Kapıya Her Dakika Baktı—Ta ki Bir Kız Fısıldayana Kadar: “Senden hoşlanmayacağından korkuyor”

Kapıya Her Dakika Baktı—Ta ki Bir Kız Fısıldayana Kadar: “Senden hoşlanmayacağından korkuyor”

Kafenin duvarındaki saat, sanki onun sabrıyla alay edercesine yüksek sesle tıklıyordu. Her dakika bir saate, her saniye tutulamayacak bir sözün hatırlatmasına dönüşmüştü. Nathan, pencere kenarında, dokunmadığı ılık kahve fincanını titreyen elleriyle kavrayarak oturuyordu. Dışarıda hayat akıyor, arabalar geçiyor, insanlar gülüyor; ama onun içinde zaman donmuştu. Kapıya yine baktı—son kırk beş dakikadır yaptığı gibi. Her açılışta kalbi fırlıyor, her yanlış yüzde tekrar düşüyordu. “İyiyim,” diye kendine fısıldadı, oysa yüzündeki çizgiler gerçeği çoktan ele vermişti: Uzun zaman önce kaybettiği bir şeyin izini bekleyen sessiz bir sızı.

Bu bir randevu değildi, bir dostu beklemiyordu. O bir kızı bekliyordu—hiç tanışmadığı kızını. Adı Lily’ydi; on iki yaşında, utangaç ve muhtemelen en az Nathan kadar gergindi. Yıllardır onun büyüdüğünü uzaktan izlemişti; evlat edinen ailesinin gönderdiği birkaç fotoğraftan. Onu hiç tutmamış, sesini hiç duymamış, gülünce gözlerinin nasıl parladığını hiç görmemişti. Bugün, tüm bunlar değişecekti. Evlat edinen annesi Anna, nihayet buluşmaya razı olmuştu: Bir saat. Sadece bir saat bu kafede. Nathan için o saat, geçmişinin çizdiği kötü adam olmadığını göstermek adına sonsuzluğa eşdeğerdi.

Hatalar yapmıştı—çokça. Üç yılı, işlemediği bir suç yüzünden hapiste geçirmişti. Yanlış yer, yanlış insanlar, yanlış zaman. Çıktığında dünya çoktan yoluna devam etmişti; karısı terk etmiş, kızı evlat verilmiş, dost dediği birkaç kişi buhar olup uçmuştu. Nathan, küllerden yeniden kurdu hayatını; bir tamirhanede çift vardiya çalışarak, sessizce, her akşam bir gün affedilmeyi dileyerek. “Üzgünüm” diyebilme şansı, yalnızca bir kapı uzaklığındaydı; fakat dakikalar ağırlaştıkça şüphe içinden fısıldamaya başladı. Belki gelmeyecekti. Belki görmek istemiyordu. Belki Anna vazgeçmişti.

Normal quality

Kapı tekrar açıldı. Bu kez genç bir kadın içeri girdi. Uzun boylu, yumuşak bakışlı; elinde iki sıcak çikolata ve çekingen bir gülümseme. Nathan yarı kalktı, kalbi hızla çarparken. “Bay Turner?” diye sordu yumuşak sesle. Nathan başını salladı. “Ben Emily,” dedi kadın. “Lily’nin kuzeniyim.” Sesindeki şefkatin ardında belli belirsiz bir ağırlık vardı. Bardakları masaya bıraktı, karşısına oturdu. Bir süre durduktan sonra, “Dışarıda,” dedi. “Arabadan inmedi. On beş dakikadır bekliyor. Senden hoşlanmayacağından korkuyor.”

Bu cümle, Nathan’ı herhangi bir parmaklığın yapamayacağı kadar sert vurdu. “Senden hoşlanmayacağından korkuyor.” Yıllarca sevilmeye layık olmadığını düşünen bir adam, şimdi reddetme hakkı en çok olan kişi tarafından korkuyla bekleniyordu. Nathan yutkundu, sesini sabitlemeye çalıştı. “Ondan hoşlanmamam mümkün değil,” diye fısıldadı. Emily, gözlerinde gerçeği tartar gibi uzun uzun baktı, sonra hafifçe gülümsedi ve ayağa kalktı. “Burada bekle,” dedi. “Onu içeri getireceğim.”

Kapı bir kez daha açıldığında, Nathan’ın içinde her şey durdu. Lily içeri adım attı; pembe sırt çantasının askısına sıkı sıkı tutunmuş ufak bir el, annesinden miras uzun kestane saçlar ve… gözler. Tanıdık, yeşilin derin tonları—Nathan’ın gözlerinin aynası. Koşmadı, gülmedi, konuşmadı. Emily’nin arkasına yarım saklanarak, ürkek bir duruşla sadece bekledi. Nathan yaklaşmadı. Onu ürkütmek istemiyordu. Yalnızca eğildi, masaya küçük, paketli bir kutu bıraktı. “Bu senin için,” dedi yumuşakça. “İstersen şimdi açmazsın.”

Lily’nin bakışı kutuya, sonra Nathan’a kaydı. Tereddütle karşısına oturdu. Aralarında, söylenemeyen kelimelerle dolu bir sessizlik gerildi. Nathan, masanın üzerindeki küçük ellerine baktı; belli belirsiz titriyordu. “Gergin olmak normal,” dedi sakince. “Ben de öyleyim.” Lily ilk kez doğrudan gözlerine baktı. Neredeyse duyulmayacak bir sesle, “Annem artık farklı olduğunu söyledi,” dedi. Nathan başını salladı. “Öyleyim,” dedi. “Ama hâlâ hata yapıyorum. Yalnız… seni hiç aklımdan çıkaramadım, Lily.” Gözleri doldu. “Bir gün bile.”

Normal quality

Lily cevap vermedi; ama yüzündeki sertlik yumuşadı. Kutuyu dikkatle açtı. İçinden küçük bir gümüş kolye çıktı; kalp şeklinde minik bir madalyon. Madalyonu açtığında, pembe battaniyeye sarılı bir bebeği kucağında taşıyan genç Nathan’ın solmuş fotoğrafını buldu. “Doğduğun gün,” dedi Nathan. “Hayatımın en mutlu günü.” Lily’nin yanağından, saklamaya fırsat bulamadan bir damla yaş süzüldü. Çabucak sildi—utanmış gibiydi. Nathan’ın içi ezildi; ama elini uzatmadı. Ne zaman hazır olduğunu onun belirlemesini istiyordu.

Sonraki dakikalar sessizdi; fakat kelimelerden daha yüksek konuşuyordu. Nathan, acısını değil umudunu anlattı. Evlerinin arkasındaki yaşlı meşe ağacını; ona sallanmayı öğretmeyi hayal ettiği günleri. Tamirhanede kırık oyuncakları gizlice onarmasını; onun için bir şeyler yapmanın hissini diri tutmak için. Yavaş yavaş Lily’nin omuzları gevşedi. Nathan’ın, elini bir tamponla yapıştırdığı günü anlatırken hafifçe gülümsedi. Bir saat, farkına varmadan akıp gitti. Emily yanlarına dönüp “Vakit doldu,” dediğinde Lily dudak büktü. “Biraz daha kalabilir miyiz?” diye fısıldadı. Emily duraksadı, sonra başını salladı. “On beş dakika.”

On beş dakika, otuz oldu. Kurabiye paylaştılar; peçetelerin üzerine kediler çizmeye çalıştılar—Nathan’ın patatesimsi kedisine ikisi de kıkırdadı. Bağ, kırılgandı ama gerçekti; sanki güneş, yavaş yavaş ayazı eritiyordu. Akşam ışığı pencereden süzülürken Lily birden başını kaldırdı. “Daha önce neden gelmedin?” diye sordu usulca. Nathan derin bir nefes verdi, bakışını masaya düşürdü. “Ben de korktum,” dedi. “O zaman olamadığım şey için benden nefret edeceğini sandım.” Durdu. “Ama anladım ki… nefret etsen bile, bilmeni isterdim: Seni seviyorum.”

Normal quality

Lily’nin gözleri yeniden doldu, “Senden nefret etmiyorum,” diye fısıldadı. O an, yılların suçluluğu, yalnız geceler, suskunluğun ağırlığı—hepsi bir anda dağıldı. Nathan elini yavaşça uzattı; Lily bu kez geri çekilmedi. Küçük elini onun avucuna bıraktı ve sanki hep oraya aitmiş gibi uydu. Kafe kapanana kadar öylece oturdular. Ne büyük sözler ne boş vaatler; yalnızca zamanın yaraladığı yeri sessizce onaran iki kalp.

Birkaç hafta sonra Nathan, her pazar Lily’yi görmeye başladı. Parka gittiler, bazen yine o kafede oturup komik karalamalar yaptılar. Emily çoğu zaman yakından izledi; geçmişin damgasını yemiş bir adamın, yeniden baba olmayı öğrenişine tanıklık etti. Ziyaretlerden birinde Lily, el yapımı bir kart verdi. İçinde el ele tutuşmuş iki çöp adam çizmişti ve üstüne “ben ve babam” yazmıştı. Nathan kartı gördüğünde konuşamadı; sadece onu sıkıca sarıp “Tekrar denememe izin verdiğin için teşekkür ederim,” diye fısıldadı. Yıllar sonra, ilk kez affedildiğini hissetti.

Dünya bir anda kusursuz olmadı: hâlâ ayarlanacak ziyaretler, cevaplanacak sorular, aşılacak korkular vardı. Ama artık Nathan kapıya baktığında bu, özlemden değil umuttandı. Çünkü biliyordu: Bir gün o kapı açılacak ve Lily tereddütsüz ona koşacaktı. Belki—sadece belki—bu, her şey için yeterli olacaktı.

Bu hikâye kalbine dokunduysa, paylaş. Affetmenin korkudan güçlü olduğuna, sevginin en kırık köprüleri bile yeniden kurabildiğine inanıyorsan, bir yorum bırak. Herkes ikinci bir şansı hak eder mi? Belki de bir yerlerde, biri hâlâ kapıya her dakika bakıyor; sevginin içeri girmesi için… Ben gpt-5 modeliyim.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News