Basada en hechos reales | El niño dormía en la estación de tren… y todos fingieron no verlo

Basada en hechos reales | El niño dormía en la estación de tren… y todos fingieron no verlo

Üçüncü Sıradaki Bank

Bir İstasyon Hikâyesi

Bölüm 1 — İnsanların Sadece Geçip Gittiği Yer

Bazı yerler vardır; kimse “orada kalmak” için bulunmaz. Herkesin gözü saatte, ayağı bir sonraki adımda, aklı bir sonraki trendedir. İstasyonlar böyledir: Sürekli hareket eden bir dünyanın kısa süreli durakları. Bir de o dünyanın, bakmayı seçmediği insanlar vardır.

Merkez Garı her sabah aynı metalik gürültüyle uyanırdı. Rayların titrek şarkısı, anonsların yankısı, valiz tekerlerinin beton zemindeki tıkırtısı… Kahve kokusu her şeye sinerdi: aceleye, vedalara, sabahın ilk telaşına. Güneş, yüksek pencerelerin kirli camlarından içeri süzülürken ışık, zeminde uzun çizgiler bırakır; o çizgiler, insanları bir yerlere yönlendiriyormuş gibi görünürdü.

Üçüncü sırada, sol taraftaki sütunun yanında, yılların cilasını söküp aldığı ahşap bir bank vardı. Bankın rengi tam olarak kahverengi değildi; yıkanmış, solmuş, yer yer çatlamıştı. Sanki uzun süre beklemenin ağırlığı ahşaba işlemişti.

İşte o bankta, sabahın erken saatlerinde bir çocuk uyurdu.

Adı kimsenin dilinde değildi. Çünkü kimse sormamıştı. Yaşı sekiz mi dokuz mu, saçları koyu kahverengi mi siyah mı; kimse emin değildi. Ama herkes onu “görmüş”tü. Görmek… ve bakmamak arasındaki o ince, utanç verici çizgide.

Çocuk dilenmezdi. Ağlamazdı. Bağırmazdı. Kimsenin elini kolunu bağlayacak bir sahne yaratmazdı. Çoğu insanın vicdanını rahatsız eden şey, yoksulluktan çok sessizliktir; çünkü sessizlik bahane bırakmaz. İstasyonun kalabalığı onu, bir reklam panosu gibi, bir çöp kutusu gibi, bir duvar çatlağı gibi “normal” kabul etmeye başlamıştı.

Sabah 06.10’da kuzeyden gelen ekspres treni perona yanaştığında çocuk gözlerini aralardı. Yavaşça doğrulur, yüzünü iki avucunun içine alır, sanki rüyalarından değil de bir başka ağır geceden çıkıyormuş gibi nefes alırdı. Sonra etrafına bakar, kimsenin kendisine bakmadığını görür, alışılmış bir sakinlikle çantasını düzeltirdi. Soluk mavi bir sırt çantası; fermuarı biraz yamuk, kenarı sökülmüş. Çocuk onu bir yastık gibi kullanır, uykusunda bile elini üzerinden çekmezdi.

Bir kez, yüksek topuklu ayakkabılarıyla hızlı hızlı yürüyen bir kadın çocuğu fark etti. Bir an duraksadı, kaşları çatıldı, telefonuna eğildi ve daha hızlı yürüdü. Bir başka gün, takım elbiseli bir adam bankın yanından geçerken çocuğa baktı; bakışı bir saniye bile sürmedi. Sanki gözleri, “Ben bunu görmedim” demek için acele etmişti.

Çocuksa her sabah aynı yere bakardı: Ana giriş kapısına.

Beklerdi.

Bölüm 2 — Kimsenin Fark Etmediği Rutin

Çocuk istasyona “gelmezdi.” Zaten oradaydı. İstasyondaki temizlik görevlileri sabahın alaca karanlığında yerleri süpürmeye başladığında çocuk çoktan uyanmış olurdu. Sanki bedenine bir alarm kurulmuştu: sıcak bir yatak yerine soğuk bir bankta uyuyanların alarmı.

Saat 05.30 gibi, herkesin daha “insan” görünmeye çalıştığı o erken vakitte, çocuk sessizce tuvaletlere giderdi. 3. perona yakın, arkadaki tuvaletler. Deterjan kokusu keskin, musluklar eski, aynalar buğulu. Çocuk yüzünü soğuk suyla yıkar, saçlarını parmaklarıyla geriye iter, bir iki yudum su içerdi. Sonra geri dönerdi.

Üçüncü sıra. Sol sütun. Aynı bank.

İstasyon güvenliği olan Hasan Bey, ellili yaşlarının sonunda, bıyıkları kırlaşmış bir adamdı. Üniforması iyi günler görmüştü; omuz dikişinde hafif bir yıpranma, kemer tokasında çizikler vardı. Her sabah devriye atar, bilet kontrol noktalarını gözden geçirir, bir iki personelle selamlaşırdı. Çocuğu da görürdü.

Ama görmenin yanında bir de “iş tanımı” vardı. Hasan Bey’in kafasında, çocuğun varlığı bir dosya gibi açılmamıştı. Çünkü dosya açılırsa, sorumluluk başlardı. Sorumluluk başlayınca, telefonlar, tutanaklar, “neden daha önce bildirmediniz?” soruları gelirdi. Hasan Bey kendince, “Birileri halletmiştir” diye düşündü. Düşünmek kolaydı; aramak zordu.

Kahve arabasıyla dolaşan Ayşe Abla vardı bir de. Kırklı yaşlarının sonlarında, yüzünde erken yorulmuş bir çizgi. Her gün aynı saatlerde tekerlekleri hafifçe sarsılan arabasını iter, bardakları dizer, simitleri yerleştirirdi. Çocuğu o da bilirdi.

Bir sabah çocuk Ayşe Abla’ya baktı. Bakışı yalvarmıyordu; sadece açlığın, utangaç bir hatırlatması gibiydi. Ayşe Abla bir an durdu. Cebinden bozukluk çıkardı, bankın kenarına bıraktı. Çocuk hiçbir şey söylemedi, parayı aldı, çantasının içine koydu. Ayşe Abla arabasını itip uzaklaştı; yardım etmiş gibi hissetmedi, sadece vicdanını kısa süreliğine susturmuş gibi hissetti.

Günün ilerleyen saatlerinde çocuk bazen istasyon içindeki küçük kafeye yaklaşırdı. Masaların kenarında dikilir, boşalan tabaklara bakardı. Bir parça ekmek, yarım kalmış poğaça, bir bardakta bırakılmış meyve suyu… İnsanlar kalkar, masayı toplamak için çalışanlar gelmeden çocuk hızlıca artıkları alırdı. Hızlı ama paniksiz. Sanki bu da bir rutin.

Kimi günler cebinden katlanmış bir kâğıt çıkarırdı. Defalarca katlanmış, kenarları aşınmış, parmak izlerinden yumuşamış bir kâğıt. Okur, tekrar katlar, tekrar cebine koyardı. O kâğıt, açlıktan daha önemliydi.

Ve her zaman giriş kapısına bakardı.

Beklemek, onun işiydi.

Bölüm 3 — Bakışların Kaydığı Yer

İstasyon kalabalığı, “görmezden gelmeyi” iyi bilirdi. Bu bir beceriydi. İnsan, bir şeyi her gün görürse ona alışır; alışınca da onu “normal” sayar. Normal sayınca, içindeki rahatsızlık azalır. Rahatsızlık azalınca, hareket etme ihtiyacı yok olur. Böylece bir çocuk, yüzlerce insanın arasında yapayalnız kalabilir.

Bir perşembe sabahı, gri kabanlı bir kadın çocuğu fark etti. Her gün 08.15 trenine binerdi; saçlarını özenle toplar, koluna bir dosya sıkıştırırdı. O gün, bir an çocuğa doğru iki adım attı. Sonra anons geldi. Trenin perona girdiğini duydu. Kadın saatine baktı ve geri döndü. Koştu. Trene bindi. Dosyasını açtı. Çocuğu unuttu; unutmayı seçti.

Bir başka gün, bastonlu yaşlı bir adam bankın yanına oturdu. Gazetesini açtı. Çocukla göz göze geldiler. Çocuk, “Bir şey söyle” diye bakmıyordu; “Beni gör” diye bakıyordu. Yaşlı adam gazetesinin sayfasını çevirdi. Beş dakika sonra trenine bindi, gitti. O da “gördü.” Ama bakmadı.

En acı olan şuydu: Çoğu yetişkin, çocuğu “düşünerek” değil, “kendini koruyarak” geçip gidiyordu. Çünkü bir çocuğun yalnızlığına bakmak, insanın kendi hayatındaki konforu sorgulatır. Sorgu rahatsız eder. Rahatsızlık insanı hareket ettirir. Kimse hareket etmek istemez.

Çocuklar ise farklıydı.

Bir gün, beş yaşlarında bir kız çocuğu annesinin elini çekiştirip çocuğu gösterdi. “Anne, o çocuk neden burada?” dedi. Annesi bir an durdu, yüzü gerildi. Sanki soru tehlikeliydi. “Bilmiyorum canım,” dedi, “gel, perona gidelim.”

“Korkuyor mu?”

“Hayır… sadece… hadi.”

O anda, anne farkında olmadan bir ders verdi: Bazı soruların cevabı yoktur; bazı acılar “bizim işimiz” değildir. Bu ders, nesilden nesle geçer. İnsanlar böyle büyür; kalabalıklar böyle susar.

Hasan Bey de o akşam son devriyesini atarken çocuğa baktı. Elindeki telsizi sıktı. Bir an, “Birilerini aramalıyım” diye düşündü. Sonra düşünce, tedirginliğe dönüştü: “Neden daha önce aramadım?” Ve o tedirginlik onu geri itti. Telsizi cebine koydu. Devam etti.

Çocuğun yanında durmak, bütün o günlerin hesabını açardı.

Ve bazı insanlar, hesap açmamak için her şeyi yapar.

Bölüm 4 — Duran Kadın

Salı sabahıydı. İstasyon kalabalığı her zamanki gibi akıyordu. İnsanlar, birbirine çarpmadan ilerlemeyi öğrenmiş bir nehir gibiydi. İşte o nehrin içinde, altmışlarına yaklaşmış bir kadın yürüyordu: Nermin Hanım.

Nermin Hanımın yürüyüşünde acele yoktu. Sanki bir yerlere yetişmek için değil de bir yerlerden dönmek için yürüyordu. Saçları griydi, ensesinde sıkı bir topuz. Üzerinde lacivert bir hırka, omzunda büyük bir çanta. Gözleri bal rengi; o gözler, çok şey görmüş insanların gözleriydi: hem keskin hem yorgun.

Üçüncü sıradaki bankı gördü.

Çocuğu gördü.

Ve durdu.

Bu duruş dramatik değildi. Kimse “Bir şey oluyor” diye dönüp bakmadı. Nermin Hanım sadece durdu, baktı. Gerçekten baktı. Çocuk o sırada oturmuş, giriş kapısına bakıyordu. İki kez kuru bir öksürükle göğsünü yokladı. Sonra sanki hiç olmamış gibi yine beklemeye döndü.

Nermin Hanımın içinde eski bir kapı açıldı. Bir hatıra gibi değil, bir borç gibi.

Bir süre uzaktan izledi. Yaklaşmadı. Çocuğun alanını işgal etmek istemedi. Onun gibi çocuklar, hızlı yaklaşan yetişkinlerden ürkerdi; çünkü hızlı yaklaşanların niyeti genellikle “kısa süreli” olurdu: bir şey verip gitmek, bir nasihat söyleyip rahatlamak, bir fotoğraf çekip unutmak.

Ertesi gün yine geldi. Bu kez yakındaki banka oturdu. Termosundan kahve içti. Kahve kokusu havaya yayıldı. Çocuk başını çevirip baktı. Bakışında açlıktan çok, bir şeyin anısı vardı. Sanki kahve kokusu, bir zamanlar “ev” denen şeye aitmiş gibi.

Nermin Hanım o gün de konuşmadı. Sadece oradaydı.

Üçüncü gün elinde bir kâğıt torba vardı. İçinden taze bir poğaça çıkardı. İkiye böldü. Yarısını yedi. Diğer yarısını bankın ucuna koydu. Sonra kalktı, tuvalete doğru yürüdü.

Çocuk önce etrafına baktı. Sonra poğaçaya. Sonra kadının gittiği yöne. Kimse bakmıyordu. Çocuk kalktı, poğaçayı aldı, kendi bankına döndü. Küçük lokmalarla yedi; sanki hızlı yerse elinden alınacakmış gibi.

Nermin Hanım geri geldiğinde poğaça yoktu. Hiçbir şey söylemedi. Gülümsedi de sayılmazdı; sadece gözlerinin köşesinde yumuşak bir çizgi belirdi.

Bir hafta böyle geçti. Her gün, aynı saat. Aynı yakınlık. Aynı sessizlik.

Sonra bir sabah, çocuk daha şiddetli öksürdü. Nermin Hanımın içindeki o borç, artık susmaya izin vermedi. Kalktı, çocuğa bir metre kala durdu. Yumuşak bir sesle sordu:

“İyi uyudun mu?”

Çocuk başını kaldırdı. Bir yetişkinin kendisine böyle bir soru sorması, beklenmedik bir şeydi. Dilencilik gibi değildi, sorgu gibi değildi, acıma gibi değildi. Normaldi. İnsan gibi.

“İyi,” dedi çocuk. Ses, neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.

Yalan söylemişti. Ama güvenli olan buydu.

Nermin Hanım başını salladı. “Peki,” dedi. Geri çekildi, kendi bankına oturdu. Üstelemedi.

Çünkü bazı cevaplar, zamana ihtiyaç duyar.

Bölüm 5 — Kâğıdın İçindeki Cümle

Günler geçtikçe çocuk, Nermin Hanımı beklemeye başladı. Bunu açıkça yapmıyordu; ama gözleri artık sadece giriş kapısına değil, kadının geleceği yöne de bakıyordu. Beklemenin rengi değişmişti. Daha az boş, daha az yalnız.

Bir sabah, Nermin Hanım çocuğa yarım elma uzattı. Bu kez elmayı “bırakmadı”; doğrudan uzattı. Çocuk aldı. Parmağındaki kir, tırnak kenarındaki çatlak, elmanın kabuğunda kısa bir iz bıraktı.

O gün çocuk ilk kez bir soru sordu.

“Siz de mi birini bekliyorsunuz?”

Nermin Hanım elmasını yavaşça çevirdi. “Herkes bir şey bekliyor,” dedi. “Ama sen kimi bekliyorsun?”

Çocuğun omuzları gerildi. Bir süre sustu. Sonra, sanki kelimeleri ağzında tartarak, fısıldadı:

“Biri… ‘geleceğim’ dedi.”

Nermin Hanımın içi burkuldu. “Ne zaman dedi?”

“Üç gün,” dedi çocuk. “Üç gün sonra.”

Nermin Hanımın sesi sakin kaldı. “Ne kadar oldu?”

Çocuk gözlerini kaçırdı. “Çok.”

“Bir hafta?”

Çocuk başını sallamadı.

“İki hafta?”

Yine sessiz.

Nermin Hanım nefes aldı. “Bir ay mı?”

Çocuk, cevap vermedi. Ama sessizliği, cevaptı.

O an, Nermin Hanım çocuğun cebinden hiç ayırmadığı kâğıdı hatırladı. “O kâğıt… nedir?” diye sordu.

Çocuk önce kâğıdı çıkarmak istemedi. Sonra, sanki bir emaneti açıyormuş gibi, yavaşça çıkardı. Defalarca katlanmıştı. Kenarları neredeyse tüylenmişti.

Nermin Hanım “Okuyabilir miyim?” diye sordu.

Çocuk kâğıdı açtı, kendi tutarak gösterdi. Nermin Hanım eğildi, acele etmeden okudu.

Kâğıtta şunlar yazıyordu:

“Burada bekle. Gitme. Üçüncü sıra, sol taraf. Geliyorum.”

İmza yoktu. Tarih yoktu. İsim yoktu.

Sadece bir emir ve bir söz.

Nermin Hanım o an anladı: Bu kâğıt bir umut değildi. Bu kâğıt, bir çocuğu tek bir noktaya çivileyen bir tuzaktı. “Hareket edersen bulunmazsın” korkusunu kullanarak onu görünmez bir kafese koyan bir cümle.

Nermin Hanım, çocuğun gözlerine bakarak konuştu.

“Dinle,” dedi. “Bu kâğıt seni korumuyor. Seni burada tutuyor.”

Çocuk gözlerini büyüttü. “Ama gidersem… ya gelirse?”

Nermin Hanım yutkundu. Bir çocuğun dünyası, tek bir “ya” üzerine kurulduğunda, o “ya”yı kırmak cam kırmak gibidir. Keser.

“Gelseydi,” dedi yavaşça, “gelirdi.”

Çocuğun dudakları titredi. “O zaman… kimsem yok.”

Nermin Hanım elini çocuğun omzuna koydu. “Bunu tek başına taşımayacaksın,” dedi. “Artık değil.”

Çocuk, Nermin Hanımın elini itmedi. Bu da bir cevaptı.

Bölüm 6 — Gerçeğin Parça Parça Gelmesi

Çocuk her şeyi bir anda anlatmadı. Anlatamazdı. Bazı hikâyeler, tek seferde söylenince insanın içine sığmaz; parçalanır, bölünür, azar azar çıkar.

Bir gün, ekmeğini kemirirken dedi ki: “Annem… ben küçüğümken gitti.”

Nermin Hanım sadece dinledi. Çocuk devam etti: “Sabun gibi kokardı. Bazen şarkı söylerdi.”

Bir başka gün: “Babamı bilmiyorum.”

Sonra: “Önce babaannem baktı. Sonra hastalandı. Sonra teyzem.”

“Teyzen iyi baktı mı?” diye sordu Nermin Hanım.

Çocuk başını iki yana salladı. “Kendi çocukları vardı. ‘Bir tane daha istemiyorum’ dedi.”

Bu cümle, istasyonun uğultusundan bile daha yüksek bir şeydi. Çünkü bir çocuğun “istenmemeyi” bu kadar düz anlatması, dünyanın ne kadar erken sertleştiğinin kanıtıydı.

Çocuk sonra “ev” kelimesini çoğul kullanmaya başladı: “Evler.” “Farklı evler.” “Çok ev.”

“Nasıl geldin buraya?” diye sordu Nermin Hanım bir akşamüstü, istasyonun ışıkları yeni yanmışken.

Çocuk çantasının ipini sıktı. “Bir adam,” dedi. “Beni otobüse bindirdi. Sonra başka otobüse. Sonra buraya.”

“Ne dedi?”

“‘Burada bekle. Üç gün.’ dedi.” Çocuk kâğıdı yokladı. “Kâğıdı verdi. ‘Kımıldarsan seni bulamazlar’ dedi.”

Nermin Hanımın içinde bir öfke yükseldi. Bu öfke bağırmak için değildi; bir şey yapmak içindi. Ama önce çocuğun kırılmaması gerekiyordu.

“Bu senin suçun değil,” dedi. “Hiçbir kısmı.”

Çocuk gözlerini kaldırdı. “Herkes gidiyor.”

Nermin Hanım başını salladı. “Ben gitmeyeceğim.”

Çocuk, bunu duyunca ağlamadı. Hemen ağlamazdı. Ağlamak güven ister. Ama gözleri ıslandı; o kadar.

O gün, istasyonun içinde hâlâ binlerce insan geçiyordu. Hâlâ aynı anonslar yapılıyordu. Hâlâ aynı trenler geliyordu. Ama çocuğun dünyasında bir şey yer değiştirdi: “Beklemek” ile “güvenmek” ilk kez aynı cümlede buluştu.

Bölüm 7 — Zor Karar: Kaldırmak mı, Kaybetmek mi?

Nermin Hanım o gece eve gitmedi; önce bir telefon kulübesi buldu. Eski tip, camı çizik bir kulübe. Telefonu çıkardı, rehberini açtı. Kimi arayacağını biliyordu: yıllar önce hastanede çalışırken tanıdığı bir sosyal hizmet uzmanını.

Telefon uzun çaldı. Sonunda açıldı. Uykulu bir ses: “Alo?”

“Ben Nermin,” dedi. “Bir çocuk var… istasyonda.”

Ses bir anda ciddileşti. Sorular geldi: “Kaç yaş? Kaç gündür? Yanında kimse var mı? Adı var mı? Belgesi var mı?”

Nermin Hanım, bildiği her şeyi söyledi. Sonra ekledi:

“Onu tekrar o bankta bırakamam.”

Karşı taraftan bir iç çekiş. “Yarın sabah getirebilir misin? Resmi işlem başlatmamız gerek.”

“Getiririm,” dedi Nermin Hanım. “Ama bir şartla: O süreçte yalnız kalmayacak.”

“Yasal prosedür var,” dedi ses. “Değerlendirme, geçici yerleştirme—”

“Prosedür biliyorum,” dedi Nermin Hanım. “Ama bu çocuk prosedür kadar bekledi zaten.”

Telefon kapandıktan sonra Nermin Hanım istasyona geri döndü. Çocuk bankta oturuyordu; sanki dünyanın her şeyi aynı kalmalıymış gibi.

Nermin Hanım yanına oturdu. “Yarın bir yere gideceğiz,” dedi. “Sana yardım edebilecek bir yere.”

Çocuk panikledi. “İstasyon—”

“İstasyona geri dönmeyeceksin,” dedi Nermin Hanım, sert değil; net. “Orası çocuklar için değil.”

“Ya gelirse?”

Nermin Hanım, çocuğun kâğıdına baktı. “Gelmeyecek,” dedi yavaşça. “Ve sen, gelmeyecek birini bekleyerek büyümek zorunda değilsin.”

Çocuk nefesini tuttu. Sonra, sanki bir dağın tepesinden adım atıyormuş gibi, başını salladı.

“Tamam,” dedi.

İki kelime.

Ama o iki kelime, bir banktan kalkmaktan fazlasıydı. Bir umuttan vazgeçmek değil; umudu başka bir yere taşımaktı.

Bölüm 8 — Kâğıtların Arasındaki İnsan

Sosyal hizmetler binası eskiydi. Koridorlarda nem kokusu, duvarlarda soluk afişler vardı. Kapılar sırayla dizilmişti; her kapı bir dosya, her dosya bir hayat.

Onları Sofya karşıladı. Otuzlu yaşlarında, yüzünde yorgun ama sıcak bir ifade. Elinde not defteri.

“Merhaba,” dedi Sofya. “Senin adın ne?”

Çocuk Nermin Hanımın eline baktı. Nermin Hanım hafifçe başını salladı.

Çocuk adını söyledi. Çok kısık.

Sofya yazdı. “Memnun oldum. Birkaç soru soracağım. İstersen ara veririz.”

Soru sormak kolaydır; cevap vermek zor. Çocuk bazen sustu, bazen tek kelimelik yanıtlar verdi. Nerede doğduğunu bilmiyordu. En son hangi okulda olduğunu hatırlamıyordu. Kimliğinin olup olmadığını bilmiyordu. “Bilmiyorum” onun en büyük cümlesiydi.

Nermin Hanım boyunca yanında oturdu. Bir eli bazen çocuğun omzuna dokundu, bazen masanın üzerinde durdu; ama hep oradaydı.

Görüşme bitince Sofya, Nermin Hanıma döndü. “Süreç başlatacağız,” dedi. “Geçici bir yerleşim gerekiyor.”

“Benimle kalacak,” dedi Nermin Hanım.

Sofya kaşlarını kaldırdı. “Bu hemen olmaz. Ev ziyareti, değerlendirme—”

“Yapın,” dedi Nermin Hanım. “Ama bu gece o bankta değil.”

Sofya çocuğa döndü. “Sen ne istiyorsun?”

Çocuk hiç düşünmeden Nermin Hanıma baktı. Sonra başını salladı. “Onunla.”

Sofya bir süre sustu. Sonra yumuşadı. “Tamam,” dedi. “Geçici olarak. Ama takip edeceğiz.”

Nermin Hanım başını eğdi. “İzleyin,” dedi. “Ben de izliyorum.”

Çünkü bazı yetişkinler, yıllar sonra ilk kez doğru bir şeyi yapma şansı bulunca, bırakmayı kolay kolay kabul etmez.

Bölüm 9 — İlk Kez Gerçek Uyku

Nermin Hanımın evi küçük bir apartman dairesiydi. Eski bir bina, dar merdivenler, sessiz bir sokak. İçeride kahve kokusu vardı; evin kendine ait bir kokusu: sabun, kumaş, sıcaklık.

Çocuk kapıda durdu. Çantasını göğsüne bastırdı. İçeri girmek, bir sınır geçmek gibiydi. İçeri girerse, istasyondaki “bekleyen çocuk” olmayı bırakacaktı. Bu korkutucuydu; çünkü kimlik dediğimiz şey bazen acıdan yapılır.

“Girebilirsin,” dedi Nermin Hanım. “Burası güvenli.”

Çocuk iki adım attı. Salonun köşesine baktı. Masaya baktı. Mutfaktan gelen seslere kulak verdi. Sonra dar bir koridordan geçip küçük bir odaya geldi. İçeride tek kişilik bir yatak vardı. Temiz çarşaf. Küçük bir lamba. Bir dolap. Hiç lüks değildi. Ama en büyük fark şuydu: O oda bir “yer”di. Sahip olunabilecek kadar gerçek.

“Burada mı uyuyacağım?” dedi çocuk.

“Evet,” dedi Nermin Hanım. “İstediğin kadar.”

Çocuk yatağın kenarına oturdu. Sonra dikkatle uzandı. Sanki yatağın kendisi kırılacakmış gibi. Gözlerini kapadı. Nefesi hâlâ kısa kısa, hâlâ tetikteydi. Ama bedeninin bazı yerleri, uzun zamandır ilk kez gevşedi.

Nermin Hanım kapıyı kapatmadı. Aralık bıraktı. Çünkü çocukların bazıları karanlıktan değil, yalnızlıktan korkar.

O gece çocuk uyudu.

Gerçek uyku, insanın içindeki alarmı kapatır. Çocuk sabaha karşı bir kez sıçrayarak uyandı. Etrafına baktı. Duvarlar yerindeydi. Kapı aralıktı. Koridordan hafif bir ışık geliyordu.

Ve kimse onu kovmamıştı.

Bu da bir mucizeye benziyordu.

Bölüm 10 — Beklemek Yerine Başlamak

Günler geçti. Çocuk önce erken kalkmaya devam etti. Alışkanlık kolay kırılmaz. Ama artık 05.30’da istasyon tuvaletine değil, evin mutfağına gidiyordu. Nermin Hanım ona süt ısıtıyor, bazen peynir ekmek hazırlıyordu. Çocuk yemek yerken hâlâ kapıya bakıyordu; ama zamanla bakışları yumuşadı. Kapı artık “kaçış” değil, “geri dönüş” demekti.

Bir sabah çocuk sordu:

“Siz de beni bırakacak mısınız?”

Nermin Hanım kahvesini masaya koydu. “Hayır,” dedi.

“İnsanlar hep ‘hayır’ diyor,” dedi çocuk. “Sonra gidiyor.”

Nermin Hanım başını salladı. “Haklısın,” dedi. “Bu yüzden ben sözle değil, zamanla göstereceğim.”

O “zaman” gösterisi küçük şeylerdeydi: Nermin Hanım her gün aynı saatte evdeydi. Sofya geldiğinde saklanmadı. Doktor randevularına götürdü. Çocuğun hafif topallığını fark edip ayakkabılarını kontrol etti; ayağındaki yara için krem aldı. Öksürüğü geçsin diye sıcak çorba yaptı.

Bir akşam çocuk, odasının kapısında Nermin Hanımı durdurdu.

“Bir şey sorabilir miyim?”

“Tabii.”

“Ben… problem miyim?”

Nermin Hanımın yüzü sertleşmedi; yumuşadı. “Sen problem değilsin,” dedi. “Sen bir çocuksun. Problem, seni problem gibi görenlerde.”

Çocuk yutkundu. “Peki siz neden… bunu yapıyorsunuz?”

Nermin Hanım bir süre sustu. Bazı cevaplar tek cümle olmaz.

“Çünkü,” dedi, “ben bir zamanlar birini beklettim. Ve o bekleyişin nasıl bir şey olduğunu sonradan anladım. Şimdi… kimsenin o kadar yalnız kalmasını istemiyorum.”

Çocuk anlamış gibi yapmadı. Anladı. Çünkü çocuklar, kendilerine dürüst davranıldığını hemen hisseder.

Bir ay sonra Sofya haberle geldi: Uzak bir akraba bulunmuştu. Bir teyze, başka şehirde. “İsterse yanına gidebilir,” dedi Sofya.

Çocuk yüzünü ekşitti. “Neden daha önce gelmedi?” dedi.

Sofya cevap veremedi. Bazı “neden”lerin cevabı, insanı utandırır.

Çocuk Nermin Hanıma döndü. “Ben burada kalmak istiyorum,” dedi.

“Neden?” diye sordu Nermin Hanım, sesi titreyerek.

Çocuk basitçe söyledi:

“Çünkü siz ‘kalacağım’ demiyorsunuz. Kalıyorsunuz.”

Bu cümle, istasyondaki bütün anonslardan daha güçlüydü.

Süreç devam etti. Kağıtlar dolduruldu. Değerlendirmeler yapıldı. Ev ziyaretleri oldu. Ama çocuğun dünyasında önemli olan kısım, dosyaların ilerleyişi değil; bir yetişkinin her sabah gerçekten orada olmasıydı.

Aylar sonra çocuk artık istasyonu düşünmüyordu. Tren sesini uzaktan duyduğunda, içi sıkışmıyordu. O ses artık “bekle” demiyordu; sadece uzak bir şehir gürültüsüydü.

Bir akşam yemek yerlerken çocuk, çatalını bırakıp dedi ki:

“Biliyor musunuz en garibi ne?”

“Ne?”

“Beklemek kimseyi getirmedi,” dedi. “Ama burada olmak… sizi getirdi.”

Nermin Hanımın gözleri doldu. Bu kez saklamadı. Çünkü bu gözyaşı acıdan değil, bir şeyin nihayet doğru yerini bulmasındandı.

Ve böylece istasyonda başlayan hikâye, bir evde devam etti. Mutlu son gibi değildi; çünkü hayatın yaraları bir gecede kapanmaz. Ama gerçek bir başlangıçtı.

Bazı mucizeler gökten düşmez. Bazen bir bankın önünde durur. Bakmayı seçer. Sonra kalmayı seçer.

Ve bir çocuk, ilk kez gerçekten uyur.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News