Hamile Dul Kadın Yaralı Askeri 1 Dolara Satın Aldı – Asker Fısıldadı… Ben Kocanızın Kardeşiyim.

BİR DOLARA SATILAN ADAM
Kül Rengi Bir Sır, Batı’da Bir İkinci Şans
Bölüm 1 — Açık Artırma Meydanının Demir Kokusu
Kasaba meydanı, yazın en sert günlerinden birine uyanmıştı. Güneş, gökyüzünde sabitlenmiş bir çekiç gibi duruyor; toprağın üstünü kavuruyor, havayı titretip gözleri yakan bir perdeye çeviriyordu. Meydanın ortasında kurulan tahta platformun çevresinde toplanan kalabalık, tozun içinde yavaşça kıpırdanan koyu bir leke gibiydi: siyah şapkalı adamlar, soluk basma elbiseli kadınlar, dükkânların gölgesine sığınmış çocuklar.
Clara, kalabalığın kenarında duruyordu.
Bir eli karnının kavisinde, sanki içerideki bebeğin dünyaya doğru ittiği sabırsızlığı bastırmaya çalışır gibi… Diğer eli, avcunun teriyle iyice yumuşamış, buruşuk bir dolar banknotunu sıkıyordu.
Bir dolar.
Bütün varlığı buydu artık.
Kuyu neredeyse kurumuştu. Bahçedeki son çiçekler başlarını öne eğmiş, yapraklarını kıvırmıştı. Kilerde mısır ununun dibi görünüyordu. Clara, son kavanoz konserveleri de dükkâna verip karşılığında bu tek doları almıştı. Planı basitti: Bir çuval mısır unu, biraz tuz, belki bir parça sabun… Doğuma kadar idare etmek.
Ama meydandaki platform, planları yutan bir yerdi.
Orada duran adamı gördüğünde Clara’nın boğazı kurudu.
Adamın üzerinde Birlik ordusunun lacivertiyle solmuş bir ceket vardı. Omzu yırtıktı, kumaşın kenarları parçalanmıştı. Ceketin bazı yerlerinde, siyaha dönmüş eski kan lekeleri duruyordu. Bilekleri, lifleri çözülmüş bir iple bağlanmıştı. Yüzü morlukla kaplıydı: bir gözü şişmiş, kapanmış; diğer gözü yarı aralıktı, bakıyordu ama sanki hiçbir şeyi görmüyordu.
Müzayedeci bağırdı, sesi kuru ot gibi çatallı:
“Kaçak! Yaralı contraband! Wilson’s Creek’te kurşun yemiş. Çok çalışamaz ama sabırlı olana iş görür. Başlıyoruz!”
Kalabalık kıpırdadı ama kimse adım atmadı. Kimi tükürüğünü yere bıraktı, kimi bakışını kaçırdı. Kadınlar, sanki bu sahne onların vicdanını kirletecekmiş gibi yüzlerini çeviriyordu.
Clara, adamı ilk kez gördüğünü sanıyordu.
Ama hayır.
Savaşın başladığı günlerden beri, aynı bakışı taşıyan erkekler görmüştü: içi boşaltılmış, kırılmış, bir daha “ev” denilen şeye sığamayacak kadar parçalanmış erkekler. Ve en kötüsü, o bakışı taşıyan bir adamı en son kendi kapısında görmüş; sonra onu bir daha hiç görmemişti.
Thomas.
Kocası.
Thomas da böyle bir ceketle gitmişti.
Sadece bu kez, giden değil—satılan vardı.
Müzayedeci sesini yükseltti: “Kimse yok mu? Adam hâlâ nefes alıyor! Bu bile bir şey eder!”
Adamın başı öne düştü. Kalabalıktan biri fısıldadı: “Üç gün yaşamaz. Boşa para.”
Clara’nın avucundaki bir dolar, bir anda demir gibi ağırlaştı.
Adamın tek sağlam gözü o sırada kalabalığı taradı. Clara, onun bakışının kendisine takıldığını hissetti. Neden kendisi? Koca meydanda yüzlerce insan vardı.
Belki de hamileliğini saklayamayacak kadar belirgin taşıdığı içindi. Belki de kenarda durduğu, kimseye benzemediği içindi. Belki de yalnızca şanstı.
Ama o bakış, Clara’nın göğsünde soğuk bir çukur açtı.
Müzayedeci sabrını kaybederek bağırdı: “Bir dolar! Bir tek dolar! Yoksa salarım, köpekler bitirir!”
Ve Clara’nın ayakları, zihninden önce hareket etti.
Bir adım.
Sonra bir adım daha.
“Ben alıyorum,” dedi.
Kalabalık döndü. Bazılarının yüzünde tiksinti, bazılarının yüzünde alay vardı. Deri yelekli bir adam kısa, çirkin bir kahkaha attı.
Müzayedeci, Clara’ya sanki onu ilk kez görüyormuş gibi baktı. “Hanımefendi… Emin misiniz? Zaten yeterince derdiniz var gibi.”
Clara, platformun üç basamağını çıktı. Tahtalar boş bir davul gibi yankılandı. Avcundaki buruşuk banknotu uzattı.
“Eminim.”
Müzayedeci banknotu kaptı, yeleğinin cebine attı. “Sizin cenazeniz,” diye mırıldandı, sonra paslı bir bıçakla ipin düğümünü kesti.
Adam, birden öne yığıldı.
Clara onu yakaladı—“yakalamak” denirse.
Adam, sandığından daha ağırdı. Kemik ve ölü ağırlık gibiydi. Üzerinden enfeksiyon, eski duman ve ter kokusu yayılıyordu; sanki savaşın isini hâlâ taşıyordu.
Clara, karnı ikisinin arasında sıkışırken sendeledi ama düşmedi.
Adamın kolu, güçsüzce Clara’nın omzuna dolandı. Ayakları tahtada sürtündü.
“Yürüyebilir misin?” diye fısıldadı Clara.
Adamın sesi, boğuk bir hırıltı gibi çıktı: “Yeterince.”
Kalabalık, iki yanda sessizce açıldı. Kimse yardım etmedi. Kimse “Tanrı yardımcınız olsun” bile demedi.
Hamile dul ve kırık asker, yazın ortasında kasabanın tozuna karışarak uzaklaştı.
Bölüm 2 — Çatallı Yolda İki Yabancı
Clara’nın arabası kasabanın dışında, bir mil ötede bırakılmıştı: eski bir düz platform, bir tekeri aksıyor, önünde yaşlı bir katır ağır ağır nefes alıyordu. Clara, adamı arabaya güç bela oturttu. Adam daha oturur oturmaz yan yatıp kalmıştı; nefesi yüzeysel, kesik kesikti.
Clara dizginleri şaklattı. Katır homurdandı ve yola koyuldular.
Eve giden yol, kuru çamur çizgileri ve keskin taşlarla doluydu. Güneş ufka inerken gökyüzü taze bir morluk gibi kızıl-mor karışımına dönüyordu.
Clara, adamla göz göze gelmemeye çalıştı. Çünkü göz göze gelmek, soru demekti. Soru, cevap demekti. Cevap ise hayatını altüst edebilirdi.
Ama adam konuştu.
“Niye beni aldın?” dedi.
Sesi, arabanın gıcırtısından biraz daha güçlüydü.
Clara bir süre cevap vermedi. Çünkü “Hristiyanlık” gibi kelimeler, her zaman kolay bir yalan olurdu ama bu kez boğazına dizildi.
Sonunda, yarım bir doğrulukla konuştu: “Doğru olan buydu.”
Adam kısa, kırık bir kahkaha çıkardı. “Doğru… Şu yeni.”
Clara onu yan gözle süzdü. Sağlam göz açık ve keskin bakıyordu; vücudunun haraplığına uymayan bir dikkat vardı o bakışta.
“Adın var mı?” diye sordu Clara.
Adam uzun süre sustu. Sonra neredeyse duyulmayacak kadar alçak konuştu:
“Samuel.”
Clara başını salladı. “Ben Clara.”
Samuel bir an durdu. “Biliyorum,” dedi.
Clara’nın kaşları çatıldı. “Nasıl biliyorsun?”
Samuel gözünü kapadı. “Biliyorum işte.”
Araba gıcırdadı, rüzgâr kuru otları kıpırdattı, yol uzadı. Clara’nın içi bir taş gibi ağırlaştı. Bu adam, bir şey biliyordu.
Ve Clara’nın hayatında, savaşın götürdüklerinden sonra en korktuğu şey buydu: bilgi.
Çünkü bilgi, kaybı yeniden yaşatırdı.
Bölüm 3 — Aynı Yatak, Farklı Hayalet
Gece çöktüğünde eve vardılar.
Clara’nın evi bir “ev” sayılırsa: tahtaları eskimiş, çamur sıvası çatlamış, rüzgârda inleyen bir kulübe. Clara katırı durdurdu, aşağı indi. Samuel kıpırdamıyordu.
Clara bir an, adamın yolda öldüğünü sandı. Sonra göğsü kalktı, indi. Kalktı, indi.
“Haydi,” dedi Clara, kolunu çekerek. “Buraya kadar geldin. Şimdi bırakıp gitme.”
Samuel acıyla kıpırdandı, yan döndü, arabadan kayarak indi. Ayakları yere değer değmez büküldü. Clara yeniden onu tuttu—dişlerini sıkarak, karnının baskısına rağmen.
İkisi birlikte sendeleyerek kulübeye girdiler.
Clara, Samuel’i şöminenin yanındaki sedire yatırdı.
O sedir… Thomas’ın gittiği son gece uyuduğu sedirdi.
Clara o sedire aylarca bakamamıştı.
Samuel’in başı yana düştü. Nefesi biraz dengelendi.
Clara, bir adım geri çekildi. Ellerinin titrediğini fark etti. Kalbi göğsünde, kaburgalarına vuruyordu.
“Ben ne yaptım?” diye fısıldadı, boşluğa.
Cevap yoktu.
Clara iş yaparsa düşünmezdi. Düşünmezse yıkılmazdı. Bu yüzden su kovasına uzandı, ocağı kontrol etti, feneri aldı…
Tam feneri yakacakken Samuel’in sesi geldi.
“Clara…”
Clara olduğu yerde dondu.
Samuel’in sesi, duman gibi ağırdı. Clara yutkundu.
“Ne dedin?” diye sordu.
Samuel’in sağlam gözü açıldı; ateş ışığında koyu, okunmaz bir gölge gibiydi.
“Thomas,” dedi Samuel, “kocan… benim kardeşimdi.”
Dünya bir anda daraldı.
Clara’nın eli masanın kenarına gitti; öyle sıkı tuttu ki boğumları beyazladı.
“Bu… mümkün değil,” dedi. “Thomas’ın kardeşi yoktu.”
Samuel’in sesi kırıldı ama devam etti: “Vardı. Sadece… söylemezdi.”
Clara’nın nefesi hızlandı. Zihni, Thomas’ın yıllar boyunca söylemediği, sakladığı, yuttuğu her şeye geri dönmeye başladı.
“Kanıtla,” dedi Clara, sesi titreyerek.
Samuel, ceketinin yırtık cebine güçlükle uzandı. Parmakları, zayıf ve titrek, bir şey aradı. Sonunda küçük, kararmış bir madalyon çıkardı. Zinciri kopuktu.
“Bunu aç,” dedi.
Clara madalyonu aldı. Metal soğuktu. Tırnağıyla kapağı kaldırdı; menteşe acı bir gıcırtıyla açıldı.
İçinde solmuş bir fotoğraf vardı.
İki çocuk.
Biri uzun, geniş omuzlu, kameraya gülüyor: Thomas.
Diğeri daha zayıf, daha keskin yüzlü, ciddi bakıyor: Samuel.
Clara’nın dizleri boşaldı. Fotoğraf elinde, yere çöktü. Boğazından bir ses çıktı ama kelime değildi.
“Thomas… seni… öldü sanıyordu,” dedi.
Samuel alçak bir sesle cevap verdi: “Ölü gibiydim.”
Clara gözlerini kapadı. “Neden hiç… neden hiç—”
Samuel sözünü bitirdi: “Çünkü affedemeyeceği bir şey yaptım.”
Sessizlik, kulübeyi bir tabut gibi kapladı.
Samuel devam etti, sesi düz ama ağırdı: “Savaş çıkınca eve dönmedim. Kuzeye gittim. Birlik’e katıldım. O güneye gitti.”
Clara başını kaldırdı. “Onunla… savaştın.”
Samuel sadece “Evet,” dedi.
O tek kelime, aralarına taş gibi düştü.
Clara madalyonu yere bıraktı. “Gitmeliydin,” dedi. “O meydanda kalmalıydın.”
Samuel tartışmadı. Gözünü kapattı. “Belki.”
Clara’nın içi öfkeyle dolmalıydı. Ama öfke yerine, boşluk vardı. Çünkü Thomas’ın hayaleti zaten kulübede yaşıyordu; şimdi bir de canlı bir “parça” gelmişti.
Clara fısıldadı: “O seni seviyordu.”
Samuel cevap vermedi.
Clara devam etti: “Savaş başladıktan sonra bile… ateşe bakardı. ‘Birini kaybettim’ derdi. Ben babasını sanırdım. Meğer seni.”
Samuel’in çenesi gerildi.
“Thomas… nasıl öldü?” diye sordu Samuel.
Clara’nın boğazı kapandı. “Bilmiyorum,” dedi. “Cesedini göndermediler. Bir mektup… ‘Shiloh’da öldü, cesurdu, görevini yaptı.’ Hepsi bu.”
Samuel’in sesi kısık çıktı: “Yetmez.”
Clara, gözyaşlarını silmedi. Çünkü silmek, inkâr etmekti. Bu acı inkâr edilecek bir acı değildi.
Bölüm 4 — Kan, İplik ve İnat
O gece Clara Samuel’i kovmadı.
Kovabilirdi. Kocasıyla savaşmış bu adamı kapının önüne atabilirdi. Hamileliğiyle tek başına kalmayı bile seçebilirdi.
Ama Samuel’in o hâliyle sabaha çıkamayacağını biliyordu. Ve Clara, “ölüm”ün ne demek olduğunu yeterince öğrenmişti.
Su kaynattı. Eski bir gömleği şeritlere yırttı. Samuel’in yan tarafındaki yarayı görünce içi ürperdi: düzensiz, öfkeli bir yara—kapanmış gibi duran ama aslında içten içe çürüyen bir yara.
Samuel ses çıkarmadı. Dişlerini sıktı, tavana baktı.
Clara, elleri titremesine rağmen yarayı temizledi, sardı. Her hareketinde bebeği sanki rahminin içinde yer değiştiriyor, “dikkat” der gibi tekmeliyordu.
“Niye yapıyorsun?” diye fısıldadı Samuel.
Clara gözünü kaldırmadan cevap verdi: “Çünkü ölmeni istemiyorum.”
Samuel, sanki bu cümleye inanamazmış gibi sustu.
Gece boyunca Clara uyumadı. Ateşin başında dizlerini kendine çekti, alevleri izledi. Dışarıda rüzgâr kepenkleri salladı. Katır nefes aldı. Clara’nın dünyası, sanki bir ipten asılıydı.
Sabah güneşi yavaş, kızıl doğdu; gökyüzü sanki kanıyordu.
Samuel hâlâ yaşıyordu.
“Gitmeyeceksin,” dedi Clara, kendine de söyleyerek.
Samuel zayıf bir gülümseme denedi. “Sen de.”
Bölüm 5 — Kapıya Gelen Toz Bulutu
Clara mısır lapasını kaynatırken, önce uzak bir ses duydu: nal sesleri.
Sonra daha yakın.
Sonra kulübenin içini titretecek kadar yakın.
Clara dondu. Kaşığı havada kaldı. Samuel de duymuştu; acıyla doğrulandı.
Clara penceredeki aralıktan baktı.
Üç atlı.
Belki dört.
Tozu kaldırarak hızlı geliyorlardı.
“Misafir mi bekliyorsun?” diye sordu Samuel.
Clara başını salladı. “Hayır.”
Samuel’in yüzü sertleşti. “O zaman sorun.”
Clara’nın kalbi deli gibi attı. “Hareket edebilir misin?”
Samuel, sanki yalan söylemek istemezmiş gibi dişlerini sıktı. Sedire tutunarak ayağa kalktı. Bacakları titredi ama düştüğü gibi kalmadı.
“Evet,” dedi.
Clara, köşeden Thomas’ın eski tüfeğini indirdi. Temizdi ama çiziklerle doluydu. Namluyu kontrol etti.
Üç fişek.
“Bunu kullanmayı biliyor musun?” diye sordu Samuel.
“Ben tavşan vurmuşluğum var.”
Samuel’in bakışı sertti. “Bunlar tavşan değil.”
“Biliyorum.”
Atlılar kulübenin önünde durdu. İçlerinden biri, iri yapılı, yanağında uzun bir yara izi olan adam, attan indi ve kapıya yürüdü. Birinin eyerinde ip vardı. Diğerinin sırtında tüfek.
Samuel, fısıldadı: “Ödül avcıları.”
Clara yutkundu. “Nereden biliyorsun?”
“Çünkü çok gördüm.”
Clara kapının önüne geçti, tüfeği iki eliyle kavradı. Karnı ağırdı ama sesi kararlı çıktı:
“Ne istiyorsunuz?”
Kapının ardından gelen ses, sıcak değildi. “Bir adam arıyoruz.”
“Burada adam yok.”
“Dün açık artırmadaydın,” dedi ses. “Bir asker aldın. Onu bize vereceksin.”
Clara’nın parmakları tüfeğin kabzasında sıkılaştı. “Parasını verdim. Benim.”
Kapının ardındaki adam kısa bir kahkaha attı. “Öyle çalışmaz.”
“Nasıl çalışır?”
“Kapıyı açarsın, onu verirsin, gideriz.”
Clara, bir an Samuel’e baktı. Samuel duvara yaslanmıştı; solgun, ama çenesi kilitliydi.
“Vermeyeceğim,” dedi Clara.
Kapının ötesinde bir sessizlik oldu. Sonra aynı ses: “O zaman zorlaşır.”
Clara, nefesini tuttu. Samuel fısıldadı: “Arka kapı var mı?”
Clara başını salladı. “Yok.”
Samuel, net konuştu: “O zaman kalırım.”
“Saçmalama,” dedi Clara. “Ben—”
Samuel onu kesti. “Seni yalnız bırakmam.”
Kapı sertçe vuruldu. “Son kez soruyorum,” dedi yara izli adam. “Aç.”
Clara tüfeği kaldırdı. “Hayır.”
Kapının ötesinde ayak sesleri geri çekildi. Deri kayışların gıcırdaması duyuldu.
“Pekâlâ,” dedi adam. “İyilikle denedik.”
İlk kurşun pencereden geçti.
Cam, diş gibi parçalanarak içeri yağdı.
Clara yere kapandı; bebeği korkuyla tekmeledi ama Clara çığlık atmadı. Çığlık, avı çağırırdı.
Samuel masayı devirdi, barikat yaptı. Bir kurşun kapıya saplandı; tahtayı kıymık kıymık parçaladı.
“Bizi yakacaklar,” dedi Samuel, kısık bir sesle.
“İzin vermeyeceğim,” dedi Clara ve tüfeği masanın kenarına dayayıp ateş etti.
Geri tepme omzunu sızlattı ama kurşun hedefini buldu. Dışarıdan bir adamın acı çığlığı duyuldu. Atlar ürktü, kişnedi.
Samuel Clara’ya kısa bir bakış attı. “İyi atış.”
Clara’nın sesi titremiyordu artık. “İki fişek kaldı.”
Yara izli adam kırık pencerede belirdi, tabancası havadaydı. Clara ikinci kez ateş etti; adam küfrederek geri çekildi.
Bir fişek.
“Şimdi gelecekler,” dedi Samuel.
Clara, fişeğin ağırlığını hissetti. Üç adam, bir tüfek, bir hamile beden, bir yaralı adam…
Kapı bir anda patladı.
Yara izli adam içeri daldı. Samuel, canının pahasına üstüne atladı. İkisi yere çakıldı, yumruklar savruldu.
Clara tüfeği bu kez sopa gibi kullanarak ikinci adamı çenesinden vurdu. Adam kan tükürerek düştü.
Üçüncü adam, Clara’yı arkadan yakaladı; kolu boğazına dolandı. Clara nefessiz kaldı. Dünya yana kaydı. Bebeğin ağırlığı, boğazındaki baskıyla birleşti.
Ve bir silah sesi duyuldu.
Adamın tutuşu gevşedi. Clara öne doğru sendeledi, ciğerleri yanarak nefes aldı.
Samuel kapıda diz çökmüştü. Yara izli adamın tabancasını tutuyordu. Eli titriyordu. Yan tarafındaki bandaj yeniden kanla ıslanmıştı.
Dışarıdaki son adam—kolundan vurulan—ata atladı ve kaçtı. Tozun içinde kayboldu.
Samuel tabancayı bıraktı. Bacakları boşaldı.
Clara onu tuttu.
“Şimdi ölmek yok,” dedi Clara, dişlerinin arasından.
Samuel’in gözleri kapanırken fısıldadı: “Planım değildi…”
Bölüm 6 — İğne, Düğüm ve İkinci Doğum
Clara Samuel’i sedire sürükledi. Bu kez kolay değildi; karnı daha da ağırlaşmıştı. Sırtı ağlıyordu. Ama bırakmadı.
Bandajı söktüğünde yara yeniden açılmıştı. Clara su kaynattı, bez yırttı, temizledi. Sonra eline iğne-iplik aldı: gömlek dikmek için kullanılan basit bir iğne.
İnsan eti için değil.
Ama başka seçeneği yoktu.
Clara, ellerini titretmeden dikiş attı. Dikişler kusursuz değildi. Ama hayata tutunmaya yeterliydi.
Samuel saatlerce uyanmadı. Clara ateşi diri tuttu. Dışarıda gece sessizdi ama Clara’nın içinde fırtına vardı.
Gece yarısına doğru Samuel’in gözü aralandı.
“Hâlâ buradayız,” dedi.
Clara, yorgunluğun içinden çıkan bir gülümsemeyle cevap verdi: “Hâlâ.”
Samuel, suyu yudumladı. “Borcum var,” dedi.
Clara başını iki yana salladı. “Thomas’ın borcunu ödemezsin.”
Samuel’in sesi yumuşadı: “O zaman senin borcunu öderim.”
Clara, ateşin ışığında Samuel’in yüzüne baktı. Morlukların, kırık yerlerin altında bir şey görüyordu: inat. Utanç. Ve bir tür… pişmanlık.
“Thomas’ı anlat,” dedi Clara. “Savaş öncesini.”
Samuel uzun süre sustu. Sonra konuşmaya başladı.
“İkimizden de iyiydi,” dedi. “Daha akıllıydı. Daha nazikti. İnsanlar onu severdi.”
Clara, bu cümleyi zaten biliyordu ama yine de kalbine saplandı.
“Peki sen?” diye sordu.
Samuel’in çenesi sıkıldı. “Ben kavga çıkarırdım. Sorun olurdum. Babam ‘içinde kara var’ derdi.”
Clara’nın sesi alçaldı. “Ne çaldın ondan?”
Samuel bir an gözlerini kapadı. “Para değil,” dedi. “Daha kötü bir şey… Güven.”
Clara’nın içi sızladı. “Yani Thomas seni kovdu.”
“Evet.”
Clara’nın gözleri doldu. “Ama her gün dönmek istedin.”
Samuel şaşırmış gibi baktı.
Clara, kesin konuştu: “Çünkü ben de her gün onu geri istedim. Olmayacağını bilerek.”
Samuel’in eli Clara’nın elini tuttu. İlk kez, o dokunuşta sadece “hayatta kalma” yoktu; bir tür anlaşma vardı.
“Benim suçum değildi,” dedi Clara, sanki kendini ikna etmeye çalışarak. “Ama öyle hissettiriyor.”
Samuel yavaşça başını salladı. “O senin için gitmedi,” dedi. “Doğru olduğuna inandığı için gitti. Böyle biriydi.”
Clara fısıldadı: “Biliyorum.”
Sonra Samuel, Clara’nın karnına bakıp yumuşak bir sesle ekledi:
“İyi bir anne olacaksın.”
Clara’nın boğazı düğümlendi. “Nereden biliyorsun?”
Samuel, neredeyse utanarak cevap verdi: “Bir dolara ölmek üzere bir adam aldın. Üç adamla savaştın. Beni kovmadın. Bu… iyi insanların yaptığı şey.”
Clara’nın gözlerinden yaş aktı. Bu kez silmedi.
Bölüm 7 — Kalmak, Gitmekten Daha Zor
Günler geçti.
Samuel iyileşmedi—en azından hızlı iyileşmedi. Ama her gün biraz daha doğruldu. Önce sedirde oturabildi. Sonra kulübenin içinde birkaç adım attı. Sonra dışarı çıkıp odun yarmaya başladı.
Clara onu kapıda izlerken, içindeki yalnızlık duygusu ilk kez gevşiyordu.
İkisi birlikte çiti onardı. Çatıdaki delikleri yamadı. Tarlanın kenarındaki taşları ayıkladı. Dereden su taşıdı. Bahçedeki otları temizledi.
Konuşmaları azdı. Ama sessizlikleri boş değildi.
Bir akşamüstü, güneş ufka inerken gökyüzü amber ve pembe oldu. Clara, mülkün sınırında durup toprağa baktı. Az bir toprak… kırık bir kulübe… yarım kalmış bir hayat…
Ama artık, belki iki kişilikti.
Samuel arkasından yaklaştı. “Onu mu düşünüyorsun?” diye sordu.
Clara başını salladı. “Hep.”
Samuel’in sesi kısık çıktı: “Ben de.”
Bir süre, ikisi de konuşmadan ışığın sönüşünü izledi.
Clara sonunda sordu: “Sence Thomas kızar mıydı?”
Samuel düşündü. Sonra başını iki yana salladı. “Hayır,” dedi. “Sevinirdi.”
“Niye?”
Samuel’in sesi sertti ama altında çıplak bir kırılganlık vardı: “Çünkü seni severdi. Ve çünkü… benim kurtarılmaya ihtiyacım olduğunu bilirdi.”
Clara, Samuel’e baktı. “Ve şimdi?” dedi.
Samuel yutkundu. “Şimdi… belki kurtarılmak istiyorum.”
Clara’nın ağzında küçük, gerçek bir gülümseme belirdi. “O zaman,” dedi, “birbirimizi kurtarırız.”
Bölüm 8 — Umut’un Doğumu
Üç hafta sonra bebek geldi.
Doğum uzun ve zordu. Clara bunu biliyordu ama bilmek acıyı azaltmadı. Samuel yanındaydı: su kaynattı, bez yırttı, Clara’nın elini tuttu, her sancıda aynı cümleyi söyledi:
“Nefes al. Sadece nefes al.”
Ve Clara nefes aldı. Çünkü başka seçeneği yoktu. Çünkü hayat, hazır olup olmamanı umursamazdı.
Sonunda kulübeyi, ince ama inatçı bir ağlama doldurdu.
Samuel bebeği temiz bir battaniyeye sardı ve Clara’nın kollarına verdi.
“Bir kız,” dedi, sesi boğuk. “Bir kızın var.”
Clara, yüzü kızarmış o minicik yaratığa baktı. Kalbi sanki göğsünden çıkıp odanın içine yayılacak kadar büyüdü.
“Mükemmel,” diye fısıldadı.
Samuel sessizce geri çekildi, ikisine alan açtı.
“Adı ne?” diye sordu.
Clara uzun süre düşündü. Sonra söyledi:
“Umut.”
Samuel başını salladı. “Güzel isim.”
Bebek, Clara’nın başparmağını minicik eliyle yakaladı. Clara’nın gözleri doldu.
Samuel alçak sesle sordu: “İyi mi yaptık?”
Clara başını kaldırdı. Samuel’in yüzü yorgundu, gözleri kızarmıştı ama bakışında başka bir şey vardı: yerleşmiş bir amaç.
“İkimiz yaptık,” dedi Clara. “İkimiz.”
Bölüm 9 — Kış, Tamir ve Söz
Kasımda ilk kar yağdı.
O zamana kadar Samuel, eski ahırı toparlamıştı. Pulluk tamir edilmişti. Güney tarlası sürülmüş, kışlık hazırlık yapılmıştı. Tavşan ve geyik avlanmış, et tütsülenmiş, kulübe rüzgâra karşı güçlendirilmişti.
Clara, bunların hepsini kendi başına da yapabilirdi—belki.
Ama artık yapmak zorunda değildi.
Bir gece, ateşin başında otururlarken Umut, Samuel’in oyduğu ahşap beşikte uyuyordu. Clara, haftalardır dilinin ucunda duran soruyu sonunda sordu:
“Bahar gelince gidecek misin?”
Samuel ateş ışığında Clara’ya baktı. Yüzündeki çizgiler yumuşamış gibiydi.
“Gitmemi ister misin?” diye sordu.
Clara’nın sesi dürüst çıktı: “Hayır.”
Samuel, sanki karar zaten verilmiş gibi başını salladı. “O zaman gitmem.”
Clara’nın göğsündeki sıkışma gevşedi. O ânın ağırlığı, Clara’nın omuzlarından bir taş gibi indi.
Samuel’in gülümsemesi yamuktu ama gerçekti. “İyi,” dedi.
Clara da aynı kelimeyi fısıldadı: “İyi.”
Epilog — Bir Doların Hikâyesi
Yıllar sonra Umut, sorular sormaya başladığında, Clara ona hikâyeyi anlattı.
Açık artırma meydanını anlattı: demir kokusunu, tozu, insanların yüz çevirmesini. Bir doları anlattı: avucunda terle yumuşamış o tek banknotu. Üç adamı anlattı: kapıyı kıranları, camı patlatan kurşunu, masanın devrilişini.
Sonra Thomas’ı anlattı.
Umut’un hiç tanımadığı babasını.
Ve Samuel’i anlattı—Thomas’ın kardeşini. Kayıp bir parçanın, bir eve nasıl geri döndüğünü.
Umut gözlerini kocaman açarak dinledi. Sonra fısıldadı:
“Onu özlüyor musun? Babamı?”
Clara, dürüstçe başını salladı.
“Her gün,” dedi. “Ama… beni sana getirdi. Ve Samuel’i buraya getirdi. Böylece… bir yanıyla hâlâ burada.”
Umut bunu düşündü. Sonra odanın diğer yanında, kayışı onaran Samuel’e baktı.
“Sam Amca gerçekten amcam mı?” diye sordu.
Clara gülümsedi. “Evet,” dedi. “Gerçekten.”
Umut, kararlı bir çocuk ciddiyetiyle başını salladı. “Güzel,” dedi. “Sevdim.”
Clara, ateşin çıtırtısını dinledi. Dışarıda rüzgâr vadiyi dolaşıyordu. Gökyüzü gün batımında yaban ateşi rengine dönüyordu.
Ve kulübenin içinde, kanla, kayıpla ve sevgide bir araya gelmiş üç kişi, sıcak bir sessizliğin içinde oturuyordu.
Savaş bitmişti.
Hayaletler yerini bulmuştu.
Batı, bütün sertliğine rağmen onlara pahalı bir şey vermişti:
İkinci bir şans.