Bordo Bereli, Alman Albaydan tokat yedi ama sessizliği her şeyi başlattı
.
.
Sessizliğin Gücü: Bordo Bereli Arslan’ın Satranç Oyunu
Almanya’daki uluslararası askeri eğitim alanında, güneşin yakıcı ışığı beton zeminde titriyordu. Alan, dünyanın dört bir yanından gelen yüzlerce askerle doluydu. O gün, Türk Özel Kuvvetler Yüzbaşısı Arslan için sıradan bir eğitim günü gibi başlamıştı. Fakat birkaç saat sonra, bir yumruk ve bir sessizlik her şeyi değiştirecekti.
Alman Albay Klaus Rihter, iri cüssesiyle Arslan’ın karşısına dikildi. Bir anda, herkesin bakışları altında, Rihter’in yumruğu Arslan’ın yüzüne indi. Bordo beresi yana fırladı, dudağının kenarından ince bir kan çizgisi süzüldü. Eğitim alanı bir anda buz kesti. Rihter, “Gerçek savaşa hoş geldin!” diye alaycı bir şekilde fısıldadı.
Herkes Arslan’ın ya öfkeyle patlayacağını ya da utançla yere yıkılacağını bekliyordu. Ama Arslan sadece yavaşça eğildi, beresini aldı, üzerindeki tozu sildi, kanı temizledi ve dimdik doğruldu. Gözlerini Rihter’in donuk mavi gözlerine kilitledi. O an, güneş bile anlamını yitirmişti. Arslan’ın bakışlarında ne korku vardı ne de öfke. Sadece fırtına öncesi bir göl gibi ürkütücü bir dinginlik, dipsiz bir kuyu kadar derin bir metanet.

Tek bir kelime etmedi. O sessizlik, en ağır hakaretlerden, en şiddetli tehditlerden daha etkiliydi. Yavaş yavaş tüm alana yayıldı. Zafer kazanmış bir komutan edasıyla sırıtan Rihter, birden rahatsız oldu. Arslan’ın gözlerinde bir zayıflık görmek istemişti, ama karşısında çelikten bir iradeyle örülmüş görünmez bir duvar buldu. Afalladığını gizlemek için küçümseyici bir kahkaha attı ve arkasını dönüp uzaklaştı.
Birliğinden bazı subaylar zoraki güldü, ama onların neşesi ağır havada boğuldu. Biraz ötede duran genç Alman teğmen Lukas Weber, komutanının bu hareketinden utanç duyuyordu. Başını öne eğdi, diğer askerlerin suçlayıcı bakışlarından kaçmaya çalıştı. Komutanının bu hareketi askeri nezaketin ve onurun tüm yazılı olmayan kurallarını çiğnemişti. Ancak Lukas’ı asıl rahatsız eden, Arslan’ın tepkisiydi. Neden karşılık vermemişti? Neden bu kadar sakindi?
Arslan beresini tekrar başına taktı, nizami bir şekilde düzeltti ve hiçbir şey olmamış gibi birliğinin arasına döndü. Duruşu hâlâ dimdik, adımları kararlıydı. Sanki bir su damlası nehre karışmış gibi silah arkadaşlarının arasında kayboldu. Artık ilgi odağı değildi, ama varlığı, o sessiz ve vakur duruşu havanın moleküllerine sinmiş gibiydi.
Boğucu atmosferde fısıltılar başladı. Farklı dillerde, farklı tonlarda ama hepsi aynı şaşkınlığı ve kınamayı ifade eden mırıltılar. Çoğu, Türk subayının zayıf olduğu için sustuğunu düşünüyordu. Sadece Lukas, bu işte bir tuhaflık olduğunu sezdi. Göz ucuyla Arslan’a baktı. Yüzbaşı, bir sonraki talimatı veren eğitmene odaklanmıştı; yüzünde en ufak bir duygu belirtisi yoktu.
Bir insan böyle bir hakaret karşısında sessizliğe gömüldüğünde bu pes etmek miydi, yoksa ölümcül darbe için hazırlanmak mı? Lukas’ın zihninde bir şimşek gibi çaktı bu soru. Tekrar Rihter’e baktı. Komutanı hâlâ zafer sarhoşuydu, ama Lukas o kibirli bakışların ardında gizlenmeye çalışılan belli belirsiz bir endişe sezdi.
Eğitim günü sona erdi, ama kimse o olayı unutamıyordu. Askerler hem Arslan’a hem de Rihter’e bakmaktan kaçınıyor, aralarındaki mesafeyi koruyorlardı. O yumruk, farklı ülkelerden gelen birlikler arasındaki yapay dostluk köprüsünde görünmez ama derin bir çatlak oluşturmuştu. Bu artık sadece bir tatbikat değildi; kişisel bir meseleye dönüşmüştü.
O gece subay kulübünde herkes dostluk ve kardeşlik tiyatrosunu oynuyordu. Rihter, centilmen bir ev sahibi gibi kırmızı şarap kadehiyle anılarını anlatıyor, etrafındaki subayları etkiliyordu. Arslan ise barın yanında başka birliklerden subaylarla sohbet ediyordu. Gülümsüyor, başıyla onaylıyor, ara sıra su bardağından bir yudum alıyordu. Dudağındaki hafif şişlik kulübün ışığında neredeyse görünmüyordu.
Bir an Rihter’in bakışları bara doğru kaydı ve göz göze geldiler. Rihter meydan okuyan bir ifadeyle kadehini kaldırdı. Arslan, kusursuz bir nezaket gülümsemesiyle karşılık verdi ve su bardağını kaldırarak selama aldı. O an, Lukas için bir asır gibiydi. Arslan’ın bu sakinliği fazla kusursuzdu; yaklaşan bir tayfunun habercisi olan denizin aldatıcı sükuneti gibi.
Eğer Lukas barın kalın ahşap tezgahının arkasını görebilseydi, huzursuzluğunun nedenini anlardı. Arslan’ın bardak tutmayan sağ eli tezgahın altındaydı. Avucunda kehribardan yapılmış pürüzsüz taneleri olan bir tespih vardı. Parmakları tespihin tanelerini sıkıyordu; o kadar güçlü sıkıyordu ki parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Her sıkışta o yumruğu, Rihter’in alaycı bakışlarını yeniden yaşıyordu. Her gevşemede kendine öfkenin, düşmanın kurduğu en tehlikeli tuzak olduğunu söylüyordu.
Ertesi gün, eğitim alanında maskeler yeniden takılmıştı. Lukas, önceki geceden kalan huzursuzluk hissinden kurtulamıyordu. Komutanına olan sadakati ile Türk subayına karşı duyduğu vicdan azabı arasında gidip geliyordu. Daha dikkatli gözlemlemeye karar verdi.
Öğle yemeği arasında Lukas, Rihter’in tek başına tuvalete gittiğini gördü. Onu takip etti. Rihter cebinden bir ilaç şişesi çıkardı, birkaç hapı aceleyle yuttu. Elinin titrediğini fark etti. Aynada yorgun, acı dolu bir yüz vardı. Lukas, komutanının korkunç bir baskı altında olduğunu anladı. Dünkü hareket muhtemelen acı yüzünden yaşanmış bir anlık kontrol kaybıydı.
Öğleden sonra, komuta binasının ofis katından geçerken, Rihter’in bir iş kriziyle uğraştığına tanık oldu. Hatalı sevkiyat, teknik raporlar, milyonlarca dolarlık sözleşme… Komutanı, üstlerinin baskısı ile güçlü bir şirketin manipülasyonu arasında sıkışıp kalmış bir kurbandı. Lukas, merhametle karışık bir hayal kırıklığı hissetti.
O gece, veri arşivinde Rihter’in geçmişine dair raporlar buldu. İki yıl önce başarısız bir görev, hatalı teçhizat, şirketin baskısı… Her şey mantıklıydı. Artık Arslan’ın sessizliğinin intikam değil, bir strateji olduğunu düşünüyordu.
Ertesi sabah dinlenme saatinde Arslan’ı buldu. Bir ağacın gölgesinde tüfeğini temizliyordu. Lukas, “Yüzbaşı Arslan, sizinle birkaç dakika konuşabilir miyim?” dedi. Arslan başını kaldırdı, gözleri hâlâ durgundu. Lukas, komutanına duyduğu empatiyi, baskıları ve zorlukları anlattı. Arslan sessizce dinledi, sonra alçak bir sesle, “Yanlış yere yönlendirilmiş iyi niyet kayıtsızlıktan daha fazla zarar verebilir,” dedi. Ayağa kalktı, başıyla selam verdi ve ayrıldı.
Tam o sırada komuta binasında bir e-posta skandalı patladı. Arslan’ın, Rihter’e dair kin dolu bir e-posta gönderdiği iddia edildi. Herkes Arslan’ın suçlu olduğuna inandı. General Harrison’un karşısına çıkarıldı. Arslan, “O satırları yazdığımı inkar etmiyorum, ama onu asla göndermedim. Elinizdeki e-posta sahte,” dedi.
Arslan, e-postanın teknik detaylarını inceledi. “Bu e-posta bu sabah burada oluşturulmuş. 6 ay önce gönderilmiş gibi görünmesi için manipüle edilmiş. Birisi bana tuzak kurdu.” General Harrison, Rihter’e döndü. Albay, köşeye sıkıştı. Arslan, olayları birbirine bağladı; hatalı teçhizat, baskı, psikolojik test… Her şey bir satranç oyununun parçasıydı.
General Harrison, Rihter’i görevden aldı. Arslan’a teşekkür etti. Lukas, Arslan’ın planında bir araç olduğunu anladı. Aptal değildin, dedi Arslan ona. Hata, gerçeği bildiğin halde susmaktır.
O gün, Arslan odasında eşyalarını toplarken, satranç tahtasına tespihinin bir tanesini koydu. O ses, yeni bir oyunun başladığının ilanıydı.