Misketi kutunun içine yerleştirdi. Altına pirinç bir levha çaktırdı. Levhada şu yazıyordu:
“En büyük hazineler, en küçük avuçlara sığar.”
Sonra köylülerle konuştu. “Burası artık sadece benim değil,” dedi. “Fatma Ana’nın değil. Burası herkesin.”
Kahveci Rüstem anahtar taşıdı. Muhtar erzak listesini takip etti. Halil Ağa her ay sessizce bir şey getirdi—bazen un, bazen pirinç, bazen odun… Artık “ağa”lığı parayla değil, yük taşımakla ölçülüyordu.
Kenan arabasına binerken şoförü sordu:
“Şirkete mi dönüyoruz?”
Kenan dikiz aynasından bacası tüten aşevine baktı.
“Eve dönüyoruz,” dedi. “Asıl evimiz burasıymış. Biz uzun süre gurbette kalmışız.”
Araba uzaklaşırken kar yağışı hızlandı. Ama köy üşümüyordu.
Çünkü bir yerde bir yetim doyuyorsa, kış sadece takvimde bir yapraktı.