Yolda Susuz Kalan Adama Bir Tas Su Verdi – Patronu Kovdu Ama Kaderin Planı Başkaydı!

Torosların Eteklerinde: Emine’nin Hakkı, Murat’ın İmtihanı
Bölüm 1 — Ceviz Ağacının Gölgesindeki Yemin
Anadolu’nun bağrında, Torosların eteklerine yaslanmış bir kasaba vardı; toprağı bereketli, kışı acımasız… Yazın güneş, taş duvarlara bile işleyen bir sıcaklık bırakır; kışın rüzgâr, çatlak aralardan içeri sızıp insanın iliğini yoklardı. Kasabanın en ücra köşesinde, duvarları çatlak, damı yamalı bir kerpiç ev dururdu. Evin önündeki ceviz ağacı, yıllardır aynı yerdeydi; sanki o evin sevinçlerine de acılarına da şahitlik eden bir ihtiyar gibi.
İşte o evde Emine yaşardı.
Emine Hanım daha yirmi iki yaşındayken dul kalmıştı. Kocası Hüseyin, bir kış günü dağdan odun getirirken ayağı kaymış; uçurumdan yuvarlanıp genç yaşında toprağa düşmüştü. Ne bir mal bırakmıştı ne bir mülk; geriye yalnızca bu yıkık dökük ev kalmıştı. Bir de Emine’nin karnında altı aylık bir bebek…
Cenazede Emine ağlamadı. Ağlayamazdı. Çünkü ağlarsa yıkılırdı; yıkılırsa karnındaki yavruya kim bakardı? İçinde bir yer paramparçaydı ama yüzünü taş gibi tutmuştu. Kasabadan biri, “Yazık… daha çocuktu,” diye mırıldandı. Emine o sözleri duydu, ama sanki başka birinin hikâyesi anlatılıyormuş gibi tepki vermedi. O gün, hayat ona duygularını bile lüks kılmıştı.
O gece mezarlıktan döndüğünde evin eşiğine oturdu. Elini karnına koydu. Bebek tekmeledi; küçük, inatçı bir hareketti bu. Sanki “Buradayım anne,” diyordu. “Yalnız değilsin.”
Emine dudaklarını araladı. Sesi rüzgâra karışacak kadar kısık çıktı:
“Tamam yavrum… Sen ve ben ikimiz bu dünyada savaşacağız. Seni adam edeceğim. Baban görseydi ne mutlu olurdu.”
O andan sonra Emine’nin hayatı, tek bir kelime etrafında dönmeye başladı: mecburiyet.
Kasabanın dedikoducu kadınları günlerce kapısını aşındırdı.
“Emine kızım, daha gençsin… başka kocaya var,” dediler. “Bu yük tek başına taşınmaz.”
Kayınvalidesi Zaide Nine bile bir gün gelip kapının önünde durdu. Kadının gözlerinde acıdan çok hesap vardı.
“Oğlum öldü,” dedi. “Sen de git babanın evine. Bana yük olma.”
Emine, kapının eşiğinde dimdik durdu. Sesini yükseltmedi ama geri de adım atmadı:
“Ben bu çocuğu tek başıma büyüteceğim,” dedi. “Kimsenin ekmeğine muhtaç etmeyeceğim.”
Zaide Nine söylene söylene gitti. Komşuların bazıları acıdı, bazıları kınadı. Ama Emine’nin kınanmaya ayıracak zamanı yoktu. Kış kapıdaydı, odun azdı, evin duvarları soğuktu. Ve içinde büyüyen can, ona “durmak” diye bir seçenek bırakmıyordu.
Bölüm 2 — Murat’ın Doğuşu ve Annenin Ekmek Payı
Üç ay sonra Murat doğdu. Küçücük, kırmızı yüzlü, avuçlarını sıkmış bir bebek… Emine onu göğsüne bastırdığında, dünyanın gürültüsü bir an sustu sanki. O an, bütün kayıplarına rağmen bir şey bulmuştu: sebep.
“Hoş geldin dünyaya Murat’ım,” dedi; gözleri yaşla doldu. “Sen benim her şeyimsin.”
Bebek büyürken Emine’nin günleri birbirine eklenen yorgunluklardan örülmüştü. Gündüzleri Murat’ı sırtına bağlar, komşuların tarlasında gündeliğe giderdi. Bir elinde çapa, sırtında bebek… Güneş tepede kavururken bile durmazdı.
Bir gün tarla sahibi sertçe konuştu:
“Emine, şu bebeği evde bırak. İşi aksatıyor.”
Emine cevap vermedi. Ertesi gün başka tarlaya gitti. Çünkü Murat’ı bir yere “bırakmak” onun için yalnızca fiziksel bir ayrılık değildi; dünyada sahip olduğu tek şeye sırt çevirmek gibi gelirdi.
Geceleri Murat ağladığında, Emine onu kucağına alır, saatlerce sallardı. Bazen, sesi yorulup boğazı acıyıncaya kadar ona ninni söyler, sonra da kendi kendine dua ederdi. Uykusuzluk gözlerini şişirir, bedenini titretirdi ama Murat’ın yüzüne bakınca bütün yorgunluğun bir anlamı olurdu.
Murat iki yaşına geldiğinde kasabaya sert bir kış çöktü. Kar diz boyunu aştı. Odun bitti. Yiyecek tükendi. Emine’nin evinde sadece bir avuç un kalmıştı.
O unla bir ekmek yapabilirdi—sadece bir tane.
Hamuru yoğurdu, tandırı yaktı. Ekmek pişince kokusu evi doldurdu. Murat’ın gözleri parladı. Emine, sıcak ekmeği küçük parçalara bölüp Murat’a yedirdi.
“Ye yavrum,” dedi. “Ye de büyü.”
Kendisi, hamur kazanının dibinde kalan kırıntıları parmağıyla sıyırıp yedi. O gece karnı guruldayarak uyudu. Ama umurunda değildi; Murat toktu. Bu ona yetiyordu.
Kış uzadıkça açlık büyüdü. Emine bir gün sandığın dibinden annesinden kalma gümüş bileziği çıkardı. Kuyumcuya gitti. Bileziği uzattı.
“Bunu al,” dedi. “Karşılığında un, yağ, odun ver.”
Kuyumcu bileziğe baktı, dudak büktü.
“Bu en fazla bir çuval un eder.”
Emine itiraz etmedi. “Olsun,” dedi. “Ver.”
O çuvalla kışı atlattı. Sonra yüzüğünü sattı. Küpelerini sattı. Annesinden kalan ne varsa sattı. Kendine dair bir hatıra bile bırakmadı.
Her seferinde aynı cümleyi mırıldandı:
“Olsun… Murat büyüsün yeter.”
Bölüm 3 — “Babasız” Sözü ve Emine’nin Sırtına Binen Gurur
Yıllar rüzgâr gibi geçti. Murat beş yaşına geldiğinde kasabanın sokaklarında koşturur, akşam eve yorgun ama mutlu dönerdi. Emine onu kapıda bekler, alnından öperdi.
“Yoruldun mu yavrum?”
Murat’ın arkadaşlarından farkı vardı. Diğer çocukların babaları vardı; omuzlarına alır, pazara götürür, bayramda harçlık verirdi. Murat’ın ise yalnız annesi…
Bir gün Murat ağlayarak eve geldi. Emine’nin yüreği yerinden oynadı.
“Ne oldu yavrum? Kim seni ağlattı?”
Murat burnunu çekti:
“Ahmet dedi ki… ‘Senin baban yok, öksüzsün.’ Anne… ben öyle miyim?”
Emine’nin içi bıçak gibi kesildi. Oğlunu kucağına aldı, saçlarını okşadı. Sesini kararlı tutmaya çalıştı. Çünkü bir anne bazen çocuğunu korumak için kendi acısını saklar.
“Dinle beni Murat,” dedi. “Senin baban var. Baban dağda kaza geçirdi. O yiğit bir adamdı. Sen babasız değilsin. Sen yiğidin oğlusun.”
Murat gözlerinin içine baktı, küçücük ama ciddiydi.
“Anne, doğru mu?”
Emine gülümsedi; gülümsemesi yorgundu ama sıcak.
“Annen seni kandırır mı?”
O gün Murat bir şey öğrendi: Dünya ona babayı çok görmüştü belki ama annesi, babanın yerini de doldurmaya çalışıyordu. Murat’ın içindeki boşluğu Emine kendi canından parçalar kopararak dolduruyordu.
Bölüm 4 — Ağa Kapısında 10 Kuruşluk Eziyet
Murat yedi yaşına geldiğinde okula başladı. Kasabanın tek ilkokulu taş binaydı; sıralar kırık, soba paslı, öğretmen yaşlı… Ama Murat için orası cennet gibiydi. Çünkü öğrenmeyi seviyordu.
Ne var ki defter, kalem, önlük… Hepsi paraydı. Emine’nin parası yoktu.
Bir gece karar verdi. Ertesi sabah kasabanın ağasının kapısına gitti. Kapıyı ağanın karısı Naciye Hanım açtı. Üstü başı tertipli, bakışı keskin.
“Ne istiyorsun Emine?” dedi burun kıvırarak.
Emine başını eğdi. Gururunu yuttu.
“Hanımefendi, oğlum okula başlayacak. Defter kalem lazım. Size çalışmaya geldim. Ne iş verirsen yaparım.”
Naciye Hanım Emine’yi tepeden tırnağa süzdü.
“Hım… Haftalık on kuruş. Ama sabah beşte geleceksin, gece ondan önce gitmeyeceksin. Her şeyi yapacaksın.”
On kuruş… Bir haftalık eziyetin karşılığı.
Emine “Olur,” dedi.
O günden sonra Emine’nin hayatı cehenneme döndü. Sabah karanlığında kalkıyor, ağa evine gidiyor, bütün gün yer silip çamaşır yıkıyor, bulaşık ovalıyor, çocuk bakıyor… Naciye Hanım her işte kusur buluyordu:
“Burayı iyi silmedin!” “Çamaşırda leke kalmış!” “Yemekte tuz fazla!”
Emine hiç cevap vermiyordu. Başını eğer, düzeltir, devam ederdi. Çünkü onun savaşının hedefi Naciye’nin gururu değildi; Murat’ın geleceğiydi.
Akşam eve döndüğünde elleri su toplamış, beli ağrıdan kırılacak gibiydi. Ama Murat’ı görünce gülümserdi.
Bir gün eve elinde küçük bir paketle geldi.
“Bak yavrum,” dedi. “Sana defter aldım. Hem de kalem.”
Murat defteri açtı, kokladı. Yeni defter kokusu… Sanki yeni bir hayatın kokusuydu.
“Anne, ben çok çalışacağım,” dedi. “Sınıfın birincisi olacağım.”
Emine oğlunun saçlarını okşadı.
“Olacaksın yavrum. Sen ne istersen olacaksın.”
Ve Murat sözünü tuttu. Her sınıfta birinci oldu. Öğretmenler “Bu çocuk zeki, okutun bunu,” dedi. Emine gururla doldu… ama geceleri, yorganın altında aynı soru büyüyordu:
Ben bunu nasıl okutacağım?
Bölüm 5 — Tapu Bohçası: Saklanan Miras, Satılan Toprak
Murat on sekizine geldiğinde liseyi bitirmişti. Kasabanın tek lise mezunu oydu. Üniversite şehirdeydi. Şehir pahalıydı. Kasaba ise yoksul…
Bir akşam Murat annesinin karşısına oturdu:
“Anne, ben üniversiteye gitmeyeceğim. Burada iş bulurum, sana bakarım.”
Emine’nin yüzü değişti. O yorgun kadın bir anda sertleşti; gözleri parladı.
“Ne dedin sen?”
“Anne, para yok… Seni daha fazla çalıştıramam.”
Emine ayağa kalktı.
“Ben on sekiz yıldır niye çalıştım sanıyorsun? Seni okutmak için! Şimdi ‘gitmeyeceğim’ mi diyorsun? Bu benim yıllarımı çöpe atmak demek!”
Murat susmuştu. Emine arka odaya gitti. Biraz sonra elinde bir bohçayla döndü. Bohçayı açtı. İçinden sararmış kâğıtlar çıktı.
“Bu evin tapusu,” dedi. “Şu da tarlanın tapusu… Babanızdan kalan tek miras.”
Murat şaşkındı:
“Anne… tarlayı yıllar önce sattın demiştin.”
Emine’nin sesi titremedi.
“Yalan söyledim. Satmadım. Sakladım. Senin bugünün için sakladım.”
Murat’ın boğazı düğümlendi. Emine devam etti:
“Şimdi satacağım. Parayı sana vereceğim. Sen gideceksin, okuyacaksın.”
“Anne olmaz! Bu bizim tek varlığımız.”
Emine oğlunun ellerini tuttu.
“Oğlum, toprak bugün burada yarın burada… ama senin gençliğin bir defa. Bu fırsat kaçar, bir daha gelmez.”
Murat annesine sarıldı, ağladı.
“Ben bunu nasıl ödeyeceğim?”
Emine oğlunun sırtını sıvazladı. Sesi yumuşadı.
“Bana borçlu değilsin yavrum… Sen sadece oku. Adam ol. Beni mahcup etme. Bu bana yeter.”
Bir hafta sonra tarla satıldı. Emine, parayı Murat’ın eline sayarak verdi.
“Dikkatli harca,” dedi. “Ve beni unutma. Ara sıra mektup yaz.”
Murat şehre gitti. Üniversiteye başladı.
Bölüm 6 — Şehir, Açlık ve Birincilik
Şehir, kasabadan çok farklıydı. İnsanlar hızlıydı, yüzler soğuktu, kiralar yüksekti, lokantalar pahalıydı. Murat ilk günler sanki büyük bir denizde yüzmeye çalışan biri gibiydi; su yutacak gibi oluyor ama vazgeçmüyordu.
Yurt odası küçüktü. Duvarlardan nem akıyordu. Yatak gıcırdıyordu. Ama Murat şikâyet etmedi. Çünkü her gece gözlerini kapattığında Emine’nin yüzü geliyordu aklına: tarlada terleyen, ağa evinde eziyete dayanan, bileziğini satan Emine…
“Ben onu mahcup edemem,” diye fısıldardı.
Murat sabahları erkenden kalkar, kütüphaneye gider, akşama kadar çalışırdı. Diğerleri kafelerde oyalanırken, Murat not çıkarıyordu. Birinciliği hedeflemişti; çünkü onun için başarı bir “kariyer” değil, bir “borç kapatma”ydı—ama parayla değil, onurla.
Ve birinci oldu. Hocalar dikkat etti. Burslar kazandı. Stajlara kabul edildi. İkinci sınıfın sonunda annesinden para istemez oldu; hatta birikim yapıp ona para göndermeye kalktı.
Mektubuna şöyle yazdı:
“Anneciğim, artık bana para gönderme. Stajdan para alıyorum. Sana da göndereceğim; kendine bir şey al.”
Emine mektubu okurken ağladı. Parayı almadı. Komşulara gururla:
“Oğlum gönderiyor ama ben almam,” dedi. “O okusun yeter.”
Bölüm 7 — Seda: Parıltılı Bir Şartın Soğuk Gülümsemesi
Murat üçüncü sınıfa geçtiğinde Seda’yla tanıştı.
Seda şehrin zengin ailelerinden birinin kızıydı. Babası fabrikatördü. Seda’nın kıyafetleri şıktı, çantası markalıydı, saçları her gün kuaförden çıkmış gibi… Murat onu kütüphanede gördüğünde nefesi kesildi. Seda kitaplara değil, telefonuna bakıyordu; sıkılmış bir ifade taşıyordu.
Murat çekingen bir sesle:
“Şurada oturabilir miyim?” dedi.
Seda omuz silkerek: “Otur,” dedi.
O günden sonra Murat her gün onu görmeye çalıştı. Notlarını paylaştı, ders anlattı, kahve ısmarladı. Cebindeki son kuruşu bile Seda’nın yanında “eksik” görünmemek için harcadı.
Aylar geçti. Bir akşam Murat açıldı:
“Ben seni seviyorum Seda. Benimle olur musun?”
Seda düşündü. Murat yakışıklıydı, çalışkandı, zekiydi… ama fakirdi. “Köylü” kelimesi Seda’nın dünyasında sessiz bir hakaret gibi dolaşırdı. Yine de Murat’ta bir şey görmüştü: hırs. Bu adam yükselecekti.
“Tamam,” dedi. “Ama bir şartım var. Bir gün zengin olacaksın. Bana iyi bir hayat vereceksin. Fakirlikle yaşayamam.”
Murat, o şartın içindeki soğukluğu göremedi. Çünkü aşk bazen gözleri kör eder; hele yoksullukla büyümüş bir adam için “seçilmek” ayrıca sarhoş edicidir.
“Söz veriyorum,” dedi. “Sana her şeyin en iyisini vereceğim.”
Seda gülümsedi. O gülümseme sıcak değildi. Hesaplıydı.
Bölüm 8 — Yükseliş ve Utanç: Düğüne Çağrılmayan Anne
Üniversite bitti. Murat bölüm birincisi olarak mezun oldu. Büyük bir şirkette işe başladı. Maaşı kasabadaki herkesin hayallerini aşardı.
Seda’nın gözleri parladı:
“Artık evlenebiliriz.”
Murat sevinçle annesini aradı:
“Anne, evleniyorum. Seda diye bir kız var. Çok güzel, çok iyi. Seni tanıştıracağım.”
Emine’nin kalbi sevinçle doldu.
“Allah mübarek etsin oğlum,” dedi titreyen sesiyle. “Ne zaman geleceksiniz?”
“Yakında anne, yakında…”
Ama “yakında” gelmedi.
Aylar geçti. Murat kasabaya gitmedi. Düğün şehirde, lüks bir otelde oldu. Seda’nın ailesi, arkadaşları, iş çevresi… herkes oradaydı. Ama Emine yoktu.
Murat telefonda annesine:
“Anne sen gelme,” demişti. “Kalabalık olur, yol uzun, yorulursun…”
Emine sessiz kaldı. İçi burkuldu. Oğlunun düğününe çağrılmıyordu. Ama itiraz etmedi.
“Peki oğlum,” dedi. “Allah mesut etsin.”
Düğün gecesi Emine köyde tek başına oturdu. Elinde Murat’ın çocukluk fotoğrafı… Baktı, baktı, baktı. Yaşlar yanaklarından süzüldü.
“Kocaman oldu benim Murat’ım,” diye fısıldadı. “Keşke görebilseydim.”
Sonra kendini teselli etti: “O mutluysa ben de mutluyum.”
Bazen insanın en büyük yanılgısı, sevgiyi “fedakârlıkla” eşitlemesidir. Emine fedakârlık etti; Murat’ın mutluluğunu kendine kanıt saydı. Oysa bazı mutluluklar, bir başkasını arkada bırakmanın üzerini örten parlak bir örtüden ibarettir.
Bölüm 9 — Huzurevine Giden Yol: Bir Annenin Sessiz Çöküşü
Düğünden sonra Murat annesini aramayı seyrekleştirdi. Önce haftada bir, sonra ayda bir… Her aramada Seda yanında olur, işaret ederdi:
“Kısa tut.”
Seda, Emine’yi hiç görmemişti ama “köylü kaynana” fikrinden bile rahatsızdı.
“Onu buraya getirme,” demişti. “Şivesiyle konuşur, rezil oluruz.”
Murat’ın içi sızladı ama karşı çıkamadı.
Yıllar geçti. Murat yükseldi. Müdür oldu, sonra genel müdür yardımcısı. Para arttı. Lüks daire, villa, araba… İki çocukları oldu: Emre ve Elif.
Murat onlara her şeyi verdi. En iyi okullar, en pahalı oyuncaklar… Ama bir kişiyi unuttu: annesini.
Emine köyde, o kerpiç evde yaşlandı. Saçları bembeyaz oldu. Dizleri tutmaz, elleri titrer oldu. Gündeliğe gidemezdi artık. Komşular arada yemek getirirdi.
“Emine abla, oğlun arıyor mu?” derlerdi.
Emine yalan söylerdi:
“Arıyor… Dün aradı. İşi çokmuş.”
Oysa Murat aylarca aramamış olurdu.
Bir gün Emine fenalaştı. Göğüs ağrısı, nefes darlığı… Komşular hastaneye yetiştirdi. Doktor:
“Kalp yetmezliği başlangıcı. Bu kadın tek başına kalamaz.”
Komşular Murat’ı aradı. Numarasını zor buldular. Murat toplantıdaydı.
“Şimdi gelemem,” dedi. “Yarın bakarım.”
Yarın da gelmedi.
Üç gün sonra geldiğinde annesini tanıyamadı. Yatakta bir deri bir kemik kalmıştı. Emine gözlerini açınca oğlunu görünce yüzü aydınlandı. O eski sıcak gülümsemesiyle:
“Geldin mi oğlum?” dedi. “Gözlerim yollarda kaldı.”
Murat annesinin elini tuttu. O el… nasırlı, yorulmuş, yıllarca çalışmış el… Şimdi kuş tüyü gibi hafifti.
“Anne niye bu hale geldin?” dedi.
Emine kısık sesle cevap verdi:
“Yalnızlık oğlum… İnsan yalnız kalınca soluyor.”
O gece Murat otelde kaldı. Seda kasabaya gelmişti ama hastaneye girmemiş, kapıda beklemişti.
Seda’nın ilk sorusu şuydu:
“Ne olacak şimdi? Bizimle mi gelecek?”
Murat susunca Seda planını ortaya koydu:
“Huzurevi.”
Murat’ın boğazı düğümlendi.
“Annem… huzurevi mi?”
“Atmak değil,” dedi Seda tatlı bir sesle. “Yerleştirmek. Onun iyiliği için.”
Murat sabaha kadar uyuyamadı. İçindeki vicdan ile alıştığı konfor arasında terazi sallandı. Ve sonunda, yanlış tarafa yattı.
Ertesi gün annesinin yanına oturdu, gözlerini kaçırarak konuştu:
“Anne… şehirde çocuklar var, düzen var… Seni çok güzel bir yere götüreceğiz. Huzurevine.”
Emine’nin yüzü düştü. Sanki tokat yemiş gibi.
“Huzurevi mi oğlum? Sen beni… bir yere mi koyacaksın?”
Emine’nin gözlerinden yaş süzüldü. Sesindeki kırılma, bir evin çatısının çökmesi gibiydi:
“Ben seni tek başıma büyüttüm Murat. Aç kaldım, sana yedirdim. Tarlayı satmadım yıllarca, senin için sakladım… Şimdi sen beni bir odaya mı kapatacaksın?”
Murat başını eğdi.
“Anne abartma…”
Emine, bir anda sesi değişmiş gibi konuştu. Kırık ama kabullenen:
“Peki oğlum… Sen bilirsin. Ben seni hiç kırmadım. Şimdi de kırmam.”
Bir hafta sonra Emine huzurevine yerleştirildi. Küçük bir oda… tek yatak… soluk perdeler… bakımsız bir bahçe…
Murat kapıda durmuş saatine bakıyordu.
“Anne, ben gideyim.”
Emine sarılmak istedi. Murat çoktan kapıya yönelmişti.
“Elimi öpmez misin oğlum?” dedi Emine, sesi umutla titreyerek.
Murat duraksadı, döndü, elini öptü. Ama o öpücük aceleydi; soğuktu.
“Görüşürüz anne.”
Kapı kapandı. Ayak sesleri uzaklaştı. Araba gitti.
Emine yatağın kenarına çöktü. Ellerini göğe kaldırdı:
“Ya Rabbi… oğluma beddua etmem. Hakkımı sana bırakıyorum. Ama ona merhamet et… doğru yolu göster. Bilmiyor ne yaptığını…”
Bölüm 10 — İnce Öğüten Değirmen
Huzurevindeki günler birbirine benziyordu. Kahvaltı, öğle yemeği, akşam yemeği… arada bahçe… arada televizyon… En çok da beklemek.
Emine Hatice adında bir kadınla arkadaş oldu. Hatice seksen yaşındaydı; gözleri hâlâ parlaktı ama sesinde yılların pası vardı.
“Ben de senin gibiyim,” dedi Hatice. “Oğlum getirdi buraya. ‘Daha iyi bakarlar’ dedi. Beş yılda üç kez geldi.”
Emine’nin kalbi sızladı.
Hatice acı acı güldü:
“İnsan alışıyor sanıyorlar. Alışmak değil bu… içinden bir parça ölüyor. Umut etmeyi bırakıyorsun.”
Aylar geçti. Murat nadiren aradı. Aradığında kısa konuştu. Emine her seferinde sorardı:
“Çocuklar nasıl? Gelinim nasıl?”
Murat “iyi” der, kapatırdı.
Bir gün Emine dayanamadı, aradı. Murat açmadı. Seda açtı; soğuk ve sabırsız:
“Murat toplantıda.”
“Tamam gelinim…”
Telefon kapandı. Murat geri aramadı.
Emine bir daha aramadı. Gururu kırılmıştı.
Ben yalvarmam, dedi içinden. Doğururken yalvarmadım, büyütürken yalvarmadım… şimdi de yalvarmam.
Ama geceleri ağladı. Sessiz ağladı. Yastığı ıslattı.
İkinci yıl sağlığı bozuldu. Doktor “yataktan kalkmak zor” dedi. Huzurevi Murat’ı aradı:
“Annenizin durumu ağırlaşıyor.”
Murat gelmedi. Haftalar geçti. Aylar geçti. Sonunda geldiğinde Emine’nin sesi çok kısıktı.
“Oğlum… senden bir şey isteyeceğim.”
“Ne anne?”
“Beni affet.”
Murat şaşırdı.
“Ne için anne?”
“Belki seni iyi yetiştiremedim,” dedi Emine. “Yoksa beni böyle terk etmezdin… demek ki bir yerde hata yaptım.”
Murat’ın içinde bir şey kıpırdadı. Ama yine bastırdı. Yine kaçtı. Yine gitti.
O gece Emine zatürre oldu. Bir hafta bilinci açılıp kapandı. Sayıklarken hep aynı ismi söyledi:
“Murat… Murat oğlum…”
Huzurevi aradı: “Anneniz çok kötü, belki son günleri.”
Murat “yarın gelirim” dedi.
Yarın gelmedi.
Ve Emine, oğlunu beklerken sessizce göçtü gitti. Elinde Murat’ın çocukluk fotoğrafıyla.
Murat’a haber verildi: “Anneniz vefat etti.”
Telefon elinden düştü. İçinde bir şey yıkıldı ama o yıkıntının adını o gün koyamadı.
Cenazede tabutun başında durdu. İmam “Hakkınızı helal edin” dediğinde Murat’ın dili tutuldu. Çünkü içindeki soru diliyle konuşuyordu:
Helal mi? Ben neyi helal ettireceğim?
Bölüm 11 — Yirmi Yıl Sonra: Aynı Cümleler, Aynı Kapı
Aradan yirmi yıl geçti.
Murat artık altmış beş yaşındaydı. Emekli olmuştu. Saçları beyaz, beli kambur… O büyük koltukların yerini sessiz ev günleri almıştı.
Seda onu çoktan terk etmişti. “Sen yaşlandın, sıkıcı oldun,” demiş, daha genç bir adamla gitmişti. Mal paylaşımında yarısını almıştı. Murat bir dönem o acıyla kıvrandı; ama daha büyük bir acı, derinlerde, hiç susmadan duruyordu: annesi…
Çocukları büyümüştü. Emre işte yoğundu. Elif başka şehirdeydi. Murat onları arardı; “Hafta sonu gelin” derdi. “Yoğunuz baba,” cevabını alırdı.
Bir gün evde düştü. Saatlerce yerde kaldı. Komşular kapıyı kırarak girdi. Hastaneye kaldırıldı. Doktor aynı cümleyi kurdu:
“Bu adam tek başına kalamaz.”
Emre geldi. Yüzünde endişeden çok sıkıntı vardı.
“Baba,” dedi, “sen artık tek başına yaşayamazsın. Biz de ilgilenemeyiz… iş var, çocuklar var.”
Murat o cümleleri daha önce duymuştu. Kendi ağzından çıkmış cümlelerdi bunlar; yıllar önce annesine söylediği…
“Ne demek istiyorsun oğlum?” dedi, sesi titreyerek.
Emre nefes aldı ve söyledi:
“Seni huzurevine yerleştireceğiz baba. Orada doktor var, hemşire var. Arkadaşların olur.”
Murat’ın dünyası karardı.
Aynı kelimeler… birebir aynı…
“Emre,” dedi boğuk bir sesle, “ben senin babanım…”
“Atmak değil baba,” dedi Emre sabırsızca. “Senin iyiliğin için.”
Murat başını eğdi. Karşı çıkacak gücü yoktu.
“Peki oğlum,” dedi.
Bir hafta sonra Emre babasını huzurevine götürdü. Yol boyu konuşmadılar. Murat pencereden dışarı baktı; her şey bulanıktı.
Huzurevinin kapısından girdiklerinde Murat’ın kalbi hızlandı. Binayı tanıyordu… Koridoru tanıyordu… kokuyu bile tanıyordu.
Görevli gülümsedi:
“Hoş geldiniz amca. Odanız hazır. On iki numara.”
Murat’ın bacakları titredi.
On iki numara… annesinin odası.
Odaya girdiler: tek yatak, eski dolap, soluk perdeler, pencereden bakımsız bahçe…
Yirmi yıl önce annesinin baktığı bahçe.
Aynı oda.
Emre saatine baktı.
“Baba eşyaları yerleştir. Ben gideyim.”
Murat hiçbir şey diyemedi.
Kapı kapandı. Ayak sesleri uzaklaştı.
Murat tek başına kaldı.
Ve o an, o odada, annesinin hissettiği her şeyi iliklerine kadar hissetti: terk edilmişlik, yalnızlık, utanç… Ve bir şey daha: anlayış. Bu bir tesadüf değil, hayatın acı bir aynasıydı.
Murat, yatağın kenarında dizlerinin üzerine çöktü.
“Anne…” diye haykırdı. “Affet beni.”
Yıllardır biriktirdiği her şey o anda boşaldı. Ağladı. Hıçkıra hıçkıra… sanki gözyaşları, içinde kurumuş vicdanı yıkayıp bir yol açacaktı.
“Ya Rabbi,” diye yalvardı. “Bana bir fırsat daha ver.”
Bölüm 12 — Mezar Başında Başlayan Telafi
Ertesi gün Murat izin aldı. Tek bir yere gidecekti: kasabaya, annesinin mezarına.
Yol uzun sürdü. Otobüs camından Torosların çizgisi göründüğünde Murat’ın boğazı düğümlendi. Sanki yıllar önce kaybettiği bir şey, dağların ardında onu bekliyordu.
Mezarlık köyün dışındaydı, tepede… Murat yürüdü; nefesi kesildi, dizleri ağrıdı ama durmadı.
Annesinin mezarını zor buldu. Bakımsızdı. Otlar sarmış, taş devrilmişti. Yazılar silinmeye yüz tutmuştu.
Murat diz çöktü. Otları yoldu. Taşı doğrulttu, sildi. Yazıyı zor okudu.
Emine…
O ismin altında bir ömür vardı; ama mezar taşına birkaç kelime sığmıştı.
Murat toprağa kapandı.
“Anne,” dedi. “Ben senin hakkını ödemedim. Sen bana bir ömür verdin, ben sana bir gün vermedim.”
Rüzgâr hafifçe esti. Akşam ezanı vadide yankılandı. Murat göğe baktı. Bulutlar pembeye dönmüştü. İçinde garip bir huzur kıpırdadı; sanki annesi, “Seni affettim oğlum,” diyordu.
O gece mezarlıkta kaldı. Soğuktu ama umursamadı. Annesi yıllarca yalnız yatmıştı; o da bir gece yatabilirdi.
Sabah imam onu buldu. Yaşlı, nurlu bir adam.
“Emine teyzenin oğlu… ne bu halin?”
Murat titreyerek sordu:
“Hocam… Allah beni affeder mi?”
İmam omzuna dokundu.
“Allah affedicidir oğlum. Ama anne hakkı büyüktür. Yapabileceğin şey, hayatını değiştirmektir. Duadır, sadakadır, hayırdır… ve en önemlisi, başkalarının annesine babasına sahip çıkmaktır.”
Murat imamın elini öptü.
“Söz veriyorum,” dedi. “Değişeceğim.”
Bölüm 13 — Huzurevinde Bir Adamın Yeniden Doğuşu
Murat huzurevine döndüğünde artık aynı adam değildi. İçinde bir ateş vardı: tövbe ateşi. Kendi acısını sadece “ceza” gibi yaşamak yerine, onu bir “telafi yoluna” çevirmeye karar verdi.
Huzurevindeki yaşlılara yardım etmeye başladı. Kitap okudu. Sohbet etti. Dert dinledi. Kimsesizlerin elini tuttu.
Bir gün görme engelli Hüseyin Amca:
“Sen farklısın,” dedi. “Bizimle ilgileniyorsun.”
Murat gülümsedi. Gülümsemesi ilk kez gerçekten sıcak çıktı:
“Ben de eskiden evladımı, annemi unutanlardandım amca,” dedi. “Şimdi anneme yapamadığımı size yapıyorum.”
Zamanla Murat’a “Murat Amca” dediler. Sonra “Hacı Murat” diye seslenenler oldu; çünkü son yıllarında hacca gidip sevabını annesine bağışlamıştı.
Emekli maaşının bir kısmını hayır işlerine ayırdı. Her ay annesinin mezarını ziyaret etti; taşı temizledi, çiçek dikti, dua etti.
Bir gün Emre ziyarete geldi. Babasının yüzündeki huzuru fark etti.
“Baba… sen değişmişsin,” dedi.
Murat oğlunun omzuna elini koydu.
“Değiştim oğlum. Allah beni uyandırdı. Ben anneme zulmettim. Sen de bana aynısını yaptın… ama ben sana kızmıyorum. Ben hak ettim.”
Emre’nin gözleri doldu.
“Ben de mi zalimim baba?”
“Zalim değilsin,” dedi Murat. “Sadece gaflettesin. Uyan. Benim annem öldü, telafi şansım kalmadı. Ben hâlâ hayattayım; senin telafin var.”
Emre sarıldı, ağladı.
“Affet beni baba.”
Emre babasını eve götürmek istedi. Murat kabul etmedi.
“Hayır oğlum,” dedi. “Ben burada kalacağım. Burada işim var. Ama sen gel… beni unutma. Bu bana yeter.”
Emre söz verdi. Ve bu kez sözünü tuttu. Her hafta geldi. Çocuklarını getirdi. Murat torunlarını kucağına aldı, onlara hikâyeler anlattı. Her hikâyenin sonunda aynı nasihati verdi:
“Anne babaya hürmet edin. Yaşlanınca terk etmeyin.”
Bölüm 14 — Son Bahar ve Kavuşma
Murat huzurevinde beş yıl daha yaşadı. O beş yılda, nice yaşlının son anında elini tuttu. Kimsesiz cenazelerine katıldı, dua etti. İnsanlar onu severdi; çünkü Murat artık “başarılı bir eski yönetici” değil, “yüreği uyanmış bir insan”dı.
Bir bahar sabahı yatağında alışılmadık bir huzur hissetti. Pencereden kuş sesleri geliyordu. Güneş odayı aydınlatıyordu. Gözlerini kapattı.
Ve rüyada değil, sanki gerçeğin bir başka perdesinde annesini gördü: genç, nurlu, gülümsüyor.
“Gel oğlum,” dedi Emine. “Seni çoktan affettim.”
Murat gülümsedi. Dudaklarından bir fısıltı döküldü:
“Geliyorum anne…”
Gözlerini açmadı. Huzurla, gülümseyerek göçtü gitti.
Cenazesine huzurevinden yaşlılar, çalışanlar, kasabadan insanlar, tanımadığı yüzler… herkes geldi. Emre tabutu taşırken içinden bir yemin etti: aynı hataya düşmemek için.
Murat, annesinin yanına defnedildi. İki mezar yan yana… Anne ve oğul, nihayet kavuştu.