Kocası ‘Git Başımdan’ Deyip Hamile Kadını Sokağa Attı – 1 Yıl Sonra Köy Ona Ekmek İçin Geldi!

UMUT FIRINI: PASLI VAGONDAN SICAK EKMEĞE
1. Bölüm — Pas ve Ayaz
Paslı vagonların arasından süzülen rüzgâr, gecenin soğuğunu daha da keskinleştiriyordu. Ayaz, teni yalnız üşütmüyor; insanın içindeki son direnci de yavaş yavaş törpülüyordu. Cemile bir elinde küçük kızı Nisa’nın parmaklarını sıkı sıkı tutuyor, diğer eliyle oğlunun—Semih’in—buz kesmiş ayaklarını ovuşturuyordu.
Nisa usulca ağlıyordu; ağlaması bile güçsüzdü, sanki gözyaşları da üşümüştü. Semih hiçbir şey söylemiyordu. Sadece annesine bakıyordu. Yaşına göre fazla ağır bir bakıştı bu; sanki bir çocuk değil de çoktan büyümek zorunda kalmış biri, annesinin omzuna çökmüş görünmez yükleri sayıyordu.
Üç gecedir buradaydılar.
Başlarında bu paslı demir yığınından başka bir çatı yoktu. Karınlarında, bir gün önce yoldan geçen bir arabadan fırlatılmış birkaç bayat ekmek kırıntısından başka bir şey… Cemile eskiden dilenmeyi gururuna yediremezdi. “El açmak” kelimesi bile içini yakardı. Ama haftalardır açlık o gururu silip süpürmüştü. Şimdi geriye yalnızca dayanma gücü kalmıştı.
Yine de her gece çocuklarına hikâyeler anlatıyordu. Sanki hayat hâlâ başka bir yerdeydi. Sanki bu pas kokusu, bu soğuk, bu çaresizlik bir rüya gibi sabaha dağılacaktı.
“Mavi evde yaşarken hatırlıyor musunuz?” diye fısıldadı. “Babanız kızarmış ekmeğe şeker döker, hayvan yüzleri yapardı.”
Semih başını salladı. Ama başını sallarken gözleri “o artık gelmeyecek” diyordu. Babasının taş ocağındaki kazadan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmamıştı. O gün bir kaza diye anlatılmıştı; köyün büyükleri “Allah’ın takdiri” demiş, sonra herkes kendi işine bakmıştı.
Köyden kimse yardım etmemişti. İki küçük çocuklu ve karnında bir bebek daha taşıyan bir kadına kim el uzatırdı ki? “Hamile ve yalnız,” diyorlardı arkasından. “Sahibi olmayan yük.”
Cemile o sözleri her duyduğunda, bir taş daha sırtına yüklenmiş gibi hissederdi. Ama en çok da Semih’in o sözleri duymasından korkardı. Çünkü bir çocuğun kalbine “yük” kelimesi düştü mü, yıllarca çıkmazdı.
O sabah güneş daha doğmadan Cemile vagonun paslı kapısını itti. Çocukları battaniyelere sarıp dışarı çıkardı. Ekmek arıyordu… ya da bir mucize.
2. Bölüm — Değirmenin Yanındaki Adam
Tarlanın öbür ucunda, kullanılmayan bir değirmenin yanında sakallı bir adam bıçakla bir şeyler kesiyordu. Elinde küçük bir somun vardı; neredeyse taş gibi sert. Cemile, adamı önce korkuyla izledi. Çünkü sokak, orman, boş tarlalar—her yer, yalnız bir kadına tehlike gibi görünürdü.
Adam başını kaldırdı. Cemile’yi gördü: iki çocuğu sürükleyerek sendeleyen bir kadın. Adını sormadı. Ne aradığını sormadı. Nereden geldiğini, neden paslı vagonda uyuduğunu hiç sormadı.
Sadece elindeki ekmeğin yarısını uzattı.
Cemile duraksadı. Boğazı düğümlendi. “Karşılığında verecek bir şeyim yok,” diyebildi.
Adam ona baktı. Sanki bu söz hiç anlam ifade etmiyormuş gibi. Sanki dünyada “vermek” fiilinin karşılığı “almak” olmak zorunda değilmiş gibi.
“Benim de paylaşacak kimsem yoktu,” diye mırıldandı. “Şimdi var.”
Cemile ekmeği aldı. Önce çocuklarına verdi. Semih ve Nisa sessizce yediler. Öyle bir yiyişti ki, sanki ağızlarına koydukları her lokma kaybolan bir zamanın telafisiydi; sanki bir daha olmayacağını bilircesine.
Adam diz çöktü. Çantasından bir parça daha çıkardı. Daha küçük ama el değmemiş. Cemile’ye uzattı.
“Siz de yemelisiniz,” dedi. “Hakkınız var.”
İşte o an, haftalardır ilk kez biri ona acımayla değil, insanlıkla baktı. Acıma insanı küçültür, insanlık ayağa kaldırırdı. Cemile’nin gözleri doldu, ama ağlamadı. Ağlamak, o an kendine tanıdığı gücü geri almak gibiydi; acele etmek istemedi.
Adam hiçbir şey istemeden onlara eşlik etti. Eski bir kulübeye kadar.
Kulübe tek başına yaşayan bir adamın kulübesiydi: içeri girince ilk hissedilen şey sobanın cılız sıcaklığı ve temizlikti. Her şey eskiydi ama bakımlıydı; bir bacağı kırık masa, iki sandalye, bir şilte, bir battaniye… Yine de orada düzen vardı. Düzen, insanın içini biraz olsun sakinleştirirdi.
Cemile kapıda duraksadı. Şartsız açılan kapılara alışık değildi.
Adam sadece şunu söyledi:
“Hava soğuk. Çocuklar aç. Bu kadarı yeter.”
3. Bölüm — Sobanın Yanındaki Yer
Cemile çocukları sobanın yanına oturttu, üstlerini örttü. Adam kuruttuğu otlardan çay demledi, su ısıttı. Bir patatesi dikkatle kesti, eski bir tencerede pişirdi. Öyle özenle yaptı ki, sanki şölen hazırlıyordu.
Servis ettiğinde en büyük payı çocuklara verdi. Sonra Cemile’ye. En son kendine.
Cemile fısıldadı: “Böyle adamların kalmadığını sanıyordum.”
Adam başını zor kaldırdı. “Ben de hiçbir şeyi olmadan çocuklarını korumaya çalışan kadınların kalmadığını sanıyordum.”
O gece orada kaldılar.
Çocuklar battaniyelerin üzerinde uyudu. Cemile ateşin başında oturdu. Bu kadar iyiliğe teşekkür mü etmeli, yoksa korku mu duymalı bilemedi. Çünkü Cemile’nin hayatında iyilik çoğu zaman bir borç demekti. Bir borcun ucunda da hep bir tahsilat olurdu.
Ama adam ona dokunmadı. Yaklaşmadı bile. Sadece ateş sönmeye başlayınca odun ekledi. Sonra kollarını kavuşturup sandalyesine döndü.
Sabah olduğunda masanın üzerinde taze ekmek buldu Cemile. Nereden aldığını sormadı. Sadece biliyordu: herkes uyurken çıkmıştı. Belki köye yürümüş, belki bir şeyini takas etmişti. Onlar için.
Cemile boğuk bir sesle: “Teşekkür etmedim size,” dedi.
Adam başını salladı.
“Etmek zorunda değilsiniz,” dedi. “Ama birkaç gün kalmak isterseniz kalabilirsiniz. Burada kimse sizi kovmaz. Kimse sizi yargılamaz.”
Sonra Cemile’nin gözlerinin içine baktı. Sanki ilk kez birisi, karnındaki bebeği bir “yük” değil de bir “gerçek” olarak görüyordu.
“Karnınızda taşıdıklarınız yeter,” dedi. “Başkalarının dediklerini taşımak zorunda değilsiniz.”
Cemile ağlayacak mı, oturacak mı, kaçacak mı bilemedi. Ayakta kaldı. Çünkü yıllardır ayakta kalmak zorundaydı. Ama ilk kez uzun zamandır, ayaklarının altındaki zemin sarsılmıyor gibiydi.
Ve adamın adını hâlâ bilmese de, onlar için açtığı bu alana güvenmeye başladı.
Belki mucizeler gökten inmiyordu. Belki sakalı, yaraları ve sıcak ekmeği olan biri olarak geliyorlardı.
4. Bölüm — Çekiç ve Sessiz Dil
O öğleden sonra Cemile ilk kez kulübeden çıktı. Semih kuru çalıların arasında koşuyor, düz taşları para gibi topluyordu. Nisa güneşe serilmiş bir battaniyenin üzerinde emekliyordu.
Adam ağır ama emin hareketlerle ağılın çitini tamir ediyordu. Cemile ne yapacağını bilemedi: yardım mı etmeli, izlemeli mi, yoksa görünmez mi olmalı?
Derken adam hiçbir şey söylemeden ona bir çekiç uzattı.
Cemile sapı tuttu; beceriksizce.
“Bu işte iyi değilim,” dedi.
Adam, sakin bir yerden cevap verdi: “Ama yine de deniyorsunuz.”
Sessizce çekiçlediler. Tahta ve tel, kelimelerden daha çok şey taşıdı. Cemile güneş batarken zamanın durduğunu hissetti; sanki dünya onlara kısa bir mola veriyordu.
Gece olunca kemik suyuyla yapılmış bir çorba içtiler; yabani köklerle. Adam ekmeği elleriyle böldü. Herkese eşit verdi.
Cemile onu artan bir merakla izledi. Neden bu kadar az konuşuyordu? Neden sanki onu bir şeyin parçasıymış gibi görüyor, ama asla sahiplenmeye kalkmıyordu?
Tabakları toplarken sordu:
“Neden yalnız yaşıyorsunuz?”
Adam hemen cevap vermedi. Ateşin yanına oturdu; düşünceliydi. Sonra konuştu:
“Leyla… geçen kış öldü. Onunla birlikte ses de gitti. Sessizliğe alıştım.”
Cemile yutkundu. Özür mü dilemeli? Bu sessiz sığınağa çocuk ağlamasıyla girdiği için mi? Ama adam rahatsız görünmüyordu; yalnızca yorgun ve açıktı.
“Kimsenin yerini almak için burada değilim,” dedi Cemile.
Adam ona baktı; bakışlarında hüzün değil kabulleniş vardı. “Ben de almanızı istemiyorum,” dedi.
O gece Semih ateşlendi.
Adam kimseden izin almadan çocuğun alnına ıslak bez koydu. Semih’in yanında uyumadan bekledi. Cemile Nisa’yı kucağında uyuturken şafakta ateş düşmüştü.
Şiltenin yanında bir kase ılık çay ve tahtadan oyulmuş küçük bir düdük vardı. Cemile düdüğü eline aldı ve anladı: Bu adam yalnız ekmekle kurtarmıyordu. Detaylarla, jestlerle, varlığıyla… İnsan, bazen tam da “önemsiz” görünen şeylerle hayata geri dönerdi.
Burası henüz bir ev değildi. Sağlam duvarları, güzel pencereleri yoktu. Ama sıcaklığı vardı. Yargısız bir havası.
İyileşmek için alan vardı.
5. Bölüm — İsimler ve İlk Güven
Sabah, adam kulübeyi dağıtmadan, aksine toparlayarak hareket ediyordu. Sanki eşyalar bile yer açıyordu; çocukların koşmasına, Cemile’nin çekinmeden adım atmasına.
Cemile kahvaltı hazırlamayı teklif etti. Adam bir şey söylemedi, sadece başını salladı ve ekmek kestiği bıçağı ona verdi.
Cemile bıçağı alırken elleri titredi. Soğuktan değil. Her nazik jestin arkasında şart saklanmasına alışkın olduğundan.
Ama adam hiçbir şey talep etmiyordu. Sormuyordu. Yalnızca paylaşıyordu.
Ekmek sıcak sacın üzerinde cızırdarken Semih elinde küçük bir dal parçasıyla yaklaştı.
“Senin için,” dedi adama. “Yalnız olmayasın diye.”
Adam gülümsedi. Küçük bir kıvrım… ama o kadar gerçekti ki Cemile’nin boğazı düğümlendi. Çünkü uzun zamandır gerçek gülümseme görmemişti; köydeki gülümsemeler hep bir şey isterdi.
Bulaşıkları yıkarken Cemile birden sordu:
“Adınız… var mı?”
Adam başını kaldırdı. Sanki unutmuş gibiydi; sanki yıllardır adı çağrılmamış gibiydi.
“Sıddık,” dedi.
Cemile de alçak sesle: “Cemile.”
İlk kez tanışıyorlardı ama zaten birbirlerinin en ağır yerlerini görmüştüler: açlığı, korkuyu, kaybı. Bazı tanışmalar, el sıkışmadan daha derin olur.
O sırada Nisa sebepsiz ağlamaya başladı. Cemile’nin içine eski yargılanma ağırlığı çöktü. “Şimdi rahatsız oldu,” diye düşündü. “Şimdi ‘git’ diyecek.”
Ama Sıddık kızı zahmetsizce kucağına aldı, göğsüne yasladı. Cemile’nin tanımadığı bir ezgi mırıldandı. Nisa anında sakinleşti.
Cemile ağlamadı… ama istedi. Çünkü sonunda birileri çocuklarının “dert” değil “insan” olduğunu fark etmişti.
O gece Sıddık şiltenin yanına bir mum koydu. Daha kalın bir battaniye bıraktı. Bir şey söylemedi. Söylemeye gerek yoktu.
Cemile çocuklarının arasına uzandı ve aylardır ilk kez bir gözü açık uyumadı.
Çünkü artık biliyordu: Bu adamın paylaştığı yalnız ekmek değildi. İnancıydı, huzuruydu… ve en zor bulunan şey: güvenli bir sessizlik.
6. Bölüm — Acı, Güven Gelince Konuşur
Cemile, sakinliğin yeteceğini sandı. Ama hafıza her zaman sessizliğe boyun eğmezdi.
Bir öğleden sonra Nisa eski kumaş parçalarıyla oynarken, Semih verandada Sıddık’la tahta oyarken Cemile içinde bir şeyin kırıldığını hissetti. Bir ses değildi bu. Bir yokluktu.
Birden kulübe artık odun ve çorba kokmuyordu. Nemli bodrum, kuru çamur, çaresizlik kokuyordu. Boğazı düğümlendi; sanki yeniden o vagondaydı. Çocuklarının donarak öleceğini sandığı o geceye sendeledi.
Kimseye haber vermeden ormana koştu.
Bir derenin kenarında diz çöktü. Kuru gözyaşları kustu. Bedeni kanamıyordu ama ruhu kanıyordu; sessizce, inatla.
Sıddık onu bulması zaman aldı. Ama bulunca dokunmadı. Sadece yanına oturdu. Bu, Cemile’ye yargılanmadan kırılabileceğini hissettirdi.
“Şimdi yüzünden değil,” dedi Cemile, ona bakmadan. “Daha önce dayandığım her şey yüzünden. Şimdi yakalıyor beni.”
Sıddık başını salladı. “Bana da öyle oldu. Acı, insan kendini güvende sandığında gelir.”
Cemile ona baktı. İlk kez gözlerinde “iyilik”ten başka bir şey gördü: kendininkiyle akraba bir yorgunluk. Uzun, sessiz bir keder.
“Kim o kadın?” diye sordu. “Leyla kim?”
Sıddık gecikmeden söyledi: “Karım… doğumda öldü. Üç kış önce. Bebek de yaşamadı. O günden beri bu kulübe durmuş gibiydi.”
Cemile yüzünü yenine sildi. Hissettiği acıma değildi. Anlaşılmak gibi bir şeydi.
“Ya sen?” diye sordu Sıddık, acele etmeden. “O bakışlarındaki kırıklık nereden?”
Cemile yutkundu. “Kocam beni bıraktı,” dedi. “Daha genç, daha güçlü biri için. Bizi çiftlikten kovdu. Gidecek yerim yoktu. Sadece vagon vardı.”
Sıddık’ın gözlerinde şaşkınlık yoktu. Sadece sakin bir baş sallama vardı. Sanki her hikâye, bütün dehşetiyle birlikte, onun içinde zaten ayrılmış bir yere yerleşiyordu.
“Burada ağlayabilirsin,” dedi Sıddık. “Ama gülmeni de isterim. Bu evde ikisine de yer var.”
Döndüklerinde Semih annesine koştu. Elinde tahtadan oyulmuş bir figür vardı: ayakta duran bir kadın, iki yanında iki çocuk.
Cemile onu göğsüne bastırdı.
O gece yemek yapmadı, örgü örmedi. Sadece çocuklarıyla oturdu. Biri bir yanında, öteki öbür yanında. Sıddık çatıyı tamir ediyordu.
Kulübe mükemmel değildi. Onlar da değildi.
Ama ilk kez yaralar, ceza gibi değil; aynı haritadaki izler gibi hissettirdi.
7. Bölüm — Maya Yoksa Zaman Koyarız
Kış bir anda gitmedi. Hâlâ aralıklardan sızıyordu; sanki geçmiş kalmakta ısrar ediyormuş gibi. Ama bir şey değişmişti.
Bir sabah Cemile çocuklardan önce kalktı. Sıddık’ı ekmek yaparken buldu. Un, tuz, su ve sabır… Maya yoktu.
“Maya yok,” dedi Sıddık. “Ama zaman koyarız.”
Cemile yardım etti. Bildiğinden değil; yakın olmak istediğinden. İkisinin de elleri çok fazla vedaya taşımış ellerdi. Hamuru yoğururken konuşmadan anlaşmayı öğrendiler. Çünkü bazı insanlar, konuşmaya başlamadan önce güvenmeyi öğrenmek zorundadır.
Hamur hazır olunca Sıddık durdu.
“Biliyor musun Cemile,” dedi. “Senden önce hiçbir şey beni rutinden çıkarmıyordu. Ekmek, odun, sessizlik… Şimdi kahkahalar var, gürültü var. Ve rahatsız etmiyor.”
Cemile gözleriyle gülümsedi. Ağzıyla değil. Çünkü ağzıyla gülmek hâlâ ürkütücüydü; sanki her güzel şeyin bir bedeli varmış gibi.
“Çocuklarım daha çok yük getirecek sanıyordum,” dedi. “Daha çok hayat değil.”
Sıddık usulca başını salladı. “Bazen ruhun uyanmak için karmaşaya ihtiyacı vardır.”
Ekmek mükemmel çıkmadı. Kenarları yanık, ortası basıktı. Ama Semih ve Nisa altın gibi yedi.
Sıddık bitki çayı koydu.
Ve o anda, kimse ilan etmeden, parçalardan bir aile oluştu: izin ya da kâğıt gerektirmeyen, yalnızca gözlerdeki sıcaklık ve masadaki ekmekle kurulan bir aile.
8. Bölüm — Gömülen Mendil
O öğleden sonra Cemile yalnız yürüyüşe çıktı. Kaçmak için değil; düşünmek için.
Tarlanın kenarına yürüdü. Toprağın çamura, göğün eğilir gibi göründüğü yere. Orada bir mendil gömdü: kocası onu kovduğundan beri taşıdığı bir mendil. İçinde küçük bir madalyon ve hiç okumaya cesaret edemediği bir mektup vardı.
“Seni gömüyorum,” diye mırıldandı. “Seni değil… bende bıraktığını.”
Döndüğünde Sıddık sormadı. Sadece onu farklı gördü. Sanki ormanda bir şey serbest kalmıştı.
Akşam olunca çocuklar hikâye istedi. Cemile cesur bir kadın ve sihirli bir vagonda uyuyan iki küçük çocuk hakkında bir hikâye uydurdu. Sonra hikâyeye sessiz bir adam ekledi; içinde ruhuyla ekmek hediye eden bir adam.
Semih sordu: “Mutlu mu yaşadılar?”
Cemile oğluna baktı. “Bazen evet,” dedi. “Bazen ağladılar. Ama hep birlikteydiler.”
Sıddık da ekledi: “Mutluluk budur oğlum. Acısa bile birlikte olmak.”
O gece Cemile kapıyı aralık bıraktı. Dikkatsizlikten değil; artık soğuktan korkmadığından. Çünkü dışı kırık ama içi örülmüş bu kulübede, son ekmeğini paylaşmışlardı.
Ve paylaşmak, insanın içindeki korkuyu azaltırdı.
9. Bölüm — Köye Dönüş
Ertesi gün birlikte köye indiler. Cemile’nin eli titriyordu. Çünkü onu daha önce dilenirken, yenilmiş yüzle çocuk taşırken görmüşlerdi.
Ama Sıddık onu yalnız bırakmadı. Yanında yürüdü—adım adım, gururla ve acele etmeden.
Fırına girdiler. Daha önce ekmek vermeyi reddeden fırıncı şimdi gözlerini kaçırdı.
Sıddık konuştu:
“Ekmek satmaya geldik. İstemeye değil.”
Cemile küçük bir sepet çıkardı: emekle yapılmış ekmekler. Mükemmel değil ama dürüst.
Fırıncı birini aldı, tattı. Sonra boğazını temizledi. “Gelecek pazartesi beş tane daha getir,” dedi.
Meydanda bir kadın Cemile’yi tanıdı. Sesinde iğne vardı:
“Sen vagonda uyuyan değil misin?”
Cemile doğrudan yüzüne baktı. “Evet,” dedi. “Ve şimdi… çocuklarıyla ekmek yapan, kırık kadınlardan korkmayan bir adamla sofra paylaşan kadınım.”
Dönüş yolunda Sıddık yarım gülümsemeyle baktı.
“Parladığını gördüm,” dedi.
Cemile cevap vermedi, ama içinde bir şey çiçek açtı. Çünkü “parlamak” bazen mutlu olmak demek değildi; bazen yalnızca utanmamayı öğrenmekti.
10. Bölüm — Arka Kapı
Sıddık karısını gömdüğünden beri arka kapıyı açmamıştı. Arkasında bakmaya acı veren şeyler saklıydı: önlük, nakış kasnağı, hiç gelmeyecek torunlara örülmüş battaniye…
Bir sabah Cemile’nin çocuklarıyla ekmek yapmak için küçük masayı kaldırdığını gördü. Sonra Cemile’nin ekmek yanınca “Önemli değil, yarın daha iyi olur,” diye gülümseyişini gördü.
Ve Sıddık arka kapıya yaklaştı.
Hiçbir şey söylemedi. Sadece açtı.
Cemile durdu. Adamın anıların önünde hareketsiz kaldığını gördü.
“Emin misin?” diye fısıldadı.
Sıddık başını salladı. “Görmeni istiyorum.”
İçeride toz, sessizlik ve geri dönmeyecek günlerin kokusu vardı. Cemile hiçbir şeye dokunmadı. Sadece saygıyla baktı.
“Teşekkürler,” dedi. Acıyı saklamadığı için.
Sıddık, işlemeli battaniyeyi uzattı. “Al,” dedi. “Çocuklar üşüyor.”
Cemile onu bir miras gibi tuttu. O gece Semih ve Nisa’yı örtmek için kullandı. Çocukların arasında sıkışmış uyuyan battaniyeyi görünce bir şey anladı:
Sıddık’ın sunduğu yalnız “yeniden başlama” değildi.
Yerd i.
Bir insanın, başkasının acısına yer açması.
11. Bölüm — Umut Fırını
Ertesi gün Sıddık evin arkasında küçük bir fırın inşa etmeye başladı.
“Senin için,” dedi. “Ve aç gelen herkes için.”
Cemile sormadı. Zaten biliyordu: iyilik, bir kez evin kapısından girdi mi, yalnız içeride kalmazdı. Dışarı taşardı.
Köyde insanlar farklı fısıldamaya başladı:
“Artık dilenmiyor mu?”
“Hayır, o dul adamla ekmek satıyor.”
“Aynı kadın mı?”
“Başka biri gibi…”
Cemile kimseyi düzeltmedi. Buna vakti yoktu.
Çalışıyor, ara sıra gülüyor, her gece yatmadan önce battaniyenin kenarını okşuyordu. Ne kadar uzağa gittiğini, tarlayı geçmeden de anlayabileceğini öğreniyordu.
Bir sabah Cemile çıplak ayakla dışarı çıktı. Elinde taze ekmek dolu bir sepet vardı. Bu ekmekler komşuların, yolcuların, yalnız yemek yiyen dulların elinden geçecekti.
Semih ve Nisa arkasından koşarak gülüyorlardı.
Fırının dumanı gri gökyüzüne hikâye çizgileri çiziyordu.
Sıddık kapı eşiğinden izliyordu. “Seni seviyorum,” demedi. O sözler ona ait değildi belki. Ama Cemile’nin bir zamanlar uyuduğu paslı vagonun üstüne yeni bir tente ördü.
“Sığınak arayan biri daha gelirse,” dedi.
Cemile uzun uzun baktı. “O vagon artık soğuk tutmuyor,” dedi sonunda. “Şimdi hatıra tutuyor.”
12. Bölüm — Kapıyı Çalan Yalnızlık
Günler sonra tarlada bir kadın belirdi. Çamura batmış, kolunda küçük bir kız çocuğu asılı. Çitin kenarına çekingen dokundu.
Cemile sormadan dışarı çıktı. Sanki zaten biliyormuş gibi.
“Aç mısın?” dedi.
Kadın başını salladı.
Sıddık konuşmadan yaklaştı. Çocuğu kucağına aldı. Fırını işaret etti.
“Bugün ballı ekmek var.”
Kimse hikâye sormadı. Kimse açıklama istemedi. Çünkü bazı yerlerde açıklama gerekmezdi; insanın hâli zaten kelimeydi.
Cemile’nin çocuklarının bir zamanlar uyuduğu terk edilmiş vagon, şimdi temiz bir şilte, yeni perdeler ve tahtaya kazınmış bir isim taşıyordu: “Umut.”
Köyün kapısına kilitsiz bir kutu koydular. Bazıları süt bıraktı, bazıları odun, bozuk para, ayakkabı… Nisa bir gün sordu:
“Ya bir gün bırakmadan alırlarsa?”
Cemile gülümsedi. “O zaman da veririz,” dedi. “Çünkü korkuyla verilen ekmek doyurmaz. Ama inançla verilen eksilmez.”
Sıddık bu sözü tahtaya yazdı, fırının yanına astı.
Bir gün biri Sıddık’a, “Neden bu kadar yardım ediyorsun?” diye sorduğunda, adam sadece şunu söyledi:
“Çünkü hiçbir şeyim kalmadığında biri bana sıcak bir çorba vermişti. Nasıl ödeyeceğimi şimdiye kadar bilmiyordum.”
13. Bölüm — Nimet
Aylar geçti. Cemile’nin karnındaki bebek dünyaya geldi: küçük bir kız.
Sıddık onu ilk kez kucağına aldığında elleri titredi. “Adı ne olsun?” diye sordu.
Sıddık pencereden dışarı baktı: fırından yükselen dumana, koşuşturan çocuklara, kapıda bekleyen yeni bir aileye…
“Nimet,” dedi. “Adı Nimet olsun.”
Cemile gülümsedi. Gözyaşları yanaklarından süzüldü ama bu kez acıdan değil.
Semih ve Nisa koşarak geldiler, yeni kardeşlerini gördüler. Minik parmaklarına dokundular, kahkahalar attılar.
Sıddık hepsine baktı—kandan değil, ekmekten kurulmuş bu aileye—ve ilk kez yüksek sesle dua etti:
“Allah’ım bu evi bereketli kıl. Bu sofrayı bereketli kıl. Bu çocukları koru.”
“Amin,” dedi Cemile.
“Amin,” dedi Semih, Nisa’nın elini tutarak.
Bir yıl sonra köyün girişine bir tabela dikildi. Sıddık’ın elleriyle yaptığı, Cemile’nin boyayıp süslediği tabela:
UMUT FIRINI — AÇ GELEN TOK DÖNER
Artık yalnız ekmek satmıyorlardı. İhtiyacı olana bedava veriyorlar, soğukta kalanı içeri alıyor, yalnız olana sofra açıyorlardı.
14. Bölüm — Eski Düşman, Yeni Sofra
Bir gün yaşlı bir adam geldi. Yırtık pırtık, yorgun, gözleri boş.
Cemile onu tanıdı: kocasının babası… onu çiftlikten kovanların ailesinden biri.
Adam da onu tanıdı. Başını eğdi. Utançtan.
“Sen… sen vagondaki kadın,” dedi.
Cemile bir an durdu. İçinde eski öfkenin kıpırdadığını hissetti. O öfke kolay ölmezdi; yalnızca uyurdu.
Sonra Sıddık’a baktı. Çocuklarına baktı. Kucağındaki Nimete baktı.
Ve kararını verdi.
“İçeri gel,” dedi. “Ekmek sıcak. Çorba hazır.”
Adam inanamayarak baktı. “Bize yaptıklarımızdan sonra…”
Cemile kapıyı ardına kadar açtı.
“Bu ev kin tutmuyor,” dedi. “Bu ev aç olanı doyuruyor. Otur, ye, ısın. Sonrasına Allah karar verir.”
Adam titreyen adımlarla içeri girdi. İlk lokmayı ağzına koyduğunda ağlamaya başladı. O gece o sofrada eski düşmanlar aynı ekmeği böldü.
Cemile o an anladı:
Gerçek güç intikam almak değil; affedebilmekti.
15. Bölüm — Gün Batımında Hatırlanan Sabah
Yıllar geçti.
Semih büyüdü; Sıddık’ın yanında marangozluk öğrendi. Artık ona “baba” diyordu. Nisa büyüdü; Cemile’nin yanında ekmek yapmayı öğrendi. En güzel simitler onun elinden çıktı. Nimet dört yaşına geldi; sarı saçları ve Cemile’nin gözleriyle fırının önünde oturup gelenleri selamladı.
Bir akşamüstü aile fırının önündeki bankta oturmuş gün batımını izliyordu. Gökyüzü, ekmek kabuğu gibi kızıl bir renge bürünmüştü.
Sıddık Cemile’nin elini tuttu.
“Hatırlıyor musun?” dedi. “O sabah… değirmenin yanında.”
Cemile gülümsedi. “Ekmeğinin yarısını verdin, adımı bile sormadan.”
“Sormama gerek yoktu,” dedi Sıddık. “Gözlerinde her şey yazıyordu.”
“Ne yazıyordu?”
“Bana inan,” dedi. “Ve inandım.”
Cemile başını onun omzuna yasladı. “Bazen düşünüyorum,” dedi. “Ya o sabah değirmene gelmemiş olsaydın…”
Sıddık bir süre düşündü. “O zaman Allah başka bir yol bulurdu,” dedi. “Ama bu yolu bulduğuna şükrediyorum.”
Güneş ufkun ardına inerken fırından yeni bir ekmek kokusu yükseldi. İçeride bir aile vardı: kandan değil, ekmekten kurulmuş bir aile.
Dışarıda bir tabela vardı: Umut Fırını.
Ve her gün o kapıdan biri giriyordu: aç, yorgun, umutsuz.
Her gün o kapıdan biri çıkıyordu: tok, dinlenmiş, umutlu.
Çünkü paslı bir vagonda başlayan bir şey, sonunda bütün köye yayılmıştı: paylaşmanın gücü, affetmenin huzuru, sevginin sıcaklığı.
Ve bazen hayatı değiştiren mucize, gökten inen bir ışık değil… bir insanın elinden uzanan yarım ekmektir.