17 YIL ÇALIŞTIКTAN SONRA İŞE YARAMAZ BİR ARAZİ ALIYOR… TOPRAKTA TUHAF BİR ŞEY DUYANA KADAR

17 YIL ÇALIŞTIКTAN SONRA İŞE YARAMAZ BİR ARAZİ ALIYOR… TOPRAKTA TUHAF BİR ŞEY DUYANA KADAR

Bölüm 1 — On Yedi Yılın Sonu, Bir Kâğıt Parçası

Ayşe Yılmaz, patronunun odasında duran ağır masaya bakarken, masanın cilasında kendi yüzünü silik bir gölge gibi görüyordu. Gölgede bile yorgun görünüyordu. Elleri titriyordu; titremesinin sebebi yaşlılık değildi yalnızca. On yedi yıl boyunca her sabah saat dörtte kalkıp Demir İnşaat’ın ofislerini temizlemiş bir kadının, emeğinin bu kadar kolay “kapatılabileceğini” ilk kez bu kadar çıplak hissetmesiydi.

Mehmet Demir, pahalı kravatını düzeltip Ayşe’yi baştan aşağı süzdü. Bakışında ne acıma vardı ne de utanç. Sanki Ayşe bir insan değil de yanlış yere konmuş bir eşya, bir dosya, bir gider kalemiydi.

“Ayşe Hanım,” dedi Mehmet Demir, sesini yumuşatır gibi yaparak, “minnettar olmalısınız.”

Ayşe’nin dudakları kurudu. “Ne için, Mehmet Bey?”

Mehmet Demir, önündeki evrakları parmak ucuyla ittirdi. “Bu arsa… sizin bu yıllar boyunca aldığınız maaşların toplamından daha değerli.”

Ayşe, kâğıtları eline alınca önce neye baktığını anlayamadı. Konya’nın eteklerinde, taşlık bir bölgede 1000 metrekare civarı bir parsel… Üstelik etrafında ne elektrik, ne şebeke suyu, ne doğru dürüst yol vardı.

“Mehmet Bey,” dedi, sesi istemeden inceldi, “ben bu toprakla ne yapacağım? Orada… ot bile bitmez.”

Mehmet Demir omuz silkti. Omuz silkişinde, “senin derdin beni ilgilendirmez” rahatlığı vardı. “Beni ilgilendirmez. Senin adın üstünde tapun var.”

Ayşe, bir cümle daha kurmak istedi: “Sigorta?” demek istedi. “Emeklilik?” demek istedi. “Söz vermiştiniz,” demek istedi. Ama Mehmet Demir o cümleleri yıllar önce duymayı bırakmıştı.

“Siz,” dedi Mehmet Demir, kötü bir gülümsemeyle, “sigortasız çalıştınız değil mi? O halde emeklilik ya da başka bir şey için şikâyet edemezsiniz. Bu arsa… hak ettiğinizden bile fazla.”

Ayşe’nin göğsüne yumruk gibi oturdu o sözler. On yedi yıl boyunca “seneye sigorta yapılacak” vaadine tutunmuştu. Her sorduğunda bir bahane çıkmıştı: muhasebe değişti, sistem yenilendi, evrak gecikti, patron şehir dışındaydı… Ayşe de “kötü niyetli değildir” demişti. İyi niyet, bazen insanın kendi ayağına dolanan iptir.

“Siz bana kayıt altına alınacağımı söylemiştiniz,” dedi Ayşe, sesindeki titremeyi saklamaya çalışarak.

Mehmet Demir, bir an bile tereddüt etmedi. “Söz mü? Ben hiçbir şey söz vermedim. Yanlış anlayan sizsiniz.”

Sonra gözünü masadaki kâğıtlara indirdi, Ayşe’yi odadan siler gibi: “Şimdi belgeleri al ve gözümün önünden çekil. Yarın burayı temizleyecek başka birini istiyorum.”

Ayşe, odadan çıktığında bacakları kendi bacakları gibi değildi. Koridorda, duvar diplerinde yıllardır sildiği tozları hatırladı. Bir insanın hayatı, bazen bir paspasın ucunda kalır; kimse fark etmez.

Sokağa çıktığında bayılmamak için bir direğe yaslandı. Kâğıtları “hayatının hükmü”ymüş gibi göğsüne bastırdı.

Altmış sekiz yaşında… İşsiz… Ve kimsenin istemediği bir arsaya sahip.

Bölüm 2 — Ahmet’in Dönüşü

Ayşe, Selçuklu Mahallesi’nde kiraladığı küçük eve doğru yürürken güneş yüzünü kavuruyordu. Evin sahibi Fatma Hanım, Ayşe’den bile huysuz bir kadındı. Ayşe’nin en büyük “lüksü”, kirasını düzenli ödeyebilmesiydi.

Kapıya yaklaşınca oğlunu gördü: Ahmet.

Ahmet, İzmir’den üç saat araba sürmüştü. Annesi telefonda “iş bitti” deyince sesinin tonu değişmiş, “anne ben geliyorum” demişti. Kırk iki yaşındaydı; muhasebe mezunuydu, kelimeleri tartar, sayıları tartışır, haksızlığa karşı hesabı severdi.

Ayşe daha “oğlum” diyemeden Ahmet sarıldı. “Anne… olanları öğrendim. Bu adam bir alçak.”

Ayşe’nin gözleri doldu. Kendini tutmak için çantasındaki tapu belgelerini çıkardı. “Bak oğlum… ödeme olarak bunu verdi.”

Ahmet, kâğıtlara eğildi. Bir süre sessiz kaldı. Sonra, o sessizlikten daha keskin bir sesle konuştu: “Anne… bu hukuken bir ‘tazminat’ değil. Sana işçilik yükümlülüklerinden kurtulmak için, kimsenin istemediği bir arsayı vermiş.”

Ayşe’nin içi cız etti. “Dava açsak?”

“Dava açacağız,” dedi Ahmet kararlılıkla. “Ama dava para ister. Avukat, masraf, zaman… Yine de bir yolunu buluruz.”

O gece Ayşe uyuyamadı. Mehmet Demir’in “minnettar olmalısın” sözleri kulaklarında dönüp durdu. En çok da, “yanlış anlayan sizsiniz” cümlesi… İnsanı aklından şüphe ettiren türden bir cümle.

Sabaha karşı, Ayşe’nin içine bir dürtü düştü: Arsa… gitmeliydi. Kâğıtta yazan yeri görmeden zihni susmayacaktı.

Bölüm 3 — Kurak Toprak ve İlk Fısıltı

Konya merkezden iki otobüs, bir minibüs… Ayşe, yol boyunca camdan dışarı baktı. Şehir geride kaldıkça toprak rengi sertleşti. Bozkırın yüzü, insanın yüzü gibi çizgileniyordu.

Arsaya vardığında gördüğü manzara, kâğıttaki soğuk yazının canlı karşılığıydı: Çatlamış toprak, dağılmış taşlar, cılız otlar… Uzakta zayıf keçiler, sanki buldukları her şey onlara borçluymuş gibi yavaş yavaş geziyordu.

“Aman Allah’ım,” diye mırıldandı, “burası Allah’ın unuttuğu yer.”

Arsanın sınırlarını yürüyerek dolaştı. Yaklaşık bin metrekareydi; bir tarafı toprak yola bakıyordu. Elektrik yoktu. Şebeke suyu yoktu. Ağaç yoktu.

Ayşe’nin aklına basit bir kulübe yapmak geldi. Tavuk beslemek… Ama su yoksa tavuk da yoktu, sebze de yoktu, hayat da zordu. Satmak desen… Kim alırdı?

Tam arsanın arka tarafına doğru yürürken durdu.

Bir ses.

Boğuk bir fısıltı gibi… Sanki toprağın altından gelen, neredeyse duyulmayacak kadar ince ama “orada” olduğu kesin bir ses.

Ayşe önce rüzgâr sandı. Sonra kendi kalbinin sesi sandı. Ama ses, arsanın arka köşesine doğru belirginleşiyordu. Büyük taşların biriktiği yere yaklaştı. Dizlerinin üstüne çömelip kulağını toprağa yaklaştırdı.

Ses, toprağın altındaydı.

Bir şey… hareket ediyor gibiydi. Bir şey… yol arıyor gibiydi.

Ayşe ürperdi. Sonra kendine kızdı: “Saçmalama Ayşe,” dedi içinden. “Belki kırık boru… belki boşluk… belki moloz.”

Eve döndüğünde Ahmet’e anlattı. “Anne, kırık borudur,” dedi Ahmet, pek önemsemeden. “O bölge eskiden dolgu alanı falan olmuştur.”

“Ama oğlum,” dedi Ayşe, “boru sesi gibi değildi. Başkaydı.”

Ahmet annesinin gözlerindeki ısrarı görünce konuyu kapatmadı ama yön değiştirdi: “Önce haklarımız. Bir iş avukatı buldum: Kemal Özdemir.”

Bölüm 4 — Avukat Kemal ve Yavaş Adalet

Avukat Kemal Özdemir’in bürosu küçük, mütevazıydı. Duvarlarda sertifikalar değil, çerçevelenmiş gazete kupürleri vardı: işçilerin kazandığı davalar, hak arayan insanların fotoğrafları…

Kemal Bey, kır saçlı, gözlüklü bir adamdı. Ayşe’nin belgelerini inceledi, Ahmet’in anlattıklarını dinledi.

“Maalesef,” dedi, “sizin durumunuzdaki davalar çok yaygın. Kayıt dışı çalıştırma… sonra da ‘ben söz vermedim’ deme…”

Ayşe, çantasından buruşuk bordro kâğıtları çıkardı. “Bunları sakladım,” dedi utana sıkıla. “Belki lazım olur diye…”

Kemal Bey’in yüzü aydınlandı. “Harika. Bu çok yardımcı olur. İş ilişkisinin tanınması, sigorta primleri, kıdem… hepsini talep ederiz.”

Ayşe’nin omuzları azıcık gevşedi. Yine de içindeki korku gitmedi: “Ne kadar sürer?”

Kemal Bey gerçekçi konuştu. “Bir ile üç yıl arası. Karşı taraf temyize giderse uzar.”

Ayşe, “üç yıl” kelimesini kendi yaşına çarptı. Altmış sekiz yaşındaki bir kadın için üç yıl bazen bir ömür kadar uzun olur.

Ama adaletin yavaşlığı, bazen insanı başka bir yola iter: Toprağa.

Ayşe, arsayı daha sık ziyaret etmeye başladı.

Bölüm 5 — Hasan Dede ve Molozun Hikâyesi

Bir gün, arsanın yakınında kerpiç bir evin önünde keçilerini izleyen yaşlı bir adamla karşılaştı. Adamın yüzü, bozkır gibi çatlak çatlak ama sıcak bir ifadeyle doluydu.

“Oranın yeni sahibi siz misiniz?” diye sordu, çenesini Ayşe’nin arsasına doğru uzatarak.

“Evet,” dedi Ayşe. “Ayşe Yılmaz.”

“Hasan Kaya,” dedi adam. “Ama herkes Hasan Dede der.”

Ayşe gülümsedi; uzun zamandır ilk kez birinin ona “işçi” gibi değil, insan gibi baktığını hissetti.

Hasan Dede, arsaya doğru bakarken kaşlarını kaldırdı. “O arazinin ilginç bir hikâyesi olduğunu biliyor musunuz?”

Ayşe’nin merakı kabardı. “Ne hikâyesi?”

“On beş yıl kadar önce,” dedi Hasan Dede, “şehirden bir grup buraya kamyonlarla gelir, moloz dökerdi. İnşaat artığı… duvar parçaları… taş… eski kum… İki yıl sürdü. Sonra bir gün durdular. Bir daha da gelmediler.”

Ayşe’nin duyduğu ses, zihninde yer değiştirdi. Toprağın altındaki fısıltı, artık “rastgele” değildi.

O gün Ayşe eve döner dönmez ikinci el bir kürek aldı.

Bölüm 6 — Kürek, Ter ve İnat

Ayşe, arsanın arka tarafındaki taş yığınının yanında kazmaya başladığında güneş tepede bir çivi gibi duruyordu. Toprak taş gibiydi. Kürek bazen ilerlemiyor, bazen yalnızca kıvılcım gibi taş parçaları çıkarıyordu.

Altmış sekiz yaşındaki bir kadın için bu iş akıl kârı değildi.

Ama Ayşe’nin hayatı boyunca biriken acı, bazen kaslara “güç” gibi döner. İnsan, hakkı yenmişse inatla güçlenir.

Saatler sonra kürek sert bir şeye çarptı. Ayşe kazdı. Beton parçaları çıktı. Tuğla kırıkları çıktı. Moloz… moloz… daha çok moloz…

“Hasan Dede haklıymış,” dedi kendi kendine, terini silerken.

Ve o anda fark etti: Ne kadar kazarsa, o garip ses o kadar belirginleşiyordu.

Sanki molozların altından bir şey yukarı doğru yol bulmaya çalışıyordu.

Ayşe akşam Ahmet’e anlattı. “Anne,” dedi Ahmet, “bu takıntıyı bırak. Kendini yaralayacaksın.”

“Oğlum,” dedi Ayşe, “aşağıda bir şey var. Ses güçleniyor.”

Ahmet başını salladı. “Ben duymuyorum anne.”

Bu cümle Ayşe’yi, Mehmet Demir’in “yanlış anlayan sizsiniz” cümlesinden bile fazla yaraladı. Çünkü Ahmet kötü niyetli değildi. Ama duymuyordu.

Ayşe ilk kez yalnızlığın, yalnız evde olmak olmadığını anladı. Bazen insan, duyduğunu kimseye ispatlayamadığında yalnız kalır.

Bölüm 7 — Delik ve Berrak Su

Bir perşembe sabahı, Ayşe taşlardan biraz uzakta yeni bir yer kazmaya başladı. Kürek bir anda boşluğa düştü. Toprak, sanki içi oyukmuş gibi “yutkunarak” açıldı.

Ve sonra…

Az miktarda, berrak su fışkırdı.

Ayşe birkaç saniye dondu kaldı. Gözleri büyüdü. Ellerini uzattı. Su buz gibiydi. Avucuna alınca şeffaflığına inanamadı.

“Aman Allah’ım,” diye haykırdı. “Su…”

O an, haftalardır duyduğu fısıltının anlamı yerine oturdu: O ses, molozların arasından bir yol arayan suyun sesiydi.

Ayşe, Hasan Dede’ye koştu. “Hasan Dede! Arazimde su var!”

Hasan Dede önce korktu, “rahatsızlandı galiba” diye düşündü. Ama Ayşe’nin kolundan tutup götürünce, suyu görünce ağzı açık kaldı.

“Bu,” dedi Hasan Dede, sesi titreyerek, “Allah’ın lütfu. On beş yıldır su sıkıntısı çekiyoruz.”

“İyi mi gerçekten?” dedi Ayşe, umudunu kırmaktan korkar gibi.

“Belli olmaz,” dedi Hasan Dede. “Test yaptırmak lazım.”

Ayşe hemen Ahmet’i aradı. Ahmet, iki saat geçmeden boş şişelerle geldi. Su numunesi aldı, rapor için İzmir’de analiz yaptıracağını söyledi.

Sonuçlar bir hafta sonra geldi: Su içilebilir düzeydeydi. Üstelik mineral bileşimi zengindi: magnezyum ve başka faydalı elementler…

Ahmet, raporu okurken nefesini tuttu. “Anne… burası çok para edebilir.”

Ayşe, rapora bakmadı bile. “Bu para meselesi değil oğlum,” dedi. “Bu… adalet meselesi.”

Çünkü Mehmet Demir’in “işe yaramaz” diye verdiği toprak, şimdi Ayşe’nin elinde bir gerçeğe dönüşüyordu: Kader, bazen zulmü tersine çevirirdi. Ama o ters dönüş, yeni bir savaşı da çağırırdı.

Bölüm 8 — Avukatlar, Tehditler ve İlk Sabotaj

Suyun varlığı duyulunca, Demir İnşaat’tan iki adam geldi. Takım elbiseliler… biri avukat olduğunu söyledi: Murat Arslan. Diğeri mühendis: Ali Şahin.

“Tapu belgelerinde düzensizlik var,” dedi avukat, sakin bir sesle. “Kazı yaptığınız kısım size verilen parselin içinde değil.”

Ayşe’nin kanı başına sıçradı. “Bu yalan!”

“Dostane çözmeye hazırız,” dedi avukat. “Müvekkilim araziyi geri almak için 5.000 lira teklif ediyor.”

Beş bin lira, Ayşe’nin hayatında küçümsenecek para değildi. Ama suyun yanında, yapılan haksızlığın yanında, o para bir sadaka gibi kalıyordu.

“Satmıyorum,” dedi Ayşe, kollarını kavuşturarak. “Hiçbir şey satmıyorum.”

Avukat, gitmeden önce üstü kapalı bir cümle bıraktı: “Müvekkilim ‘hayır’ cevabını pek kabul etmez. Düşünün.”

Ayşe, Kemal Özdemir’i aradı. Avukat Kemal sakin kaldı: “Bu gözdağı. Belgeleriniz geçerli. Siz kayıt tutun. Her şeyi belgeleyin.”

Ama baskı başladığında insanın uykusu kaçar. Ayşe, arazideyken yoldan yavaş geçen yabancı arabalar görmeye başladı. Uzakta dikilen adamlar… Fısıltılar…

Ve bir sabah Ayşe pınarın başına geldiğinde, suyun rengi bozulmuştu. Koku vardı. Yağ gibi bir şey yüzeyde dalga dalga duruyordu.

Ayşe dizlerinin üstüne çöktü. “Kim yaptı bunu…”

Hasan Dede’nin yüzü sertleşti. “Bu tesadüf değil Ayşe Hanım. Bu kötülük.”

Tutanak tutuldu. Polis geldi, baktı, gitti. Dosya kalabalığın arasında bir dosya daha oldu.

Ama Ayşe’nin içindeki şey değişti: Bu artık sadece bir “arsa” meselesi değildi. Bu, birinin doğal bir kaynağı gizleme çabasıydı.

Bölüm 9 — Kerpiç Ev ve Yeni Hayat

Baskılar arttı. Fatma Hanım bir gün kapıya dayandı: “Ayşe, ay sonuna kadar evi boşalt.”

“Neden?” dedi Ayşe. “Kiramı düzenli ödüyorum.”

“Oğlum taşınacak,” dedi Fatma Hanım, gözünü kaçırarak.

Ayşe yalanı anladı. Fatma Hanım’ın oğlu yıllardır İstanbul’daydı. Bu, başka bir baskıydı: Ayşe’yi şehirden söküp atmak.

Ayşe bir gece Ahmet’i aradı: “Ben arazide yaşayacağım.”

“Anne, delirdin mi?” dedi Ahmet. “Orada ev yok, su var diye çöle mi taşınacaksın?”

“Kerpiçten küçük bir ev yaparım,” dedi Ayşe. “Hasan Dede yardım eder.”

Ahmet direnmeye çalıştı ama annesinin inadı, Mehmet Demir’in kibriyle yarışacak cinstendi. Sonunda “madem gideceksin, düzgün gideceksin” dedi; usta tuttu, küçük ama sağlam bir ev yaptırdı. Güneş paneli kurdu. Basit bir düzen.

Ayşe taşınırken ağlamadı. Şaşırtıcı bir özgürlük hissetti. İlk kez, birinin onu “çıkaramayacağı” bir yerdeydi.

İlk haftalarda Ayşe, kendinde bilmediği becerileri keşfetti. Küçük arızaları tamir etti. Bahçe denedi. Su tesisatını öğrendi. Toprağın ritmine uydu: erken kalktı, erken yattı.

Ve pınar… birkaç hafta sonra kendi kendine berraklaşmaya başladı. Doğa, kendisine dokunmayı bıraktığınızda iyileşmeyi bilir.

Hasan Dede bir sabah suya bakıp mırıldandı: “Doğa bilgedir Ayşe Hanım. Biz karışmayınca kendi kendini nasıl iyileştireceğini bilir.”

Bölüm 10 — Jeolog Orhan ve Büyük Gerçek

Bir gün, şık giyimli, altmışlı yaşlarında bir adam geldi: Doktor Orhan Tunç. Emekli jeolog.

“Gazetede okudum,” dedi. “İzin verirseniz arazinizde çalışma yapmak istiyorum. Ücretsiz.”

Ayşe şaşırdı ama kabul etti. Orhan Bey ekipmanlarla ölçüm yaptı, numune topladı, harita çıkardı.

Akşamüstü evin önünde otururken ciddi bir sesle konuştu: “Ayşe Hanım… siz basit bir pınara sahip değilsiniz.”

“Ne demek o?”

“Burada önemli bir akifer sistemi var. Ve… bu sistemin doğal çıkış noktası yıllar önce molozla bilinçli şekilde bloke edilmiş.”

Ayşe’nin boğazı düğümlendi. “Yani… bunu bilerek mi yaptılar?”

“Çok muhtemel,” dedi Orhan Bey. “Birileri suyun varlığından haberdardı. Suyu gizleyip araziyi değersizleştirerek ileride ucuza toplamak… sonra molozu kaldırıp suyu işletmek… Bu, planlı bir şey.”

Ayşe, Mehmet Demir’in arsayı “minnet” diye vermesini anladı. O arsa, sadece “bir ödeme” değil; aynı zamanda bir tuzaktı. “Kimsenin istemediği” görünsün diye gizlenmiş bir değerin üstü kapatılmıştı.

Orhan Bey, kapsamlı bir teknik rapor hazırlamayı teklif etti. Avukat Kemal de savcılıkla iletişime geçti. Genç bir savcı dosyayı ciddiye aldı: Selim Aydın.

“Bu işte çevre suçu var,” dedi savcı. “Yolsuzluk ve örgütlü iş de olabilir.”

Ayşe, ilk kez “yalnız değilim” dedi içinden. Bir cümle insanı ayakta tutar bazen.

Bölüm 11 — Topluluk Ayağa Kalkıyor

Pınarın ünü yayıldı. İnsanlar su almaya gelmeye başladı. Ayşe kimseden para istemedi; tek kural koydu: “Ev içi kullanım ücretsiz. Satış yasak.”

Ama fırsatçılar geldi. Tankerle su çekmeye çalışanlar… Ayşe çit çekmek zorunda kaldı. Ziyaret saatleri belirledi. Kontrol, bir kadının omzuna ağır geldi.

Doktor Orhan bir fikir getirdi: “Topluluk derneği kurun. Yönetim şeffaf olsun, sorumluluk paylaşılsın.”

Böylece Kutsal Pınar Kullanıcıları Derneği kuruldu. On beş kişi. Ayşe ömür boyu başkan seçildi ama kararlar meclisle alınacaktı.

Kurallar belirlendi:

Her aileye günlük belirli miktar ücretsiz su.
Ticari kullanım kesin yasak.
Bakım ve koruma için gönüllü katkı fonu.

Bir STK destek verdi; küçük arıtma sistemi, çeşmeler, basit dağıtım hattı kuruldu.

Ayşe, pınarın başında sıraya giren insanlara baktığında, gözleri doluyordu. Bu su, yalnız onun değildi artık. Bu su, yıllardır susuz kalmış bir bozkırın hakkıydı.

Bölüm 12 — Mahkeme, Çöküş ve Ayşe’nin Konuşması

Mehmet Demir geri adım atmadı. Bu kez dava açtı: “Arsa bağış değil, ödünç verilmiştir.”

Avukat Kemal güldü: “Umutsuz manevra. Belgeler bağış olduğunu gösteriyor.”

Dava büyüdü. Savcılığın soruşturması da büyüdü. Moloz dökümünü “izinli” gösteren evraklar, bazı kamu görevlilerinin rüşvetle sağladığı bilgiler… zincir ortaya çıkmaya başladı.

Sonra Mehmet Demir son bir hata yaptı: rüşvet girişimi.

Hakim ihbar etti, savcılık harekete geçti. Bu, Mehmet Demir’in savunmasına indirilen son darbeydi.

Duruşma günü salon doluydu. Ayşe tanık kürsüsüne çıktığında dizleri titremedi. Mikrofonun önünde, yıllarca susturulmuş bir hayatın sesi vardı.

“Sayın hakim,” dedi, “ben intikam peşinde değilim. Adalet arıyorum. Benim için… benim gibi sömürülen kadınlar için… saldırıya uğrayan doğa için… zarar gören toplum için…”

Mehmet Demir, çevre suçları, rüşvet ve işçi sömürüsü dahil çeşitli suçlardan hapis cezası aldı. Demir İnşaat’a ağır para cezası kesildi. İyileştirme yükümlülüğü getirildi. Sömürülen kadınlara tazminat hükmedildi.

Karar açıklandığında Ayşe ilk kez ağladı. Üzüntüden değil. Bir kapının nihayet açılmasının rahatlığından.

Bölüm 13 — Anne ve Oğul

Ahmet, duruşmada annesine sarıldı. “Anne… senden şüphe ettiğim için affet.”

Ayşe oğlunun saçını okşadı. “Sen beni korumak istedin oğlum. Ama ben de… gerçeği korumak istedim.”

O günden sonra Ahmet’in hayatı değişti. İzmir’deki düzenini bıraktı, Konya’ya yerleşti. Derneğin işlerini, fonları, kayıtları üstlendi. Annesinin “yalnız” kalmasına izin vermedi.

Ayşe de tazminatla bir fon kurdu: kayıt dışı çalıştırılan kadınlara ücretsiz hukuki destek ve eğitim.

“Bu nimeti,” dedi açılışta, “en çok ihtiyacım olduğu anda aldım. Şimdi benim yaşadıklarımı yaşayanlarla paylaşmak istiyorum.”

Bölüm 14 — Taşın Altındaki Sesin Öğrettiği

Yıllar geçti. Pınar koruma altına alındı. Çevresinde küçük bir park, yürüyüş yolu, eğitim alanı yapıldı. Bozkırın ortasında bir yeşil ada gibi büyüdü.

Ayşe hâlâ kerpiç evinde yaşamayı seçti. Büyük ev tekliflerini reddetti. “Ne için?” dedi bir gazeteciye. “Burada ihtiyacım olan her şey var: huzur, itibar ve suyun sesi.”

Hasan Dede, sabah yürüyüşlerinde ona eşlik etmeyi sürdürdü. Bir gün çiçeklerin yanından geçerken Ayşe durdu, pınara baktı.

“Hasan Dede,” dedi, “öğrendim ki nimetler bazen sorun kılığında gelir. İnsan sadece… derinlere kazacak cesareti bulmalı.”

Hasan Dede gülümsedi. “Sen o cesareti toprağa değil, kendine kazdın Ayşe Hanım.”

Ayşe pınarın başına eğildi. İlk gün duyduğu fısıltıyı hatırladı. Kimse duymamıştı belki. Ama o duymuştu.

Çünkü bazen hayat, en doğru şeyi önce kulakla değil, yürekle fısıldar.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News