Babası Onu Dayısına Sattı, Annesini Öldüren Sırrı Yıllar Sonra Öğrendi!

Babası Onu Dayısına Sattı, Annesini Öldüren Sırrı Yıllar Sonra Öğrendi!

Kırık Yürekler Dağında

Güneş Kızıldağ yaylasının üzerine bir lanet gibi çökmüştü o sabah. Bozkır çatlamış, rüzgar kuru otları savuruyordu. Halil Ağa’nın konağının meşe kapısı gıcırdadığında içerideki sessizlik dışarıdaki fırtınadan daha ağırdı. Sevda babasının odasında duruyordu. 22 yaşındaydı ama omuzlarında yüzyıllık bir yorgunluk vardı. Elleri önünde kenetli, gözleri yere dikili. Üzerindeki soluk mavi entari annesinden kalan tek şeydi. Kumaş eskimiş, yırtıklar dikilmişti. Ama Sevda onu bir zırh gibi taşıyordu.

Halil Ağa ayağa kalktı. 60 yaşında, saçları kireç beyazı, yüzü meşe kabuğu gibi sertleşmiş bir adamdı. Gözlerinde ne sevgi ne acıma vardı. Sadece hesap. “Karar verdim.” dedi. Sesi kuru, tok. “Yarın sabah Kuzey Obası’na gideceksin.” Sevda başını kaldırdı. Kalbinde bir şey kırıldı ama yüzüne yansımadı. Yıllardır kırılmayı öğrenmişti. Baba, “Baba değil.” Halil Ağa masaya vurdu. “Sen bu ailenin yüz karasısın. Kocasız gebe kaldın. Çocuğu düşürdün. Köy seni lanetli sayıyor. Beni rezil ettin.”

Sevda’nın gözleri doldu ama tek damla yaş düşürmedi. Düşürmeyecekti. “O çocuk,” dedi titrek bir sesle, “benim suçum değildi. Biliyorsun bunu.” Halil Ağa döndü, pencereden dışarı baktı. Bozkır’da toz bulutları ufukta dans ediyordu. “Bildiğim tek şey,” dedi soğukça, “Cemal Ağa’nın adamları seni istedi. 6 at, 20 koyun, 10 torba buğday. Bu aile için yeterli.”

Sevda dizleri titredi. Cemal Ağa, Kuzey Obası’nın yaşlı zalim reisi. Üç karısı ölmüştü. Köylerde fısıldanıyordu ki hepsini o öldürmüştü. 65 yaşında, dişleri çürümüş, elleri kanlı bir adamdı. “Beni satıyorsun.” Bu bir soru değildi, bir tespitti.

Halil Ağa döndü. Gözlerinde bir anlık tereddüt belirdi ama hemen söndü. “Seni kurtarıyorum,” dedi. “Burada kalsan taşlarlar. Töre böyle. En azından orada yaşarsın.”

Sevda geri adım attı. Odanın duvarları üzerine kapanıyordu sanki. Nefes almak zorlaşmıştı. “Anne olsaydı…” diye fısıldadı. “Annen öldü!” Halil Ağa bağırdı. “Seni doğururken öldü ve sen onun yerine sadece utanç getirdin bu eve.”

Sessizlik çöktü. Dışarıda bir at kişnedi. Rüzgar ahırın kapısını çarptı. Sevda babasının yüzüne son kez baktı. Orada ne bir baba ne bir koruyucu gördü. Sadece bir yabancı. Döndü ve odadan çıktı.

Gece konağın arkasındaki ceviz ağacının altında oturuyordu Sevda. Ay yarım, yıldızlar seyrek. Elinde annesinin tesbihini çeviriyordu. Boncuklar eskimiş, ip yıpranmıştı ama her tanesi bir duayı, bir anıyı taşıyordu. Karanlıkta ayak sesleri duydu. Üvey kardeşi Yusuf yaklaşıyordu. Yusuf 18 yaşındaydı. Babasının ikinci karısından, Naciye Hanım’dan. Sevda’ya hep düşman gözüyle bakmıştı. Ama bu gece yüzünde farklı bir ifade vardı.

“Kaçabilirsin,” dedi usulca. “Güneye, liman kasabasına. Oradan gemi var.” Sevda şaşkınlıkla baktı. “Sen bana yardım mı ediyorsun?” Yusuf omuz silkti. “Senden nefret ediyorum ama Cemal Ağa’ya verilmeni de istemiyorum. O adam canavar.” Sevda ayağa kalktı. “Param yok, atım yok, yiyeceğim yok.” “Ahırda Doru var. Yaşlı ama seni taşır.” Yusuf cebinden bir kese çıkardı. “Bu da annemin. Çaldım. Yarın fark etmez. Gidene kadar yeterli.”

Sevda keseyi aldı. Ağırdı. İçinde gümüş paralar tıkırdıyordu. “Neden?” diye sordu. Yusuf geri adım attı, gözlerini kaçırdı. “Belki,” dedi kısık sesle, “ben de bu evden nefret ediyorum.” Ve karanlığa karıştı.

Sevda gece yarısı yola çıktı. Doru yaşlıydı. Topallıyordu ama sadıktı. Konağın ışıkları arkada küçüldükçe Sevda’nın göğsündeki ağırlık da hafiflemedi. Sadece şekil değiştirdi. Güneye gitmesi gerekiyordu, liman kasabasına. Oradan belki yeni bir hayat, yeni bir başlangıç. Ama kader başka planlar yapmıştı.

Üçüncü gün su bitmişti. Dördüncü gün at sendelemeye başlamıştı. Beşinci gün Sevda dağ eteklerindeki kayalıkların arasında bilincini kaybetti. Uyandığında ilk gördüğü şey ateşti. Alevler dans ediyordu. Dumanı otağın tepesindeki delikten çıkıyordu. Etrafına bakındı. Bir yörük çadırının içindeydi. Duvarlar keçe ile kaplı, zemin kilimlerle döşeliydi ve köşede bir adam oturuyordu.

Kara Dağ aşiretinin yiğitlerini duymuştu Sevda. Köylerde onlardan korkuyla söz edilirdi. Sert, mağrur, yabancılara kapalı ama karşısındaki adam farklıydı. 30 yaşlarında görünüyordu. Yüzü yanık tenden, elmacık kemikleri keskin, çenesi sert, saçları omuzlarına dökülmüş simsiyah. Gözleri, gözleri kartal gözü gibiydi. Keskin ama aynı zamanda derin. Aynı yalnızlıkta. Üzerinde deri yelek vardı. Göğsü açık. Kolunda eski bir yara izi, boynunda gümüş bir muska, elinde bir kap tutuyordu.

“Su,” dedi. Sesi çakıl taşı gibiydi. Tok, derin, az. Sevda doğrulmaya çalıştı ama başı döndü. Adam kalktı, yanına geldi. Kabı dudaklarına yaklaştırdı. “Yavaş,” dedi. “Üç gündür uyuyorsun.” Sevda suyu içti. Soğuktu, tatlıydı, hayat gibiydi. “At?” diye fısıldadı. “Öldü.” Tek kelime. Acımasız ama dürüst. Sevda gözlerini kapattı. Doru, annesinin atının yavrusu. Son bağı.

“Adın ne?” diye sordu adam. Sevda gözlerini açtı, adama baktı. “Sevda.” Adam başını salladı, kalktı ateşin yanına döndü. “Ben Kaya,” dedi. “Ve sen şimdi benim misafirimsin, iyileşene kadar.”

İlk hafta zordu. Kaya, Karadağ aşiretinin avcılarından biriydi. Tek başına yaşıyordu. Aşiretten uzakta, yaylada. Neden olduğunu sormadı, Sevda sormaya cesaret edemedi. Her sabah erkenden kalkıyordu. Kaya avlanıyordu, tuzak kuruyordu, deri işliyordu. Sevda’ya tek kelime etmeden. Sevda iyileşiyordu ama güçsüzdü. Otağın içinde oturuyor, ateşe bakıyor, geçmişini düşünüyordu. Babası onu satmıştı. Kendi öz babası. Ve şimdi burada bir yabancının çadırındaydı. Ama Kaya ona dokunmamıştı. Ona bağırmamıştı. Sadece yoktu. Sanki Sevda orada değilmiş gibi davranıyordu.

Bir akşam Kaya bir geyik taşıyarak döndü. Hayvanı yere bıraktı, bıçağını çıkardı, derisini yüzmeye başladı. Sevda izledi. Elleri ustaca çalışıyordu. Tereddütsüz, temiz. “Yardım edebilirim,” dedi. Kaya durmadı. “Bilmezsin.” “Bilirim.” Sevda ayağa kalktı, yanına geldi. “Konakta hep ben yapardım. Babam uşak tutmazdı kızlar için.” Kaya bir an durdu, başını kaldırdı. Gözleri Sevda’nın gözleriyle buluştu. O an bir şey geçti aralarından, bir anlayış belki. Ya da sadece merak. Kaya bıçağı uzattı, Sevda aldı.

Günler geçtikçe bir düzen oluştu. Kaya avlanıyor, Sevda eti hazırlıyordu. Kaya odun kesiyor, Sevda ocağı besliyordu. Kaya deri işliyor, Sevda yemek pişiriyordu. Konuşmuyorlardı. En azından çok az. Ama Sevda gözlemliyordu. Kayanın ritüellerini, sabah uyandığında doğuya doğru bir an durmasını, yemekten önce toprağa bir parça bırakmasını, gece uyumadan önce ocağa bakarak fısıldadığı duaları.

“Aşiretinden neden ayrıldın?” diye sordu bir gece. Kaya ocağa bakıyordu. Alevler yüzünde dans ediyordu. Uzun bir sessizlik oldu. Sevda pişman olmuştu sormaya. Ama sonra Kaya konuştu. “Bir kadın vardı.” Üç kelime. Ama içinde bir okyanus vardı. “Ne oldu?” Kaya gözlerini kapattı. Çenesindeki kas seyirdi. “Öldürdüler.” Sevda nefesini tuttu. Daha fazla sormadı. Sorması gerekmediğini anladı. O gece ikisi de susarak oturdu ocağın başında. Ama sessizlik ilk kez düşman değildi. Bir köprüydü.

Üçüncü hafta Sevda gerçeği söyledi. Gece yine ocak başındaydılar. Kaya av eti közlüyor, Sevda otları ayıklıyordu. “Babam beni sattı,” dedi Sevda birden. “Kuzey Obası’nın reisine, Cemal Ağa’ya.” Kayanın eli durdu. Başını kaldırdı. “Cemal” adını zehir gibi söyledi. “Onu tanırım.” “Tanır mısın?” Kaya eti ateşten çekti, bıçağını temizledi. “Kuzey Obası ile Karadağ kan davası var,” dedi. “Cemal babamı öldürdü 10 yıl önce.”

Sevda’nın kalbi sıkıştı. Kaderin cilvesine bak. İkisi de aynı canavarın kurbanıydı. “Ve kadın,” diye fısıldadı Sevda. “Öldürdükleri kadın?” Kayanın gözleri karardı. Alevler içinde bir şeyler yandı. “Cemal’in adamlarıydı,” dedi. “Onu beni cezalandırmak için öldürdüler.” Sevda gözlerini kapattı. Acı acıyı tanıyordu. “Adı neydi?” “Elif.” Bir isim. Bir hayat. Bir kayıp. Sevda elini uzattı. Kayanın eline dokunmadan yaklaştırdı. Tereddütle, mahcup. Kaya çekilmedi.

Dördüncü hafta atlılar geldi. Sabah erkendi. Güneş daha yeni doğmuştu. Sevda su almak için dereye inmişti. Döndüğünde Kaya’yı otağın önünde dikilmiş buldu. Elinde yay, sırtında ok torbası. “Saklan,” dedi içeri. Sevda itaat etti. Otağın derinliklerine çekildi. Kalbi gümbür diyordu. Atlılar üç kişiydi. Kuzey Obası’nın izci karakolu. Sevda onları tanıdı. Üzerlerindeki damga, atlarındaki işaret Cemal Ağa’nın adamlarıydı.

Kaya otağın önünde bekledi. Yayı kaldırmadı ama parmakları hazırdı. Atlıların önderi, yaşlı, yüzü kılıç yaralı bir adamdı. “Karadağ’ın sürgünü,” dedi alayla. “Yalnız Kurt, bir kadın arıyoruz.” “Burada kadın yok.” “Yalan söyleme.” Adam atından indi. “Halil Ağa’nın kızı kaçmış. Cemal Ağa onu istiyor.” Kaya kımıldamadı. Yüzünde hiçbir şey okunmuyordu. “Burada kadın yok,” dedi yine. “Ve bu benim toprağım. Gidin.” Adam güldü. Arkasındakilere baktı. “Üç kişiyiz. Sen teksin.”

Kaya’nın dudakları kıvrıldı. Bir gülümseme değildi. Bir uyarıydı. “Elif’i öldürdüğünüzde de çoktunuz.” Adamın yüzü değişti. Tanıdı, hatırladı. “Sen,” dedi, “Kaya. O kadının…” “Gidin,” Kayanın sesi buz gibiydi. “Yoksa üçünüzü de burada gömerim.” Adam tereddüt etti. Arkasındakilere baktı. Sonra atına bindi. “Bu bitmedi,” dedi. “Cemal Ağa duyacak.” Atlılar döndü ve tozun içinde kayboldular.

Sevda otağdan çıktı. Elleri titriyordu. “Geri gelecekler.” Kaya yayını indirdi, döndü. Gözleri Sevda’nın gözlerine baktı. “Biliyorum.”

O gece kararı birlikte verdiler. “Aşiretine gitmeliyiz,” dedi Sevda. “Karadağ aşiretine. Tek başına Cemal’e karşı duramazsın.” Kaya ocağa baktı. Yüzünde acı bir gölge vardı. “Aşiretim beni kovdu,” dedi. “Elif öldüğünde, aklettim. Cemal’in bir adamını öldürdüm. Savaş çıkabilirdi. Aşiret beni sürgün etti. Ama baban, babam ölmeden önce oba beyinin sağ koluydu. Şimdi obabeyi Demir Bey. O beni affetmez.”

Sevda düşündü. Ocağın çıtırtısı sessizliği dolduruyordu. “Ya ben gidersem?” dedi. “Ben konuşsam, dışarıdan biri olarak?” Kaya kaşlarını çattı. “Ne söylersin?” “Gerçeği.” Sevda doğruldu. “Cemal Ağa sadece senin düşmanın değil. Herkese tehdit. Birleşik bir güç onu durdurabilir.” Kaya başını salladı. “Aşiretler birleşmez. Hiçbir zaman birleşmedi.” “Belki,” Sevda bir an durdu. “Belki bir sebep verilmedi şimdiye kadar.”

Kaya sessizce baktı. Ocağın ışığında Sevda’nın yüzü parlıyordu. Kararlı, güçlü. “Sen,” dedi Kaya yavaşça, “farklısın.” Sevda mahcup bir gülümseme verdi. İlk kez gülümsedi. “Farklı olmak zorundaydım hayatta kalmak için.”

Yolculuk üç gün sürdü. Kaya önde, Sevda arkada. Tek atı paylaşıyorlardı. Kayanın avda kullandığı kara tay güçlü ama huysuz bir hayvandı. İlk gün sessiz geçti. İkinci gün Sevda’nın ateşi çıktı. Soğuk almıştı. Belki de yıllardır biriken yorgunluk sonunda bedenini ele geçirmişti. Atın üzerinde sendeledi. Kaya onu yakaladı. “Dur,” dedi Kaya. “Buraya.”

Bir kayalığın gölgesinde durdular. Kaya Sevda’yı yere yatırdı. Alnına dokundu. Yanıyordu. “Su,” dedi Sevda. Sadece su, ama sadece su değildi. Öğleden sonra Sevda sayıklamaya başladı. Geçmişin hayaletleri geldi. “Anne,” diye fısıldadı. “Anne beni bırakma.” Kaya başında bekledi. Alnını ıslak bezle sildi. Ağzına su damlattı. Gece olduğunda ateş korkunç boyutlara ulaşmıştı. Sevda titriyordu. Terden sırıl sıklamdı. Gözleri açık ama görmeyen. “Çocuk,” diye inledi. “Çocuğum nerede?”

Kaya dondu. “Çocuk mu?” Sabaha karşı ateş düştü. Sevda’nın nefesi düzene girdi. Gözleri kapandı. Gerçek bir uykuya daldı. Kaya başında oturdu. Onu izledi ve ilk kez kalbinde bir şey kıpırdadı.

Sevda uyandığında öyle olmuştu. Kaya yanında değildi ama uzakta kayalıkların üzerinde oturmuş ufka bakıyordu. Sevda doğruldu. Başı hala dönüyordu ama ateş geçmişti. Yanına yürüdü. “Daha iyi misin?” diye sordu Kaya döndüğünde. “Evet.” Sevda yanına oturdu. “Sağ ol.” Sessizlik oldu. Bozkır rüzgarı saçlarını savuruyordu. “Sayıklıyordun,” dedi Kaya usulca. “Bir çocuktan bahsettin.”

Sevda’nın yüzü karardı. Gözlerini kaçırdı. “Evet.” “Ne oldu?” Uzun bir sessizlik. Sevda’nın elleri titredi. “Bir yıl önce,” dedi fısıltıyla. “Köyde bir adam vardı. Zengin tüccarın oğlu. Beni istiyordu. Babam istemiyordu. Adam yeterince para teklif etmedi. Durdu, nefes aldı. Bir gece adam ve arkadaşları…” Devam edemedi, edemezdi. Kayanın yüzü taşlaştı, çenesi gerildi. “Sonra gebe kaldım.” Sevda’nın gözlerinden yaş süzüldü. “Babam öğrendiğinde çıldırdı. Beni dövdü. Ahıra kilitledi. Bir hafta, bir hafta boyunca. Çocuk düşürdüm.” Kelime bir bıçak gibi çıktı. “Ahırda yalnız, kan içinde.”

Kaya gözlerini kapattı. Ellerini yumruk yaptı. “Adam ne oldu?” “Hiçbir şey.” Sevda’nın sesi boştu. “Babam sustu, herkes sustu. Töre gereği suç bendeymiş gibi davrandılar.” Kaya döndü. Sevda’nın yüzüne baktı. Orada acı gördü. Ama acıdan fazlası da vardı. Güç. Hayatta kalmaz mı? “Sen suçlu değilsin,” dedi. “Hiç olmadın.” Sevda gözlerini kaldırdı. Kayanın gözlerinde bir şey gördü. Öfke değil. Anlayış. “Biliyorum,” dedi, “artık biliyorum.”

Üçüncü günün akşamı Karadağ aşiretinin topraklarına girdiler. Yaylanın girişinde nöbetçiler vardı. Kaya’yı görünce şaşkınlıkla baktılar. “Sürgün edilmiştin,” dedi öndeki genç yiğit. “Buraya dönemezsin.” “Demir Bey’le konuşmam gerek,” dedi Kaya. “Savaş geliyor.” Nöbetçiler birbirine baktı, tereddüt ettiler. Sonra biri döndü, koşarak obaya gitti. Beklediler. Güneş battı, meşaleler yakıldı. Sonunda atlılar geldi. Önde beyaz saçlı, sert yüzlü bir adam. Demir Bey. Aşiretin oba beyi.

Kaya adı zehir gibi söyledi. “Cüret mi bu yoksa delilik mi?” Kaya atından indi, diz çöktü. “Beyim,” dedi. “Af dilemiyorum. Haber getiriyorum.” Demir Bey atından inmedi. Yukarıdan baktı. “Ne haberi?” “Cemal Ağa.” Kaya başını kaldırdı. “Ordu topluyor. Kuzey, güney, batı obalarını birleştirdi. Hedefi Karadağ.” Demir Bey’in yüzü değişti. Kaşları çatıldı. “Nereden biliyorsun?” “Bu kadın,” Kaya Sevda’yı işaret etti. “Cemal’in satın almak istediği kadın. Kaçtı. Cemal onu ve beni arıyor. Ama bu sadece bahane. Gerçek hedefi biz.”

Demir Bey Sevda’ya baktı. Gözleri kısıldı. “Bir köylü kadını,” dedi. “Bunun için mi aşiretimi riske atacağım?” Sevda atından indi. İleri yürüdü. Korkmuyordu. “Beyim,” dedi, “ben bir köylü kadınıyım ama Cemal Ağa’yı tanıyorum. Babamla iş yaptı yıllarca. Planlarını duydum.” “Ne planları?” “Karadağ’ı yıkmak.” Sevda durdu. “Sadece yenmek değil. Yıkmak. Kadınları, çocukları, yaşlıları esir pazarlarına satmak. Toprağınızı almak.” Demir Bey’in yüzündeki ifade değişti. Kibir yerini düşünceye bıraktı.

“İspat?” Sevda koynundan bir kağıt çıkardı. Yusuf’un verdiği kesenin içinde bulmuştu. “Babamın mektubu,” dedi. “Cemal’e yazdığı anlaşmalarını detaylıyla anlatıyor.” Demir Bey kağıdı aldı, okudu, yüzü karardı. Sonra atlara döndü. “Onları içeri alın,” dedi, “ve ihtiyar heyetini toplantıya çağırın.”

O gece büyük otağda toplandılar. Sekiz ihtiyar, altı yiğit başı. Ortada ocak yanıyor. Dumanı otağın tepesindeki delikten çıkıyordu. Kaya ve Sevda kapının yanında duruyordu. Söz hakları yoktu. Sadece dinleyebilirlerdi. Tartışma sert geçti. “Savaş istemiyoruz,” dedi bir ihtiyar. “Sulh 20 yıldır sürüyor.” “Sulh değil bu,” dedi başka biri. “Korkaklık. Cemal güçlü. Birleşik obalar bizden beş kat fazla.” “O zaman ne yapacağız? Boyun mu eğeceğiz?”

Demir Bey konuşmadı, dinledi. Yüzü taş gibiydi. Sonunda bir ses yükseldi. Yaşlı bir kadın: Gülsüm Ana, aşiretin besi, bilge kadını. “Ben konuşabilir miyim?” Herkes sustu. Gülsüm Ana’ya saygı vardı. Yaşlı kadın yavaşça kalktı, Sevda’ya baktı. “Bu kadın,” dedi, “kendi halkı tarafından satıldı, kovuldu, aşağılandı. Ama burada ayakta, bize yardım etmek için.” Sevda başını eğdi. “Kaya,” diye devam etti Gülsüm Ana, “sürgün edilmişti, kovulmuştu ama geri döndü. Uyarmak için, korumak için.” Kaya kımıldamadı.

“Belki,” dedi yaşlı kadın, “belki kader bize bir şey söylüyor. Belki en kırık olanlar en güçlü olabilir.” Sessizlik çöktü. Ocak çıtırdadı. Demir Bey ayağa kalktı. “Yarın,” dedi, “yiğitleri topluyoruz. Kaya, sen önden gideceksin. Cemal’in kuvvetlerini öğreneceksin.” Kaya başını eğdi. “Baş üstüne beyim.” “Ve kadın,” Demir Bey Sevda’ya baktı. “Sen burada kalacaksın. Gülsüm Ana’nın yanında.” Sevda karşı çıkmak istedi ama Gülsüm Ana’nın bakışı onu durdurdu. “Kabul ediyorum,” dedi.

Kaya sabah erkenden yola çıkacaktı. Gece, Sevda onu otağının önünde buldu. Ay dolunayda, gümüş ışık her şeyi aydınlatıyordu. “Gidiyorsun!” dedi Sevda. Kaya döndü. “Görevim bu.” “Tehlikeli.” “Biliyorum.” Sessizlik oldu. Gece kuşları ötüyordu uzaklarda. “Dikkatli ol,” dedi Sevda. Sesi titrek, mahcup. “Allah’a emanet ol.” Kaya başını salladı, döndü çadıra girmek için. “Kaya!” Durdu, döndü. Sevda yaklaştı. Bir adım, iki adım. Yüz yüze geldiler ama mesafe korudular. Gözler konuştu. “Geri dön,” dedi Sevda fısıltıyla. “Mutlaka geri dön.” Kayanın yüzünde bir şey yumuşadı. Sert hatlar çözüldü. Başını eğdi saygıyla. “Döneceğim,” dedi. “Söz.” Ve gece karanlığına karıştı.

Kaya yokken günler uzadı. Sevda Gülsüm Ana’nın yanında kaldı. Şifalı otlar öğrendi, yaraları sarmayı, hastalara bakmayı, ebelik sırlarını. Gülsüm Ana yaşlıydı ama gözleri gençti. “Onu seviyorsun,” dedi. Bir gün ikisi birlikte ot topluyorlardı yaylada. Sevda elindeki otu bıraktı. “Ne?” “Kayayı.” Yaşlı kadın gülümsedi. “Gözlerinde görülüyor.” Sevda başını çevirdi. “Tanımıyorum onu. Daha birkaç hafta.” “Kalp zaman tanımaz,” dedi Gülsüm Ana. “Kalp kalbi tanır. Bazen bir bakış yeter.” Sevda suskunlaştı. Düşündü. “O beni bulduğunda ölüyordum,” dedi. “Nasıl böyle bir şey olabilir?” “Kader,” dedi ebe. “Sen onu buldun. O seni buldu. Yollarınız kesişti.” Sevda gözlerini kapattı. Kayanın yüzü belirdi karanlıkta. Sert hatları, derin bakışları. “Korkuyorum,” diye itiraf etti, “yine acı çekmekten.” Gülsüm Ana elini omzuna koydu. “Acı hayatın parçası,” dedi. “Önemli olan acıdan sonra ayağa kalkmak. Sen bunu yaptın. Tekrar yapabilirsin.”

Beşinci gün atlılar döndü ama Kaya yoktu. Üç yiğit, yorgun, tozlu. Birinin kolunda yara, birinin yüzünde yanık izi. Demir Bey onları karşıladı. Sevda arkada duruyordu. Kalbi gümbür diyordu. “Nerede?” diye sordu Demir Bey. “Kaya nerede?” Yaralı yiğit başını eğdi. “Yakalandı,” dedi. “Cemal’in adamları. Pusuya düştük. Kaya bizi kurtarmak için kendini teslim etti.”

Sevda’nın dünyası karardı. Dizleri kesildi. Gülsüm Ana onu tuttu. “Hayatta mı?” diye sordu Demir Bey. “Bilmiyoruz. Götürdüler onu kuzeye.” Demir Bey döndü. Yüzü fırtına gibiydi. “Heyeti toplayın,” dedi. “Savaş başladı.”

O gece Sevda uyumadı. Gülsüm Ana’nın çadırında oturdu. Ocağa baktı. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Kaya. Sert, sessiz, kırık. Kaya. Şimdi Cemal’in elinde. “Gitmem gerek,” dedi birden. Gülsüm Ana başını salladı. “Yiğit değilsin. Öldürürler seni.” “Umurumda değil.” Sevda ayağa kalktı. “Benim yüzümden yakalandı. Beni korumak için.” “Seni korumaktan fazlası için.” Gülsüm Ana gözlerini kıstı. “Aşiretini korumak için. Namusunu.” “Yakını yok ki.” “Var.” Yaşlı kadın gülümsedi. “Artık var.” Sevda dondu. Kelimeler içine işledi. “Ben yakını olamam.” “Neden? Geçmişin ağır diye mi?” Gülsüm Ana kalktı. “Hepimizin yükü var ama yarın bizim elimizde.”

Sevda düşündü. Ocağın ışığında kararını verdi. “Bana yardım et,” dedi. “Kaya’yı kurtarmam gerek.” Gülsüm Ana uzun uzun baktı. Sonra başını salladı. “Bir yol var,” dedi. “Ama tehlikeli ve yalnız gitmeyeceksin.”

Plan basitti ama tehlikeliydi. Sevda Cemal’in kampına gidecekti. Kendisini teslim edecekti ve içeriden Kaya’yı kurtaracaktı. “Delilik,” dedi Demir Bey heyette. “Kadın ölür.” “Kadın kendi kararını verir,” dedi Gülsüm Ana. “Ve ben onunla gidiyorum.” Herkes şaşkınlıkla yaşlı kadına baktı. “Sen mi?” dedi Demir Bey. “Ebemiz?” “Ben.” Gülsüm Ana gülümsedi. “Cemal beni tanır. Yıllar önce oğlunu iyileştirdim. Bana borcu var.” “O borcu çoktan unutmuştur.” “Hayır.” Yaşlı kadın başını salladı. “Cemal zalim ama gururlu. Borcunu öder, töredir.” Demir Bey tereddüt etti. Diğer ihtiyarlara baktı. “Bu kendini ölüme atmaktır,” dedi biri. “Ya da,” dedi başka biri, “bir umut.”

Sonunda karar verildi. Sevda ve Gülsüm Ana gidecek. Beş yiğit uzaktan takip edecekti. Yolculuk iki gün sürdü. Kuzey toprakları daha sert, daha soğuktu. Rüzgar keskin, güneş solgundu. Cemal’in kampı bir vadide kurulmuştu. Yüzlerce çadır, binlerce ateş, bir ordu.

Sevda ve Gülsüm Ana kapıya yaklaştıklarında nöbetçiler onları durdurdu. “Durun!” “Gülsüm Ana,” dedi yaşlı kadın. “Karadağ’ın ebesi. Cemal Ağa ile görüşmek istiyorum.” Nöbetçiler birbirine baktı. Biri içeri koştu. Beklediler. Uzun dakikalar. Sonunda adam döndü. “Cemal Ağa kabul ediyor.”

Cemal Ağa taht benzeri bir minderde oturuyordu. Büyük otağının ortasında. 65 yaşında ama hala güçlü görünüyordu. Geniş omuzlar, kısa boyun, küçük gözler. Sakalı griye dönmüş. Elleri yaşlı ama sert. “Gülsüm Ana,” dedi gülümseyerek yıllar sonra. Yaşlı kadın başını eğdi. “Sağlığınız iyi görünüyor.” “Senin otların sayesinde.” Cemal güldü. “Oğlum hala yaşıyor sayende.”

Sonra gözleri Sevda’ya döndü, kısıldı. “Ve bu,” dedi yavaşça, “kaçak gelin.” Sevda başını eğmedi, gözlerini kaçırmadı. “Evet,” dedi. “Benim.” Cemal gülümsedi. Ama gözlerinde sıcaklık yoktu. “Kaya seni korumak için kendini feda etti,” dedi. “Aptal. Sadık ama aptal.” “O aptal değil.” Sevda ileri bir adım attı. “Ve onu almaya geldim.” Cemal kaşlarını kaldırdı. “Almaya mı?” “Bir takas teklif ediyorum.” Sevda durdu. “Ben Kaya’nın yerine. Siz beni istediniz. İşte buradayım. Onu bırakın.”

Uzun bir sessizlik oldu. Cemal düşündü. “İlginç,” dedi. “Bir kadın bir yiğit için kendini veriyor. Bu mu aşk?” “Onur,” dedi Sevda. “Ve belki, evet, aşk.” Cemal güldü. Kahkahası çadırı doldurdu. “Peki,” dedi. “Kabul. Töre gereği borcum var.” Döndü adamlarına baktı. “Kaya’yı getirin.”

Kaya’yı zincirlenmiş getirdiler. Yüzü şiş, dudağı yarık, gözünün biri morarmış ama ayaktaydı. Hala ayaktaydı. Sevda’yı görünce durdu. Gözleri açıldı. “Hayır,” dedi boğuk bir sesle. “Sevda!” “Hayır.” “Kaya…” Sevda yaklaştı. Yüzüne baktı ama dokunmadı. Mahcuptu ama kararlı. “İyileşeceksin.” “Ne yaptın?” Kayanın sesi kırıktı. “Neden geldin?” “Çünkü…” Sevda durdu, gözleri doldu. “Çünkü sen benim için geldin. Beni kurtardın, beni korudun. Şimdi sıra bende.” Kaya başını salladı. “Seni, seni veremem.”

Cemal’in sesi gürledi arkadan. “Romantik ama gereksiz,” dedi. “Kaya serbestsin. Kadın benimle kalıyor.” Adamlar Kaya’nın zincirlerini açtı ama Kaya kımıldamadı. “Sevda,” dedi, “git.” Sevda gülümsedi ama gözlerinden yaşlar akıyordu. “Aşiretine dön, onları koru ve…” Son kelimeleri söyleyemedi. Kaya ileri atıldı. Cemal’in adamları onu tuttu. “Savaş mı istiyorsun?” diye kükredi Cemal. “Anlaşmayı bozarsın, ikisini de öldürürüm.” Kaya durdu. Elleri titriyordu. “Gideceğim,” dedi. “Ama döneceğim ve hesap soracağım Cemal. Yemin ederim.” Cemal güldü. “Beklerim.”

Kaya gitti. Sevda Cemal’in çadırında kaldı. Gülsüm Ana’yı ayrı bir çadıra aldılar misafir olarak. Ama ikisi de biliyordu ki esirdiler. O gece Sevda yalnız oturdu karanlıkta. Korkuyor muydu? Evet. Pişman mı? Hayır. Kaya yaşıyordu. Özgürdü. Bu yeterliydi ama içinde bir ses fısıldıyordu. Bu hikaye bitmedi. Daha çok şey olacak. Ve o ses haklıydı.

Üç gün geçti Cemal’in kampında. Sevda’ya dokunmadılar. Cemal’in emri vardı. “Düğüne kadar,” demişti. Düğün de haftaya planlanmıştı. Her sabah Sevda çadırından çıkartılıyor, Cemal’in sofrasında yemek yiyordu. Cemal konuşuyor, Sevda dinliyordu. “Güzelsin,” dedi Cemal bir sabah. “Babanın söylediğinden daha güzel.” Sevda cevap vermedi. “Ama gözlerinde ateş var. Bunu sevmiyorum.” Cemal eğildi. “Söndüreceğim o ateşi.” Sevda gözlerini kaldırdı. Cemal’in gözlerine baktı. “Deneyebilirsin,” dedi sakin. “Ama bazı ateşler su ile sönmez.” Cemal’in yüzü gerildi ama sonra güldü. “Göreceğiz.”

Dördüncü gece Gülsüm Ana geldi. Nöbetçi uyuyordu. Yaşlı kadın Sevda’nın çadırına süzüldü. “Dinle,” dedi fısıltıyla. “Yarın gece Kaya dönüyor ama yalnız değil.” Sevda doğruldu. “Ne?” “Karadağ yiğitleri ve Doğu Obası ittifak yaptılar.” Sevda’nın kalbi hızlandı. “Demir Bey kabul etti. Kaya ikna etti.” Gülsüm Ana gülümsedi. “O çocuk babası gibi konuşuyor. Yürekli.” “Plan ne?” “Yarın gece toy var. Cemal’in oğlunun doğum günü. Herkes içecek. Savunma gevşeyecek.” Gülsüm Ana durdu. “Baskın o zaman.”

“Benim ne yapmam gerek?” diye sordu Sevda.
“Hayatta kal,” dedi yaşlı kadın. Elini tuttu ve hazır olmasını fısıldadı. Sonra karanlığa karıştı.

Toy gecesi geldi. Kamp hareketliydi. Ocaklar yakılmış, davullar çalıyor, kadınlar halay çekiyordu. Cemal’in oğlu Murat 30 yaşında, babasının küçük kopyası, şeref konuğuydu. Sevda’yı da getirdiler, nişanlı olarak tanıtıldı. Kadınlar ona merakla, erkekler aç gözlülükle baktı. Cemal yanına oturdu.
“Yarın!” dedi kulağına, “Düğün yarın, hazır ol.”
Sevda titredi ama belli etmedi. Gece ilerledikçe içki arttı, nöbetçiler gevşedi. Ocaklar söndü birer birer ve tam gece yarısı baskın başladı.

Çığlıklar, at şlemeleri, kılıç sesi… Kaya önden geliyordu. Kara atının üzerinde, kılıcı havada parlıyordu. Arkasında 20 yiğit, Karadağ ve Doğu Obası yan yana. Cemal’in adamları şaşkındı. Yarısı sarhoş, yarısı uykuda. “Savunma!” diye bağırdı Cemal. “Silah başına!” Ama çok geçti.

Kaya Cemal’in çadırına doğru ilerledi. Önüne çıkan her düşmanı devirdi. Yüzünde buz gibi bir kararlılık vardı. Sevda çadırdan fırladı, koştu. Kargaşanın ortasında Kaya’yı aradı.
“Kaya!” diye bağırdı.
Kaya atın üzerinde, elini uzattı. “Gel!”
Sevda koştu, ocakların, çarpışan bedenlerin arasından geçti. Kayanın eline tutundu, at sırtına çekildi.
“Tutun!” diye bağırdı Kaya ve at dört nala koşmaya başladı. Ama Cemal kolay pes etmezdi. Atlılar peşlerine düştü. 5, 10, 20… Karanlıkta gölgeler gibi Kaya’nın atını çevirdi. Bir boğazın ağzına yöneldiler.
“Nereye?” diye sordu Sevda.
“Dar geçit. Orada bizi bekleyenler var!” dedi Kaya.

Ama geçide ulaşamadan ok yağmuru başladı. Kaya eğildi, Sevda’yı korudu. Bir ok omzunu sıyırdı. Acıyla inledi.
“Yaralandın!”
“Devam!” Kaya dizginleri sıktı. Dar geçide girdiler. Kayalıklar yükseldi iki yanda. Ay ışığı sadece dar bir şerit olarak ulaşıyordu. Ve orada, geçidin sonunda Demir Bey’in yiğitleri bekliyordu.

“Şimdi!” diye bağırdı Demir Bey.
Kayalar yuvarlandı, geçidin girişi kapandı. Cemal’in atlıları tuzağa düştü. Çatışma kısa sürdü. Cemal’in adamları teslim oldu. Ama Cemal yoktu aralarında. Kaçmıştı. Demir Bey’in sesi öfkeliydi.
“Şafak sökmüştü. Çatışma bitmiş, yaralar sarılıyordu ama zafer eksikti.”
“Peşinden gitmeli!” dedi Kaya. Omzundaki yara sarılmıştı ama hala kanamaya devam ediyordu.
“Hayır,” dedi Demir Bey. “Güneye çekiliyor. Oradan deniz yoluyla kaçar.”
“Bırakamayız!”
“Bırakmayacağız,” dedi Demir Bey. “Ama şimdi değil. Önce iyileş, sonra avlarız.”
Kaya karşı çıkmak istedi ama dizleri titredi. Sevda onu tuttu.
“Dinle beyi,” dedi. “Lütfen.”
Kaya gözlerini kapattı. Yorgunluk onu yendi.

İyileşme Günleri

Kaya, Gülsüm Ana’nın çadırında yatıyordu. Ateşi yükselmiş, yarasına iltihap kapmıştı. Üç gün üç gece sayıkladı. Sevda başından ayrılmadı. Alnını sildi, su içirdi, otları değiştirdi. Gülsüm Ana’nın emirlerini harfi harfine uyguladı. Dördüncü gün Kaya gözlerini açtı. Berrak, temiz. Sevda’yı gördü, gülümsedi.
“Hala burada mısın?”
Sevda da gülümsedi, gözleri dolmuştu.
“Nereye gideyim?”
Kaya elini uzattı, Sevda’nın eline dokundu. Hafifçe, mahcupça.
“Gitme,” dedi. “Bir daha gitme.”
Sevda başını eğdi, gözlerini kaçırdı ama eli çekilmedi.
“Gitmeyeceğim.”

İyileşme devam ederken haberler geldi. Cemal kaçmamıştı. Güneye değil batıya gitmişti.
“Daha fazla adam toplamak için dönecek,” dedi Demir Bey heyette. “Ve bu sefer daha güçlü.”
“Ne yapacağız?” diye sordu bir ihtiyar.
Kaya ayağa kalktı. Hala zayıftı ama sesi güçlüydü.
“Onu beklemeyelim,” dedi. “Biz gidelim.”
“Baskın mı?”
“Evet.” Kaya öne çıktı. “Cemal’in gücü korkuya dayanıyor. Korkuyu kıralım.”
“Nasıl?”
“Halkına gerçeği gösterelim.” Kaya durdu. “Cemal’in sırlarını, yaptığı anlaşmaları, kendi aşiretini nasıl sattığını…”
Demir Bey kaşlarını çattı. “İspat?”
Kaya Sevda’ya baktı.
“Var,” dedi Sevda. “Babamın mektupları ve daha fazlası.”

O gece Sevda her şeyi anlattı. Babası Halil Ağa’nın Cemal ile yaptığı anlaşmalar, esir ticareti, toprak satışları, aşiret sırlarının satılması…
“Babam yıllardır Cemal’in casusuydu,” dedi Sevda. Sesi titriyordu ama duraksadı. “Karadağ hakkında bilgi verdi. Doğu Obası hakkında. Karşılığında para ve güç aldı.”
Heyet şok olmuştu.
“Babanı suçluyorsun,” dedi bey. “Bu ağır itham.”
“Biliyorum,” dedi Sevda başını kaldırdı. “Ama gerçek bu ve gerçek acı da olsa söylenmeli.”
Gülsüm Ana araya girdi. “Kız haklı,” dedi. “Halil Ağa yıllardır konağında oturup zenginleşti. Nereden geldi o zenginlik? Tarladan mı?”
İhtiyarlar birbirine baktı. Şüphe yerini anlayışa bıraktı.
“Peki,” dedi Demir Bey sonunda, “bu bilgiyi nasıl kullanacağız?”
Kaya cevap verdi. “Cemal’in kendi halkına götüreceğiz. Herkesin önünde okuyacağız ve Cemal’in ne olduğunu göstereceğiz.”

Büyük Yüzleşme

Hazırlıklar başladı. Kaya iyileşirken Sevda belgelerle uğraştı. Babası yıllarca mektup saklamıştı. Her biri bir suç deliliydi. Bir tanesi özellikle ağırdı.
“Bu,” dedi Sevda, eli titriyordu, “annemle ilgili.”
Kaya yaklaştı, mektubu okudu.
“Annen Cemal’in kız kardeşiymiş.”
Sevda başını salladı, gözlerinden yaşlar akıyordu.
“Babam onu Cemal’den kaçırdı. Onun için evlendi. Para için değil, intikam için.” Sevda durdu. “Ve annem öldüğünde Cemal beni istedi, kan bağı olarak.”
Her şey anlaşılıyordu şimdi. Cemal’in ısrarı, babasının korkusu, yıllardır süren sessiz savaş.
“Sen,” dedi Kaya yavaşça, “Cemal’in yeğenisin.”
“Evet.” Sevda acı bir şekilde güldü. “Ve babam beni dayımın düşmanına sattı.”
Kaya elini tuttu, bu sefer tereddütsüz.
“Artık değil,” dedi. “Artık kimse seni satmayacak.”

Son sefer için yola çıktılar. 50 yiğit, Karadağ, Doğu ve şimdi Güney Obası’ndan birleşik bir kuvvet. Kaya önde, Demir Bey yanında, Sevda da atın üzerinde, geride ama oradaydı.
“Geride kalmalısın,” demişti Kaya.
“Hayır,” demişti Sevda. “Bu benim savaşım da. Bitireceksem sonuna kadar görmem gerek.”
Ve Kaya itiraz etmemişti.

Cemal’in yeni kampına üç günde ulaştılar. Batı dağlarının eteklerinde bir harabeye sığınmıştı. Adamları azalmıştı.
“20, belki 25. Kaçıyorlar,” dedi keşfe giden yiğit.
“Denge değişti ama Cemal hala tehlikeli,” dedi Kaya. “Köşeye sıkışmış kurt en tehlikelidir.”

Plan basitti. Saldırı olmayacaktı. Bir teklif. Sevda ileri yürüdü. Elinde beyaz bez, barış işareti, arkasında Kaya ve Gülsüm Ana. Harabenin kapısına vardıklarında Cemal’in adamları onları çevirdi.
“Durun!”
“Cemal Ağa ile konuşacağım,” dedi Sevda. “Sulh teklifi getirdim.”
Adamlar birbirine baktı. Sonra biri içeri koştu. Beklediler. Uzun dakikalar. Sonunda adam döndü.
“Cemal Ağa kabul ediyor.”

Cemal Ağa taht benzeri bir minderde oturuyordu. Harabenin ortasında yaşlanmış görünüyordu. Sadece haftalar geçmişti ama sanki yıllar. Gözlerinin altı mor, yüzü çökmüş.
“Yeğenim,” dedi, “sonunda yüzleşmeye mi geldin?”
“Evet.” Sevda ileri bir adım attı. “Bir teklif getirdim.”
“Teklif mi?” Cemal acı bir şekilde güldü. “Yenildim. Ne teklifin olabilir?”
“Hayatın,” dedi Sevda. “Teslim ol. Silahlarını bırak. Sürgüne git ve hiç kimse ölmeyecek.”
Cemal’in gözleri kısıldı. “Sen bana merhamet mi ediyorsun?”
“Merhamet değil.” Sevda başını salladı. “Adalet. Sen çok kan döktün ama daha fazla dökülmesini istemiyorum.”

Cemal düşündü. Arkasına baktı. Adamları yorgun, korkmuştu.
“Ve kabul etmezsem?”
Kaya öne çıktı. “O zaman,” dedi sert sesle, “bu dağdan tek bir kişi bile sağ inmez.”
Cemal gözlerini kapattı. Uzun bir an geçti. Rüzgar esti. Bulutlar güneşi kapattı. Sonra yaşlı adam eğildi, kılıcını çıkardı, yere bıraktı.
“Kabul ediyorum,” dedi. “Ama bir şartla.”
“Ne şartı?”
“Yeğenimle konuşmak istiyorum. Yalnız, bir kez.”
Kaya karşı çıkmak istedi ama Sevda onu durdurdu.
“Olur,” dedi. “Ama silahsız.”
Cemal başını salladı.

İkisi yalnız kaldı. Harabenin içinde. Cemal oturdu. Yaşlı, yorgun bir adam artık sadece.
“Annen,” dedi usulca. “Anneni çok severdim.”
Sevda cevap vermedi, bekledi.
“Güzeller güzeliydi Zehra. Küçük bacım.” Cemal’in gözleri uzaklara baktı.
“O adam, baban, onu kaçırdı, kandırdı. Seviyorlardı birbirlerini.”
“Hayır.”
Cemal başını salladı. “O kadını kendi ailesine karşı kullandı. Casus yaptı. Sonra öldürdü.”
Sevda dondu. “Ne?”
“Doğumda öldü diyebilirsin, ama yalan. Baban öldürdü onu. Sen doğduktan sonra. Çünkü Zehra kaçmak istedi. Seni alıp bana gelmek istedi.”
Sevda’nın kalbi durdu, dünyası döndü.
“Yalan söylüyorsun.”
“Hayır.” Cemal gözlerini kaldırdı. “Biliyorum çünkü şahitler vardı. Hizmetçiler. Baban hepsini de öldürdü sonra. Ama biri kaçtı, bana geldi, her şeyi anlattı.”

Sevda yere çöktü. Dizleri tutmuyordu. Annesi, güzel hayali annesi… Babası tarafından öldürülmüş.
“Seni,” dedi Cemal usulca, “seni almak istedim, kurtarmak. Ama baban çok iyi saklandı. Güçlüyken ona ulaşamadım.”
“Peki neden? Neden şimdi?”
“Zayıfladı.” Cemal omuz silkti. “Ve sen artık büyüdün. Gerçeği hak ediyorsun.”
Sevda başını kaldırdı. Cemal’in gözlerine baktı. Orada ne gördü? Bir canavarı mı? Bir zalimi mi, yoksa bir dayıyı mı? Bacısını kaybetmiş, intikam için yanmış, sonunda yorulmuş bir adamı mı?
“Gideceksin,” dedi Sevda, “uzaklara ve bir daha dönmeyeceksin.”
Cemal başını salladı.
“Ve baban?”
Sevda gözlerini kapattı. “O benim meselemdir.”

Cemal ve adamları batıya gönderildi. Gemiye bindiler. Denizin ötesine, uzak topraklara. Savaş bitmişti ama Sevda’nın savaşı yeni başlıyordu.

Son Hesaplaşma, Son Barış

Ne yapacaksın?” diye sordu Kaya. Bir gece Karadağ’a dönmüşlerdi. Ocağın başında oturuyorlardı. Ay dolunayda, yıldızlar parlak. Sevda ocağa baktı.
“Babamla yüzleşeceğim,” dedi. “Annemi sormalıyım.”
“Yalnız gitmezsin.”
“Biliyorum.” Sevda döndü, Kayanın gözlerine baktı.
“Benimle gelir misin?”
Kaya başını eğdi, elini uzattı.
“Her yere.”

Kara Dağ aşireti onları karşıladı. Davullar çaldı, çocuklar koştu, kadınlar türkü tutturdu. Demir Bey ileri çıktı, Kayanın önünde durdu.
“Sürgün edilmiştin,” dedi. “Kovulmuştun.”
Kaya başını eğdi. “Evet beyim.”
“Ve döndün. Aşiretini korudun, düşmanı yendin.”
“Yalnız değildim.”
Demir Bey Sevda’ya baktı. Sonra gülümsedi. İlk kez gülümsedi.
“Biliyorum,” dedi. “Ve bu yüzden bugün karar verdik.”

Arkasındaki ihtiyarlar öne çıktı. Gülsüm Ana da aralarındaydı.
“Kaya,” dedi Demir Bey, “sürgünün kaldırıldı. Artık Karadağ’ın yiğidisin.”
Ve durdu, ihtiyarlara baktı, onayı aldı.
“Ve benim yerime oba beyinin sağ kolu olarak görev yapacaksın.”
Kaya şaşkınlıkla baktı. “Ben layık değilim.”
“Layıksın.” Gülsüm Ana ileri çıktı. “Baban layıktı, sen de öylesin.”
Sevda Kayanın koluna hafifçe dokundu.
“Kabul et,” dedi fısıltıyla. “Hak ediyorsun.”
Kaya derin bir nefes aldı, başını eğdi.
“Kabul ediyorum.”

Kalabalık alkışladı. Davullar gürledi. Ve o kalabalıktan Demir Bey’in sesi yükseldi.
“Ve kadın!”
Herkes Sevda’ya döndü.
“Bu kadın,” dedi Demir Bey, “bizim için mücadele etti. Bizim için acı çekti. Kendini feda etmeye hazırdı.”
Sevda başını eğdi.
“Bu kadın,” diye devam etti Demir Bey, “artık Karadağ’ın kızıdır. Aşiretimizin bir parçası.”
Gülsüm Ana ileri çıktı, Sevda’nın boynuna bir kolye taktı. Gümüşten, eski aşiretin yadigarı.
“Hoş geldin,” dedi kızım.

Sevda’nın gözlerinden yaşlar aktı ama bu sefer mutluluk yaşlarıydı. O gece toy vardı. Ocaklar yakıldı, türküler söylendi, halay çekildi. Kaya ve Sevda kalabalıktan uzakta bir tepenin üzerinde oturuyordu. Ay parlak, yıldızlar sonsuz.

“Hiç düşünmemiştim,” dedi Sevda, “burada böyle biteceğini.”
“Nasıl bitecekti bilmiyorum.”
Sevda omuz silkti. “Belki ölecektim. Belki kaybolacaktım. Belki hiç huzur bulmayacaktım.”
Kaya döndü, Sevda’nın yüzüne baktı.
“Ve şimdi?”
Sevda gülümsedi. “Şimdi bir ailem var, bir yuvam.” Ve durdu, mahcup oldu.
Ve Kaya bekledi.
Sevda derin bir nefes aldı, gözlerini kaldırdı.
“Ve seni seviyorum.”
Kelimeler havada asılı kaldı. Basit, sade, gerçek. Kaya bir an kımıldamadı. Sonra elini uzattı, Sevda’nın elini tuttu.
“Ben de seni seviyorum,” dedi. “İlk gördüğüm andan beri. Belki daha da önce, belki kader böyle yazmış.”
Sevda gülümsedi, gözleri dolmuştu.
“Bir daha bırakma,” dedi.
“Asla.”
Ve alınları birleşti, gözler kapandı. İki nefes bir oldu. Ay ışığı altında, yıldızların altında iki kırık yürek birleşti.

Yara ve Umut

Halil Ağa’nın konağına vardıklarında güzarmış, rüzgar soğumuştu ama konak aynıydı. Aynı meşe kapı, aynı toz, aynı sessizlik. Sevda atından indi, Kaya yanındaydı. Kapı açıldı. Halil Ağa göründü. Yaşlanmıştı. Saçları tamamen beyaz, yüzü çökmüş ama gözleri aynıydı. Soğuk, hesapçı.

“Sevda,” dedi. Sesi titremiyordu. “Döndün?”
“Döndüm.” Sevda ileri yürüdü.
“Ve sorularım var.”
“Soruların mı?” Halil Ağa güldü. “Sen beni rezil ettin. Kaçtın, düşmana sığındın. Şimdi sorumu soruyorsun.”
“Annem.” Tek kelime ama yıldırım gibi düştü.
Halil Ağa’nın yüzü değişti. Rengi soldu.
“Annen doğumda öldü.”
“Yalan.” Sevda durdu. “Cemal anlattı her şeyi.”
“Cemal bir yalancı.”
“Hayır.” Sevda ileri bir adım daha attı. “Sen yalancısın ve katilsin.”

Sessizlik çöktü. Rüzgar bir an durdu bile. Halil Ağa’nın omuzları çöktü, başı eğildi.
“Zehra,” dedi fısıltıyla, “Zehra beni bırakmak istedi. Sonra izin veremedim.”
Yaşlı adam başını kaldırdı, gözleri ıslaktı.
“Onu çok seviyordum.”
“Kaybetmektense öldürdün.” Kelime havada asılı kaldı.
Halil Ağa cevap vermedi. Cevabı gereksizdi. Sevda döndü, Kaya’ya baktı. Sonra babasına:
“Seni affetmiyorum,” dedi. “Affetmeyeceğim ama senin kanın benim ellerimi kirletmeyecek.”
Koynundan bir kağıt çıkardı, yere bıraktı.
“Bu Cemal ile yaptığın tüm anlaşmaların kopyası. Yarın köy meydanında herkes okuyacak. Sen ne yaparsan yap.”

Döndü ve yürüdü. Atına bindi, Kaya’nın yanına geldi ve konaktan uzaklaştılar. Arkalarında Halil Ağa yere çökmüş, başını ellerinin arasına almıştı.

Geri dönüş yolunda Sevda ağladı. İlk kez özgürce ağladı. Tüm yılların birikmiş acısı, yalnızlığı, ihaneti hepsi gözyaşlarına döküldü. Kaya atını durdurdu. Atından indi, Sevda’nın yanına geldi. Elini uzattı, Sevda da indi. Karşı karşıya durdular.
“Geçecek,” dedi Kaya. “Her şey geçecek.”
Sevda başını onun omzuna yasladı. İlk kez bu kadar yakın. Kaya da kollarını hafifçe sardı. Koruyucu, saygılı.
“Hiç geçmeyecek,” dedi Sevda, “ama taşımayı öğreneceğim.”
Kaya geri çekildi, Sevda yüzüne baktı. Gözyaşlarını silmek istedi ama tereddüt etti.
“Yalnız taşımayacaksın,” dedi. “Artık yalnız değilsin.”
Sevda gülümsedi. Acı ama gerçek bir gülümseme.
“Biliyorum.”

Bahar ve Yeni Hayat

Bir yıl sonra bahar gelmişti Karadağ’a. Çiçekler açmış, kuşlar ötüyordu. Hayat her yerdeydi. Ve Sevda kucağında bir bebek tutuyordu. Küçük bir kız, siyah saçlı. Ela gözlü, annesinin güzelliği, babasının güçlü hatları.
“Zehra,” dedi Sevda, “anneannesinin adını taşıyacak.”
Kaya yanlarında oturuyordu, bebeğe bakıyordu. Gözleri nemli.
“Zehra,” dedi, “güzel isim. Hayırlı olsun.”
Gülsüm Ana içeri girdi, bebeğe baktı.
“Sağlıklı,” dedi. “Çok sağlıklı ve güçlü olacak. Hissediyorum.”
Sevda gülümsedi.
“Güçlü olacak,” dedi. “Çünkü sevgi içinde büyüyecek.”

Akşam Kaya ve Sevda otağın önünde oturdular. Bebek uyuyordu içeride, Gülsüm Ana başındaydı. Güneş batıyordu. Gökyüzü kırmızı, turuncu, altın rengi.
“Düşünüyordum,” dedi Kaya, “geçen yılı.”
“Ne düşündün?”
“Seni bulduğumda…” Kaya durdu. “Ölüyordun. Dağ eteklerinde, tek başına.”
“Hatırlıyorum.”
“Seni kurtarmak zorunda değildim.” Kaya döndü, Sevda gözlerine baktı.
“Biliyordun değil mi? Misafir dedim ama seni hiç yabancı gibi görmedim.”
Sevda gülümsedi.
“Biliyordum,” dedi. “İlk günden.”
“Neden gitmedin o zaman?”
Sevda düşündü, bozkıra baktı, güneşin son ışıklarına.
“Çünkü seninle olmak…” dedi usulca. “İlk kez güvende hissettiğim andı.”
Kaya elini tuttu.
“Ve şimdi?”
Şimdi Sevda bebeğin uyuduğu otağa baktı.
“Şimdi her şey tamam. Hiçbir şey eksik değil.”

Ay gökyüzünde yükseldi. Yıldızlar parladı ve Karadağ’ın yamacında bir aile uyudu. Kırılmış, onarılmış, birleşmiş. Çünkü kader bazen acıyla başlar. Ama acı her zaman son değildir. Bazen acının tohumlarından en güçlü sevgiler filizlenir ve o sevgi tüm fırtınalara rağmen güneş gibi doğar. Her zaman doğar.

SON

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News