Zengin bir adam dilenci kadını, oğlu “Baba, o annem” diyene kadar görmezden geldi.

Güneş Işığım: Kayıp Bir Ruhun Dönüşü
Giriş: Parıltı ve Gölgeler
Blackstone Oteli’nin görkemli balo salonu, dışarıdaki soğuk geceye inat altın sarısı bir ışıkla yıkanıyordu. İçeride şampanya kadehleri tokuşturuluyor, pahalı parfümlerin kokusu havada asılı kalıyordu. Leo Black, babasının elini sıkıca tutarken merdivenlerden aşağı iniyordu. Elinde, bu lüks dünyaya hiç ait olmayan, dikişleri sökülmüş eski bir aslan oyuncağı vardı. Bu oyuncak, Leo için sadece bir nesne değil, başka bir evden, başka bir sesten kalan son sığınaktı.
Babası Bran Black, Bluetooth kulaklığıyla Pazartesi günü yapılacak büyük bir iş anlaşmasını bağlamakla meşguldü. “Belgeleri sabah ilk iş ofisimde istiyorum,” dedi sertçe. Bran için dünya, rakamlardan ve başarılardan ibaretti. Ancak o gece, otelin ışıltısından uzaklaşıp karanlık bir ara sokağa saptıklarında, her şey değişmek üzereydi.
1. Bölüm: Tanıdık Bir Ezgi
Sokağın köşesinde, kapalı bir dükkanın önünde genç bir kadın oturuyordu. Üzerindeki palto birkaç beden büyüktü ve kollarındaki sökükler hayatının zorluğunu ele veriyordu. Kadın, eski bir bebek arabasının üzerine eğilmiş, belli belirsiz bir melodi mırıldanıyordu.
“Sen benim güneş ışığımsın, tek güneş ışığım…”
Leo duraksadı. Bu ses, rüzgarın uğultusu arasından süzülüp kalbine saplanmıştı. Arabanın içinde bir bebek değil, solmuş bir battaniyeye sarılmış eski bir oyuncak ayı vardı. Kadın, ayıya sanki canlıymış gibi bakıyor, onu soğuktan korumaya çalışıyordu.
Bran, “Bakma Leo, devam et,” diyerek oğlunu çekiştirdi. Onun gözünde bu kadın sadece toplumun bir başka “sorunuydu”. Evsiz, belki akıl sağlığı yerinde olmayan bir yabancı. Ancak Leo’nun zihninde bir şimşek çaktı. O fısıltıdaki “şşş” sesi, annesinin onu uyuturken çıkardığı sesin aynısıydı.
Leo durdu ve babasına dönüp o can alıcı cümleyi kurdu: “Baba, bu annem.”
2. Bölüm: Geçmişin Kırıkları
Bran donup kaldı. Yavaşça arkasına döndü. Sokak lambasının titreyen ışığı altında kadının yüzünü görmeye çalıştı. Çenesindeki kavis, saçlarının rengi… ve sağ yanağındaki o düzensiz yara izi. Dona’nın yara izi.
“Hayır,” dedi Bran kendi kendine. “Mümkün değil.”
Beş yıl önce, Dona’nın arabası buzlu köprüden aşağı uçmuştu. Cesedi asla bulunamamıştı; sadece parçalanmış metal ve kan izleri kalmıştı. Bran, Leo’ya annesinin gittiğini söylemişti. Ama karşısındaki bu manzara, yıllardır ördüğü mantık duvarlarını sarsıyordu.
Dona —ya da o sokaklarda kendini tanıdığı adıyla “Görünmez Kadın”— her sabah bir fırının önünde uyanıyordu. Hafızası sisliydi. Nereden geldiğini, neden midesinin açlıktan değil de bir boşluktan ağrıdığını bilmiyordu. Sadece oyuncağına “Leo” diyordu. Gerçek Leo’yu hatırlamıyordu ama bir annenin hissetmesi gereken koruma içgüdüsünü hiç kaybetmemişti.
3. Bölüm: Kanıtlar ve Videolar
O gece Bran uyuyamadı. Yanındaki eşi Lisa uyurken, o çalışma odasına gidip eski videoları açtı. Leo’nun birinci yaş günü… Dona koltukta oturmuş, bebeğini göğsüne bastırarak aynı şarkıyı söylüyordu.
“Lütfen güneş ışığımı benden alma.”
Bran, kaza raporunu tekrar okudu. “Yolcunun tarafındaki cam kırılmasıyla uyumlu yara izi.” Her şey birbirine uyuyordu. Sokaktaki o kadın Dona’ydı. Kendi kendine, “Ya gerçekten hayattaysa?” diye sordu. Leo ise odasında annesinin resmini çiziyordu. Sarı saçlı, yeşil kazaklı bir kadın. Yanına “Annem ölmedi, sadece kayboldu” notunu düştü.
4. Bölüm: İlk Karşılaşma
Bran, ertesi gün o karanlık sokağa tekrar gitti. Bu sefer üzerinde pahalı bir takım elbise yoktu. Elinde buharı tüten bir bardak çay vardı. Dona’nın yanına yaklaştı ve çayı kaldırıma, onun ulaşabileceği bir yere bıraktı.
“Bu şarkıyı söyleyen birini tanıyordum,” dedi Bran yumuşak bir sesle. Dona’nın omuzları gerildi. “Bir oğlun var mı?” diye sordu Bran.
Dona’nın sesi, hafızanın derinliklerinden gelen bir fısıltı gibiydi: “Evet. Adı Leo.”
Bran’ın göğsü sıkıştı. “Onu kaybettim,” diye devam etti Dona, oyuncak ayısına sarılarak. “Ama rüyalarımda sesini duyuyorum.” Bran, “O bir hayalet değil Dona. O gerçek ve seni özlüyor,” dedi.
5. Bölüm: Eve Dönüşün İlk Adımı
Bran, Dona için şehrin sessiz bir köşesinde küçük ama sıcak bir daire ayarladı. Lisa ile olan evliliği zaten sevgi üzerine değil, bir teselli üzerine kurulmuştu. Lisa, Bran’ın kalbinin her zaman başka bir yerde olduğunu biliyordu. “Gitmen gereken yere git, kalbinin hiç terk etmediği yere,” diyerek ondan dostça ayrıldı.
Leo, annesinin kaldığı daireye geldiğinde elinde eski oyuncağı vardı. Dona pencere kenarında oturuyordu. Başta onu tanıyamadı. Ama Leo, kendi oyuncağını Dona’nın oyuncağının yanına koyduğunda —birbirinin tıpatıp aynısı iki ayı— Dona’nın elleri titremeye başladı.
“Neden seni tanıyormuşum gibi hissediyorum?” diye fısıldadı Dona. Leo cevap vermedi, sadece ona sarıldı. O an, Dona’nın içindeki baraj yıkıldı. Sessiz, derin ve yılların birikmiş acısıyla ağlamaya başladı. Bu bir kayboluşun değil, bir annenin hatırlayışının hıçkırıklarıydı.
6. Bölüm: Hafızanın İyileşmesi
Sonraki haftalar bir sisin dağılması gibiydi. Dona, Mara adında bir terapistle görüşmeye başladı. Araba kazasının, o dondurucu suyun ve sonrasındaki boşluğun anıları parça parça geri geldi. Bran, her gün onun yanındaydı. Dona, “Eskiden sevdiğin kadın değilim artık,” dediğinde Bran, “Ben de o zamanki adam değilim, ama Leo’nun annesisin ve benim beklediğim kadınsın,” diye cevap verdi.
Leo, bir “zaman kapsülü” yaptı. İçine annesinin iyileştiğine dair çizimler ve notlar koydu. Dona ise aynaya baktığında artık kırılmış bir ruh görmüyordu; iyileşmekte olan bir kadın görüyordu.
7. Bölüm: Yeni Bir Şarkı
Bir yıl sonra, bir salonda piyano başına geçti Dona. Üzerinde sade mavi bir elbise vardı. Salondaki herkes onun hikayesini biliyordu: “Beş yıllık sessizlikten sonra bulunan anne.”
Piyanonun tuşlarına dokunduğunda, şarkı artık bir hüzün değil, bir zafer marşı gibiydi. “Sen benim güneş ışığımsın…” derken sesi titriyordu ama her zamankinden daha güçlüydü.
Konser bittiğinde yağmur yağıyordu. Leo, su birikintilerinin arasında neşeyle zıplarken Bran şemsiyesini açmadı. Dona gökyüzüne baktı, yağmur damlalarının yüzüne dokunmasına izin verdi. Bu su, beş yıl önceki o kazanın soğuk suyu değil, hayatın tazeleyici suyuydu.
Üçü birlikte, ele ele vererek eve doğru yürüdüler. Mükemmel değillerdi, her şey kolay olmayacaktı ama beraberlerdi. Ve bu, her şey için yeterliydi.