“Sana 100.000 € Veririm Eğer Gülleri Arapça Satarsan” — Milyoner Alay Etti… Ama Donakaldı
İstanbul’un kalbinde, Taksim ile Nişantaşı arasında, Le Sultan Restoranı ihtişamın sahnesiydi. Mermer zeminler, kristal avizeler, altın kenarlı porselenler; pahalı parfüm ve trüf kokuları havaya karışmıştı. Cumartesi akşamı, Armani takım elbiseli iş insanları, Chanel elbiseli kadınlar, politikacılar ve ünlüler masaları doldurmuştu. Kahkahalar yüksek ve kaygısızdı; çünkü yarın hep onlarındı.
Salonun merkezindeki büyük masada Kemal Yılmaz oturuyordu: 50 yaşında, inşaat malzemeleri zinciri sahibi, serveti yüz milyonları bulan bir milyoner. Lacivert takım elbisesi, platin kol düğmeleri, bileğinde Rolex; her hareketi güç gösterisiydi. Yanında genç partneri Aylin, karşısında Dubai’den gelen iki konuk: Ahmet Al-Raşid ve Samir Hassan. Masada milyonlarca liralık bir sözleşmenin son rötuşları konuşuluyordu.
O sırada içeri Leyla girdi. 23 yaşında, zarif ve doğal güzelliğiyle dikkat çeken bir genç kadın. Restoranın garson üniforması üzerindeydi; elinde kırmızı güllerle dolu bir sepet. Suriyeli bir diplomat ailesinin kızıydı; Şam’da doğmuş, savaşla dağılan ailesinden geriye yalnızlığı kalmıştı. İstanbul Üniversitesi’nde okumuş, ama mülteci kimliği ve Arap soyadı nedeniyle iş bulmakta zorlanmıştı. Le Sultan’da bir yıldır çalışıyordu; gülleri satmak o geceki “promosyon” göreviydi. Aşağılayıcı hissetse de mecburdu.

Leyla, Kemal’in masasına yaklaşıp kibarca, “Hanımlar için taze güller ister misiniz?” diye sordu. Kemal yüksek sesle güldü, etrafı onu dinlerken alayını büyüttü: “Gülleri burada mı satın alayım? İstersem tüm çiçekçiyi alırım.” Leyla, sakin kalıp uzaklaşmak üzereyken Kemal sesini yükseltti: “Bekle! Daha iyi bir fikrim var.” Cüzdanını çıkarıp masaya banknotlar bıraktı. “Bu gülleri Arapça satarsan sana 100.000 lira veririm. Şarkı söyle, konuş, eğlendir; gösteri yap!”
Salon bir anda seyirciye dönüştü; fısıltılar, kıkırdamalar… Ahmet ve Samir gülmedi. Leyla’nın yüzünde utanç ve öfke birbirine karıştı, ama içindeki sükunet ağır bastı. Derin bir nefes aldı ve akıcı, zarif Arapçayla konuşmaya başladı: “Saygıdeğer beyler, bu güller misafirperverliğin ve takdirin sembolüdür. Siz, burada en iyisini hak eden misafirlersiniz.”
Ahmet’in yüzü aydınlandı; Samir dikkat kesildi. Leyla’nın Şam’dan olduğunu öğrenince Ahmet elini kalbine koyup Arapça, “Hoş geldin, kız kardeşimiz,” dedi. Ardından beklenmedik bir şey yaptı: Cüzdanından yüzlerce, binlerce euro çıkarıp masaya bıraktı. “Tüm gülleri alıyoruz ve bu para senin. Onurun ve cesaretin için.” Samir de katıldı: “İhtiyacımız olduğu için değil, sana saygı duyduğumuz için.”
Restoran sessizleşti; bu kez alay değil, şok vardı. Aylin’in yüzündeki gülüş dondu; Kemal’in ifadesi çöktü. Leyla gözleri nemli, ama dik durdu: “Teşekkür ederim; fakat bu parayı kabul edemem. Ben sadece kültürümü ve kendimi onurla temsil ettim.” Ahmet kararlıydı: “Tam da bu yüzden hak ediyorsun.”

Sonra Samir, herkes duysun diye İngilizce konuştu: “It was not a joke, Mr. Yılmaz. It was humiliation. We don’t do business with people who humiliate others.” Ardından anlaşmayı iptal ettiklerini ilan etti. 10 milyon liralık sözleşme, bir cümleyle buhar oldu. Kemal kekelerken Ahmet, Leyla’ya dönüp nazikçe davet etti: “Bizimle yemek yemeni, hikayeni anlatmanı istiyoruz.” Leyla, yıllardır ilk kez içten bir gülümsemeyle başını salladı. Masada kalan para, kapıda yükselen alkışlar ve salonu dolduran saygı; hepsi Leyla içindi.
Beyoğlu’nda küçük bir Arap restoranında, humus ve kebapların eşliğinde Leyla, Şam’daki evini, kaybolan babasını, Almanya’ya kaçan annesi ve kardeşlerini, Türkiye’de tutunma çabasını anlattı. Ahmet ve Samir sessizce, derin empatiyle dinledi. Sonunda Ahmet, “Artık yalnız değilsin,” dedi. Samir ekledi: “Dil bilen, kültürleri anlayan, onurlu birine ihtiyacımız var.” Dubai’de uluslararası ilişkiler müdürlüğü teklif ettiler; saygın maaş, konut, onurlu bir yaşam. Leyla’nın gözyaşları ilk kez umutla aktı. “Ciddi misiniz?” “Kesinlikle.”
Bir hafta içinde sosyal medyada restoranın videosu patladı: “Zengin adam mülteci kadını aşağılıyor, anlaşmayı kaybediyor.” Kemal’in itibarı çöktü; ortaklar uzaklaştı, Aylin terk etti. Levent’teki ofisinde kendine bakınca bir milyoner değil, içi boş bir adam gördü. Paranın satın alamadığı şeyin adını, çok geç öğrenmişti: Saygı.
Bir yıl sonra Leyla, Dubai’de denize bakan balkonunda Burj Khalifa’ya bakarken derin bir şükür hissetti. Ayda 12.000 dolar kazanıyor, uluslararası sözleşmeleri yönetiyor, en önemlisi yıllar sonra yeniden “ev” duygusunu taşıyordu. Çünkü bazen bir aşağılanma, bir insanın onuruyla karşılandığında kurtuluşa kapı açar. Bazen en zenginler içten en fakir, en sessiz görünenler ise en güçlüdür.