YETİM KARDEŞLER DOĞDUKLARI ÇIFTLIĞE GERİ DÖNÜYORLAR… AMA GİZLİ BİR DETAY DİKKAT ÇEKİYOR

YETİM KARDEŞLER DOĞDUKLARI ÇIFTLIĞE GERİ DÖNÜYORLAR… AMA GİZLİ BİR DETAY DİKKAT ÇEKİYOR

Baharat Bahçesinin Çiti

Öksüz Kardeşlerin Dönüşü ve Saklı Kalan Üçüncü İsim

Bölüm 1 — Toprak Yolun Hatırladığı Ayak Sesleri

Murat, toprak yola adımını attığında, ayakkabısının altındaki çakıl taşları sanki ona bir şey anlatıyordu. Sesin dili yoktu ama ritmi vardı: “Yine geldin.”

On altı yaşında olmak, insanların sandığı kadar “büyük” olmak değildi. Murat bunu en iyi bilenlerden biriydi. Çünkü on altı yaş, birinin elini tuttuğunuzda o elin kaderini de tutmak demek olabiliyordu. Yanındaki küçük el, Ahmet’in eli, on iki yaşın meraklı sıcaklığıyla Murat’ın avucunun içine yerleşmişti.

Kardeşler yıllardır aynı odada uyumamıştı. Hatta aynı evde aynı çorbayı içeli bile uzun zaman olmuştu. Koruyucu aileler, yurtlar, geçici odalar, geçici yüzler… Murat’ın kafasında tek bir cümle hep dönüp duruyordu: “Bir yerde kalmak, en zor lüks.”

Ahmet’in gözleri ise bambaşkaydı. Yeşil gözleri, toprağın üstüne düşmüş ışığı bile bir oyuna çevirebilecek kadar canlıydı. Sanki yürüdükleri yol onları geçmişe değil de gizli bir hazineye götürüyordu.

“Abi,” dedi Ahmet, nefes nefese, “burası… çok tuhaf.”

“Niye?”

“Rüzgâr bile tanıdık geliyor.”

Murat gülümsemek istedi ama gülümseme, içinde taşıdığı şüpheye takıldı. O rüzgârı tanıyordu, evet. Ama Murat’ın tanıdığı rüzgâr, ardında kapıların kapanma sesini getirirdi. Ve Murat artık her kapanan kapının arkasında bir sebep arayan biriydi.

On yılı aşkın süredir dönmedikleri çiftliğe yaklaştıkça, evin silueti ağaçların arasından belirmeye başladı. Çatı çizgisi, zamanın omuzlarına yüklediği ağırlıkla biraz eğilmişti. Duvarlar yıpranmıştı. Pencerelerin bazıları karanlık bakıyordu.

Yine de…

Bir şey yanlıştı.

Ahmet ilk fark eden oldu. “Abi… şuna bak.”

Murat’ın bakışı istemsizce o yöne kaydı ve içinin buz kestiğini hissetti.

Baharat bahçesinin olduğu yerde—annesinin fesleğen, nane, kekik yetiştirdiği, kokusunun yaz akşamlarına karıştığı yerde—yepyeni, açık renkli, düzgün kesilmiş tahtalardan yapılmış bir çit yükseliyordu.

Eski ev eskimişti. Ama çit… kusursuzdu.

Murat durdu. Ahmet’in elini daha sıkı kavradı.

“Bunu görüyor musun?” diye fısıldadı.

“Yeni çit mi?” diye sordu Ahmet, sanki bu iyi bir haber olabilirmiş gibi.

Murat’ın boğazı kurudu. “Ahmet… buraya kimse bakmamalıydı.”

Çünkü yıllarca onlara söylenen hikâye açıktı: Çiftlik terk edilmişti. Kapanmış, dağılmış, unutulmuştu. Unutulmuş şeylerin üstünde yeni çit olmazdı.

Bölüm 2 — Ev Terk Edilmiş Gibi Yapıyordu

Evin önüne geldiklerinde Murat’ın şüphesi büyüdü. Kapı kolu… yeniydi.

Murat bir an durup kapıyı süzdü. Eski kapının üstünde, yılların aşındırdığı çizikler hâlâ vardı. Ama o çiziklerin üstüne yerleştirilmiş yeni kol, eski bir yüzün ortasına takılmış modern bir maske gibiydi.

“Kapı… açık mı?” dedi Ahmet.

“Dayalı,” diye cevapladı Murat. “Ama bu da kötü.”

“Niye kötü olsun?”

“Çünkü paslı kilitler kendiliğinden yumuşamaz.”

Murat kapıyı yavaşça itti. Ahşap bir iniltiyle gıcırdadı ama zorlanmadı. Kapı, neredeyse “Buyur” der gibi açıldı.

İçeri adım attıklarında bekledikleri koku gelmedi. Küf, rutubet, yıllanmış toz… yoktu. Bunun yerine, yeni süpürülmüş bir zemin gibi temiz bir koku vardı. Çok hafif… ama inkâr edilemeyecek kadar gerçek.

Ahmet, evin içine bakarken hayranlıkla iç çekti. “Ben bunu daha büyük hatırlıyorum.”

“Küçükken her şey büyük görünür,” dedi Murat. Ama gözleri yerdeki ayrıntılardaydı.

Ahşap zemin temizdi. Köşelerde örümcek ağı yoktu. Bir ev, on yıl terk edilse önce doğa girerdi içeri: toz, yaprak, böcek… Burada ise sanki biri düzenli aralıklarla gelip “Ev hâlâ yaşıyor” demişti.

Mutfağa geçtiler. Lavabo temizlenmişti. Ve lavabonun yanında, sanki az önce bırakılmış gibi duran bir bulaşık bezi vardı.

Murat beze dokundu. Kuruydu ama “on yılın kurusu” değildi. Kullanılmış, yıkanmış, yeniden kurumaya bırakılmış bir bez gibi…

Ahmet camı gösterdi. “Bak! Şu pencere… yeni.”

Gerçekten de mutfak penceresinin bir bölmesinde yeni cam parlıyordu. Üstelik rastgele takılmış gibi değil; ölçülü, düzgün, profesyonel.

Murat’ın zihninde tek bir soru büyüyordu: Kim?

Ve bir soru daha: Neden?

Bölüm 3 — Oyuncak Kutusu ve Kırılmayan Hatıra

İki kardeş, evin içindeki odaları tek tek dolaştı. Ebeveynlerinin odası neredeyse boştu; ama yine aynı “anormal temizlik” hissi vardı.

Sonra çocukken paylaştıkları odaya girdiler.

Ahmet bir an dondu. Sonra boğuk bir sevinç sesi çıktı ağzından:

“Abi…!”

Odanın köşesinde, eski bir ahşap kutu vardı. Üstüne bir bez örtülmüş, tozdan saklanmıştı. Kutuyu açtıklarında Ahmet’in gözleri büyüdü.

Tahta bir at… Murat’ın babasının oyduğu eski oyuncaklardan biri. Yarım kalmış bir yapboz. Ve en altta, Ahmet’in küçükken “Kukla” diye isim verdiği bez ayıcık.

Ahmet ayıcığı eline aldı. Sanki ayıcık onu beklemişti. Sanki yıllar boyunca burada, aynı yüzle, aynı sabırla durmuştu.

“Bu… nasıl olur?” dedi Ahmet. “Bunlar burada mıydı?”

Murat kutuyu incelerken daha tedirgin oldu. Ahşap korunmuştu. Küflenmemişti. Termit izi yoktu. Bu, rastlantı değildi. Bu bilinçli bir korunmaydı.

“Biri bizim döneceğimizi biliyordu,” dedi Ahmet, sesi umutla titreyerek.

Murat bu cümleyi sevmemişti. Çünkü umut, kanıt olmadığında tuzaktı.

“Bilmiyorum,” dedi. “Ama biri bizi beklemiyorsa bile… bizi izliyor olabilir.”

Ahmet bir an sustu. O yaşta bile bazı cümlelerin ağırlığını sezebiliyordu.

“Abi… sence aileden biri mi?”

Murat’ın yüzü gerildi. “Hangi aile Ahmet? On yıldır kimse çıkmadı.”

Ahmet cevap vermedi. Ayıcığı göğsüne bastırdı. Bazen bir çocuğun susması, en büyük sorusuydu.

Bölüm 4 — Ahırdaki Ilık Kahve

Evin arkasındaki ahıra yürüdüklerinde rüzgâr biraz sertleşti. Ahır, evden daha iyi durumdaydı. Kapısı aralıktı. İçeriden kuru saman kokusu geliyordu.

Murat kapıyı itip içeri girdiğinde gördükleri, şüpheyi kesinliğe çevirdi.

Aletler duvardaki kancalara asılmıştı. Bazıları yağlanmıştı. Bir bölmede taze saman vardı. Ve en arkada…

Geçici bir masa.

Masada kişisel eşyalar: Hasır bir şapka, temiz bir bezle sarılı yarım ekmek… ve bir fincan kahve.

Murat fincana yaklaştı. Parmak ucunu fincana değdirdi.

Ilıktı.

Ahmet fısıldadı: “Biri… az önce buradaydı.”

Murat’ın kalbi hızlandı. Bir anlığına, kaçmayı düşündü. Toprak yolun geri dönüşü vardı. Ama aynı zamanda burada kalıp gerçeği öğrenme ihtimali de vardı.

“Gizleniyoruz,” dedi Murat. “Köşeye. Sessiz.”

Ahmet itiraz etmedi. Merak, korkuyu bastırıyordu. İkisi, ahırın karanlık bir köşesine çekildi. Murat, kardeşini önüne aldı; kendi bedeniyle bir kalkan gibi.

Yaklaşık yirmi dakika sonra ayak sesleri duyuldu.

Kapıdan içeri biri girdi. Bir siluet; sonra ışık, yüz hatlarını ortaya çıkardı: Yaşlı bir kadın. Saçları gri, başı sıkı bir topuzla toplanmış. Üzerinde tarlada çalışmaya uygun kıyafetler vardı. Mekânda yabancı gibi değil, ev sahibi gibi hareket ediyordu.

Kadın kahveyi aldı, bir yudum içti, derin bir iç çekti.

Ve sonra, arkasını dönmeden dedi ki:

“Orada olduğunuzu biliyorum.”

Murat’ın nefesi kesildi. Ahmet’in gözleri büyüdü ama korkmuş değildi.

Kadın sakince devam etti: “Çıkabilirsiniz. Size zarar vermeyeceğim.”

Murat, saklanmanın anlamı kalmadığını anladı. Yavaşça çıktı. Ahmet de arkasından.

Kadın onları süzdü, sanki yüzlerindeki çizgilerden eski bir hikâyeyi okuyormuş gibi.

“Adım Fatma,” dedi. “Bana Fatma teyze dersiniz.”

Murat şüpheyle sordu: “Burada ne yapıyorsunuz?”

Fatma teyze bir an durdu. Kısa bir tereddüt; kelimeleri tarttı.

“Çünkü biri benden bakmamı istedi.”

Murat’ın içindeki alarm çaldı. “Kim?”

“Uzun hikâye,” dedi kadın. Sonra Ahmet’e baktı. “Aç mısınız?”

Ahmet’in midesi o an sanki cevap vermek ister gibi guruldadı. Murat, kardeşinin başını salladığını gördü.

Fatma teyze, hiç acele etmeden: “Eve gelin,” dedi. “Bir şeyler hazırlayayım.”

Bölüm 5 — Çorbanın İçindeki Soru

Fatma teyzenin evi iki kilometre kadar ilerideydi. Yol, tepenin ardına kıvrılıyordu. Evin içi sade ama düzenliydi; duvarlarda eski fotoğraflar, mutfakta bakır bir tencere, köşede kuru ot demetleri.

Kadın mutfağa girer girmez, Murat’ın “kilitli” sandığı dolabı açtı. Un, yumurta, sucuk… Sanki her şey hazırdı.

Murat bu ayrıntıyı kaçırmadı. “Bu dolabı nasıl açtınız?” diye sordu.

Fatma teyze sakinlikle: “Bu evin anahtarını ben yıllardır biliyorum,” dedi. “Komşuyuz. Bazı anahtarlar unutulmaz.”

Ahmet dayanamayıp sordu: “Adımızı nereden biliyorsunuz?”

Kadın hafifçe gülümsedi. “Anne babanız sizden çok bahsederdi.”

Murat’ın yüzü sertleşti. “Anne babamız… artık yok.”

Fatma teyze bir an gözlerini kaçırdı. “Biliyorum,” dedi. “Siz öyle biliyorsunuz.”

Murat’ın çatalı elinde kaldı. “Ne demek ‘öyle biliyoruz’?”

Kadın tabağa pilav koydu, yanına fasulye ve sucuk ekledi. “Önce yiyin,” dedi. “Bu konuşma boş mideyle olmaz.”

Ahmet yemeğe dokunamadı. “Fatma teyze lütfen.”

Kadın iç çekti. Sonunda masaya oturdu ve sanki yıllardır taşıdığı bir taşın altını kaldırır gibi konuştu:

“Çocuklar… anne babanız bir kazada ölmediler.”

Murat’ın dünyası bir an sessizleşti. “Nasıl yani?”

“Gittiler,” dedi kadın. “Kendi istekleriyle. Kayboldular.”

Ahmet’in gözleri doldu. “Bu… yalan.”

“Keşke yalan olsa,” dedi Fatma teyze. “Ama değil.”

Murat’ın içi öfkeyle kabardı. On yıl boyunca bir “trajedi”ye yas tutmuşlardı. Şimdi ise karşılarına çıkan şey… bambaşka bir tür acıydı: terk edilme.

“Peki şimdi neredeler?” diye sordu Murat, sesi titreyerek.

“Bilmiyorum,” dedi Fatma teyze. “Ama bana gelen genç biliyordu.”

Murat bir an dondu. “Hangi genç?”

“Yaklaşık beş yıldır ara ara gelir,” dedi kadın. “Evin tamiri için para bırakır. Oyuncaklarınızı korumamı istedi. Çit yaptırdı. Camı değiştirdi.”

Murat’ın zihninde yeni bir şekil belirdi: Görünmeyen bir el. Plan yapan bir el.

“Onun adını biliyor musunuz?”

Fatma teyze başını iki yana salladı. “Zamanı gelince tanıyacaksınız dedi.”

Murat’ın sesi sertleşti. “Hangi zaman?”

Kadın bakışını yere indirdi. “Ebeveynlerinizle ilgili gerçeği anlatma zamanı.”

Bölüm 6 — Çatının Üstündeki Ayak Sesleri

O gece kardeşler, eski evde kalmaya karar verdi. Fatma teyze onlara battaniye, mum, gaz lambası ve bir ilk yardım çantası bıraktı. Giderken de ikisinin alnına birer öpücük kondurdu.

“Hayat bazen karmaşıktır,” dedi. “Ama siz birbirinizi bırakmayın.”

Kapı kapandığında evin içi sessizleşti. Murat battaniyeleri oturma odasına serdi. Kapıya yakın yattı; her ihtimale karşı.

Ahmet ayıcığına sarıldı. Sesi küçük çıktı:

“Abi… sence doğru mu söylüyor?”

Murat, tavanın karanlığını izleyerek: “Bilmiyorum,” dedi. “Ama ya doğruysa ya da biri bize yalan söylüyorsa… ikisini de öğrenmek zorundayız.”

Ahmet bir süre sustu. Sonra fısıldadı: “Anne babamız hayattaysa… onları görmek ister miydin?”

Murat cevap vermekte zorlandı. Çünkü içinde iki ayrı Murat vardı: Biri “özleyen çocuk”tu; diğeri “kırgın abi”.

“Bilmiyorum,” dedi sonunda. “Ama gerçeği bilmek isterim.”

Gece yarısına doğru evin üstünden bir ses geldi.

Ayak sesleri.

Murat bir anda doğruldu. Ahmet’i hafifçe dürttü.

“Uyan,” diye fısıldadı. “Sessiz.”

Ahmet’in gözleri uykulu ama korkuyla açıldı. “Ne oldu?”

“Çatıda biri var.”

Sesler ağır ağır ilerliyordu. Ön taraftan arka tarafa… duruyor… geri dönüyor… Sanki biri evin içinde kim var diye kontrol ediyordu.

Murat’ın kalbi, göğsünü yumrukluyordu. Birkaç dakika sonra ayak sesleri uzaklaştı; ahıra doğru.

Murat, “Bakacağım,” dedi.

Ahmet kolunu tuttu. “Tehlikeliyse—”

“Bilmemiz lazım,” dedi Murat. “Arkamda kal.”

Murat dışarı çıktı. Gölgelerde yürüyerek ahıra yaklaştı. İçeriden iki ses geliyordu.

Bir erkek sesi: “Bugün geldiler.”

İkinci ses… Fatma teyzeydi: “Nasıl biliyorsun?”

Erkek: “Evin etrafını incelerken gördüm. Çocuk odasında uzun kaldılar.”

Fatma teyze: “Onlarla konuştun mu?”

Erkek: “Hayır. Anlaştığımız gibi. Önce ben konuşacağım.”

Murat’ın içi buz kesti. Fatma teyze sadece “iyi niyetli komşu” değildi. Bir planın parçasıydı.

Tam geri çekilecekti ki ayağı kuru bir dala bastı.

Çatırtı gecede yankılandı.

Sesler kesildi. Fatma teyze fısıldadı: “Dışarıda biri var.”

Erkek: “Çık. Orada olduğunu biliyoruz.”

El feneri yandı. Işık, odun yığının arkasını taradı. Murat saklanamayacağını anladı. Yavaşça ayağa kalktı, ellerini görünür tuttu.

“Ilık kahvenin sahibi siz misiniz?” diye sordu, sesi kontrol altında ama keskin.

El feneri indi. Karşısında yirmili yaşlarının ortasında bir adam duruyordu. Koyu saçlı, gözleri… Murat’ın gözlerine benziyordu.

Adam bir adım yaklaştı. “Adım Mehmet,” dedi.

Murat’ın boğazı düğümlendi. “Mehmet kim?”

Genç adam derin bir nefes aldı.

“Ben senin abinim.”

Bölüm 7 — Üçüncü Kardeş

Murat’ın zihni önce reddetti. Çünkü insan, hayatını bir hikâyeye göre kurar; o hikâye bir anda değişirse, zemin kayar.

“İmkânsız,” dedi Murat. “Biz iki kardeşiz. Ben ve Ahmet.”

Mehmet başını salladı. “Üç kardeşsiniz,” dedi. “Sen, Ahmet ve ben.”

Fatma teyze, Murat’ın yanına gelip sessizce başını eğdi. Bu da bir onaydı.

Murat’ın sesi sert çıktı: “Neden varlığından haberimiz olmadı?”

Mehmet’in bakışında suçluluk vardı ama sesinde bir kararlılık: “Çünkü siz çocukken ben sizinle aynı yere konulamayacak kadar büyüktüm.”

“Kaç yaşındasın?”

“Yirmi dört.”

Murat, bu “abiyi” incelerken kendini tuhaf bir boşlukta hissetti. Yüz çizgileri tanıdıktı. Ama tanıdık olmak, güven demek değildi.

“Bunca yıl neredeydin?” diye sordu.

“Çalıştım,” dedi Mehmet. “Para biriktirdim. Hazırlandım.”

“Neye hazırlandın?”

“Size gerçeği anlatmaya,” dedi Mehmet. “Ve aileyi yeniden bir araya getirmeyi denemeye.”

Murat’ın öfkesi patlamaya hazırdı. “Aile mi? Anne babamız bizi terk etmiş!”

Mehmet gözlerini kapatıp açtı. “Biliyorum,” dedi. “Ama her terk ediş, aynı sebepten olmaz.”

Murat dişlerini sıktı. “O zaman anlat.”

Mehmet bir an sustu. Sonra yavaşça konuştu; kelimeler, yılların ağırlığıyla çıkıyordu:

“Babamız çok içiyordu. Annemiz ilaçlara bağımlı olmuştu. Borç vardı. Kavga vardı. Şiddet vardı. Siz küçüktünüz; hatırlamazsınız. Ben hatırlıyorum.”

Murat’ın kalbi çarptı. O an, zihninin karanlık bir köşesinden kırık bir görüntü geçti: Bir bağırış, bir kapı çarpması, sonra… hiçbir şey.

Mehmet devam etti: “On yedi yaşındaydım. Sizi korumak için bir karar verdim. Sosyal hizmetlere gittim.”

Murat’ın sesi titredi: “Yani bizi evden alan… sen miydin?”

“Evet,” dedi Mehmet. “Sizi kurtaran bendim.”

Ahırın içinde hava ağırlaştı. Murat, “kurtarmak” kelimesini sevmedi. Çünkü kurtarmak, bazen başka bir acının kapısını açardı.

“Peki neden bizimle gelmedin?” diye sordu Murat.

Mehmet’in gözlerinde bir kırılma oldu. “Çünkü birinin borçları, işi, tedaviyi takip etmesi gerekiyordu. Ben kaldım.”

Murat bir adım geri çekildi. Bu, bir abinin hikâyesi değil; bir yükün hikâyesiydi.

“Anne babamız… nerede şimdi?” diye sordu Murat.

Mehmet’in sesi yumuşadı. “Hayattalar,” dedi. “Toparlandılar. Başka bir şehirde çalışıyorlar. Sizi… yıllardır düşünüyorlar.”

Murat’ın içindeki iki Murat yine kavga etti: Özleyen çocuk ve kırgın abi.

“Ahmet bunu bilmiyor,” dedi Murat.

“Biliyorum,” dedi Mehmet. “O yüzden buradayım.”

Bölüm 8 — Ahmet’in Sarılması, Murat’ın Sorusu

Eve döndüklerinde Ahmet uyanıktı. Köşede oturuyordu; ayıcık kucağında, gözleri endişeyle Murat’ı arıyordu.

“Abi neredeydin?”

Murat diz çöktü. Ahmet’in ellerini tuttu. “Ahmet,” dedi, “hazır ol. Bildiğimiz her şey değişecek.”

Ahmet’in bakışı Murat’ın arkasındaki Mehmet’e kaydı. “O kim?”

Murat nefes aldı. “O… bizim abimiz.”

Ahmet’in yüzünde şaşkınlık dondu. Bir an sanki “Şaka mı?” diyecek gibiydi. Ama Mehmet’in gözleri şaka yapmıyordu.

Mehmet yaklaşırken sesi titredi: “İnanması zor biliyorum. Ama doğru.”

Ahmet, Mehmet’in yüzünü inceledi. Sonra, çok basit bir şey söyledi:

“Murat’a benziyorsun.”

Mehmet’in dudakları ilk kez gerçek bir gülümsemeye dönüştü. “Benziyorsam… doğru yoldayız.”

Sonra Ahmet’in sorduğu soru, on yıllık boşluğu tek cümlede özetledi:

“Bunca yıldır sen mi bize baktın?”

Mehmet’in sesi alçaldı. “Uzaktan,” dedi. “Ama evet.”

Ahmet bir an durdu, sonra beklenmedik bir şey yaptı: Mehmet’e sarıldı.

Mehmet önce kollarını nasıl koyacağını bilemedi. Sonra sarılmayı sıkılaştırdı. Sanki yıllardır taşıdığı bir yük, o sarılmanın içinde biraz hafifledi.

Murat bu sahneyi izlerken boğazı düğümlendi. Ahmet’in kalbi daha hızlı affediyordu. Murat’ınki daha yavaş… ama daha derin düşünüyordu.

“Bize her şeyi anlat,” dedi Murat sonunda. “Parça parça istemiyorum.”

Mehmet başını salladı. “Tamam,” dedi. “En başından.”

Gaz lambası yanıyordu. Evin içi sarı bir ışığa bürünmüştü. Dışarıda rüzgâr vardı ama içeride yıllardır ilk kez “aile” kelimesi yeniden bir şey ifade etmeye başlamıştı.

Mehmet anlatmaya başladı: iş kaybı, borçlar, içki, ilaç… Bir gecenin kavgası… sosyal hizmetler… yurtlar… koruyucu aileler…

Murat’ın kalbi her cümlede biraz daha ağırlaştı.

Ahmet ise sessizce dinledi, gözleri dolu dolu. Bazen ayıcığa bakıyor, bazen Mehmet’in yüzüne.

Mehmet’in sesi kırıldı: “Sizi oradan çıkarırken doğru olanı yaptığımı düşündüm. Ama sonra… sizi bir daha gerçekten tutamadım. Hep uzaktan…”

Murat sorusunu sordu. Düz, acı, net:

“Bizi o kadar korudun… peki neden bizi yalnız bıraktın?”

Mehmet cevap verirken, bir insanın kendini yargıladığı tonla konuştu: “Çünkü size iyi bir hayat verecek hale gelmeden gelmek istemedim. Çünkü geldiğimde yine yarım kalacağından korktum.”

Murat o an anladı: Mehmet, sadece onların abisi değildi. Aynı zamanda kendi gençliğinin içine sıkışmış biriydi. Bir çocukken yetişkin olmak zorunda kalmış biri.

Ama Murat’ın içindeki acı yine de yerindeydi. Haklı olmak, iyileştirmiyordu.

Bölüm 9 — Kapıda Duran İki Yabancı

Ertesi gün Mehmet bir telefon etti. Kısa konuştu. Telefonu kapattığında Murat ve Ahmet’e baktı.

“Yarın sabah gelecekler,” dedi.

Ahmet’in nefesi hızlandı. “Annem ve babam?”

Mehmet başını salladı. “Evet.”

O gece evde bir sessizlik vardı. Ama bu sessizlik, önceki sessizliklerden farklıydı. Bu kez içinde soru kadar ihtimal de vardı.

Sabah, bir arabanın sesiyle uyandılar. Murat zaten erkenden uyanıktı. Ahmet koşarak pencereye gitti.

Küçük, sade bir araba… Kapının önüne park etti. İçinden bir adam ve bir kadın indi. Orta yaşın kenarında, yüzlerinde çekingen bir ifade. Yaklaştıkça benzerlikler netleşti: Adam Murat gibi uzundu. Kadının yüz hatları Ahmet’le aynı çizgiyi taşıyordu.

Ahmet fısıldadı: “Normal görünüyorlar.”

Murat yutkundu. “Normal olmak bazen en zor şey.”

Mehmet dışarı çıktı, anne babasıyla kısa konuştu. Sonra Murat ve Ahmet’e el işareti yaptı.

Kardeşler verandaya çıktı. Kapıda beklediler.

Kadın birkaç adım kala ağlamaya başladı. “Benim çocuklarım,” dedi, sesi boğuk. “Nasıl… nasıl büyümüşsünüz.”

Adam daha kontrollüydü ama gözleri ıslaktı. “Murat… Ahmet…”

Ahmet annesine bakıp, yılların içinden bir parçayı çekip çıkardı: “Bize uyumadan önce şarkı söylerdin.”

Kadın başını salladı, ağlayarak gülümsedi. “Söylerdim.”

Bir sarılma oldu. Önce Ahmet koştu, babasına sarıldı. Sonra annesine. Murat bir saniye tereddüt etti. Ama sonra o da yaklaştı.

O sarılma, bütün kırgınlığı silmedi. Ama artık kırgınlığın bir adresi vardı. Kırgınlık, belirsizlikten çıkıp gerçeğin içine oturdu.

Anne titreyerek: “Çok özür dileriz,” dedi. “Her şey için.”

Baba da ekledi: “Sizi incittik.”

Murat’ın sesi düşük çıktı: “Evet.”

Bu “evet”, öfke değildi. Yalan da değildi. Sadece gerçekti.

Bölüm 10 — Yeniden İnşa Edilen Şey Ev Değildi

Günler, konuşmalarla doldu. Anne baba iyileşme süreçlerini anlattı: nasıl tedavi gördüklerini, nasıl iş bulduklarını, nasıl her gece çocuklarını düşündüklerini… Mehmet, arada köprü oldu; yıllardır taşıdığı sırları artık saklamadı.

Murat ve Ahmet de kendi hikâyelerini anlattılar: geçici evler, geçici bağlar, “kalıcı” olmak isteyen ama başaramayan insanlar… Murat’ın kardeşini bırakmamak için verdiği mücadele, Ahmet’in her şeye rağmen insanlara inanmayı bırakmaması…

Sonunda bir karar aldılar: yeni bir şehirde, birlikte bir hayat kuracaklardı. Bu “geçmişi silmek” değildi. Geçmiş silinmezdi. Ama geleceği farklı yazmak mümkündü.

Ve en garip olan şuydu: O çiftlik evi…

Onları bir kez parçalamış gibi görünen o yer, şimdi onları birleştiren yer olmuştu. Çitin ardında saklanan “detay” sadece yeni tahtalar değildi. O detay, birinin yıllar boyunca sessizce koruduğu bir ihtimaldi: Geri dönüş ihtimali.

Murat, en sonunda şunu anladı:

Bir evin çürümüş olması, hikâyenin bittiği anlamına gelmez. Bazen hikâye, en çok yıkılan yerden yeniden başlar.

Ve bazen, insanın sandığı “öksüzlük” bile tek başına kalmak değildir; gerçeği bilmeden büyümektir.

O gün, baharat bahçesinin yanındaki çitin önünde Murat, Ahmet’in elini yine sıkı tuttu. Ama bu sefer korkudan değil.

Bu sefer, “bir daha kaybolmayacağız” dediği için.

 

 

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News