Garsonun Dikkati: Bir Hayat Kurtaran Bakış
Berlin’in en prestijli otellerinden biri olan Adlon Kempinski’de, o akşam salon ışıl ışıldı. Kristal avizeler altında Almanya’nın en büyük yatırımcıları, iş dünyasının devleri ve onların aileleri bir araya gelmişti. Garson Selim Yılmaz ise, her zamanki gibi dikkatli ve sessizce görevini yapıyordu. On yıldır bu işi yapan Selim, insanları gözlemlemekte ustaydı. O gece ise sıradan bir akşamdan çok daha fazlası olacaktı.
Selim tepsisini taşırken, Murat Koçak’ın masasındaki küçük bir çocuğa takıldı gözü. Murat Koçak, Almanya’nın en büyük süpermarket zincirinin sahibi, başarılı bir iş adamıydı. Yanında yedi yaşındaki oğlu Can oturuyordu. Can, masadaki tatlılara dokunmuyor, sürekli su istiyor ve yanaklarında solgunluk vardı. Selim, tıp fakültesini zamanında yarıda bırakmak zorunda kalan biriydi. Ama tıbbi bilgisi hâlâ zihnindeydi. Can’ın davranışlarındaki küçük anormallikler ona tanıdık gelmişti.
Çocuğun nefes alışverişi hızlanmış, dudakları kurumuştu. Selim, diyabetik ketoasidozdan şüphelendi. Kendi çocukluğunda da benzer belirtilerle hastaneye kaldırılmış, ölümden dönmüştü. Şimdi aynı tehlikeyi bu zengin çocuğun gözlerinde görüyordu. Ama bir garson olarak, milyarder bir babaya nasıl yaklaşmalıydı?

Bir süre tereddüt etti. Yanlış anlaşılırsa işini kaybedebilirdi. Ama içindeki vicdan ve tıp bilgisi ağır bastı. Masaya yaklaşıp Murat Bey’e nazikçe, “Oğlunuz biraz solgun görünüyor, isterseniz balkonda biraz hava almasını sağlayabilirim,” dedi. Murat önce şaşırdı, ardından Selim’in işaret ettiği belirtileri fark etmeye başladı. Can’ın elleri titriyor, sesi giderek zayıflıyordu.
Selim cesaretini topladı: “Efendim, ben tıp fakültesinde üç yıl okudum. Oğlunuzda diyabetin acil belirtilerini görüyorum. Hızlıca bir doktora götürmelisiniz.” Murat önce öfkelendi, sonra oğlunun başı omzuna düşüp gözleri kapanmaya başlayınca paniğe kapıldı. Selim’in önerisiyle hemen ambulans çağırdılar.
Ambulans geldiğinde Selim, paramediklere Can’ın belirtilerini açıkladı. Kan şekeri ölçüldü ve sonuç şok ediciydi: Diyabetik ketoasidoz. Paramedikler, “Biraz daha geç kalsaydınız çocuk komaya girebilirdi,” dedi. Murat, oğlunun hayatını bir garsonun dikkati sayesinde kurtardığını o an anladı.

Hastanede Can’a hızla müdahale edildi. Selim, Murat’ın yanında kaldı, ona moral verdi. Murat’ın aklında ise tek bir soru vardı: “Sen neden doktor olmadın?” Selim, ailesinin maddi durumu yüzünden tıp eğitimini bırakmak zorunda kaldığını anlattı. Murat, “İstersen sana destek olurum, tekrar tıp okuyabilirsin,” dedi. Selim tereddütlüydü. Yıllardır hayalinden vazgeçmişti. Ama Can’ın masum bakışları, “Sen doktor olursan başka çocukları da kurtarabilirsin,” diyen cümleleri ona umut verdi.
Bir süre sonra Selim, Murat’ın ve doktorların desteğiyle yeniden tıp eğitimine başladı. Aynı zamanda hastanede yarı zamanlı çalışıyor, hem diğer diyabetli çocuklara hem de ailelerine eğitim veriyordu. Can ise düzenli kontroller için her hafta Selim’i görmeye geliyordu. İkisi arasında özel bir bağ oluştu. Selim, sadece bir çocuğun değil, kendi hayatının da kurtarıldığını hissediyordu.
Üç yıl sonra, Selim mezuniyet töreninde beyaz önlüğünü giydiğinde, ön sırada gururla onu izleyen Can ve babası vardı. Selim artık Berlin’deki Türk ailelerin en çok güvendiği çocuk doktorlarından biri olmuştu. Muayenehanesinde, Can’ın ona yazdığı “Lütfen doktor ol, başka çocukları da kurtar,” cümlesi çerçeve içinde asılıydı.
Bu hikaye, bazen en büyük mucizelerin sıradan bir bakış, biraz cesaret ve insan sevgisiyle mümkün olabileceğini gösterdi. Hayat, sadece diplomalarla değil, kalpte biriken tecrübeyle de kurtarılırdı. Selim’in hikayesi, herkesin bir başkasının hayatında ne kadar önemli fark yaratabileceğini hatırlatıyordu.