Düğün Yatağında Ağlıyordu – Adam Diz Çöküp Ayaklarını Yıkadığında Herkesi Ağlattı!

Boncuklu Ayakkabılar: Sema’nın Seçimi
Kışın eşiğinde, rüzgârın sesi insanın aklını bile titrettiği zamanlarda bazı köylerde barış, kâğıtla değil insan bedeniyle mühürlenirdi. Bir tarafın kaybı, diğer tarafın kazanımı sayılırdı; bir kız, iki aile arasındaki öfkeye “kilit” olsun diye verilir, sonra da herkes kilidin pas tutmamasını umut ederdi.
Sema o kilidin adıydı.
Ve bu hikâye, bir “verilişin” içinden nasıl “seçilmişliğe” yüründüğünün hikâyesidir.
BÖLÜM I — DÜĞÜN ODASINDAKİ SESSİZLİK
Davul sesi kesildiğinde, evin içi bir anda ağırlaştı. Ziyafet bitmiş, konuklar dağılmış, kapıların önündeki ayak izleri rüzgârla silinmeye başlamıştı. Herkes gittiğinde geriye kalan şey, gürültünün boşluğunda büyüyen o tatsız sessizlikti.
Sema odanın köşesine büzülmüş oturuyordu. Üzerine giydirilen basit elbise, ona ait olmayan bir ten gibi duruyordu. Ayakkabılarını çıkarmamıştı. Yol boyunca ırmaklardan geçmişlerdi; deriler suyla sertleşmiş, sonra tekrar kuruyup çatlamıştı. Toz, çamur, kan kokusu… Hepsi ayakkabıların üstüne birikmiş, sanki Sema’nın geçmişini de tabanına yapıştırmıştı.
Gözlerini kaldırmıyordu.
Çünkü gözlerini kaldırırsa, “kime verildiğini” görmek zorunda kalacaktı.
Köyün ileri gelenleri, kış gelmeden çatışmalar dursun diye onu bir anlaşma gibi sunmuştu. Muhtarın sesi hâlâ kulağındaydı: “Direnme. Genç kızsın, hayatta kalırsın.” Ama Sema, “hayatta kalmanın” bazen yaşamakla aynı şey olmadığını biliyordu. Bazı günler hayatta kalmak, sadece nefes alıp vermek demekti; insanın içinin ise çoktan yanıp kül olması.
Babasının evi yakılmıştı. Elbiseleri yakılmıştı. Anıları yakılmıştı. O ateş, kış gelmeden sönmemişti; sadece başka bir biçime bürünmüştü: insanların gözündeki yargıya, fısıltıya, “barış bedeli” denilen o soğuk hesaplara.
Odanın içinde ateş yanıyordu. Derilerle örtülü basit yatağın yanında alevler titrek gölgeler yaratıyordu. Rüzgâr yapıyı sarsıyor, duvarların arasından ince bir uğultu üflüyordu.
Kapı açıldı.
Sema ilk anda “talimat” bekledi: Sert bir el, kaba bir söz, “eşin şunu yapar” diye başlayan bir gelenek listesi… Ama içeri giren adam sessizdi.
Avni’yi düğünde uzaktan görmüştü. Muhtarın yeğeni. Ne çok gençti ne de yaşlı görünüyordu. Omuzları geniş, vücudu güçlüydü; ama yüzü sertlikten yapılmış bir taş değildi. Siyah saçlarını ensesinde bir iple toplamıştı. Koyu gözleri sakindi—gürültü sevmeyen bir nehir gibi.
Avni Sema’ya baktı.
Ama Sema’nın bedenine değil. Yüzüne baktı. Gözlerine baktı. Açlıkla değil; merakla ve bir parça acıyla.
Bu bakış, Sema’nın nefesini daha da zorlaştırdı.
Çünkü acıma, bazen dayağın bile bırakamayacağı kadar derin iz bırakırdı.
Sema kendini tutamadı.
“Üzgünüm,” diye fısıldadı. Sesinde kırık bir şey vardı. “Biliyorum ki senin istediğin bu değil. Biliyorum… ben değilim.”
Bir an durdu. Gururunun kalan parçaları boğazına takıldı.
“Ben güzel değilim,” dedi. Bunu söylerken gözlerini kapatmak istedi; çünkü bu cümle, bir insanın kendini korumak için söylediği en zavallı cümlelerden biriydi. Ama o an, Sema’nın elinde başka bir kalkan yoktu.
Avni uzun süre kıpırdamadı.
Sonra, hiçbir şey söylemeden yavaşça Sema’ya yaklaştı.
Sema irkildi; refleksle geri çekildi. Ama Avni onun kollarını tutmadı. Belini kavramadı. Üstüne eğilmedi.
Avni diz çöktü.
Sanki dünyanın en doğal işiymiş gibi, Sema’nın sağ ayakkabısının bağcıklarına dokundu.
Sema dondu.
Deri, kuru bir iç çekişle çıktı. Ayağı kızarmıştı; su toplamış, kir içinde kalmıştı. Ateş ışığında o yorgun ayak, Sema’nın bütün yolculuğunun özeti gibi titriyordu.
Avni hiç bakmadan bezden bir parça aldı. Yatak yanındaki kaseye batırdı. Ve Sema’nın ayağını temizlemeye başladı.
Hareketleri yumuşaktı. Saygılıydı. Bir kez bile Sema’nın yüzüne bakmadı; sanki bakarsa, bunu bir üstünlük göstergesine dönüştürmekten korkuyordu.
Ne bir şey istedi.
Ne teşekkür bekledi.
Sadece, çizgilerin arasındaki kirleri temizledi. Su toplamış yere daha hafif dokundu. Sema’nın nefesi, bir süre sonra biraz düzeldi. Çünkü ilk kez biri ona “anlaşma” gibi değil, “insan” gibi davranıyordu.
Avni işi bitirdi. Bezi kenara koydu. Ayağa kalktı. Ateşe yöneldi ve Sema’ya alan bıraktı.
Sema, nemli ayağının yerde bıraktığı küçük ize bakıp durdu.
Kimse ayağını yıkamamıştı.
Hiç kimse.
O gece Sema uyumadı.
Ateş sönüp rüzgâr bir an sessizleştiğinde bile uyanıktı. Avni, yatağın öbür yanına ikinci bir battaniye serdi. Sema’ya dokunmadı, ama yakın olduğu için nefesini duyabiliyordu: düzenli, yavaş, sakin.
Sema emir bekledi. Talep bekledi. “Eşlik” denilen şeyin neye benzediğini anlatan kurallar bekledi.
Ama Avni sabaha karşı kalktı, kapıyı yumuşakça kapatıp çıktı.
Sema saatlerce oturdu. Kalsa mı, gitse mi?
Sonra bir kız geldi—yaşı Sema’ya yakındı. Uzun örgülüydü. Hiç konuşmadı. Sadece, yumuşak hayvan derisinden yapılmış bir giysiyi işaret etti. Sonra Sema’nın üzerindeki basit elbiseye baktı.
Sema boğazını yutkunarak temizledi.
“Bunu giymek zorunda mıyım?” diye fısıldadı.
Kız cevap vermeden çıktı.
Öğleden sonra Avni döndü. Sema yemek yememişti. Fazla hareket etmemişti. Ama sonunda o hayvan derisini giymişti; sanki eski yıpranmış bir deriye veda eder gibi, sessizce.
Avni ahşap bir tasla geldi. İçinden buhar çıkıyordu: fasulye, kabak, otlar… Sema’nın burnuna ilk kez “karnını doyuran” bir koku geldi.
Avni tası uzattı ve karşısına oturdu.
Sema yerken Avni’nin onu izlediğini hissediyordu. Bu, rahatsız ediciydi. Ama Avni’nin bakışında yargı yoktu. Sanki sözsüz bir şeyi anlamaya çalışıyordu: Sema’nın korkusunu mu, öfkesini mi, yoksa vazgeçmeyen bir yanını mı?
Sema dayanamadı.
“Beni istemiyorsun, değil mi?” dedi. Sesi titredi. “Bu senin seçimin değildi.”
Avni cevap vermedi. Ama bu kez gözlerini kaçırmadı.
Belindeki deri keseye uzandı. Bir şey çıkardı: küçük taşlardan yapılmış, zamanla yumuşatılmış bir kolye. Taşlar ırmak çakıllarına benziyordu; üzerinde ince, basit işlemeler vardı. Avni taşı Sema’nın avucuna koydu. Taşlar sıcak değildi aslında; ama Avni’nin beden ısısı onlara sinmişti.
“Kardeşim bunu evlilikten önce taşırdı,” dedi Avni. Sesi kanyon duvarlarından geçen rüzgâr gibiydi: alçak, derin. “Geçen kış öldü.”
Sema taşlara baktı.
“Neden bana veriyorsun?” dedi. “Sen beni bile tanımıyorsun.”
Avni bir süre sustu.
“Henüz değil,” dedi sonra. “Hepsi bu kadar.”
Kalktı ve çıktı.
Sema kolyeyi elinde tutarken kendini tuhaf hissetti. Sanki ilk kez biri ona “sahip olmak” için bir şey vermemişti; sanki “buradasın” demek için vermişti.
O gece taşları yatağının yanına koydu, aralarına ellerini sıkıştırdı ve uyudu.
Dünya değiştiğinden beri ilk kez uyudu.
BÖLÜM II — EMİNE’NİN SÖZÜ VE KADINLARIN ÇEMBERİ
Üçüncü günün sabahı Avni yoktu. Sadece kısa bir söz bırakmıştı: “Kuzey yoluna iki gün.”
Sema sabah boyunca ne yapacağını bilmeden oturdu. Suyu getirdi. Ateşi yaktı. Ama içi, sanki boş bir kap gibi yankılandı.
Öğleye doğru yaşlı bir kadın geldi. Kum renginde giysiler giyiyordu. Yüzü ağaç kabuğu gibi derin çizgilerle doluydu. Gözleri ne sertti ne de yumuşak; sadece dikkatliydi.
“Ben Emine,” dedi. Sesi sakindi. “Avni’nin yanında yaşayan sensin.”
Sema başını salladı.
Emine odanın içine şöyle bir baktı; yatağa, kaseye, köşede duran ayakkabılara… sonra Sema’nın yüzüne.
“Bizim soframızdan yersin,” dedi. “Bizim ocağın başında uyursun.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Ama henüz bizden değilsin,” dedi Emine. “Aramızda değilsin.”
Sema’nın içine utanç doldu. Korku değildi; daha keskin bir şeydi bu. Ne olduğumu bilmeden nasıl ait olurum?
“Ne yapacağımı bilmiyorum,” dedi. “Burada kim olduğumu da…”
Emine hemen cevap vermedi. Belindeki bağı çözdü. Avucuna eski bir yüzük aldı; boncuklarla işlenmişti. Yılların izi, metalin üzerine sanki parmak izi gibi yerleşmişti. Emine yüzüğü Sema’nın avucuna bıraktı.
“Yarın kadınlarla oturursun,” dedi. “İstersen.”
Sema yüzüğe baktı; toprak rengindeydi.
Emine devam etti: “Kimse seni zorlamaz. Ama insan çok susarsa içi kurur.”
Ve gitti.
Gece Avni döndüğünde Sema yüzüğü hâlâ avucunda tutuyordu.
“Yarın kadınlarla oturacağım,” dedi Sema. Cümle kısaydı ama içinde yeni bir şey vardı: bir irade.
Avni başını kaldırdı.
“Ama isteyip istemediğimi bilmiyorum,” dedi Sema. “İçim karışık.”
Avni bir an durdu.
“İstersen gidersin,” dedi. “İstemezsen gitmezsin. Burası senin seçimin.”
Bu cümle Sema’nın içine bir taş gibi düştü. Ağırdı ama gerçekti. Çünkü Sema “seçim” kelimesini uzun zamandır duymamıştı.
Ertesi sabah güneş yumuşak vuruyordu. Sema, yüzüğü elinde tutarak köyün içinden geçti. Çocuk sesleri, kaynayan su kokusu, odun dumanı… hepsi birbirine karışıyordu.
Büyük ağacın altında kadınlar oturuyordu. Bacakları çapraz, elleri çalışıyordu: boncuk diziyor, tahıl öğütüyor, lif büküyorlardı. Sema gelince kimse başını kaldırmadı ama onun varlığını hissettiler.
Sema kenarda durdu. Tereddüt etti.
Tam geri dönecekken küçük bir kız ayağa kalktı—beş yaşlarında. Saçları iki örgülüydü. Yüzü güneş gibi gülümsüyordu. Hiç konuşmadan Sema’nın elini tuttu.
Çember açıldı.
Sema oturdu.
Bir tören yoktu. “Hoş geldin” yoktu. Tanışma yoktu. Sadece yan yana oturan bedenlerin içinde büyüyen sessiz bir güven vardı.
Emine de oradaydı. Yanında keskin bakışlı, yirmili yaşlarında bir kız oturuyordu. Boynunda çakıl taşından yapılmış bir kolye vardı.
“Elif,” dedi kız, kısaca.
Sonra başını eğip Sema’ya baktı. “Yalnız mısın?”
Sema boğazında düğümle başını kaldırdı. “Hayır,” dedi fısıldayarak. Bu “hayır” bir gerçeğin değil, bir ihtiyacın cümlesiydi.
Elif başını salladı. “Avni iyi bir adam. Bu iyi olur.”
Elindeki ipliği Sema’ya uzattı.
Sema ne yapması gerektiğini anladı ve ipliği saygıyla aldı.
Saatler geçti. Kimse zamanı saymadı. Kuş sesleri arttı. Elif yanında oturdu; konuşarak değil, göstererek öğretti.
Önce boncuk dizmeyi.
Sonra bez işini.
Sonra, tam Sema ellerinin titremesini kontrol etmeyi öğrenirken, hamile bir kadın Sema’nın kucağına bir bebek bıraktı. Tek kelime etmedi.
Sema’nın kalbi hızlandı. Bebek göğsüne yaslandı; sanki yeri orasıymış gibi.
Sema elini çekmedi.
Güneş batarken Emine ayağa kalktı.
“Yarın yine gelirsin,” dedi Sema’ya. Sorar gibi değil; biliyormuş gibi.
Sema başını salladı. Boğazındaki düğüm ağlamak değildi; yıllardır biriktirilmiş bir hissin çözülmeye başlamasıydı.
Barınağa dönerken Elif’in verdiği renkli bez elinde sıcak duruyordu.
O gece, Avni dönmeden önce Sema karanlığa fısıldadı:
“Teşekkür ederim, Avni. Gittiğin için… onları bulabildiğim için.”
Sema bunu kendine mi söyledi, yoksa duvarlara mı, bilmiyordu.
Ama o söz, Avni’nin içinde bir şeyi yerinden oynattı.
BÖLÜM III — DÖNÜŞ, IRMAK VE YARIM KALMIŞ EV
Sabah olduğunda Sema’nın ayakkabıları kapının önünde temizlenmiş, yan yana duruyordu. Sanki bekler gibiydiler.
Üç gün geçti.
Avni hâlâ dönmemişti.
Sema her sabah kadınlarla oturdu. Boncuk dizdi. Elif’ten öğrendi. Çocuklarla oynadı. Emine uzaktan sessizce izledi. Bir şey söylemiyordu ama Sema’nın artık “nasıl duracağını” bildiğini görüyordu.
Yine de Sema’nın aklı Avni’deydi.
Nerede olduğunu merak ediyordu; çünkü merak, bazen sevginin ilk gölgesiydi.
Dördüncü gün öğleden sonra ırmağa gitti. Bezleri yıkamak için taşın üstüne çömeldi. Suya daldırdı, sıktı, tekrar daldırdı. Irmak soğuktu; su, parmaklarını uyuşturuyordu.
Tam o sırada ağaçların arasından biri çıktı.
Sakin adımlarla.
Tanıdık bir gölgeydi.
Avni.
Sema olduğu yerde kaldı. Onun yaklaşmasını bekledi. Avni ırmağın kıyısında durdu. Hiçbir şey söylemedi. Eğildi; su kabını doldurmaya başladı.
Sema da konuşmadı.
İkisi de suskun kaldı. Bu suskunluk eski günlerdeki gibi ağır değildi. İçinde bir tür saygı vardı: sözlerin aceleye gelmemesi, güvenin zorlanmaması.
Bir süre sonra Avni ayağa kalktı. Sema’nın yanına yürüdü. Adımlarını hafifletti—sanki onu ürkütmek istemiyordu.
“Kadınlarla oturdum,” dedi Sema. Sesi artık daha doğaldı.
Avni’nin dudaklarında küçük bir gülümseme belirdi. Kısa ama içtendi.
“Güzel,” dedi.
Birlikte yürümeye başladılar. Yol uzadıkça açıldı. Avni’nin adımları sakin, Sema’nınki hafif ama kararlıydı.
Bir süre sonra yol genişledi.
Önlerinde açık bir alan belirdi.
Orada yarım kalmış bir ahşap yapı duruyordu. Kirişleri yerleştirilmişti. Işık içinden geçiyordu; sanki çatısı yok diye gökyüzü evi şimdiden sahiplenmişti.
Sema durdu.
“Bunu kimin için yapıyorsun?” diye sordu.
Avni ona bakmadan konuştu.
“Burada kalırsan senin için,” dedi. “Kış bitmeden çatıyı kapatırız. O zaman bu ev bizim olur.”
Sema’nın nefesi kesildi.
“Ya kalmazsam?” diye sordu. Bu soru, hem korku hem de dürüstlüktü.
Avni durdu. Sema’ya baktı.
“O zaman tek başıma tamamlarım,” dedi.
Sözlerinde kırgınlık yoktu. Yalnızca kabul vardı. Sema o kabulün içinde bir şey gördü: Avni onu “tutmak” istemiyordu, “hapsetmek” istemiyordu. O sadece, Sema kalırsa ona yer açmaya hazırlanıyordu.
Sema ahşap kirişlere baktı. Bir gün evi olabilecek yere. Işığın içine düşen tozlara. Ve içinde, uzun zamandır ilk kez net bir cümle belirdi.
“Kalmak istiyorum,” dedi. Sesi titredi ama kaçış yoktu.
Avni başını salladı. Bu bir izin değil; bir kabullenişti.
“Şimdi yine gitmem gerekiyor,” dedi Avni. “Batı yoluna… bir şey almaya.”
“Ne alacaksın?” diye sordu Sema.
Avni belinden bir bez çıkardı ve içindekileri gösterdi.
Boncuklarla işlenmiş, deri bir çift ayakkabı.
Henüz tamamlanmamıştı ama ustalığı belliydi. Dikişleri sık, desenleri sakindi; gösteriş değil, emek kokuyordu.
“Kardeşime yaptırdım,” dedi Avni. “Yanımda yürüyen, burada benimle kalan bir kadın için.”
Sema ayakkabılara baktı.
“Bunları benim için mi yaptırdın?” diye sordu.
Avni gözlerini ona çevirdi.
“Geçen kış kardeşimi kaybettim,” dedi. “Ondan kalan kolyeyi sana verdim. Şimdi bunları yaptırdım. Çünkü… seni burada istiyorum.”
Sema’nın gözleri doldu. Bu, ağlamak değildi. Daha çok… içindeki parçaların yavaş yavaş yerli yerine oturması gibiydi.
“Avni,” dedi.
“Evet.”
“Benimle kalmanı gerçekten istiyor musun?” diye sordu Sema. Bu soru, Sema’nın ilk kez kendi değerini sormasıydı.
Avni cevap vermedi.
Eğildi.
Sema’nın ayağını tuttu. Eski ayakkabıyı çıkardı. Yeni boncuklu ayakkabıyı giydirdi.
“Burada yürüsün,” dedi. “Bu toprağa bassın diye.”
Sema ayağa kalktı. Ayağı yere daha sağlam basıyordu. Sanki tabanındaki yorgunluk, bir an için hafiflemişti.
Avni başını kaldırdı.
“Seninle bir hayat kurmak istiyorum,” dedi. “Bunun için buradayım.”
El ele tutuşmadılar.
Ama aynı yönde, yan yana yürüdüler.
BÖLÜM IV — AYAKLARI YIKAYAN ADAM VE “BİZDEN” OLMAK
O gece barınağa döndüklerinde Sema ayakkabılarını uzun süre çıkarmadı. Oturdu. Boncuklu desenlere baktı. Her boncuk, bir söz gibi duruyordu: “Buradasın.”
Avni suyu ısıttı. Bir tas getirdi.
“Ayağın yorulmuş,” dedi.
“Evet,” dedi Sema.
Avni diz çöktü.
Ilık suyla Sema’nın ayaklarını yıkadı. Dokunuşları sakindi; incitmeden. İlk geceki gibiydi ama bu kez Sema’nın içinde o buzlu bekleyiş yoktu. Çünkü artık ne olduğunu biliyordu: Bu, sahip olmak değildi. Bu, bir insanın bir başka insana “ben seni aşağı görmüyorum” deme biçimiydi.
Sema eğildi. Avni’nin yüzünü iki eliyle tuttu.
“Ben de seninle kalmak istiyorum,” dedi yavaşça.
Avni gözlerini kapadı. Yüzü gevşedi—rahat, güvenli.
O gece uyku daha erken geldi.
Kış o yıl sert geldi. Kar iki kez ağır yağdı. Rüzgâr keskin esti. Ağaçlar buz tuttu. Ama Sema sabahları Avni’nin yanında uyandığında battaniyeler soğuktan sertleşmiş olsa bile içleri sıcaktı.
Aylar geçti.
Sema köyün dilini daha iyi öğrendi. Kadınları tanıdı. Boncuk işinden bez dokumaya geçti. Zeynep adında bir kadın ona deri işlemeyi öğretti. Elif ona ipliği nasıl daha sağlam bükebileceğini gösterdi. Çocuklar Sema’yı artık “yabancı” gibi koklamıyordu; kucağına gelip oturuyorlardı.
Bir gün Emine kapıda durdu. Sema’nın yüzüne baktı, sonra başını salladı.
“Artık bizdensin,” dedi.
Bu söz, Sema’nın içinde bir kapı açtı. Çünkü “bizden olmak” bir kâğıt imzası değildi. Bir gece kalmak değildi. İnsanların gözlerinin değişmesiydi; Sema’ya “yük” değil “komşu” gibi bakmalarıydı.
Avni bu arada yarım kalan evin çatısını hazırlamaya başlamıştı. Kereste taşıyor, kirişleri bağlıyordu. Sema birkaç kez yanına gitti. Alet uzattı. Sessizce yanında durdu.
Bu, konuşmadan yapılan bir ortaklıktı.
Sadece var olmak yetiyordu.
Bir sabah Emine geldi.
“Muhtar seni çağırıyor,” dedi.
Sema’nın kalbi hızlandı. Eski korkular, soğuğun içinden çıkıp tekrar eline dokundu.
Ateşin etrafında beş yaşlı adam oturuyordu. Ortalarında Hasan Dede vardı. Avni kenarda duruyordu; konuşmuyor, dinliyordu.
Hasan Dede Sema’ya baktı.
“Sizi izledik,” dedi. “Şimdi soruyorum: Sen kendini burada nasıl görüyorsun?”
Sema bu sorunun hafif olmadığını anladı. Bu, “kalabilir misin?” sorusu değildi sadece. Bu, “kim olacaksın?” sorusuydu.
Sema derin bir nefes aldı.
“Buraya getirilmiştim,” dedi sakin ama net bir sesle. “Barış için… bir emanet gibi.”
Kısa bir duraklama.
“Ama burada kadınlar bana yer açtı,” dedi. “Çocuklar beni sahiplendi.”
Avni’ye baktı. Avni’nin yüzünde kıpırtısız bir dikkat vardı.
“Avni beni zorlamadı,” dedi Sema. “Sabır gösterdi. Bana insan olduğumu hissettirdi.”
Hasan Dede gözünü kırpmadı. Ateş çıtırdadı.
Sema devam etti:
“Ben artık burada kalmak istiyorum,” dedi. “Misafir olarak değil. Yük olarak değil. Ev sahibi olarak.”
Sonra ekledi, çünkü saygı, bazen cümlenin sonuna eklenen küçük bir taş gibidir:
“Eğer kabul ederseniz.”
Erkekler sessizdi. Bir süre yalnızca ateşin sesi duyuldu.
Sonra Hasan Dede başını salladı.
“O halde sen artık yabancı değilsin,” dedi.
Kimse itiraz etmedi.
Sema derin bir nefes aldı. Göğsünün içinde yıllardır sıkışmış bir şey, ilk kez biraz gevşedi.
Avni’ye baktı. Avni başını hafifçe eğip kaldırdı. Sessiz bir onaydı.
O akşam köyde yemek verildi. Çocuklar oynadı. Kadınlar şarkı söyledi. Sema ateşin yanında durdu; Elif’in verdiği bez üstündeydi, Emine’nin boncuklu kolyesi boynundaydı.
Avni eti kesti, Sema’nın önüne koydu.
Gösteriş yoktu.
Sadece paylaşmak vardı.
BÖLÜM V — ÇATI, YÜZÜK VE SEÇİLEN BİRLİK
Gece yıldızlar çıktığında Sema ve Avni yan yana bir taşın üzerine oturdu. Rüzgâr yumuşamıştı; gökyüzü, kışın sertliğini bir anlığına unutmuş gibiydi.
“Çatı bahar başında biter,” dedi Avni. “Sonra köy önünde bir araya gelinir.”
“Bu ne demek?” diye sordu Sema.
“Herkesin bildiği, kabul ettiği bir birlik,” dedi Avni. “Hayatı birlikte kurmak.”
Sonra durdu, Sema’ya baktı.
“Bunu istiyor musun?”
Sema elini Avni’nin elinin üzerine koydu. İlk kez o başlatmıştı; ilk kez bir adımı “korkudan” değil “istekten” atıyordu.
“İstiyorum,” dedi.
Bahar erken geldi. Kar çekildi, toprak kokusu geri döndü. Çatı tamamlandı. Köy meydanında ateş yakıldı. Hasan Dede dua etti. Emine’nin verdiği yüzük Sema’nın parmağına takıldı. Avni’nin kardeşinden kalan taşlı kolye boynuna asıldı. Bileklerine kırmızı bir ip bağlandı.
Sessiz ama derin bir gelenekti bu.
Kimse bağırmadı. Ama gözler doldu.
Gece, artık o barınak değil; onların yuvasıydı.
Avni yine su ısıttı, tası getirdi, diz çöktü.
“Hep böyle mi yapacaksın?” diye sordu Sema, gülümsemesiyle.
“Sen nasıl olursan ol,” dedi Avni. “Saygıyı hak ediyorsun.”
Sema ayağını uzattı.
Avni yıkadı.
İlk geceki gibiydi ama bu kez ellerinde tereddüt yoktu; Sema’nın içinde de bekleyiş yoktu.
Işık sönerken Sema Avni’nin yüzüne dokundu.
“Beni gerçekten seçtin,” dedi. “Bunu hissettiriyorsun.”
Avni gözlerini açtı. Sesi, artık yalnız rüzgâr gibi değil; ev gibi geldi.
“Seni sevdim,” dedi. “Ve sen de beni seçtin. Bu yeter.”
Dışarıda köy uyuyordu. İçeride iki insan yan yanaydı.
Sema sabah uyandığında Avni hâlâ yanındaydı.
İlk kez beklemek yoktu.
Güneş yükselirken Sema Avni’nin saçlarını parmaklarıyla düzeltti.
“Günaydın,” dedi.
“Günaydın,” dedi Avni.
Gülümsemesi açıktı. Saklanmıyordu.
Sema o an anladı:
O buraya “verilmemişti.”
O, önce kendini seçmişti. Sonra da—sabırla, saygıyla ve küçük iyiliklerle—ait olmayı öğrenmişti.
Ve artık, boncuklu ayakkabılarla yürüdüğü bu toprakta, kendi adımlarıyla duruyordu.