Evlenmek İçin Çok Gencim — 13 Yaşındaki Kız Haklıydı ve Çiftlik Sahibi Onu Sakladı

Evlenmek İçin Çok Gencim — 13 Yaşındaki Kız Haklıydı ve Çiftlik Sahibi Onu Sakladı

Eş Olmak İçin Çok Gencim

(Jacob Mercer’in Kararı)

Vagon, akşam güneşinin kanı andıran kızıllığında, tozlu yoldan ağır ağır geliyordu. Havanın o tuhaf alaca karanlığı, her şeyi eskimiş bir fotoğraf gibi soluk ve eski gösteriyordu. Jacob Mercer, vagonu ilk gördüğünde, kuzey tarlasının kenarındaki paslı çit telini onarıyordu. Teller, onlarca kışın ayazını görmüş, yazın güneşiyle gevremiş, sığırların baskısıyla eğrilip bükülmüştü.

Tek atlı, kapalı bir vagondu bu. Ne ticaret için yeterince hızlı, ne gezinti için. Böyle bir vagon, bu topraklarda genellikle iki şey için gelirdi: İş ya da baş belası. Bazen de ikisi birden.

Jacob, eğildiği yerden doğruldu. Elleri, eski pantolonunun dizlerine silinirken, yüzündeki çizgiler derinleşti. Bu bölgede hiçbir şeyi “kendiliğinden” kabul etmemenin, her gelişe bir ihtiyat payı bırakmanın önemini çoktan öğrenmişti. Sığırların uzak, ağır meltemle karışan sesleri, akşamın sessizliğine gömülürken, vagon avluya doğru yaklaşmaya devam etti.

Atın nefesi belli belirsiz buğulanıyor, tekerlekler kuru tozun içinde çatırdayarak ilerliyordu. Vagon, ahırın yanına kadar gelip durdu. Sürücü koltuğunda oturan kadın, orta yaşını geçmiş, ince, yıpranmış biriydi. Başındaki geniş kenarlı şapka, yüzünün büyük bir kısmını gölgede bırakıyordu. Ne el salladı, ne selam verdi. Uzun bir yolculuğun ardından karar vermeye çalışan biri gibi, sadece oturdu ve Jacob’a baktı.

Jacob da bekledi. Aceleci biri değildi. Sözden önce bakışın, sorudan önce sessizliğin bir ağırlığı olduğuna inanırdı.

Sonunda kadın konuştu.

“Sen Jacob Mercer’sin,” dedi. Sesi çatlak ama dimdikti.

“Öyle derler,” diye karşılık verdi Jacob.

“Bu çiftlik sana ait.”

Jacob başını hafifçe eğerek bunu da doğruladı. Kadın, bir süre daha yüzünü inceleyerek baktı. Sanki söylemek üzeri olduğu şeylerin doğru kişiye gidip gitmeyeceğinden emin olmak ister gibiydi. Çenesi, dile gelmek istemeyen cümleleri çiğniyormuş gibi hafif hafif oynuyordu.

“Arkada,” dedi sonra, başıyla vagonu işaret ederek, “on üç yaşında bir kız var. Ailesi onu sattı.”

Jacob’ın yüzü kımıldamadı ama göğsünde, görünmeyen bir şey sıkışıp kaldı.

“Onu… sattılar?” diye tekrarladı, kelimenin tadına bakar gibi, sanki hâlâ buna inanmak istemiyormuş gibi.

“Evet,” dedi kadın. “Yaşının en az iki katı olan bir adama. Düğün pazar günü yapılacak. Kız… gitmek istemiyor.”

Rüzgâr birden yön değiştirdi. Avludaki kuru tozu, ufak bir hortum gibi savurup ahırın loş gölgesine sürükledi. Yakındaki otlakta ki sığırlar, temkinli bir huzursuzlukla homurdandı.

Jacob, vagonun arkasındaki kanvas örtüye baktı. İçinde ne kadar korku, ne kadar çaresizlik olması gerektiğini düşündü; yabancı bir adamın vagonuna bindirilip, tanımadığı bir adama “gelin” diye götürülmek… On üç yaşında.

“Neden onu bana getirdin?” diye sordu sonunda.

Kadının gözleri sertti ama o sertliğin altında, berrak ve acı bir çaresizlik parlıyordu.

“Çünkü,” dedi, “senin arazin var. Uzaklık var. Ve insanlar diyor ki… sen yanlış baskıya kolay kolay boyun eğmezsin.”

Jacob başını hafifçe çevirip ufka baktı. Güneş, batıya doğru hızla alçalıyor, gökyüzünü kan kırmızısından morumsu bir maviye çeviriyordu.

“Adam kim?” diye sordu.

“Vernon Kates,” dedi kadın. “Benning kasabasında nakliye işi yapıyor. Parası var, nüfuzu var…” Duraksadı. “Ve öfkesiyle tanınır.”

Bu isim, Jacob’ın zihninde yankılandı. Vernon Kates’i duymamış olmak, bu civarda yaşamamış olmak demekti. Nakliye işinde büyümüş, borç verirken acımasız, geri isterken daha acımasız bir adamdı. Kavga ettiği insanlarla işini asla yarım bırakmadığı bilinir, onunla uğraşacak biri, tartışmadan fazlasını kaybetmeye hazır olmalı derlerdi.

“Ve kızın ailesi,” dedi Jacob, tahmin ettiği cevabı yine de duymak isteyerek, “ona borçlu.”

Kadın başını salladı.

“Evet. Babası ona üç yüz dolar borçlu. Borcunu, kızını vererek ödüyor.” Dudakları acıyla büküldü. “Ben onun teyzesiyim. Karşı çıktım. Kavga ettim. Dinlemediler.”

Jacob derin bir nefes verdi. Ciğerlerine dolan hava ağır ve tozluydu.

Sorun arayan bir adam değildi. Ama ömrü boyunca, sorunlardan uzak durmayı da pek becerememişti. Hele işin içinde çocuk varsa.

“Kız şu anda orada mı?” diye sordu.

Kadın başını eğdi. “Vagonda.”

“Onu görmek istiyorum,” dedi Jacob.

Vagonun İçindeki Çocuk

Kadın, sert bir hareketle vagondan indi. Çizmelerinin tabanı, toprak zemine bastığında ufak bir toz bulutu kalktı. Vagonun arkasına dolandı, kanvas örtüyü kenara çekti. İçeriden ağır bir rutubet, ter, yol tozu ve korku kokusu çıktı sanki.

Jacob yaklaşınca, köşede büzülmüş, dizlerini göğsüne çekmiş bir kız gördü. Saçları koyu renkti, yol boyunca dağılmış, dolaşmış, ince telli tutamlar yüzüne yapışmıştı. Elbisesi toz ve kir içindeydi; belli ki en iyi elbiselerinden biri bile değildi, düğüne değil, satılmaya hazırlanmış bir kızın kıyafeti gibiydi.

Ama Jacob’ı asıl sarsan, gözleriydi.

Kocaman, koyu renk, içi dolu dolu bir korkuyla parlıyordu. Bu korku, bilinmezliğin değil, tam tersi, olacakları çok iyi bilmenin korkusuydu. Yaklaşan felaketi adım adım tahmin edebilen, ama adımların önüne taş koyamayan birinin gözleri.

Kız konuşmadı. Sadece Jacob’a baktı. Sanki onu, hakkında karar verilecek bir malmış gibi değerlendiriyormuşçasına değil; kaderini belirleyebilecek bir adam daha olarak tartıyormuş gibi.

Jacob, onu ürkütmemek için, vagonun içine girmeden, biraz mesafede diz çöktü.

“Adın ne?” diye sordu, sesini alçalttı. Sanki yüksek sesle konuşsa, kızın son sığınaklarını da dağıtacakmış gibi hissediyordu.

“L–Lily,” dedi kız, sesi çatlayarak.

“Lily…” Jacob ismi dudaklarında yuvarladı. “Teyzen,” dedi, başıyla kadını işaret ederek, “bu adamla evlenmek istemediğini söylüyor.”

Lily’nin çenesi hafifçe kasıldı. Birkaç saniye sessiz kaldı, sonra neredeyse fısıltıyla konuştu:

“Evlenecek kadar büyük değilim.”

Cümlenin sadeliği, Jacob’ın beklediğinden fazla canını yaktı. Ne bağırış, ne isyan, ne uzun açıklamalar… Sadece yalın, tartışmasız bir gerçek: “Evlenecek kadar büyük değilim.”

Jacob doğruldu. Teyzeye döndü.

“Onu buradan alırsam,” dedi, “Kates onu aramaya gelir. Muhtemelen kanun adamlarını da getirir. Ya da daha kötülerini.”

“Biliyorum,” dedi kadın. Sesi bu kez kırılmıştı. “Ama onunla giderse… ölecek. Belki hemen değil, ama yavaş yavaş. Parça parça.”

Jacob, tekrar Lily’ye baktı. Kız kıpırdamamıştı, gözlerini ondan ayırmamıştı. İçinde umut, korku ve bir tür inat karışımı bir şey vardı.

Jacob’ın zihninde, bir anlığına başka bir yüz canlandı.

Kendi kızının yüzü.

Kızının öldüğü gün on yaşındaydı. Evin küçük odasında yatan, ateşler içinde yanan, gözleri bir ileri bir geri kayan küçük bedeni… O da korkmuştu. Ama o zaman Jacob’ın elinden hiçbir şey gelmemişti. Ateş, kızını almıştı; bir yıl içinde de karısını.

Şimdi vagonun içinde başka bir kız, başka bir korku vardı. Ve bu kez, yapabileceği bir şey vardı.

“Eğer,” diye düşündü, “benim kızım şu an o vagonda olsaydı… Bir yabancının ne yapmasını isterdim?”

Başını bir kez, kısa ve kesin bir hareketle salladı.

“Tamam,” dedi.

Teyzenin omuzları, bir anda gerilmiş bir yay gibi gevşedi. Yüzüne, hem şükran hem de derin bir yorgunluk çöktü.

“Teşekkür ederim,” dedi.

“Henüz teşekkür etme,” dedi Jacob, alçak bir sesle. “Bu, sadece başlangıç.”

Lily, vagonun kenarından ağır ağır indi. Bir ceylan yavrusu gibi hareket ediyordu; her an kaçmaya hazır, tüm kasları tetikte, gözleri etrafı süzerken, kalbi göğsünün içinde hızla çarpıyor gibiydi.

Teyzesi ona küçük bir bez bohça uzattı.

“Bir-iki elbise, biraz da ufak tefek şeyler var,” dedi. Sesi titriyordu.

Jacob, bohçayı aldı.

“Ahırın altında bir mahzen var,” dedi. “Kuru, serin ve benim dışımda kimse yerini bilmez. Ne yapacağımıza karar verene kadar orada kalabilir.”

Teyze, Jacob’ın kolunu sıkıca kavradı.

“Sen… iyi bir adamsın.”

Jacob bu kez cevap vermedi. Kendi içinde şöyle düşündü: İyi adamlar genellikle böyle durumlara düşmez.

Kadın vagonuna bindi, atı kırbaçladı. Vagon, geldiği gibi, tozu dumana katarak yola döndü. Bir süre sonra gölgelerin içinde kayboldu.

Jacob, Lily’nin yanında bir süre suskun kaldı. Akşamın ağır havası, ikisinin arasında asılı duruyordu.

“Hadi,” dedi sonunda, sessizce. “Ahıra gidelim.”

Mahzen

Ahırın içi, her zamanki gibi saman, deri ve hafifçe nemli toprak kokuyordu. Jacob, bir fener yaktı, sarı ışık, duvarlardaki gölgeleri uzatıp kısalttı. Lily, etrafına bakarken, hem meraklı, hem tedirgin, hem de yorgun görünüyordu.

Ahırın arkasında, eski yabani ot bıçaklarının ve birkaç kırık sandığın altında gizlenmiş bir kapak vardı. Jacob, bunları kenara itip kapağı kaldırdı. Aşağı, karanlığa inen dar bir merdiven ortaya çıktı.

“Fazla bir şey değil,” dedi. “Ama güvenli. Mahzeni benden başka bilen yok.”

Lily, merdivenin başındaki karanlığa baktı. Karanlık, Vernon Kates’in ışıklı evinden çok daha güvenli görünüyordu. Sonra Jacob’a döndü.

“Neden bana yardım ediyorsun?” diye sordu aniden.

Jacob, gözlerinin içine baktı. O sorunun içinde, şaşkınlık kadar güvensizlik de vardı; sokakta, evde, her yerde öğrenilen bir şüphe: “Kimse karşılıksız iyilik yapmaz.”

“Çünkü haklısın,” dedi Jacob. “Eş olmak için… çok gençsin.”

Lily, bu cevabı bir süre içinde çevirdi, sanki anlamını yoklamak ister gibi. Sonra başını hafifçe salladı. Merdivenlerden yavaşça inmeye başladı. Tahta basamaklar hafifçe gıcırdadı.

Jacob, kız aşağı indikten sonra kapağı kapattı. Üzerine tekrar yem çuvallarını, eski aletleri yığdı. Fenerin ışığında, bir süre olduğu yerde kaldı, ahırın sessizliğini dinledi. Mahzenin derinliklerinden hiçbir ses gelmiyordu; sadece kendi kalp atışını duyuyor gibiydi.

Bir yerlerde, diye düşündü, Vernon Kates bir gelin bekliyor. Ama o gelini bulamayacak.

En azından bu gece.

Sabahın Sessiz Hesabı

Sabah, soğuk ve solgun bir ışıkla geldi. Yağmur bulutları ufka yayılmış, gece boyunca toprağı ince ince ıslatmıştı. Jacob, şafaktan önce uyandı. Yılların alışkanlığıydı: Güneşten önce kalkar, işten önce düşünürdü.

Sessizce giyindi. Mutfağın köşesinden bir teneke tabak aldı; içine birkaç bisküvi, biraz kurutulmuş et koydu, küçük bir matarayı suyla doldurdu. Sonra ahıra doğru yürüdü.

Kapıyı açıp içeri girince, içerisi hâlâ loştu. Ahırın sakinliği, sabahın erken saatlerine özgü bir huzur taşıyordu. Kapağı açıp merdivenlerden aşağı baktığında, Lily’nin uyanık olduğunu gördü. Taş duvara yaslanmış, dizlerini karnına çekmiş, kollarını etrafına dolamıştı.

Gözleri kızarmış ama kuruydu; ağlamaya bile gücü kalmamış birinin gözleri.

“Uyudun mu?” diye sordu Jacob.

Lily, başını hayır anlamında salladı.

Jacob, merdivenlerden aşağı indi. Teneke tabağı Lily’nin yanına bıraktı.

“Ye,” dedi. “Elinden geldiği kadar.”

Lily, önce tabağa baktı, sanki gerçek olup olmadığını anlamaya çalışır gibi. Sonra yavaşça bir bisküvi aldı. Küçük bir ısırık. Ağzında yavaşça çiğnedi. Jacob, en alt basamağa oturdu; Lily’ye yaklaşmadan, ona alan bırakarak.

Mahzen serindi. Duvarlar boyunca, eski konserve kavanozları, tahıl çuvalları, boş şişeler dizilmişti. Toprak ve zaman kokan bir yerdi burası; Jacob’ın geçmiş yıllarda düşündüğü, ama pek kullanmadığı bir sığınak.

“Burada ne kadar kalabilirim?” diye sordu Lily, sessizliği bozan ilk kişi olarak.

“Henüz bilmiyorum,” dedi Jacob. Çenesini ovuşturdu. “Haberi ne kadar hızlı yayacaklarına bağlı. Babana ne diyecekler?”

“Kaçtığımı,” dedi Lily kısaca. “Muhtemelen beni aramaya gelecekler. Bu taraftan geçecekler.”

“Evet,” dedi Jacob.

Lily, elindeki bisküviye baktı.

“Beni geri gönderebilirsin,” dedi. Sesi, Jacob’ı şaşırtacak kadar sakindi. “Bilmiyordum dersin. Görmedim dersin. Böylece karışmamış olursun.”

“Gerçekten istediğin bu mu?” diye sordu Jacob.

Lily’nin içindeki sağlam parça, hemen cevap verdi:

“Hayır,” dedi. Sesi çatladı. “Ama benim yüzümden zarar görmeni istemiyorum.”

Jacob öne eğildi, dirseklerini dizlerine dayadı.

“Daha önce zarar gördüm,” dedi, duvara bakarak. “Başa çıkmayı öğrendim.”

Lily’nin gözleri doldu. Gözyaşları, kirli yanaklarında iki ince çizgi bırakarak akmaya başladı. Ama o, inatla elinin tersiyle sildi.

“Eş olmak için çok gencim,” diye fısıldadı yine. Sanki bu cümleyi ne kadar çok söylerse, o kadar gerçek olacakmış gibi.

“Biliyorum,” dedi Jacob.

Sonra ayağa kalktı. “Şimdilik burada kal. Ben yukarıda düşüneyim.”

Çiftliğin üstünde güneş yükselmeye başladı. Gökyüzü, gri tonundan altın rengine doğru dönüyordu. Jacob, mutfakta kahve yaptı, verandaya çıktı. Elindeki fincandan yükselen buhar, yüzünü okşarken, önündeki toprak yolu, ufku, ahırı, evi izledi.

Sonra, olması kaçınılmaz olan oldu.

Aranan Kız

Sabahın ortasına doğru, komşusu Cal Brennon, atının üstünde belirdi. Cal, zayıf ama inatçı bir adamdı; yüzündeki çizgiler, tıpkı toprağın çatlakları gibi derin ve yerleşmişti. Keskin gözleri, etrafa bakarken hiçbir detayı kaçırmazdı.

Avluya girip atını durdurdu. Şapkasını geriye itti.

“Günaydın, Jacob,” dedi.

Jacob, kahvesinden bir yudum aldı.

“Günaydın, Cal.”

“Dün kasabada ilginç bir şey duydum,” dedi Cal, sanki havadan sudan konuşur gibi.

Jacob, fincanı masaya bıraktı.

“Vernon Kates,” dedi Cal, gözlerini ahır yönüne kaydırarak, “on üç yaşında, siyah saçlı bir kız arıyormuş. Düğünden önce kaçmış. Teyzesi ona yardım etmiş.”

Jacob’ın yüzü değişmedi. Böyle anlarda, yüzünü sabit tutmanın önemini bilirdi.

“Ödül koymuş,” diye devam etti Cal. “Onu bulan kişiye yüz dolar.”

Yüz dolar, bu topraklarda büyük paraydı. Birçok çit, birçok inek, birçok borç için yeterli bir miktar.

“Şunu da söylemiş,” dedi Cal, sesini biraz alçaltarak. “Onu saklayanlar da suç ortağıdır. Onları da asarlar, demiş.”

Jacob, fincanı yavaşça masaya koydu. Fincanın porseleni, tahtaya hafifçe vurdu.

“Vernon Kates çok şey söyler,” dedi.

Cal, uzun uzun ona baktı.

“Onun nerede olduğunu biliyor musun, Jacob?” diye sordu.

Jacob, Cal’ın bakışlarını karşıladı.

“Bilseydim,” dedi, “sana söyler miydim, sence?”

Cal’in ağzının bir kenarı kıpırdadı. Neredeyse bir gülümsemeydi bu.

“Hayır,” dedi. “Bence söylemezdin.”

Dizginleri topladı. “Yine de bil istedim. Fırtına yaklaşıyor.”

“Teşekkürler,” dedi Jacob.

Cal, şapkasını hafifçe kaldırdı. Atını mahmuzladı. Toz bulutunun içinde kayboldu.

Jacob, verandada bir süre daha oturdu. Gözlerini ufuktan ayırmadı. İçinde bir hesap yapıyordu: Bir çizginin hangi tarafında duracağını, hangi bedeli ödeyeceğini, hangi korkuyla yüzleşeceğini hesaplıyordu.

Lily’yi teslim edebilirdi. “Bilmiyordum,” diyebilirdi. “Buraya uğradığını bile görmedim.” Kasabalıların gözünde suçsuz kalır, sürüsüne, tarlasına, tellerine geri dönerdi.

Lily ise, Vernon Kates’in evine gelin diye girer, oradan belki hiçbir zaman “kadın” olarak bile çıkamazdı. Yıllar içinde yavaş yavaş söner, küçük bir çocuğun ruhu, bir adamın öfkesine kurban giderdi.

Alternatif, daha zordu: Dik durup, “Hayır,” demek. Kanuna, paraya, güce karşı gelmek. Ama en çok da kendi korkusuna.

Karısını düşündü. O hayattayken, evlilikleri boyunca, Jacob’ın vicdanını biçimlendiren pusula oydu. Kolay olanı değil, doğru olanı görürdü. Eğer o bugün yanlarında olsaydı, bir an bile tereddüt etmeden Lily’yi saklardı.

Jacob, sandalyesinden kalktı. Ahıra doğru yürüdü.

Vernon Kates Geliyor

Mahzenin kapağını açtığında, Lily’nin gözleri anında ona döndü. Korku, yorgunluk ve bekleyiş, hepsi bir arada.

“Seni arıyorlar,” dedi Jacob, direkt.

Lily’nin yüzündeki kan çekildi.

“Beni… ele verecek misin?” diye sordu.

Jacob başını salladı.

“Hayır.”

Lily, bir an nefes alamadı. Göğsü hafifçe inip kalktı.

“Neden?” diye fısıldadı.

“Çünkü,” dedi Jacob, “yardım istedin. Ben de yardıma ihtiyacı olan birini geri çevirmemeye çalışıyorum.”

Lily’nin yüzü buruştu. Bu sefer gözyaşlarını tutamadı. Ellerini yüzüne bastırdı. Omuzları titriyordu. Jacob aşağı indi, yanına oturdu ama dokunmadı. Yalnız olmadığını bilsin ama zorlanmasın diye.

Bir süre sonra, Lily gözlerini sildi. Yüzü hâlâ ıslaktı ama bakışları daha netti.

“Şimdi ne olacak?” diye sordu.

“Şimdi bekleyeceğiz,” dedi Jacob. “Ve umacağız ki, çok güçlü bastırmazlar.”

Ama bu cümleyi kurarken bile, içten içe bunun hayal olduğunun farkındaydı.

Akşamüstüne doğru, rüzgâr yön değiştirdi ve havaya ağır bir yağmur kokusu karıştı. Jacob, evin içindeyken, avludan gelen nal seslerini duydu. Bu, tek bir atın sesi değildi. Bir grup atlı, hızlı ve kararlı bir şekilde yaklaşıyordu.

Pencereye gitti. Beş adam, avluya girmek üzereydi. Önde, tanıdık bir yüz: Vernon Kates. Yanında iki çiftlik işçisi, bir şerif yardımcısı rozeti takan adam ve geride, omuzları çökmüş, gözleri yerlere bakan başka bir adam… Lily’nin babası.

Jacob, tüfeğini aldı ama verandaya çıktığında namluyu aşağıda tuttu. Niyetinin ne olduğunu bilsinler, ama tetiğe ne zaman basacağını sadece o belirlesin.

Vernon Kates, attan ağır bir hareketle indi. Yüzü, kireç taşından oyulmuş gibi sert ve ifadesizdi. Gözlerinde, hayatta hiç hayır duymamış bir adamın kibri vardı.

“Jacob Mercer,” dedi, sesi avlunun öbür ucuna kadar yankılandı. “On üç yaşında bir kız arıyorum.”

Jacob cevap vermedi. Kates devam etti:

“Teyzesi kaçırmış. Arabayı buraya kadar takip ettik. Onu gördün mü?”

Jacob, onun bakışlarını sakince karşıladı.

“Buradan çok insan geçer,” dedi. “Hepsini saymam.”

“Bu cevap değil,” dedi Kates, sinirlenmeye başlayarak.

“Elimdeki tek cevap bu,” diye karşılık verdi Jacob.

Şerif yardımcısı öne çıktı. Genç sayılabilecek, ama yüzünde şüphe ile görev arasında sıkışmış bir ifade olan bir adamdı.

“Bay Mercer,” dedi. “Kaçak birini saklıyorsanız, bu suçtur.”

“Niye kaçak?” diye sordu Jacob. “Ne yapmış?”

“Evlilikten kaçmış,” dedi yardımcısı. “Babası, yasal olarak söz vermiş kızını.”

Jacob’ın bakışları, Lily’nin babasına kaydı. Adam hâlâ yere bakıyordu. Bir insanın kendi kızından kaçarken yüzünde oluşan bir utanma vardı.

“Öyle mi?” dedi Jacob. “Sen kızını… borcuna karşılık verdin, öyle mi?”

Adam, kısık bir sesle, başını salladı. “Başka çarem yoktu,” diye mırıldandı.

“Peki ya kızın?” diye sordu Jacob. “Onun söz hakkı yok mu?”

“On üç yaşında,” diye hırladı Kates. “Söz hakkı yok.”

Jacob’ın elindeki tüfeğin kabzası, avucunda biraz daha sıkı kavrandı.

“Demek artık çocuk satıyoruz,” dedi. Sesinde öfke yoktu, sadece buz gibi bir tespit vardı.

Kates, bir adım daha yaklaştı.

“Onu aldın, değil mi?” dedi. “Burada saklıyorsun. Onu bana ver, bu iş bitsin.”

Jacob sessiz kaldı. Sessizlik, kavgadan daha tehlikeliydi.

Şerif yardımcısı elini tabancasına yaklaştırdı. Çiftlik işçileri, verandanın iki yanına doğru yayıldılar. Avlu, bir barut fıçısı gibi sessizce gerildi.

“Son kez soruyorum,” dedi Kates. “Kız burada mı?”

Jacob’ın sesi sakindi ama keskin bir bıçak gibiydi.

“Eğer burada olsaydı,” dedi, “onu kendinden üç kat yaşlı bir adama teslim eder miydim, sence?”

Kates’in yüzü karardı.

“Neyin doğru olduğuna sen karar veremezsin, Mercer,” dedi. “Yasa benden yana. Babası, kızını bana verdi. Sözleşme yasal.”

“Yasal olması,” dedi Jacob, “doğru olduğu anlamına gelmez.”

“Doğru olan,” diye karşılık verdi Kates, “borçları ödemez.”

Jacob, bir kez daha Lily’nin babasına baktı.

“Sana ne kadar borcu var?” diye sordu.

“Üç yüz dolar,” dedi Kates, alaycı bir gülümseyişle. “Artı faiz. Bir çocuk bu kadar eder. Anlaşma anlaşmadır.”

Şerif yardımcısı boğazını temizledi.

“Bay Mercer,” dedi. “Adaleti engelliyorsunuz.”

“Buna adalet mi diyorsunuz?” dedi Jacob. Sesi artık daha sertti.

Tam o sırada, arkadan başka bir ses geldi:

“Yeter artık, millet.”

Herkes dönüp baktı. Cal Brennon, avlunun kenarında, atının üzerinde duruyordu. Kucağında tüfeği vardı. Arkasında, Jacob’ın selamını bildiği üç çiftçi daha. Kimi ile sınır anlaşmazlıkları yaşamış, kimi ile yıllarca birbirine yardım etmişti. Ama bugün, hepsi aynı tarafta duruyordu.

Cal’in sesi sakindi.

“Vernon,” dedi. “Maksadını anlattın. Şimdi geri çekil.”

“Bu seni ilgilendirmez, Brennon,” diye tısladı Kates. “Bu benim gelinim.”

“Bir adam,” dedi Cal, “başka bir adamın arazisine tehditlerle girdiğinde… beni ilgilendirir. Bu topraklarda böyle olur.”

Kates, gözlerini daralttı.

“O benim malım,” dedi dişlerinin arasından. “Sözleşmede öyle yazıyor.”

“O mal değil,” dedi Cal, düz ve sert bir sesle. “Bir çocuk o. Çocuk satılmaz.”

Şerif yardımcısı, açıkça ne yapacağını bilemez halde, bir Kates’e, bir Cal’e, bir Jacob’a baktı. Kanun, bu tozlu topraklarda her zaman siyah beyaz değildi; çoğu zaman griydi.

“Bu hukuki bir mesele,” diye mırıldandı.

“O zaman,” dedi Cal, “bir hakime götürün. Ama kimse bir çocuğu zorla bu avludan götürmeyecek. Burada olmaz.”

Kates’in yumrukları sıkıldı. Bakışları, Jacob’tan Cal’in arkasındaki adamlara kaydı. Sayıyı, silahları, olasılıkları hesapladı. Riskleri tarttı. Sonunda, gergin yüz kaslarını zorlayarak geri adım attı.

“Bu iş burada bitmedi,” dedi.

“Ben de öyle tahmin ediyordum,” dedi Jacob.

Kates, atına bindi. Dizginleri sertçe çekti. Jacob’a baktığında, sesi zehir gibiydi.

“Onu koruduğunu sanıyorsun,” dedi. “Ama tek yaptığın, onun ölüm fermanını imzalamak. O kız benim, Mercer. Bir şekilde.”

Atını mahmuzladı. Arkasından, adamları ve şerif yardımcısı da uzaklaştı. Lily’nin babası kısa bir an durdu, Jacob’a bakacak gibi oldu, sonra bakamayacağını anlayınca başını eğdi ve diğerlerinin peşinden gitti.

Toz, yavaş yavaş çöktü.

Cal, atından indi. Verandaya yürüdü.

“İyi misin?” diye sordu.

“İdare eder,” dedi Jacob. “Teşekkürler.”

“Henüz teşekkür etme,” dedi Cal. “Söylediklerinde ciddiydi. Daha fazla adamla, belki şerifle geri gelir.”

“Biliyorum,” dedi Jacob.

Cal’in gözlerinde sert bir saygı parladı.

“Bir şeye ihtiyacın olursa,” dedi, “haberdar et.”

“Öyle yaparım,” dedi Jacob.

Cal ve diğerleri atlarına binip uzaklaştılar. Güneş, solgun ışığını avlunun üzerine sererken, Jacob bir süre verandada tek başına rüzgârı dinledi. Sonra ahıra doğru yürüdü.

Fırtına Öncesi

Kapıyı açtığında, Lily uzak duvara yaslanmış, gözleri büyümüş halde ona bakıyordu.

“Gittiler,” dedi Jacob. “Şimdilik.”

“Bağırışları duydum,” dedi Lily. “Beni… buldular sandım.”

“Geri dönecekler,” dedi Jacob, merdiven basamağına otururken.

“Gitmem gerek,” dedi Lily hemen. “Onları buraya getiremem. Gitmeliyim.”

“Hayır,” dedi Jacob. “Kalacaksın. Bir yolunu bulacağız.”

“Nasıl?” dedi Lily. “Onun gibi bir adamla nasıl savaşacağız?”

Jacob’ın hemen verebileceği bir cevabı yoktu. Ama şunu biliyordu: Gidecek olursa, kaybedeceklerdi. Kalırsa, en azından deneme şansları vardı.

“Bir yolunu bulacağız,” diye tekrarladı. “Şimdi değil belki. Ama bulacağız.”

O gece, beklenen fırtına geldi. Yağmur önce ince ince, sonra bardaktan boşanırcasına yağmaya başladı. Ahırın çatısına vuran yağmur, binlerce küçük parmak gibi tıkırdadı. Jacob, karanlık çöktükten ve kimsenin yol izlemeyeceğine emin olduktan sonra, Lily’yi mahzenden çıkardı. Kız, merdivenleri tırmanırken bacakları tutulmuş gibi titredi. Çok uzun süre oturmuştu.

Onu arka kapıdan eve götürdü. İçeride, sobanın sıcaklığı, küçük mutfağı doldurmuştu. Jacob, masadan bir sandalye çekti.

“Otur,” dedi.

Lily tereddüt etti, etrafa baktı. Oda sade ama temizdi. Perdelerde, raflarda, tabakların dizilişinde bir kadının eskiden buralara dokunduğu belliydi. Ama artık kimse tozu önemsemiyordu; köşelerde biriken ince bir hüzün tabakası, yılların izini taşıyordu.

Jacob, ona bir kase sıcak güveç koydu. Kaseyi önüne iterken, “Yavaş ye,” dedi. “Doyana kadar ama acele etme.”

Lily, kaşığı eline aldığında elleri titriyordu. İlk kaşığı aldı, ağzına götürdü. Sonra bir kaşık daha. Yemek, hafife alınmaması gereken bir nimetti; bunu çoktan öğrenmişti. Jacob, karşısına oturdu, elindeki kahveyi yudumlarken pencereden yağan yağmuru izledi.

Bir süre sonra Lily kaşığını bıraktı.

“Bir ailen var mı?” diye sordu, çekingen ama merakla.

Jacob’ın çenesi delice kasıldı.

“Bir karım vardı,” dedi. “Ve bir kızım.”

“Ne oldu?” diye fısıldadı Lily.

“Ateş,” dedi Jacob. Kelime, boğazından zorla kopmuş gibi. “Kızımı aldı. Karım da bir yıl sonra, ona katıldı. Altı yıl oldu.”

Lily, kasesine baktı.

“Üzgünüm,” dedi.

“Senin suçun değil,” dedi Jacob.

“Yine de,” diye mırıldandı Lily, “belki… bu yüzden bana yardım ediyorsun. Kızın yüzünden.”

Jacob, bu düşünceyi tarttı. Belki bir kısmı öyleydi. Ama tamamen değildi.

“Kısmen,” dedi sonunda. “Ama çoğunlukla… haklı olduğun için. Bunun için çok gençsin.”

Lily’nin boğazı, sert bir şeyi yutuyormuş gibi hareket etti.

“Annem,” dedi yavaşça, “zor zamanlarda kızların daha hızlı büyüdüğünü söylerdi. Kadın olacağımız günü seçemeyiz derdi. Haklı mıydı?”

“İşlerin olduğu gibi olması,” dedi Jacob, “olması gerektiği gibi olduğu anlamına gelmez.”

Lily ona baktı. Bir an için yüzündeki ifade değişti; korkunun yerini, çok hafif bir umut ya da inanç aldı.

“Onu gerçekten durdurabileceğimizi düşünüyor musun?” diye sordu.

“Bilmiyorum,” dedi Jacob dürüstçe. “Ama denememiz gerektiğini biliyorum.”

“Ben çok korkuyorum,” dedi Lily.

“Cesur olmak,” dedi Jacob, “korkmamak demek değildir. Korkmana rağmen, doğru olanı yapmaya devam etmek demektir.”

Lily, onu ilk kez gerçekten gördü. Sadece kendini saklayan bir çiftçi değil; kaybetmiş, ama hâlâ ayakta duran bir adam.

“Neden bu kadar naziksin?” diye sordu.

Jacob’ın aklına, bir zamanlar bu evde dolaşan kahkahalar, karısının sıcak bakışları geldi.

“Çünkü,” dedi, “birinin nazik olması gerekiyor.”

Bir süre sessizlik, yağmurun sesiyle doldu. Sonra Lily, neredeyse fısıltıyla:

“Beni geri götürürlerse…” dedi, “ölürsem bile… yine kaçarım.”

Jacob, onun bakışlarını karşıladı.

“O kadar ileri gitmesine izin vermeyeceğiz,” dedi.

“Nereden biliyorsun?”

“Çünkü,” dedi Jacob, “buna izin vermeyeceğim.”

Bu kesinlik, Lily’nin içinde kırılgan bir güven duygusunu kıvılcımlandırdı. Yorgunluk, yüzüne çökmeye başladı.

“Arka odada küçük bir yatak var,” dedi Jacob. “Bu gece orada uyuyabilirsin.”

“Sen?” diye sordu Lily.

“Ben nöbet tutacağım.”

Lily ayağa kalktı. Sonra durdu.

“Bay Mercer…” dedi. Sonra düzeltti. “Jacob… Teşekkür ederim.”

Jacob, ne diyeceğini bilemedi. Sadece başını salladı.

Lily arka odaya çekildi. Jacob tüfeğini aldı, verandaya çıktı. Yağmuru, yolu ve karanlıkta saklanan ihtimalleri izledi.

Gece yarısına doğru, yağmurun içinden bir siluet belirdi: Cal Brennon. Sırılsıklamdı.

“Kates,” dedi, attan iner inmez, “şerife gitmiş. Arama emri çıkarttırmış. Yarın şafakta burada olacaklar. Kızı almak ve seni kaçırma suçundan tutuklamak için.”

Jacob’ın midesi düğümlendi.

“Kaçabilirsin,” dedi Cal. “Kızı alıp gidebilirsin. Ama o zaman herkes onun haklı olduğunu düşünür.”

“Belki,” dedi Jacob. “Belki de bir plan yapma zamanı gelmiştir.”

“Ne planı?” diye sordu Cal.

“Sabaha kadar düşünmek için zamanım var,” dedi Jacob. “Sen de sabah burada ol. Olabilir misin?”

Cal, hiç tereddüt etmedi.

“Olurum,” dedi. “Olmak zorunda değilim. Ama olacağım.”

Kanun ve Vicdan

Şafak, yağmurla yıkanmış bir gökyüzüyle birlikte geldi. Jacob, gün ağarmadan Lily’yi uyandırdı. Kız, önce nerede olduğunu anlamadan Jacob’a baktı, sonra gözlerindeki ciddiyeti görünce her şeyi hatırladı.

“Geliyorlar,” dedi Jacob. “Giyin. Mahzene in. Ben çağırana kadar sakın yukarı çıkma. Ne duyarsan duy.”

“Ne yapacaksın?” diye sordu Lily.

“Yapmam gerekeni,” dedi Jacob.

Lily, eşyalarını topladı. Ahıra gittiler. Jacob, kapağı açtı, Lily aşağı indi. Kapamadan önce eğildi:

“Beni dinle. Sadece ben çağırırsam çık. Kim olursa olsun, ses ne kadar korkutucu olursa olsun… Ben çağırana kadar bekle. Anlaştık mı?”

Lily, küçük ama kararlı bir sesle, “Anlaştık,” dedi.

Jacob kapağı kapattı, üzerini örttü. Sonra verandaya döndü.

Güneş tepelerin ardından çıkarken, Cal ve diğer çiftçiler de tek tek geldi. Toplam yedi adam, Jacob’la beraber verandada duruyorlardı. Silahları vardı; ama asıl güç, birlikte durmalarındaydı.

Şerif, tam söz verildiği gibi, şafak vaktinde göründü. Yanında altı adam; içlerinde Vernon Kates, yardımcısı ve Lily’nin babası da vardı. Şerif yaşlıydı. Saçları gri, yüzü yorgun, gözleri çok fazla kötü karar görmüş olmanın ağırlığını taşıyordu.

Avluya girip atını durdurdu. Yavaşça indi.

“Jacob Mercer,” dedi. “Sen misin?”

“Benim,” dedi Jacob.

Şerif, katlanmış bir kâğıt çıkardı.

“Lily Anne Brennon’ın iadesi,” dedi, “ve senin kaçırma ve adaleti engelleme suçlarından tutuklanman için emrim var.”

“Lily,” dedi Jacob, “buraya kendi isteğiyle geldi.”

“Babası öyle demiyor,” dedi şerif.

Lily’nin babası, yere bakmaya devam ediyordu.

“Babası,” dedi Jacob, sesini alçaltarak, “onu borcuna karşılık sattı. Bu, evlilik değil. Bu, insan ticareti.”

Şerifin çenesi sıkıldı. “Bunu yargıç karar verir,” dedi.

“O zaman,” dedi Jacob. “Yargıca gidelim. Kızın kendisine sorulsun.”

“Yeter artık,” diye öne atıldı Kates. “Oyalama yapıyorsun. Onu getir. Bu iş bitsin.”

“Hayır,” dedi Jacob.

Şerif elini kaldırdı.

“Bay Kates, karışmayın. Ben hallederim,” dedi. Sonra Jacob’a döndü. “Evlat, sorun çıkarmak istemiyorum. Ama itaat etmezsen, seni zorla alacağım.”

“Şerif,” dedi Cal, öne çıkarak. “Jacob’ı tanıyorsun. Bu adam suçlu değil. Sadece bir çocuğu koruyor.”

“Yasal bir evlilik yüzünden,” diye araya girdi şerif yardımcısı.

“Yasal olarak sahiplenmek isteyen bir adam yüzünden,” diye karşılık verdi Cal.

Şerif, ikisinin arasında kaldı. Gözlerinde, “Kanun başka, vicdan başka,” diyen yumuşak bir çelişki vardı.

“Kanun kanundur,” dedi sadece.

“O zaman kanun yanlıştır,” dedi Jacob.

Bu cümle, havada ağır ağır dolaştı. Şerif, Jacob’a uzun uzun baktı. Sonra iç çekti.

“Kız nerede?” diye sordu yine.

Jacob cevap vermedi.

“Yargıç istiyorum,” dedi Jacob. “Buraya getirilsin. Kızın ne istediğini kendi ağzından duysun.”

Kates’in yüzü gerildi.

“On üç yaşındaki bir kızın sözü ne olacak?” dedi. “Sözleşme var zaten.”

“Satılan kişi o,” dedi Jacob. “Neden onun fikri sorulmasın?”

Tam bu anda, yeni bir ses duyuldu arkadan:

“Şerif!”

Herkes döndü. Avluya yeni bir atlı girdi. Yaşlı sayılabilecek bir kadındı bu; sarıya çalan gri saçları arkadan toplamış, üzerinde sade ama kaliteli siyah bir elbise, duruşunda emir vermeye alışmış birinin sakın otoritesi vardı.

“Atından indiğinde,” şerif istemsizce, “Bayan Calloway…” dedi. “Burada ne işiniz var?”

“Bu trajediyi duydum,” dedi kadın. “Ve durdurmak için geldim.”

Gözlerini Kates’e çevirdi. Gözlerinde buz gibi bir soğukluk vardı.

“Bu sizi ilgilendirmez,” diye çıkıştı Kates.

“Bir çocuğu satın almaya kalktığınız anda,” dedi kadın, “beni ilgilendirir hale geldi.”

Şerif, boğazını temizledi.

“Bayan Calloway,” dedi. “Bu, hukuki bir konu. Ben—”

“Ben bir bölge yargıcının karısıyım, Şerif,” dedi kadın. “Ve şehre döner dönmez bu davayı kocama götüreceğim. Bu emri uygularsanız, insan ticaretine ortak olursunuz.”

Şerif, rahatsız bir şekilde yer değiştirdi.

“Şerif,” dedi Calloway, “kızı dışarı çıkarın. Kendi konuşsun.”

Jacob, Cal’e baktı. Cal başını hafifçe salladı. “Git,” der gibiydi.

Jacob ahıra yürüdü, kapağı açtı.

“Lily,” diye seslendi. “Yukarı gel.”

Lily merdivenlerden yavaşça çıktı. Güneş ışığı gözlerini kamaştırdı, gölgeyle ışık arasında bir an sendeledi. Avluda duran tüm gözler ona çevrilmişti.

Bayan Calloway, ona doğru yürüdü. Göz hizasına inmek için diz çöktü.

“Çocuğum,” dedi, yumuşak ama net bir sesle. “Bay Kates’le evlenmek istiyor musun?”

Lily, hiç tereddüt etmeden cevap verdi:

“Hayır, hanımefendi.”

“Bu evliliğe kendi rızanla razı oldun mu?” diye sordu kadın.

“Hayır, hanımefendi.”

“Sana,” dedi Calloway, “ne istediğini soran oldu mu, bugüne kadar?”

Lily başını iki yana salladı. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu.

“Eş olmak için çok gencim,” dedi, sesini zorlayarak. Bu cümle, ilk kez bu kadar insanın önünde, bu kadar net ve yüksek söylenmişti.

Bayan Calloway ayağa kalktı, şerife döndü.

“İşte cevabınız,” dedi.

Kates patladı.

“Bu delilik!” diye bağırdı. “Parasını ödedim. Babası imzaladı. Sözleşme geçerli.”

“Sözleşme,” dedi Calloway, soğuk bir tonla, “geçersizdir. Çünkü bir insanı satın alamazsınız. En azından, bu bölgede, ben nefes aldığım sürece alamazsınız.”

Şerif, elindeki emre baktı. Sonra Lily’ye. Sonra tekrar Calloway’e. Yavaşça, kâğıdı ortadan yırttı. İkiye böldü.

“Bay Kates,” dedi. “Sizi kasabaya götüreceğim. Şikâyetinizi yargıca iletebilirsiniz. Ama bu kızı zorla götüremeyeceksiniz.”

Kates’in yüzü öfkeyle kıpkırmızı oldu.

“Bu bitmedi, Mercer!” diye haykırdı.

“Evet,” dedi Jacob, sessizce. “Bitti.”

Kates, toprağa tükürdü. Atına bindi. Şerif ve adamları eşlik ederek, avludan çıkıp uzaklaştılar. Yardımcı ve Lily’nin babası da peşlerinden gitti.

Lily’nin babası, giderken kızına bir kez baktı. O bakışta, pişmanlık, korku, utanç ve çaresizlik hepsi bir aradaydı.

“Üzgünüm,” diye fısıldadı.

Lily cevap vermedi. Gözleri, Jacob ile Calloway arasında gidip geldi.

Calloway geride kaldı. Jacob’a baktı.

“İyi bir şey yaptın,” dedi.

“Ben sadece doğru olanı yaptım,” dedi Jacob.

“Bugünlerde bu, pek sık rastlanan bir şey değil,” dedi kadın. Sonra Lily’ye döndü. “Benimle geleceksin, çocuğum. Seni güvenli bir yere yerleştireceğim.”

Lily, Jacob’a baktı. Gözlerinde belirsizlik vardı.

“İyi olacaksın,” dedi Jacob, diz çökerek. “Bayan Calloway sana bakacak.”

“Beni tekrar görecek miyim?” diye sordu Lily.

Jacob küçük ama gerçek bir gülümseme ile cevap verdi.

“Belki,” dedi. “Eğer istersen.”

Lily, birden ileri atıldı, Jacob’a sıkıca sarıldı. Jacob önce şaşırdı, sonra kolunu onun etrafına doladı. Ayrıldıklarında, Lily’nin gözleri hâlâ ıslaktı ama bakışlarında bir şey ışıldıyordu.

Umut.

Calloway, Lily’yi atının arkasına aldı. Birlikte, tozlu yoldan uzaklaştılar. Jacob, avluda durup onları izledi. Yanına gelen Cal, sessizliği bozdu.

“İyi bir şey yaptın, Jacob,” dedi.

“İyi bir iş,” diye düzeltti Jacob. “Beraber yaptık.”

Üç Yıl Sonra

Aradan üç yıl geçti.

Çit telleri yine eskidi. Toprak yine kurudu, yağmur yine yağdı, sığırlar yine doğdu, bazıları kesime gitti. Hayat, eski yolundan yürümeye devam etti. Jacob, kayıplarının acısıyla ama vicdanının rahatlığıyla, işine, toprağına, hayatta kalma mücadelesine devam etti.

Bir gün, yine çit telini onarırken, uzakta bir binici gördü. Güneş, binicinin arkasından vuruyor, kişisini neredeyse silüet gibi gösteriyordu. At, genç ve canlıydı. Binicinin duruşunda bir özgüven, bir alışmışlık vardı.

At, avluya girdi. Üzerinden atlayan genç kadın, şapkasını çıkarıp gülümsedi.

“Merhaba, Jacob,” dedi.

Jacob, elindeki pensesini bırakıp doğruldu. Gözlerini kısarak baktı. Koyu renk saçları geriye toplanmış, yüz hatları belirginleşmiş ama gözleri tanıdıktı.

“Lily,” dedi.

Kız –artık genç bir kadın– başını salladı.

“Size teşekkür etmeye geldim,” dedi. Sesinde titrek bir sevinç vardı. “Üç yıl önce yaptığınız şey için.”

Jacob onu baştan aşağı süzdü. Artık korkuyla büzüşmüş bir çocuk değil, yolunu çizmekte olan bir genç kadındı.

“İyi görünüyorsun,” dedi.

“Öyleyim,” dedi Lily, gülümseyerek. “Bayan Calloway bana okulu bitirmemde yardım etti. Şimdi iki ilçe ötede, küçük bir kasabada öğretmenlik yapıyorum.”

Jacob’ın göğsünde sıcak bir şey yükseldi. İki kelimeyle özetledi:

“Bu… iyi,” dedi. “Bu, gerçekten iyi.”

Lily, çiftliğe baktı. Ahır, ev, tarlalar… Bir anlığına, üç yıl önceki o fırtınalı geceyi hatırladı.

“O geceyi çok sık düşünüyorum,” dedi. “Eğer o gün beni saklamasaydın… Eğer o gün ‘Bilmiyorum’ deseydin… Ben şimdi nerede olurdum, bilmiyorum.”

“Ben de biliyorum ki,” dedi Jacob, “aynı durumda olsaydın, sen de aynısını yapardın.”

Lily hafifçe güldü.

“Belki,” dedi. “Ama önce sen yaptın.”

Akşamüstüne doğru, Jacob onu içeri davet etti. Lily, yemek boyunca öğrencilerinden, küçük kasabadan, hayallerinden bahsetti: Kız çocuklarının da okuyabildiği, kimsenin borcunu kızlarıyla ödemek zorunda kalmadığı bir gelecekten.

Yemekten sonra verandaya çıktılar. Güneş, tepelerin üzerinde ağır ağır batarken, hava yumuşak bir turuncuya boyandı.

“‘Eş olmak için çok gencim’, demiştim,” dedi Lily, sessizce.

Jacob gülümsedi.

“Evet,” dedi. “Ama kendin olmak için fazlasıyla büyüksün artık.”

Lily’nin gözleri parladı. “Belki,” dedi. “Belki de o gün, ilk kez… kendim için bir şey istemiştim.”

Jacob, ona baktı ve içinde, yıllardır hissetmediği bir huzur buldu. Karısını, kızını düşündü. Görüyor musunuz? diye içinden geçirir gibi oldu. Bunu… doğru yaptım.

Lily, alaca karanlıkta atına bindi. Dizginleri eline alırken, bir kez daha Jacob’a baktı.

“Seni tekrar görmeye geleceğim,” dedi.

“Kapı açık,” dedi Jacob.

Lily, atını sürdü. Tozlu yoldan uzaklaştı. Jacob, verandada durdu, gözleri onun arkasından kaybolduğu noktada takılı kaldı.

Üzgün değildi. Hiç değildi. İçinde, doğru olanı yapmış birinin sessiz memnuniyeti vardı.

Güneş, tepelerin ardına doğru ağır ağır inerken, gökyüzü altın rengine boyandı. Rüzgâr, bu kez tehdit taşımıyordu. Yalnızca çim, toz ve uzak bir yerlerdeki çocuk gülüşlerinin kokusunu taşıyordu.

Jacob Mercer, tüfeğini değil, fincanını elinde tutuyordu. İçindeki ses, sakindi:

Kanun her zaman adil olmayabilir, diye düşündü. Ama insan kalbi, doğruyu fısıldamayı bırakmaz.

Ve bazen, bir adamın tek yapması gereken, o fısıltıya kulak vermekten ibaretti.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News