Yavru köpeği tek başına karda gömdü; Kurt Adam Kralı ona kazmada yardım etti.

Küçük Ölüleri Unutanlar
Bölüm 1 — Donmuş Toprak
Toprak cam gibiydi; bıçakla kazınsa da kırılmayan, parmakların ucunu geri iten bir sertlik. Nora Finch, dizlerinin üstünde, karın üzerinde çömelmişti. Havanın soğuğu ilk dakikalarda yakıcıydı; sonra onuncu dakikadan sonra his değişti. Acı, bir yerden kopmuş gibi uzaklaştı. Parmakları artık “kendi parmakları” değilmiş gibiydi; başka birine ait, onu dinlemeyen, yalnızca titreyen et parçaları.
Yirmi dakika boyunca kazımıştı. Sonunda açtığı çukur, ancak bir avuç içi kadar derinleşmişti. On beş santim… belki biraz daha az. Oysa kış toprağına gömülecek bir beden için en az yirmi iki, yirmi üç santim gerekiyordu; üstündeki kar ve don basıncıyla mezar tekrar açılmasın diye.
Yanında, mavi bir yün şalın içine sarılmış küçük bir paket duruyordu. Şalın ipleri kenarlarından sökülmüş, lifleri tüylü tüylü kabarmıştı. Bu şal, Nora’nın babasından kalmıştı; üç kış önce ateşli bir hastalık onu birkaç günde götürdüğünde Nora, bu şalı eşyalarının arasında bulmuş ve bir daha bırakmamıştı. Şal, artık sıcaklık vermekten çok, bir alışkanlık gibiydi: elinin altında bir “daha önce iyi olan bir şeyin” kanıtı.
Paketin içindeki yavru çok hafifti. Birkaç haftalıktan büyük olamazdı. O sabah, kulübelerin arkasında, köpeklerin zincirlenip eğitim alanlarına götürüldüğü yerde bulmuştu onu. Gözleri açılmamıştı. Küçük ağzı, sanki ağlayacakmış gibi bir şekle donmuş; belki son bir inleme, belki de ölüm anında kasların aldığı rastgele bir ifade.
Kimse fark etmemişti. Ya da fark etmişlerdi de umursamamışlardı.
Tesisin kafeslerinde kırk yedi genç Lykan vardı—insan ile kurt arasında gidip gelen, dönüşüm eğitiminden geçen yaratıklar. Onların yanında, gözleri bile açılmamış bir yavrunun ölümü “istatistik” bile sayılmıyordu. Nora bunu ilk geldiği haftalarda anlamıştı. Burada ölümün bir hiyerarşisi vardı: yetişkin bir eğitmen ölürse, tören olurdu. Bir er ölürse, sözler söylenirdi. Ama yavrular… yavrular “çöp” muamelesi görürdü.
Nora, kürek ustası Ethan’a gidip yardım istediğinde adam omzunu silkip kahvaltısına bakmaya devam etmişti.
“Arkadaki yakma yığını,” demişti. “Oraya at.”
Nora o an “Hayır” diyemedi. İnsanların, Lykanların içinde tek başına yaşadığı sekiz ayda “hayır” demek, çoğu zaman kendini hedefe koymaktı. Ama burada, o küçücük mavi şalın içinde bir şey çatırdamıştı. Nora, paketi aldı, tesisin kuzeyindeki ormana yürüdü ve şimdi burada, karla kaplı çamların altında, elleriyle mezar kazıyordu.
Soğuk hava çam reçinesi gibi kokuyordu. Gökyüzü, “kar yağacağım” diye ağırlaşmıştı; bu hafta ikinci fırtına bekleniyordu. Nora’nın nefesi kısa kısa çıkıyor, yüzünün önünde beyaz bir bulut gibi asılı kalıp dağılıyordu.
Sol tarafında bir dal kırıldı. Eski buzun ağırlığıyla çatırtı… Nora başını kaldırmadı. Burada, ormanda, sesler her zaman vardır. Bazen rüzgâr, bazen hayvan. Bazen daha kötü şeyler. Ama Nora’nın dünyası bu an yalnızca üç şeye sıkışmıştı: donmuş toprak, kanayan eller ve mezarı yeterince derin kazma ihtiyacı.
Bir avuç daha kazıdı. Parmağındaki deri, bir taşın kenarına sürtünüp yırtıldı. Sıcak bir sızı hissetmedi; yalnızca “ıslandı” gibi oldu. Kan, toprağa karışıp siyaha yakın bir renk aldı.
“Biraz daha,” diye mırıldandı kendi kendine. “Sadece biraz daha…”
Bölüm 2 — Kralın Gölgesi
Gölge önce yere düştü.
Nora, ışığın değiştiğini, çamların arasından süzülen o solgun kış güneşinin bir an kesildiğini fark etti. Başını kaldırdığında, karşısında bir insan değil, sanki bir duvar gördü.
Adam dev gibiydi. En az bir doksan, belki daha uzun. Omuzları geniş, gövdesi kaslıydı; ama spor salonu kası gibi değil, yılların şiddeti ve kontrolüyle biçimlenmiş bir güç. Saçları gümüşe çalıyordu; omuzlarına dökülmüş, soğuğun içinde bile parlak. Sol yanağında birden fazla yara izi vardı; çizgiler halinde aşağı iniyor, yakasının altına kayboluyordu.
En korkutucu olan ise gözleriydi. Kurt gözleri gibi… ışığı yakalayıp geri fırlatan, insanın içine bakan ama sanki aynı zamanda bir şey hesaplayan gözler.
“Ne yapıyorsun?” dedi.
Sesi derindi, pürüzlü. Ne yumuşak ne sert; daha çok, “gerçeği sormaya” alışkın birinin sesi.
Nora, hâlâ çömelmiş vaziyette, eli toprağın içindeyken kaldığını fark etti. Bir tavşanın, şahin gölgesini görüp donması gibi. Kalbi kaburgalarına vurdu.
Onu tanıyordu.
Tesisin herkesin fısıldayarak konuştuğu, adını yüksek sesle söylemeye bile çekindiği kişi.
Kate Whitmore.
Lykanların Kralı.
Burada olmamalıydı. Başkentte olmalıydı; sınır kavgaları, politik manevralar, toprak anlaşmazlıkları… “krallara ait” işler. Kuzey ormanında, bir insan sağlık görevlisinin elleriyle mezar kazmasını izlemek… Bu, hiçbir mantığa sığmıyordu.
Kral bir adım daha attı.
“Bir soru sordum,” dedi. Tehdit yoktu, ama Nora’nın boğazı yine de düğümlendi.
“Ben…” Nora’nın sesi çatladı. Yutkundu. “Bir mezar kazıyorum.”
Kralın bakışı, mavi şala sarılı pakete kaydı. Sonra Nora’nın ellerine. Sonra tekrar yüzüne. Yüzündeki ifade değişti; gözleri daraldı, ağzının kenarı aşağı çekildi. Sanki öfke değil de… hayal kırıklığına benzer bir şey.
“Küreğin nerede?” diye sordu.
“Unuttum.”
“Eldivenlerin?”
Nora istemsizce, aptalca bir dürüstlükle cevap verdi: “Onları da.”
Kral uzun bir an sustu. Rüzgâr aralarından geçti, kar tozu savurdu. Nora, gözlerini kaçırmadı. Kralın yüzünde, açıklayamadığı bir “tanıma” vardı. Sanki Nora’yı değil, Nora’nın yaptığı şeyi tanıyordu.
Sonra kral diz çöktü.
Bir kralın karın içine diz çökmesi, Nora’nın aklını kısa devre yaptırdı. Adam, kalın deri eldivenlerini çıkardı, yere bıraktı. Parmakları Nora’nınkinden iki kat büyüktü; nasırlı, yara izli, kirin altına işlemiş sertlikte. Ve o ellerle toprağa eğildi.
Kazmaya başladı.
Donmuş toprak, kralın parmaklarının altında yumuşakmış gibi açıldı. Sanki toprak ona direnmeye cesaret edemiyordu. Nora, bir süre sadece izledi. Bu sahne mantıksızdı: Lykanların Kralı, bir yavru için mezar kazıyordu.
“Bunu yapmak zorunda değilsiniz,” dedi Nora, sonunda sesini bulup.
“Biliyorum,” dedi kral.
Ve kazmaya devam etti.
Nora, yardım etmeyi düşündü. Ama elleri paramparçaydı. Dahası, zihni hâlâ “Bu gerçek mi?” sorusuna takılıydı. Kralın hareketleri ritmikti; daha önce mezar kazmış biri gibi, alışık.
Çukur derinleşti. On santim. On beş. Yirmi…
Kral durdu, pakete baktı.
“Adı neydi?” diye sordu.
Nora’nın boğazı yandı. “Yoktu,” dedi fısıltıyla. “Kimse ona bir isim vermeye uğraşmadan öldü.”
Kralın çenesi kasıldı.
Paketi kaldırdı; bu kadar büyük, tehlikeli görünen birinin, bu kadar nazik kaldırması Nora’nın içini ürpertti. Bir an, paketi yalnızca tuttu. Bakışı uzaklaştı, sanki başka bir zamanı görüyordu.
Sonra yavruyu çukura bıraktı.
İkisi birlikte toprağı kapattılar. Ellerle, avuç avuç. Mezarı sıkıştırıp düzlediler. Nora, bu anın “garip” hissettirmesi gerektiğini düşündü; ama garip değildi. Doğruydu. Yerine oturuyordu. Sanki dünyanın, en sonunda, olması gereken şeye yaklaştığı bir an.
Kral ayağa kalktı. Mezara baktı.
“Onlar sana bunun zaman kaybı olduğunu söyleyecek,” dedi alçak sesle. “Yapamayanları gömmenin… verimsiz ve duygusal olduğunu. Çok fazla ölüm olduğunu, hepsine tek tek yas tutmanın mümkün olmadığını.”
Nora dizlerinin üzerinde kaldı. “Siz de öyle mi düşünüyorsunuz?” diye sordu.
Kral döndü. Gözlerindeki yoğunluk Nora’nın nefesini kesti.
“Ben,” dedi yavaşça, “küçük ölüler için yas tutmayı unutanların, bir gün büyükleri de umursamamayı öğrenebileceğine inanıyorum.”
Nora’nın göğsünde bir şey kırıldı; öfke değil, daha çok uzun süredir bastırdığı bir acının çatlağı.
Kral elini uzattı. Nora, o eli bir an izledi; kirli tırnak dipleri, nasırlı boğumlar, soğuğa rağmen sıcak bir güç.
Sonra elini uzatıp tuttu.
Kral, Nora’yı ayağa çekti. Nora, kendi kaslarını kullanmadan kalkmış gibi hissetti; kralın gücü, sanki “dünya böyle olmalı” der gibi onu yukarı aldı.
Yakınlardı şimdi. Nora, boynunu geriye atıp kralın yüzüne bakmak zorunda kaldı.
“Adın?” dedi kral.
“Nora Finch. Sağlık görevlisi.”
Kral başını salladı. Sanki bir yapboz parçası yerine oturmuştu.
Eldivenlerini aldı, Nora’ya uzattı.
“Ellerin kanıyor,” dedi.
“Temizlerim,” dedi Nora, otomatik bir profesyonel refleksle.
“Önce eldivenleri giy.”
Bu bir rica değildi.
Nora, eldivenleri aldı. Büyük geldiler; parmak uçları kendi parmaklarının ilerisinde boşluk bıraktı. Ama içleri kürk gibi sıcaktı. Nora, kan dolaşımının geri döndüğünü hissetti; karıncalanma, acı, yeniden hissetmek…
“Teşekkür ederim,” dedi Nora. “Yardım etmek zorunda değildiniz.”
“Biliyorum.”
Kral arkasını döndü, tesise doğru yürüdü. Birkaç adım sonra durdu, omzunun üzerinden baktı.
“Bu sefer unutma,” dedi.
Ve çamların arasında kayboldu.
Nora, uzun süre mezarın yanında kaldı. Bir kralın eldivenleri elindeydi, babasının şalı toprağın altındaydı. Ve Nora, dünyanın az önce yön değiştirdiğini hissediyordu—ama bunun ne anlama geldiğini henüz bilmiyordu.
Bölüm 3 — Ana Salon
Üç gün boyunca kralı görmedi. Nora da aramadı; aramak… akıl kârı değildi. İş vardı: haftalık kontroller, kötü iyileşen dönüşüm yaraları, kantinde çıkan kavga, omuz çıkığı, beyin sarsıntısı.
Ama kralın eldivenleri, Nora’nın odasında küçük masanın üzerinde duruyordu. Nora, onları temizlemeye çalışmıştı. Dikiş aralarındaki kiri çıkarmış, deriyi silmişti. Yine de eldivenler, “kullanılmış” kokuyordu: çam, soğuk hava ve adını koyamadığı vahşi bir şey.
Dördüncü gün, Ethan kapının önüne dikildi.
“Büyük salon,” dedi. “Seni bekliyorlar.”
Nora’nın içi boşaldı. Büyük salon… oraya insanlar ancak bir şey yanlış gittiğinde çağrılırdı. Nora’nın aklı mezara gitti. Biri görmüş müydü? Şikâyet mi etmişti?
Yürürken, tesisin rutin sesleri kulağına çalındı: eğitim alanında bağırılan komutlar, yere düşen bedenlerin tok sesi, karın üzerinde koşan ayaklar. Normal bir gün gibi. Ama Nora’nın içinde normal bir şey yoktu.
Büyük salonun ağır ahşap kapısını itti. İçerisi sıcaktı; devasa bir şömine duvarı yutmuş gibiydi. Tavan yüksek, kirişler sanki bütün ağaç gövdelerinden yontulmuştu. Masalar at nalı şeklinde dizilmişti. Yedi kişi vardı. Hepsi üst düzey.
Ve masanın başında Kate oturuyordu.
Gözleri Nora’yı buldu. O bakış, ormandaki bakışla aynıydı: çözemediği bir değerlendirme.
“Kapıyı kapat,” dedi bir kadın sesi.
Nora kapattı. Parmakları hâlâ hassastı.
Kate konuştu: “Nora Finch. Bu tesisin sağlık görevlisisin.”
“Evet.”
“Ne kadar zamandır buradasın?”
“Sekiz ay.”
“Bu sürede, senin gözetiminde kaç yavru öldü?”
Nora’nın boğazı düğümlendi. İşte geliyordu. Sorgu.
“Üç,” dedi kısık sesle. “Geçen haftaki dahil.”
“Ve kaçını uygun şekilde gömdün?”
Şöminenin çıtırtısı bile yüksek geliyordu. Nora, Kate’in gözlerine baktı. Kaçmak istemedi.
“Bir.”
“Niye sadece bir?” diye sordu Kate.
Nora’nın içindeki baraj kapakları gevşedi. Kelimeler, seçilmeden döküldü:
“Çünkü daha önce yapmalıydım.”
Masadaki adamların biri öne eğildi—Komutan Hale. Ünü, sertliği kadar etkili oluşuyla da yayılmıştı.
“Kız inisiyatif gösterdi,” dedi Hale; tonu, bu tartışmanın Nora gelmeden başladığını gösteriyordu.
Kısa saçlı, boynunda yara izi olan kadın—Senna—kaşlarını çattı.
“Zaman israfı,” dedi. “İzinsiz yaptı.”
“Hayattaki hastalar stabildi,” dedi Nora. Kendi sesini duyunca şaşırdı. “Acil durumda birini bırakıp gitmedim.”
Senna’nın gözleri daraldı. “Sen karar veremezsin. Zamanının uygun kullanımını biz belirleriz.”
Nora’nın içinde bir şey ateş aldı.
“O zaman benim görevim ne?” dedi, cümle ağzından kaçtı. “Hayatta kalanları yamayıp, ölenleri görmezden gelmek mi? Ölüm önemsizmiş gibi davranmak mı—yeter ki sayı ‘kabul edilebilir’ olsun?”
Salondaki sessizlik değişti. Bu kez ağırdı.
Kate, Nora’ya baktı. Öfkeli değildi. Daha çok… dikkatliydi.
“Bizi zalim mi buluyorsun?” dedi.
Bu bir suçlama değil, bir tespitti.
Nora, artık kelimelerini süsleyemedi. “Verimlilikle merhamet birbirini dışlamaz,” dedi. “Küçük kayıplara yas tutmayı bırakınca, önemli bir şey kayboluyor.”
Nora o anda, Kate’in ormanda söylediği cümleyi ona geri verdiğini fark etti. Yüzü kızardı. Ama geri adım atmadı.
Kate ayağa kalktı ve Nora’ya doğru yürüdü. Nora, istemsizce kapıya yaslandı. Kate çok yakındı; şöminenin ışığı yüzündeki yaraları belirginleştiriyor, gözlerine derinlik katıyordu.
“Doğru,” dedi Kate, salondakilerin duyacağı kadar yüksek ama sanki yalnız Nora’ya konuşur gibi. “Biz pratik ve verimli olduk. Ölümü, lojistik bir meseleye indirgedik.”
Bir an durdu. Nora, onun gözlerinin arkasında ham bir şeyin kıpırdadığını gördü: işlenmemiş bir acı.
“Ve bu sırada,” dedi Kate, “bir şey kaybettik.”
Ceketinin iç cebinden katlanmış bir kâğıt çıkardı. Nora’ya uzattı.
“Yeni protokol,” dedi. “Hemen yürürlüğe giriyor. Tesisteki tüm ölümler—yavru, eğitimci, er—kayıt altına alınacak ve tıbbi birime bildirilecek. Nöbetçi sağlık görevlisine, gömü işlemleri için zaman ve kaynak sağlanacak. Süreci engelleyen herkes, doğrudan bana hesap verir.”
Nora, kâğıda baktı. Harfler bir an bulanıklaştı.
“Anlamıyorum,” dedi fısıltıyla.
“Yavruyu gömmek doğruydu,” dedi Kate. “Ve bunu tek başına yapmak zorunda değildin.”
Nora, gözlerini kırpıştırdı. Bir odada bu kadar “avcı” varken ağlamak istemedi. Ama boğazındaki düğüm, bir teşekkür gibi çözülüyordu.
“Teşekkür ederim,” dedi.
Kate başını bir kez eğdi. Toplantı sona erdi. Diğerleri bir yan kapıdan dağıldı; Senna’nın bakışı Nora’nın üzerinde kısa süre gezindi—tam düşmanca değil, ama sıcak da değil.
Komutan Hale çıkarken Nora’nın yanından geçti, sadece Nora’nın duyacağı kadar alçak sesle konuştu:
“Bunu pişman etmeyelim.”
Sonra salon boşaldı. Şöminenin sesi kaldı. Kate ve Nora, geniş boşlukta yalnızdı.
“Eldivenlerimi sakladın,” dedi Kate.
“Geri vermek istiyordum,” dedi Nora. “Önce temizlemek… mantıklıydı.”
“Artık senin,” dedi Kate.
“Olmaz. Çok değerli.”
Kate’in dudakları hafifçe kıpırdadı. Bu bir gülümseme değildi; daha çok sabır.
“Eldiven,” dedi sadece. “Ve senin ellerin… benden daha çok ihtiyaç duyuyor.”
Kate kapıya yürüdü, durdu.
“Bu protokol bir hediye değil,” dedi. “Sorumluluk. Kötüye kullanırsan herkes izler.”
“Kötüye kullanmayacağım.”
“Biliyorum.”
Ve sanki bir an için yüzü yumuşadı; neredeyse hüzün gibi.
“Bu yüzden dayattım.”
Gitti.
Nora, elindeki kâğıtla ve iyileşen parmaklarıyla koridorda kalakaldı. Bir protokol… bir kâğıt parçası… ama dünyayı değiştirmişti.
Bölüm 4 — İsimleri Yazmak
Protokol değişikliği, Nora’nın günlerini beklemediği biçimde doldurdu.
İki hafta içinde dört gömü yaptı: dönüşüm sırasında kalbi duran üç genç, otuz yıl zorlanmış dönüşümden sonra bedeni pes eden yaşlı bir eğitmen. Her seferinde aynı ritim: ölüm kaydı, bedenin hazırlanması, uygun yer seçimi, mezarın kazılması.
İlk ikisini yalnız yaptı. Üçüncüsünde, başını kaldırdığında açıklığın kenarında üç stajyer duruyordu. Sessizdiler. Yardım etmediler; ama gitmediler de. Nora toprağı kapatırken, kızıl saçlı bir kız—Raina—mezarın üstüne düz, pürüzsüz bir nehir taşı bıraktı.
Dördüncü gömüde, on iki kişi geldi. Konuşmadılar. Yardım teklif etmediler. Sadece tanık oldular. Nora son toprağı bastırırken birkaç kişi kendi taşlarını, çam dallarını ekledi.
Sessizlik… bu kez “yok sayma” değil, “saygı” gibiydi.
Ethan uzaktan izledi. Kolları çapraz, yüzü ifadesiz. Sonra Nora aletlerini temizlerken yanına geldi.
“Onları hatırlamaya zorluyorsun,” dedi.
“Neyi hatırlamaya?” diye sordu Nora.
“Eskiden umursadığımızı.”
Cevap beklemeden yürüdü gitti.
Nora o gün, uzun süre masasında oturdu. “Hatırlamak” dedi kendi kendine. “Bu kadar mı basit?”
Ve Kate’i düşündü—düşünmemeye çalıştığı halde.
Kral ertesi gün başkente dönmüştü. Sınır meseleleri, delegasyonlar… Döneceği bilinmiyordu. Nora, hayal kırıklığı yaşamamaya çalıştı. Eldivenleri artık tıbbi çantasında taşıyor, ormana her gidişinde takıyordu. Kendine, bunun yalnızca pratik bir alışkanlık olduğunu söyledi.
Kendini ikna etmekte pek başarılı değildi.
Bölüm 5 — Paxton ve Hata
Her şeyin koptuğu gün, Paxton geldi.
On dört yaşında, siyah saçlı, gözleri yüzüne fazla “yaşlı” duran bir çocuk. Göğüs ağrısı ve nefes darlığından şikâyetçiydi. Nora, dönüşüm stresinin gençlerde geçici ritim bozukluklarına yol açabileceğini biliyordu. Standart testleri yaptı: nabız yüksek ama düzenli, tansiyon hafif yüksek, akciğerler temiz.
“Muhtemelen fazla zorlandın,” dedi Nora. “Kırk sekiz saat dinlen. Bol su iç. Kötüleşirse gel.”
Paxton rahatlamış görünüp çıktı.
Altı saat sonra, yemekhanede yere yığıldı.
Nora, koşarak gittiğinde Paxton’u dışarı taşımışlardı. Vücudu kasılıyor, köpük ağzında birikiyor, gözleri arkaya kaçıyordu. Nöbet… uzun bir nöbet. Nora onu yana çevirdi, hava yolunu korudu, çarpmasını engelledi.
Komutan Hale, gergin bir sesle “Ne kadar oldu?” diye sordu.
“İki-üç dakika.”
Nora, Paxton’u sedyeye aldırıp revirde monitöre bağladı. Ritim, parazit gibi görünüyordu. Ateşi kırkı geçiyordu ve hâlâ yükseliyordu.
Bu, “aşırı antrenman” değildi.
Nora bütün gece çalıştı. Nöbeti durduracak ilaçlar, ateş düşürücü müdahaleler, sürekli takip… Hale duvarda nöbetçi gibi durdu. Şafakta Paxton’un ateşi düşmüştü, nöbet durmuştu, ama çocuk hâlâ baygındı.
Nora masadan uzaklaşınca, elleri adrenalinle titriyordu.
“Bir şey kaçırdım,” dedi Nora, sesi kısık. “Sabah geldiğinde görmeliydim.”
Hale bir kupa uzattı; çam iğnesi ve bal kokulu sıcak bir şey.
“Her şeyi bilemezsin,” dedi Hale.
“Yetkin olmalıyım.”
Hale, Paxton’a baktı. “Sekiz ayda kaç kayıp verdin?”
“Dört,” dedi Nora. “Yavruları saymazsak.”
“Peki kaçını kurtardın?”
Nora bir sayı veremedi. Düzine… belki daha fazla.
“İşte mesele bu,” dedi Hale. “Hepsini kurtaramadığın için, kurtardıkların sayılmıyor sanıyorsun. Öyle değil. Elinden geleni yaparsın. Bazen yetmez. Yine de devam edersin.”
Kapıya yürüdü, durdu.
“Kral dönünce rapor isteyecek,” dedi. “Tam olsun.”
Nora’nın midesi kasıldı. “Ne zaman dönüyor?”
“Bu akşam. Doğu sınırında olay var. Üç mızrakçı öldürüldü. Cesetleri getiriyor.”
Paxton, dört saat sonra uyandı. Zayıf ama canlıydı. Nora, zincirin kaynağını aradı: küçük bir doğuştan kalp kusuru. Standart taramalarda yakalanmayacak kadar gizli. Dönüşüm stresi onu tetiklemişti. Bir dönüşüm daha, onu öldürebilirdi.
Nora raporu yazarken, elindeki kalem ağırlaştı: “Eğitimden çıkarılmalı. Savaşamaz.”
Bu, bir gencin dünyasında “bitmek” demekti.
Ama Nora, raporun altına bir not ekledi:
“Hasta, gözlem ve kayıt konusunda yüksek uygunluk göstermiştir. Tıbbi yardımcı eğitimi önerilir.”
Küçük bir cümle. Ama bir hayatın yönünü değiştirebilecek bir kapı.
Tam zarfı kapatıyordu ki ağır adımlar duydu. Kapı açıldı.
Kate içeri girdi.
Bölüm 6 — Kralın Yorgunluğu
Kate yorgundu. Saçları rüzgârla dağılmış, kıyafetleri yol tozuyla kirlenmişti. Gözlerinin çevresinde yeni çizgiler vardı; üç hafta önce yokmuş gibi gelen çizgiler. Üstünde bir “keder” kokusu vardı—soğuk havayla karışmış, adını koyamadığın bir ağırlık.
“Hale acil durum dedi,” dedi Kate. Bakışı anında Paxton’a gitti.
“Stabil,” dedi Nora. “Doğuştan kalp kusuru. İlk kontrolde kaçırdım.”
Kelimeler Nora’nın ağzında cam gibi keskinleşti.
“Yemek sırasında çöktü. Nöbet, yüksek ateş… kurtardım. Ama artık antrenman yapamaz.”
Kate, Paxton’un yanına gidip bileğine dokundu; nabzını ölçtü. Bin kez yapmış gibi rahat, ama dikkatli. Sonra Nora’ya döndü.
“Hayatını kurtarmışsın,” dedi.
“Kariyerini bitirdim.”
“Birini kurtarmak, bazen başka bir şeyi bitirmek demektir,” dedi Kate. “Ama bu, kurtarmanın değerini azaltmaz.”
Kate raporu aldı, okudu. Nora’nın yazdığı notu görünce ağzı, “tam gülümseme olmayan” bir şeye çekildi.
“Tıbbi yardımcı,” dedi. “Cömertçe.”
“Cömertlik değil,” dedi Nora, savunur gibi. “Gerçek.”
“Ben cömert dedim,” dedi Kate. “Eleştiri değil.”
O an, revirin havası garipleşti: yıldırımdan önceki elektrik gibi. Nora, Kate’in üstündeki soğuk ve çam kokusunu duydu; daha karanlık bir şey de vardı—belki kan, belki sınırda görülenlerin ağırlığı.
“Mızrakçılar…” dedi Nora, yavaşça. “Duydum. Üzgünüm.”
Kate’in çenesi gerildi.
“İyi adamlardı,” dedi. “Sınırlar net işaretlenmediği için pusuya düştüler. Üç hafta diplomasi tiyatrosu… cesetler birikiyor.”
Bu sesi, Nora daha önce duymamıştı. Öfkeli değil sadece. Kırgın, yorgun, sıkışmış.
“Cesetleri eve getirdin,” dedi Nora. “Bu önemli.”
Kate bir an Nora’ya baktı; gözlerinde ham bir gerçeklik vardı.
“Önemli mi?” dedi. “Hâlâ ölüler. Aileleri hâlâ gömecek. Altı ay sonra yine ölüler olacak. Biz devam edeceğiz.”
Durdu. Omuzları düştü.
“Özür dilerim,” dedi. “Bunu dinlemek zorunda değilsin.”
“Belki de dinlemeliyiz,” dedi Nora, kendi kendine şaşırarak. “Kralların bile yorulduğunu bilmek… belki hepimize iyi gelir.”
Kate’den sert, kısa bir kahkaha çıktı.
“Krallar yorulamaz,” dedi. “Güçlü olmak zorundalar. Etkili olmak zorundalar.” Nora’nın gözlerine baktı. “Ve ormanda mezar kazamazlar… bir daha isimsiz ölüm fikrine dayanamadıkları için.”
Bu, bir itiraftı. Nora, o an anladı: Kate, o gün ormanda Nora’ya yardım etmemişti sadece. Kendi içinde bir şeyin boğulmasını engellemişti.
“Dinlenmelisin,” dedi Nora.
Kate başını salladı, kapıya yöneldi. Eşiğe gelince durdu.
“Ellerin iyileşmiş,” dedi.
Nora parmak boğumlarına baktı; ince beyaz izler kalmıştı.
“Evet.”
“İyi.” Kate sustu. Sonra, kelimeleri zor çıkarır gibi: “Paxton’a baktığın için… teşekkür ederim. Ve… umursadığın için.”
Gitti.
Nora, revirde, uyuyan Paxton’a, monitörlerin düzenli bipine ve aniden ağırlaşan bir anlayışa kaldı: Umursamak, bazen iyileştirmek kadar yorucuydu.
Bölüm 7 — Denetçi Thorn
Paxton bir hafta içinde “atılmadı”; Nora’nın önerisi onaylandı ve revirde asistan stajyer oldu. Envanter saymayı, alet temizlemeyi, vital bulgu ölçmeyi öğrendi. Sorular soruyordu—doğru sorular. Sanki hayatı, kaybettiği gelecekten sonra ilk kez yeniden bir anlam bulmuştu.
Tam işler rayına giriyor gibi görünürken, denetçi geldi.
Vincent Thorn.
Askerî gözetim kurulundan. Uzun, kemikli yüzlü, sabırsız, otorite kokan biri. Revirde Nora’yı buldu.
“Sen Finch’sin,” dedi. “Son faaliyetlerini denetlemeye geldim.”
Thorn, tabletinden okumaya başladı.
“Son üç haftada altı defin yaptın. Altı kez revirden uzun süre ayrıldın. Kaynak israfı.”
Nora’nın içi buz kesti.
“Kimseyi acil durumda bırakmadım,” dedi. “Ve protokol…”
“Kim tarafından onaylandığını biliyorum,” dedi Thorn, soğuk bir sesle. “Bu protokol duygusal bir olay üzerine verilmiş fevri bir karar. Benim görevim duygusal kararların operasyonel verimliliği düşürmesini engellemek.”
“Onlar ‘eğitim kaybı’ değil,” dedi Nora, sesinin sertleştiğini fark ederek. “Onlar insan—ya da Lykan—birer canlıydı.”
Thorn tabletini masaya sert koydu; Paxton irkildi.
“Görevin, yaşayanları işlevsel tutmak,” dedi Thorn. “Ölüleri onurlandırmak istiyorsan, bunu boş zamanında yap. İş saatinde değil.”
Thorn gitti. Üç gün tesiste kaldı. Eğitim alanında konuştu, notlar aldı, insanları sorguladı. İnsanlar onun yanında daha sessiz, daha temkinli yürüyordu.
İkinci gün, Nora ormana gittiğinde bir mezar taşının yerinde olmadığını gördü. Raina’nın koyduğu pürüzsüz taş… kaybolmuştu. Raina’ya sorduğunda kız gözlerini kaçırdı.
“Resmî birileri görmeden kaldırmak daha iyiydi,” dedi.
“Thorn mu?”
Raina başını salladı. Sonra Nora’ya baktı.
“Bazıları diyor ki… protokol sadece kralın sana acıması yüzünden. Profesyonel bir karar değilmiş.”
Bu söz, Nora’nın göğsüne beklenmedik bir ağırlık gibi indi. Çünkü Nora da aynı şüpheyi düşünmüştü: Kate bunu “mantık” için mi yaptı, yoksa kendi yarasını sarmak için mi?
Raina, hızlıca ekledi:
“Ben inanmıyorum. Kardeşimi geçen ay sen kurtardın. Sen gerçekten umursuyorsun. Thorn bunu görmüyor.”
Ama Nora’nın içindeki rahatsızlık büyümüştü. Umursamak, bir yandan doğruydu; öte yandan “suçlama”ya dönüşebilecek kadar kırılgandı.
Üçüncü gün Thorn, Nora’yı geçici ofisine çağırdı.
“İncelememi tamamladım,” dedi. “Önerilerimi kurula ilettim. Defin protokolü askıya alındı.”
Nora’nın zihni boşaldı.
“Bunu yapamazsınız.”
“Yaptım,” dedi Thorn. “İş saatinde gömü yok. İstersen özel zamanında, kendi kaynaklarınla.”
“Protokol öyle yazılmadı.”
“Protokol kötü yazıldı,” dedi Thorn. “Boşluğu kapatacak değişiklik önerdim.”
Kapıya yürüdü.
“Şanslısın,” dedi. “Seni kovmayı önermedim.”
Gitti.
Nora, boş odada oturdu. İçinde bir şey söndü sanki. Yine de o akşam, Northwoods’a gitti. Altı mezar. Taşlar, çam dalları, hatıralar… hepsi “yasak” ilan edilmişti.
Nora, ilk mezarın başında diz çöktü: mavi şala sarılı isimsiz yavrunun mezarı.
“Ne yapacağım?” diye fısıldadı.
O an arkasında adımlar duydu. Nora dönmedi; “muhtemelen biri daha izleri kaldırmaya geldi” diye düşündü.
Ama gelenin sesi, karanlığın içinden net geldi:
“Thorn’un raporu geçmeyecek.”
Nora başını hızla kaldırdı. Kate, açıklığın kenarında duruyordu. Yorgun görünüyordu ama sesi sakindi.
“Nasıl?” dedi Nora.
“Bir saat önce raporu okudum,” dedi Kate. “Ve itiraz edeceğim.”
“Yani kazanıyor,” dedi Nora, acı bir sesle. “Yine verimlilik merhameti yiyor.”
Kate çömeldi, mezarlara baktı.
“Kazanır,” dedi, “eğer ben susarsam.”
Nora’nın kelimeleri ağzından döküldü, tutamadı:
“Belki de Thorn haklı. Belki bu protokol sadece duygusal bir karar. Belki ben… kendimi iyi hissetmek için yapıyorum. Belki verimlilik gerçekten zarar görüyor.”
Kate’in sesi sertleşti—ama öfkeyle değil, kesinlikle.
“Dur,” dedi.
Nora sustu.
“Bilmek ister misin,” dedi Kate, “neden o gün sana yardım ettim?”
Nora başını salladı.
Kate, bir an nefes aldı; sanki konuşmak, içinden bir şeyi tekrar çıkaracakmış gibi.
“On beş yıl önce,” dedi, “kardeşimi kaybettim. On iki yaşındaydı. Dönüşüm eğitimine yeni başlamıştı. Kalbi stresi kaldıramadı.”
Kate’in gözleri, karanlıkta bile parladı; acı, oradaydı.
“Ben keşif görevindeydim,” dedi. “Döndüğümde… bedenini yakmışlardı. Tören yok. Mezar yok. Vedalaşma yok.”
Nora’nın göğsü sıkıştı.
“Çok üzgünüm,” dedi.
Kate’in çenesi kasıldı.
“Yıllarca taşıdım,” dedi. “Suçluluk, öfke… onun bir ‘antrenman kazası’ gibi görülmesi. Sonra seni ormanda gördüm. O yavruya, benim kardeşimin hiç alamadığı vedayı vermeye çalışıyordun.”
Gözlerini Nora’ya çevirdi.
“Bu bende bir şeyi tetikledi,” dedi. “Belki de iyileştirdi. Hâlâ bilmiyorum.”
Nora’nın gözleri doldu. Bu kez saklamaya çalışmadı.
“Yani protokol…” dedi.
“Protokol,” dedi Kate, “doğruydu. Duygusal olabilir. Ama duygusal olan her şey irrasyonel değildir. Bazı doğrular, önce kalpte başlar.”
Kate ayağa kalktı, Nora’ya elini uzattı. Nora tuttu, kalktı. Çok yakındılar.
“Şimdi ne olacak?” diye sordu Nora.
“Thorn’un önerilerine karşı duracağım,” dedi Kate. “Bu protokol kalacak. Kimse altını oyamayacak.”
Nora’nın içi, ilk kez günlerdir biraz ısındı.
“Ve sen,” dedi Kate, “devam edeceksin. Umursamaya devam edeceksin. Kolay olduğu için değil. Gerekli olduğu için.”
Nora, nefesini tuttu.
“Teşekkür ederim,” dedi Kate, beklenmedik bir yumuşaklıkla. “Bana bunun neden önemli olduğunu hatırlattığın için.”
Karanlık çökerken, mezarların arasında iki kişi durdu. Birinin omzunda bir krallık, diğerinin ellerinde bir protokol. İkisi de aynı şeyi biliyordu: bazı savaşlar kılıçla değil, yas tutma hakkıyla kazanılırdı.
Bölüm 8 — Mira’nın Mezarı ve Çöküş
Thorn ertesi sabah gitti. Yüzü öfkeyle donmuştu. Haber yayıldı: Kral, gözetim kurulunun önerilerini ezmişti. Üstelik protokolü daha da sağlamlaştırmış, yeniden tartışmayı neredeyse imkânsız kılmıştı.
Nora tepki bekledi. Kıskançlık, homurdanma, “Kralın gözdesi” fısıltıları… Ama başka bir şey oldu:
İnsanlar gelmeye başladı.
İlk kez, yaşlı bir eğitmenin defininde Komutan Hale geldi, yanında Senna ve birkaç yönetici. Kimse konuşmadı. Alet aldılar, kazmaya başladılar. Toprakla metalin sesi, soğuğun içinde bir ritim tuttu.
Mezar hazır olunca Hale, bedenin indirilmesine yardım etti; o sert adamın ellerindeki yumuşaklık, Nora’nın boğazına yeni bir düğüm attı.
“Beni o eğitti,” dedi Hale kısık sesle. “Yirmi yıldır iz sürmeyi ondan öğrendim. Ateşi hak etmiyor.”
Senna mezara eski bir deri tasma bıraktı. Diğerleri taşlar, dallar koydu.
Gittiler.
Ve bu tekrarlandı.
Ta ki o geceye kadar.
Gece yarısından sonra, revirin kapısına yumruklar indi. Nora masada sızmıştı; sıçrayarak uyandı. Paxton köşedeki sedirden doğruldu. Kapıda Raina vardı, yüzü bembeyaz.
“Hemen gelmelisin,” dedi. “Kuzey sektörde kaza. Birden fazla yaralı.”
Nora çantasını kaptı. Paxton da peşine takıldı.
Kuzey eğitim alanına koştular. Daha yaklaşırken koku vurdu: kan, korku ve yanık.
Altı stajyer yerdeydi. Bazıları bağırıyordu. Bazıları kıpırdamıyordu.
Hale emirler yağdırıyordu. Nora’yı görünce yüzü bir an gevşedi.
“Patlayıcılar yanlış ateşlendi,” dedi. “Yanıklar, kesikler… iç yaralanma ihtimali.”
Nora diz çöktü. Bir gencin bacağı, mide bulandırıcı bir açıyla kırılmıştı.
“Paxton, oraya bası!” dedi Nora. “Raina, temiz su ve bandaj! Koş!”
Saatler kaostu. Omurga sabitleme, kanama durdurma, yanık değerlendirme… İki kişi acil ameliyatlık çıktı; burada yapılamazdı, üç saat güneydeki ana kliniğe sevk edilmeliydi.
Ve bir kız… Mira… kurtarılamadı.
Nora, Mira’nın nabzını hissettiği bilekte, nabzın zayıfladığını, sonra yokluğa karıştığını gördü. Avucunun altında bir hayatın sönmesi… Nora’nın bütün profesyonel mesafesini paramparça etti.
“Hayır,” dedi fısıltıyla. “Lütfen… kal…”
Ama Mira gitmişti.
Nora, ne kadar süre diz çöktüğünü bilmedi. Dizleri uyuşana kadar. Sonra bir el omzuna dokundu—belki Hale, belki Senna.
“Başka yaralılar var,” dediler.
Nora kalktı. İşe devam etti. Çünkü bazen insanın kalbi kırılır, ama elleri çalışmak zorundadır.
Şafak söktüğünde, gökyüzü gri ve altın arası bir renge boyandı. Güzel bir renk… o yüzden neredeyse ayıp.
Paxton, revirin merdivenlerinde Nora’yı buldu. Nora boşluğa bakıyordu. Ellerini defalarca yıkamıştı; temizdi. Ama nabzın hayaleti hâlâ parmaklarında duruyordu.
“Dördünü kurtardın,” dedi Paxton.
“Biri öldü,” dedi Nora.
“Her zaman biri ölür,” dedi Paxton, sesi kırılmadan. “Ama dört kişi yaşıyor.”
Paxton bir an durdu.
“Hale dedi ki,” dedi, “kızın adı Mira’ydı. Ve çamların altına, diğerlerinin yanına gömülmek istermiş.”
Nora, Paxton’a baktı. Bu çocuk, daha birkaç hafta önce ölümün eşiğindeydi. Şimdi Nora’nın yanında, yasın lojistiğini değil, anlamını taşıyordu.
“Benimle gelir misin?” diye sordu Nora.
“Tabii,” dedi Paxton.
O öğleden sonra, Nora bir defin daha yaptı. Ama bu sefer açıklık doldu. Kırk kişi… belki daha fazla. Mira’nın arkadaşları, eğitmenler, mutfak personeli, hatta idare… İnsanlar sessizce geldi.
Kate de oradaydı.
Kalabalığın en arkasında durdu. Yüzü, iradesiyle taş gibi tutulmuştu; ama Nora onu tanıyordu artık. O taşın altında, aynı yerden sızan bir acı vardı.
Mezar dolduğunda, insanlar Mira’yı anlattı. Kısa, dürüst hatıralar: kahkahası, dövüşteki çevikliği, küçükleri kollayışı…
Bu, protokolün neye dönüştüğünü gösterdi: yalnızca gömme hakkı değil, topluca yas tutma cesareti.
Kalabalık dağıldı. En sonunda açıklıkta sadece Kate ve Nora kaldı. Taze mezar aralarında bir çizgi gibiydi.
“On yedi yaşındaydı,” dedi Kate. “Bir yıl sonra görev alacaktı.”
Nora’nın boğazı yandı. “Sonunda çok korkuyordu,” dedi. “Biliyordum. Öleceğini biliyordu.”
Kate yaklaştı.
“Cesur olmak korkmamak değildir,” dedi yumuşak bir sesle. “Korkarken de gerekeni yapmaktır.”
Nora’nın göğsündeki duvar yıkıldı. Gözyaşları, soğuğa rağmen sıcak aktı. Nora artık tutmadı.
Kate, Nora düşerken onu tuttu. Kolları güçlü ve sıcaktı. Nora yüzünü Kate’in göğsüne bastırıp hıçkırdı; çocuk gibi, kontrolsüz. Kate hiçbir şey söylemedi. Sadece tuttu. Saçlarına bir el, sırtına bir el… “buradayım” diyen sessiz bir ağırlık.
Nora nefes almayı yeniden öğrendiğinde geri çekildi. Kate’in yüzü, ilk kez Nora’nın gördüğü kadar açıktı; maskesiz.
“Özür dilerim,” dedi Nora, refleksle.
“Bu insanlık,” dedi Kate. “Bunun için özür dileme.”
Aralarında nefes vardı, kalp atışı vardı. Nora, avuçlarında Kate’in kalbinin düzenli gücünü hissetti: canlı.
Kate çok yavaş, Nora’nın yanağındaki gözyaşını başparmağıyla sildi.
“Her seferinde onu düşünüyorum,” dedi Kate. “Kardeşimi. Her mezarda.”
“Kolaylaşıyor mu?” diye sordu Nora.
“Hayır,” dedi Kate. “Ama katlanılır oluyor. Özellikle de yalnız taşımayınca.”
Bu cümlede bir kapı vardı. Nora, nefesini tuttu.
Kate, Nora’yı öptü—tereddütlü, izin ister gibi, geri çekilme fırsatı veren bir öpücük. Nora geri çekilmedi. Parmaklarını Kate’in gömleğine geçirip karşılık verdi.
Öpücük, fırtına gibi değildi. Daha çok bir kabul gibiydi: “Birbirimizi gördük” demek gibi.
Ayrıldıklarında Kate’in alnı Nora’nın alnına değdi.
“Muhtemelen uygunsuz,” diye mırıldandı Kate.
“Muhtemelen,” dedi Nora, küçük bir gülümsemeyle.
“Özür dilemeyeceğim,” dedi Kate.
“Ben de,” dedi Nora.
Ve oradan, soğuk onları tesise geri itene kadar birlikte kaldılar.
Bölüm 9 — Anıt
Sonraki haftalar yeni bir ritimle geçti. Paxton öğrendi. Nora çalıştı. Definler, artık yalnız bir insanın sırtında taşınmıyordu. Her definde birileri yardım ediyor, birileri bir taş bırakıyor, birileri sessizce adını fısıldıyordu.
Kate, definlere doğrudan katılmadı. Kral olarak, özel yasın kamu gösterisine dönüşmesini istemiyordu. Ama bazen uzaktan izledi Nora. Nora da biliyordu: bu protokol, Kate’in içindeki eski yaranın üzerine konmuş ilk bandajdı.
Aylar geçtikçe sınır görüşmeleri sonuç verdi. Pusuların olduğu yerler belirlendi. Ölümler azalacaktı—en azından bu sebeple.
Kate bir toplantı düzenledi, kalabalığa duyurdu. Nora, tıbbi ekiple arkada dururken Kate’in bakışı kalabalığın üzerinden Nora’ya değdi. Çok küçük bir gülümseme… sadece ona.
O gece Kate, Nora’yı again Northwoods’ta buldu. Artık on yedi mezar vardı. On yedi hayat: kabul edilmiş, tanınmış, unutulmamış.
“Güzel,” dedi Kate, açıklığa bakarak.
“Acı,” dedi Nora.
“İkisi de,” dedi Kate.
Nora’nın elini tuttu.
“Buraya kalıcı bir anıt lazım,” dedi Kate. “Ailelerin gelebileceği, isimlerin yazılacağı bir yer. Resmî, açık.”
Nora’nın boğazı düğümlendi.
“Sen tasarlayacaksın,” dedi Kate. “Kiminle çalışman gerekiyorsa çalış: mimarlar, ustalar, diğer sürüler… anlamı olan bir şey yap.”
Bu, bir kralın emir cümlesi gibi değildi. Bu, bir insanın “Sana güveniyorum” demesiydi.
“Bu büyük bir sorumluluk,” dedi Nora.
“Zaten taşıyordun,” dedi Kate. “Sadece resmileşiyor.”
Kate’in sesi yumuşadı.
“Sen benim… insan kalmayı hatırlamamı sağladın,” dedi.
Nora, o gece çamların altında, mezarların arasında Kate’i öptü. Bu kez, öpücük bir yasın içinden değil; bir geleceğin içinden geliyordu.
Bölüm 10 — Taşa Kazınan İsimler
İnşaat aylar sürdü. Kış eridi, yerini çamurun ağır kokusuna, sonra ilkbaharın ince yeşiline bıraktı. Anıt, dairesel bir taş yapı oldu: granit duvarlara kazınmış isimler. Etrafında bahçeler; ilkbaharda açacak çiçekler, yazın gölge verecek küçük ağaçlar.
Her ölüm yazıldı: isim, yaş, sebep (biliniyorsa). Hiyerarşi yoktu. Stajyerler yan yana, yaşlılar yan yana, yavrular yan yana savaşçılar… “her hayat sayılır” cümlesinin taş karşılığı.
Açılış günü yüzlerce kişi geldi. Uzak sürüler, aileler, askerî görevliler—başta karşı çıkanlar bile. Kate konuştu: hatırlama, kayıp, hizmet ve yas arasındaki fark üzerine. Nora yanında durdu; artık aralarındaki şeyi saklamaya çalışmadılar. Çünkü bu, bir skandal değil, bir dönüşümdü: iki insanın, ölümün sıradanlaşmasına karşı birlikte direnmesi.
Paxton, artık tam yetkili bir tıbbi asistan olarak Nora’ya yaklaştı.
“Bunu başardın,” dedi.
Nora kalabalığa baktı; taşlara dokunan parmaklara, ağlayanlara, susanlara…
“Biz başardık,” dedi. “Umursamayı seçen herkes.”
O gece, Nora ve Kate bir kez daha Northwoods’a gitti. Eski mezarlar hâlâ oradaydı. İşaretler solmuş, taşlar aşınmıştı ama yerli yerindeydi. Onları bilerek olduğu gibi bırakmışlardı: başlangıcın hatırası.
“Hiç pişman oldun mu?” diye sordu Nora, karanlıkta Kate’e yaslanarak. “Protokol, anıt… hepsi. Thorn’u dinlemek daha kolaydı.”
“Kolay olan daha iyi değildir,” dedi Kate.
Nora’nın omzuna kolunu sıkılaştırdı.
“Hayır,” dedi. “Pişman olmadım. Hiçbirinden.”
Nora anladı. Burada mesele yalnızca bir protokol değildi. Mesele, ölümün sıradanlaşmasına izin vermemekti. Kayıpları “iş kazası” diye yutmanın karşısına, isimle, toprakla, tanıklıkla çıkmaktı.
Ve bazen, en radikal isyan şuydu:
Dünya sana umursama dediğinde, umursamayı seçmek.
Kuzey ormanında bir kral, bir sağlık görevlisinin yanında diz çökmüş ve bir mezar kazmıştı.
O günden sonra hiçbir şey aynı kalmamıştı.