TEMİZLİKÇİ PİYANOYA OTURDU, HERKES GÜLDÜ. AMA SONRA…
.
.
İstanbul’un kalbinde, tarihi Per Palas Oteli’nin göz kamaştırıcı avizeleri zemindeki mermerlerin üzerinde parıldıyordu. Akşamın erken saatlerinde salon, şık takımlar içinde misafirlerle dolmuş, şampanya kadehleri tokuşturuluyordu. Herkes kendi dünyasında, bir köşede sessizce süzülen yaşlı bir kadını fark etmiyordu. Elif Hanım, gümüşe çalan saçları sıkı bir topuzla toplanmış, belindeki hafif kamburluk yılların yükünü anlatıyordu. Elinde bir bez, sabırla piyanonun parlak yüzeyini temizliyordu.
Etrafındakiler için Elif yalnızca bir gölgeydi. Pahalı parfümlerinin izini bırakarak yürüyenler onun varlığını fark etmiyordu bile. Ama Elif, piyanonun tuşlarına baktığında başka bir şey görüyordu. Eskimiş, aşınmış tuşlar, parmakların yıllarca dokunup eskittiği siyah ve beyaz tuşlar, onun geçmişinden bir fısıltı gibiydi. O piyano sadece bir eşya değildi, geçmişten bir yankıydı.
Bir anda kapılar açıldı ve içeri bir grup genç iş adamı girdi. Hepsi gülüşerek ağır adımlarla ilerlerken pahalı saatlerini gösterişle masaya bıraktılar. En önde yürüyen, siyah takım elbisesinin içinde kendinden emin bir tavır sergileyen Sarper Bey’di. Müzik dünyasında adından sıkça söz ettiren bir yapımcıydı. Gözleri hemen piyanoya takıldı ve alaycı bir gülümsemeyle yaklaştı.
“Şuna bakın,” dedi arkadaşlarına dönerek, “bu piyano bir servet değerinde ve kim temizliyor? İşte hayatın ironisi.” Yanındakiler kahkahalarla gülüşürken Elif başını eğdi. Ancak içindeki o eski sızı bir an için geri döndü. Aklına eski bir konser salonu, ışıklar, alkışlar ve gazete manşetleri geldi: “Harika bir yetenek Elif Gürsoy, Türkiye’nin yeni yıldızı…” Şimdi ise burada herkesin gözünde bir hiçti.

Sarper gözlerini kısmış ona bakıyordu. “Hanımefendi,” dedi alayla, “sizce bir piyanonun tuşları arasındaki farkı anlayabilir misiniz?” Salonun köşelerinde fısıltılar duyulmaya başladı. Elif derin bir nefes aldı, gözleri tuşlara kilitlendi. Ellerini hafifçe piyanonun üzerine koydu ve kimsenin beklemediği bir şey yaptı. Sandalyesine oturdu, sırtını dikleştirdi ve nota bastı.
Salon bir anda sessizliğe büründü. İlk birkaç nota salona yayıldığında herkesin yüzündeki alaycı ifade dondu. Melodi derin ve hüzünlüydü, yılların özlemi, acısı ve kaybolan umutlarıyla doluydu. Parmakları tuşlarda dans ederken Elif’in yüzüne hafif bir huzur geldi. O an zaman durmuş gibiydi. Gözleri dolu dolu olan birkaç kişi başlarını eğdi, bazıları ise hayret içinde birbirine baktı. Alaycı gülümsemeler çoktan yok olmuştu.
Müziğin son notası salonda yankılandığında bir sessizlik çöktü. Bir süre kimse konuşmadı. Derken kalabalığın arasından bir ses yankılandı: “Bu gerçek olamaz…” Elif’in elleri titredi, sesi tanımıştı ama dönüp bakmaya cesaret edemedi. Yıllardır sakladığı geçmişi artık peşini bırakmıyordu. İnsanların bakışları, fısıltıları üzerine çökerken eldivenli ellerini dizlerine koydu ve başını eğdi.
Sarper nihayet sessizliği bozdu. Ama bu sefer sesi daha ciddiydi: “Hanımefendi, siz… siz kimsiniz?” Elif gözlerini piyanodan ayırmadan hafifçe gülümsedi, ancak gözlerindeki yaşları saklayamadı. O anda otelin yöneticisi hızla içeri girdi, kafası karışmış ve endişeli görünüyordu. “Hanımefendi,” dedi titrek bir sesle, “lütfen benimle gelin.”
Elif’in ayakları Per Palas’ın uzun ve ihtişamlı koridorlarında yankılanıyordu. Eskimiş halılar, zamanla aşınmış desenleriyle hâlâ eski günlerin görkemini taşıyordu. Ama Elif için bu koridorlar birer hatıra tüneliydi. Her adımında geçmişinin gölgeleri peşinden sürükleniyor, o yıllar önce bu otelde yalnızca bir misafir değildi; bu koridorlar onun zaferlerine, hayal kırıklıklarına ve unutulmaya yüz tutmuş bir hikâyeye tanıklık etmişti.
Otel yöneticisi onu bir yan kapıdan içeri aldı. Geniş pencerelerle çevrili şık bir odada durdular. Masanın arkasında oturan adam gözlüğünü çıkartıp Elif’e dikkatlice baktı. Yüzünde karışık duygular vardı; bir yanda hayret, diğer yanda belirsiz bir endişe. “Elif Hanım,” dedi nazik ama temkinli bir ses tonuyla, “biz sizi daha önce tanımadık. Sizin hakkınızda bazı şeyler duyduk ama kim olduğunuzu anlatmanız gerekiyor.”
Elif gözlerini kaçırdı, ellerini önünde birleştirdi, parmaklarını birbirine geçirerek sıkıca tuttu. Yıllardır kaçındığı bir gerçek şimdi gözlerinin önündeydi. “Neyi bilmek istiyorsunuz?” diye sordu sesi yumuşak ama kararlıydı.
Adam eğildi, “Gerçekten kim olduğunuzu bilmek istiyoruz.”
Elif iç çekti, pencerenin dışına baktı. İstanbul’un kalabalığı geceye doğru usulca akıyordu. Boğazın uzaklarda titreyen ışıkları ona geçmişini hatırlattı. Ama bu geçmiş tatlı değildi. “Ben bir zamanlar Elif Gürsoy’dum. Uluslararası yarışmalarda ödüller kazanan, büyük salonlarda sahne alan, ama aniden ortadan kaybolan genç bir yetenek… Şimdi ise karşınızda elleri temizlik bezine sarılmış yaşlı bir kadın olarak duruyorum.”
Odanın kapısının hemen dışından bir silüet belirdi. Ayşe, Elif’in kızı, yüzünde endişe ve biraz da öfkeyle içeri daldı. “Anne,” dedi sert bir sesle, “burada ne yapıyorsun?” Elif, Ayşe’nin gözlerindeki korkuyu okuyordu; onun geçmişi kızının utancıydı. Ayşe’nin yüzündeki gerilim açıkça belliydi. Genç kadın, annesinin gerçek kimliğinin ortaya çıkmasını hiç istemiyordu.
“Beni merak etme kızım,” dedi Elif nazikçe, “sadece eski bir dostla konuşuyorum.” Ama Ayşe’nin gözleri masadaki adamlara çevrildi, sesi alçaldı ama keskinliğini koruyordu. “Annemi rahat bırakın. O sadece bir işçi, başka bir şey değil.”
Otel müdürü başını iki yana salladı. “Ayşe Hanım, biz sadece Elif Hanım’ı sorumlu olduğum personelden biri olarak kabul edin…” diye sözünü kesti Ayşe: “Kim olduğunu bilmenize gerek yok.”
Elif’in kalbi sızladı. Kendi kızı bile geçmişin ortaya çıkmasını istemiyordu. O an bir zamanlar sahnelerin yıldızı olan Elif Gürsoy’un gerçekten yok olduğunu hissetti. Kendi kanından olan bile onun gerçeğinden korkuyordu.
Ayşe annesini kolundan tutup hızla dışarı çıkarırken koridorda fısıldaşmalar başladı. Elif’in içi titriyordu ama başını dik tuttu. Geçmiş ne kadar saklanmaya çalışılsa da gün ışığına çıkmanın bir yolunu her zaman buluyordu. Koridor boyunca yürürken karşılarına Sarper çıktı. Yüzünde bu sefer alaydan eser yoktu. Elif’e doğru adım attı ve bir kartvizit uzattı. “Beni ara,” dedi sesi ciddi ve beklenmedik bir şekilde yumuşaktı. “Sanırım anlatacağınız bir hikaye var.” Elif kartı aldı, sessizce başını salladı ve yürümeye devam etti.
O gece Elif yatağına uzandığında kartviziti avucunda sımsıkı tuttu. İçinde bir fırtına kopuyordu. Geçmişini gerçekten gömmüş müydü, yoksa bir yanardağ gibi yıllardır içinde mi saklıyordu? O sırada bir zarf kapının altından sessizce içeri süzüldü. Elif doğrulup aldı ve titreyen ellerle açtı. İçinde sararmış bir fotoğraf ve küçük bir not vardı: “Bir zamanlar sahne senindi. Hâlâ olabilir mi?” Fotoğrafta genç Elif vardı; sahnede, ışıkların altında parlayan gözleri doldu.
Sabaha karşı uykusuz gözlerle pencerenin kenarında oturuyordu. İstanbul’un sokakları gün ağarırken sessizdi. Elinde tuttuğu eski fotoğrafın köşeleri yıpranmış, üzerindeki görüntü ise bir zamanlar sahip olduğu ihtişamın solgun bir hatırasıydı. Sahnenin ihtişamı, piyanosunun başındaki gururlu duruşu; ama şimdi elleri buruşmuş ve yılların ağırlığını taşıyan bu kadın sadece bir temizlikçiydi.
Ertesi sabah otelde işler her zamanki gibi devam ediyordu. Elif süpürgenin sapına tutunarak koridorları temizlerken kulakları fısıldaşmalarla doluydu. Lobideki olayın etkisi hâlâ sürüyordu. Personelden bazıları onun gerçekten ünlü bir piyanist olduğuna inanmıyor, bazıları ise geçmişiyle ilgili tahminler yürütüyordu. Ancak en beklenmedik olay öğleden sonra gerçekleşti. Otelin zengin müşterilerinden biri olan Vedat Bey, Elif’i lobide gördüğünde duraksadı. “Hanımefendi,” dedi dikkatlice inceleyerek, “Bir yerden tanıyor olmalıyım… Elif Gürsoy değil misiniz? Yıllar önce Boğaziçi Filarmoni’de dinlemiştim sizi.”
Salondaki konuşmalar kesildi. Elif’in kanı donmuştu. Sarper Bey ve birkaç müşteri dönüp onlara bakıyordu. Ayşe’nin sesi tiz ve öfkeli bir fısıltıyla geldi: “Anne, lütfen çık! Çık buradan!” Ama artık çok geçti. Vedat Bey gözlerinde hayranlık ve şaşkınlıkla devam ediyordu: “Siz ortadan kaybolmuştunuz. Ne oldu size?”
Elif’in gözleri doldu ama cevap vermek yerine sadece başını eğdi. Geriye dönmek istemiyordu. Ancak Sarper bir adım daha attı ve alayla sordu: “Bize bir konser vermek ister misiniz Elif Hanım? Eminim hâlâ iyi çalarsınız.” Ayşe’nin elleri yumruk haline geldi: “Bırakın annemi rahat!” dedi. Ama Elif içindeki bir dürtüye engel olamıyordu. Tüm gözler üzerinde, derin bir nefes aldı ve yavaşça piyanoya doğru yürüdü.
Ellerini tuşların üzerine koydu ama bu kez bir anlık tereddüt yaşadı. Yıllardır dokunmadığı bu tuşlar hâlâ ona ait miydi? O ilk nota salona yayıldığında herkes nefesini tuttu. Melodi yükseldikçe Elif’in parmakları eski güvenini kazandı. Bir zamanlar kapalı olan bir kapı hafifçe aralanıyor, kalbinin yaraları notalara dökülüyordu.
Melodi bittiğinde salon derin bir sessizliğe büründü. Kimse kıpırdamadı ama Elif’in gözleri dolmuş, parmakları titriyordu. Artık geri dönüş yoktu. Sarper yavaşça alkışlamaya başladı: “İşte bu, işte yetenek!” dedi etkileyici bir ifadeyle. “Elif Hanım, sizi yeniden sahnede görmek isteriz.”
Ayşe koşarak yanına geldi ve boynuna sarıldı: “Anne, bunu başardın!” Mehmet ise kalabalığın içinden ağır adımlarla yaklaştı. Suratında o sinsi gülümsemesi hâlâ duruyordu. Eğildi ve fısıldadı: “Geçmişini silemezsin.” Elif derin bir nefes alarak ona döndü ve gözlerinin içine baktı: “Ben geçmişimi silmeye çalışmıyorum Mehmet. Ama senin beni kontrol etmene de izin vermeyeceğim.”
O gece Elif odasına döndüğünde aynaya baktı. Karşısında gördüğü kadın yıllar sonra tekrar özgürlüğünü kazanmaya başlamıştı. Ve biliyordu ki, gerçek savaşın sadece başlangıcıydı. Oturduğu sandalyede piyanonun eski notalarını açtı ve fısıldadı: “Bu kez benim hikayemi ben yazacağım.”
Son