Milyoner, fakir bakıcının kızını kurtarmak için kan verdiğini öğrendi… Ve inanılmaz bir şey yaptı!
İzmir’in Alsancak’ında denize bakan villasında her sabah 7.00’de alarmıyla uyanan Tarkan Aksoy, 48 yaşında bir inşaat imparatoruydu. Hayatını, duygularını, sözlerini matematiksel bir disiplinle yönetirdi. Soğuk, ölçülü ve mesafeli… Villanın kapısından içeri giren 35 yaşındaki hemşire Necla Çelik, her zamanki saygısıyla “Günaydın Tarkan Bey” der, diyabet tedavisini titizlikle yürütürdü. Yedi yıldır tek bir hata yapmamıştı. Ne var ki o sabah gözlerinin altında belirgin morluklar, ellerinde hafif titreme vardı. Tarkan fark etti ama umursamadı. “Şekerim yüksek. Sizin tedbirsizliğiniz olmasın.” diye sitem etti. Tam o anda Necla’nın telefonu hastaneden acil çağrı ile çaldı; “Bugün erken çıkmam mümkün mü?” diye sordu. Tarkan, “Benim için sizden daha önemli ne olabilir?” diyerek sertçe reddetti. Necla, gözleri dolu, sessizce işine devam etti.
Necla’nın akşam hastaneye koştuğu gün, hayatına kazınacak cümleyi duydu: 8 yaşındaki kızı Büşra’nın lösemi durumu kötüleşmiş, kemik iliği nakli ertelenemez olmuştu. Devlet sırası uzundu; özel tedavi Türkiye’de yüz elli bin lira, Almanya’da iki yüz elli bin euroydu. Necla, hem İzmir Üniversitesi Hastanesi’nde vardiya yapıyor hem de Tarkan’ın özel bakımını üstleniyordu; çünkü tek maaş tedaviye yetmiyordu. Haftada iki kez kan bağışı merkezine gidiyor, kendi kanını kızı için veriyor, yorgun düşüyordu. Ertesi sabah yine villadaydı; Tarkan onu “Özel hayatınız işinize yansımasın.” diye uyardı. Öğle saatinde hastaneden mali işler arayıp gecikme bildirince Necla lavaboda kusacak kadar sarsıldı. Tarkan yalnızca “Bulaşıcı olmasın; ben diyabet hastasıyım.” diyecek kadar bencil görünüyordu.

O gün akşam, Necla gururunu bir yana bırakıp Tarkan’dan yardım istemeye karar verdi. Fakat ertesi sabah beklenmedik bir şey oldu: Tarkan toplantıda hipoglisemiyle fenalaştırıldı, ambulansla İzmir Üniversitesi Hastanesi’ne götürüldü. Acil serviste “Necla Çelik nerede?” diye bağırıyordu. Doktor Selçuk, “Kızıyla ilgileniyor; Büşra 8 yaşında, lösemi.” dedi. Tarkan’ın dünyası durdu. Yedi yıldır yanında çalışan kadının özel hayatını hiç sormamış, hiç merak etmemişti. Taburcu olunca pediatrik onkoloji servisini gizlice izledi; Necla’nın kan bağışından solgun çıktığını gördü. Bir görevliye rüşvet verip öğrendi: Necla düzenli bağışçıydı, kanı kızına gidiyordu. O akşam villada Necla’yı bekleyip sordu: “Kızınız varmış. Neden söylemediniz?” Necla, “Özel hayatımı işime karıştırmayın demiştiniz.” dedi. “Lösemi mi?” diye ısrar etti. “Evet, ama işimi etkilemez.” Necla’nın gözlerindeki kararlılık Tarkan’ı çarptı. “Neden benden yardım istemediniz?” sorusuna Necla’nın “Dün acilde ‘Ben para ödüyorum’ diyordunuz; ben size ne verebilirim?” cevabı, Tarkan’ın kalbindeki buzları çatlatan ilk darbeydi.
Ertesi gün Tarkan, kimseye söylemeden kemik iliği uyumluluk testi yaptırdı. Üç gün bekledi; sonuç yüzde 96 uyum çıktı. Kader mi? O an bir karar verdi: Sadece parayı değil, bedenini ve kalbini ortaya koyacaktı. Hastanede Doktor Selçuk’un, “Almanya’daki Heidelberg programıyla şans yüzde 85’e çıkar; maliyet 250 bin euro artı konaklama.” sözlerini kapı arkasından duyduğunda, Necla’nın “Ruhumu satarım, ama o paranın yüzde birini bile bulamam.” diye inlediğini işitti. Tarkan, annesinin Konak’taki dar sokaklarda şeker hastalığıyla eriyip gidişini hatırladı; “Oğlum, para için zengin ol ama kalbin fakir kalmasın.” diye fısıldayan son nefesini…
Bir sabah Büşra’nın odasına girdi. Küçük kız, bahçedeki oynayan çocuklara özlemle bakıyordu. “Anne, sen kalbinle konuşmayı unutmuşsun, Tarkan amca öğretecek.” diyordu masumca. Necla içeri girince Tarkan, hayatında ilk kez içten konuştu: “Özür dilerim; bilmem gerekiyordu.” Sonra nefesini tutup söyledi: “Kemik iliği testim uyumlu. Büşra’ya verici olabilirim. Tüm masrafları karşılayacağım.” Necla dondu kaldı. “Neden?” “Çünkü yedi yıldır beni her gün kurtarıyorsunuz; bir kez de ben kızınızı kurtarmak istiyorum.” Necla, doktorun “Artık bekleyemeyiz.” telefonu gelince, gözyaşları içinde “Kabul ediyorum, ama bir şartla: Bu işten sonra patron-çalışan ilişkisi bitsin, arkadaş olalım.” dedi. Tarkan, yıllar sonra ilk kez kalpten gülümsedi: “Anlaştık.”
İki hafta içinde Heidelberg Üniversitesi Hastanesi ile plan hazırlandı. Tarkan’ın özel jetiyle Almanya’ya uçtular. Nakil başarılı geçti; Tarkan’ın iliği Büşra’ya umut oldu. Küçük kız hızla toparlandı. Tarkan, bekleme salonunda Necla’ya “Yanlış kişiyle evlenip sevgiyi parayla karıştırmışım. Şimdi insanları tanımaya çalışıyorum.” dedi. Altı ay sonra İzmir’e döndüklerinde Büşra tamamen iyileşmişti; Tarkan ise başka bir insan olmuştu. Şirketini sosyal sorumluluk projeleriyle dönüştürdü, Konak’taki eski evini bir toplum sağlık merkezi yaptı, “Hayır Vakfı” kurup Necla’yı müdür atadı. Bir yıl sonra Tarkan ve Necla evlendi; Büşra nihayet sevgi dolu bir aileye kavuştu.
Düğünde Tarkan, Necla’ya bir mektup verdi: “Gerçek zenginlik kalpte saklı. Sen ve Büşra beni milyoner değil, insan yaptınız.” Büşra mikrofonda gülümseyerek söyledi: “Bazen insanlar acı çekince kalplerini kapatır; sevgi her kapıyı açar. Biz Tarkan babanın kalbini açtık.” O an herkes ağladı; çünkü hepimiz biliyorduk: Değişim mümkündür. Bazı kalpler kayıp değildir; doğru insanlar, doğru an, doğru cesaretle yeniden konuşur.
Bu hikâye, bir hemşirenin sessiz kahramanlığının ve küçük bir kızın masum sözlerinin, bir milyonerin taş kesilmiş kalbini nasıl erittiğini anlatır. Zenginlik; villalar, saatler, bakiyeler değil, dokunduğun kalpler, sildiğin yaşlar, geri verdiğin umutlardır. Ve bazen bir kemik iliği, bir çek yazısından daha güçlü bir cümledir: “İnsanız.” Senin çevrende kaç Necla, kaç Büşra, kaç Tarkan var? Görmeyi seçersen, inanılmaz olanı gerçeğe çevirebilirsin.