Sen Bizim Artıklarımızla Doyarsın”Diyen Kızıma Unutamayacağı Ders !

Sen Bizim Artıklarımızla Doyarsın”Diyen Kızıma Unutamayacağı Ders !

.
.

O gece gökyüzü, sanki nefesini tutmuştu. Saatin kaç olduğu bir süre sonra önemini yitirir; çünkü bazı geceler zamanı saymak insanın canını daha çok yakar. Makbule, mutfak masasında otururken bardağın içindeki çayın soğuduğunu fark etti ama eli uzanmadı. Bir şeyleri ısıtmak için önce içinin ısınması gerekiyordu. Oysa içi, günlerdir değil, yıllardır soğuktu. Altı yıl… Bir insanın evladını görmeden, “belki bugün” diye uyanıp “bugün de olmadı” diye uyuduğu altı uzun yıl. Beklemek, insanın sırtına görünmez bir yük gibi biner. Başlarda hafiftir. Sonra ağırlaşır. Sonra, artık o yükle yaşamayı öğrenirsiniz; yük siz olur, siz yük olursunuz.

Haberler bir süredir artmıştı. Televizyonun alt yazıları daha hızlı akıyor, konuşanların sesi daha sert çıkıyordu. Herkes bir şeylerin yaklaşmakta olduğunu söylüyor ama kimse “ne” olduğunu tam olarak söylemiyordu. Makbule de sormuyordu artık. Çünkü her sorunun sonunda aynı cümle gelirdi: “Çalışmalar sürüyor.” O cümle bir duvar gibiydi. İnsana çarpıp geri döndüğünde, elinizde kalan tek şey kendi sesinizin yankısı olurdu.

Makbule’nin oğlunun adı Sedat’tı. Bunu her söylediğinde boğazı düğümlenir, kelime ağzından çıkarken bir diken gibi takılırdı. Sedat, altı yıl önce bir yolculukta kaybolmuştu. “Kaçırıldı” demek kolaydı. Ama o kelime, gerçekliği taşımaya yetmezdi. Çünkü kaçırılmak, insanı sadece bir yerden alıp başka bir yere koymak değildir. Kaçırılmak, insanın evden, masadan, aileden, sıradan hayatın bütün küçük parçalarından koparılmasıdır. Annenin “gelince çorba yaparım” dediği günlerin bir daha gelmeyecek şekilde kesilmesidir. Bir babanın, oğlunun kapıdan girdiği anı hayal ederek yaşlanmasıdır. Bir çocuğun, babasının sesini unutmaya başlamasıdır.

Makbule’nin evinde duvarda bir fotoğraf vardı. Çerçevenin köşesi kırılmıştı ama Makbule hiç değiştirmemişti. Sedat o fotoğrafta gülümsüyordu. Kolları annesinin omzundaydı. Makbule o gülümsemeye bakınca kendini suçlu hissederdi; çünkü bir insanın gülümsüyor olması, her şeyin iyi olduğu anlamına gelmezdi. Ama o fotoğraf, “hayatın bir zamanlar normal olduğu”na dair tek kanıttı. Makbule fotoğrafa her baktığında aynı şeyi fısıldardı: “Yine döneceksin.”

Bir sabah telefon çaldığında, Makbule çok hızlı açmadı. Eskiden telefon çalınca kalbi yerinden fırlardı. Şimdi ise önce derin nefes alır, “kalbim dayanacak mı” diye düşünürdü. Çünkü umut da bir darbe gibi gelebilirdi. O gün arayan, Sedat’ın eski bir arkadaşıydı. Sesi kırık, kelimeleri seçerek konuşuyordu. “Teyze… bir şeyler oluyor. Şey… büyük bir hareketlilik var.” dedi. Makbule’nin avuçları terledi. “Ne demek oluyor?” diye sordu. Karşı tarafta bir duraksama oldu. Sonra o cümle geldi: “Sana şimdi bir şey diyemem. Ama… lütfen güçlü ol.”

Güçlü olmak… Makbule bu cümleyi de çok duymuştu. İnsan bazen güçlü olmak istemez. İnsan bazen sadece birileri onu kolundan tutup “sen artık yoruldun” desin ister. Ama Makbule’nin hayatında kimse öyle dememişti. Kocası yıllar önce gitmişti. Diğer kızı Nurgül’ü de kaybetmişti. Geriye sadece Sevgi kalmıştı; o da “düzen” adı altında her şeyi kontrol etmeyi seven, konuşurken sanki öğüt veriyormuş gibi yapıp aslında emir yağdıran bir kadına dönüşmüştü. Makbule, Sevgi’nin evinde yaşarken kendi evinin anahtarını cebinde taşır gibi bir his taşırdı: “Burası benim değil.” Ama yine de susardı. Susmak, kavga etmemek, işleri büyütmemek… yıllarca kendini böyle avutmuştu.

O gün akşamüstü Sevgi büyük bir masa kurmuştu. “Misafir var” demişti. Makbule sabahtan beri mutfaktaydı. Kuzu tandırı marine etmek için beş saat harcamış, pişirmek için üç saat uğraşmıştı. Etin kokusu, evi kısa bir süreliğine “eski ev” gibi yapmıştı. Makbule, tandırı fırından çıkarıp tepsiye aldığında elleri yanmıştı ama bir şey söylememişti. Çünkü o evde “acı” bile sessiz yaşanırdı.

Masaya oturduklarında herkes güldü. Çocuklar kahkaha attı. Çatallar porselen tabaklara vurdu. Sevgi, masanın ortasında bir evin sahibi gibi oturuyor, misafirlerin gözünü dolduran o “kusursuz ev kadını” rolünü oynuyordu. Makbule ise sandalyenin ucunda, biraz geride kalmıştı. Bu “yer” sadece sandalye meselesi değildi. Bu, yıllardır biriktirilen bir yerdi. Makbule bunu hissediyordu; ama yine de susuyordu.

Sonra Sevgi yüzüne bakmadan, sanki bir garsona talimat verir gibi konuştu. “Sen herkes yedikten sonra yiyeceksin.” dedi.

Makbule’nin içinde bir şeyler koptu. Öfke yoktu. Bağırma çağırma yoktu. Donmuş bir odunun içten içe çatlaması gibi, yavaş ve temiz bir kırılma sesi vardı sadece. O an, tandırın kokusu bile değişti sanki. Evdeki hava ağırlaştı. Makbule’nin gözleri masadaki yüzlerin üzerinden geçti. Kimse “Ne diyorsun?” demedi. Kadir bile başını kaldırmadı. Misafirlerin bir kısmı duymamış gibi yaptı, bir kısmı duydu ama görmezden geldi. İşte en büyük kırılma buydu: Bir cümleden çok, o cümleye verilen sessizlik.

Makbule tepsiyi kavradı. Dumanı üstündeydi hâlâ. Folyo parmaklarını sızlatıyordu ama durmadı. Kapıya doğru yürüdü. Kimse peşinden gelmedi. Şaşkın bir nida bile duymadı. Sadece tabaklara çarpan çatalların donuk sesi ve olan bitenden habersiz birkaç çocuğun kahkahası kaldı arkada. Dışarıdaki hava serindi. Bu iyi geldi. Serinlik, insanın yüzüne vurup “hala buradasın” der.

Üç sokak ötede eski evine yürüdü. O ev, Sevgi’nin geçen yıl “daha kolay olur anne, biz sana bakarız” diyerek onu yanına taşınmaya ikna etmesinden beri tam olarak “ev” olmaktan çıkmıştı. Limon kolonyası ve toz kokuyordu. İçeri girdiğinde sessizlik, eski bir palto gibi omuzlarına dolandı. Ne ekran gürültüsü vardı, ne birinin tarçının yerini sorması, ne patatesin pütürlü olmasına söylenen bir ses… Sadece o ve haftalardır kurmadığı duvar saatinin tıkırtısı.

Kendine bir tabak hazırladı. Mavi çiçekli, kenarı hafif çatlamış eski tabaklarından birini çıkardı. Kalın bir dilim et koydu. Üzerine tepsinin suyundan gezdirdi. Masasına oturdu. Yavaş yavaş yedi. Et lokum gibiydi. Baharatı tam kıvamındaydı. Belki de bugüne kadar yaptığı en iyi yemekti. Kimse iltifat etmedi. Kimse sözünü kesmedi. Ve yıllar sonra ilk kez, her lokmanın tadına vardı. Çünkü o lokmalar, sadece et değildi; kendi haysiyetinin tadıydı.

Yemeği bitince tabağını yıkadı, kuruttu, yerine kaldırdı. Pencerenin kenarındaki sandalyeye oturup çınar ağaçlarını izledi. Eskiden her sonbahar yaprakları o süpürürdü. Şimdi Sevgi “tehlikeli” diyordu. “Düşersin kırarsın.” Ama bir kez olsun “ister misin?” diye sormamıştı. Sevgi, hep söylerdi. Makbule, hep dinlerdi. Ta ki o geceye kadar.

Makbule pencerenin önünde uzun süre oturdu. Sessiz kaldığı bütün anlar bir film gibi geçti gözünün önünden. Kadir’in önünde azarlanması, yeni bulaşık makinesini çözemediği için göz devrilmesi, “Bu giyme, modası geçti” denmesi… Hepsi birer küçük bıçaktı. İnsan küçük bıçaklarla ölmez. Ama küçük bıçaklar insanı sürekli kanatır. Sonra bir gün, bir cümle gelir ve insan kanamayı fark eder.

Makbule kiler dolabına gidip kalem ve not defteri çıkardı. “Yapmam gereken şeyler var” dedi kendi kendine. Bu bir intikam değildi. Bu bir netlikti. Evin tapusu hâlâ onun üstündeydi. Birikimleri hâlâ kendi hesabındaydı. Güç hâlâ bendeydi, diye düşündü, sadece onu uzun zamandır dışarıda bir yerde unutmuştum.

O gece telefon iki kez çaldı. Sevgi arıyordu. Makbule açmadı. Ekranda yanıp sönen isme baktı ve kararıp sönmesini bekledi. Mesaj bırakmadı. Sadece o sesin Makbule’yi geri sürükleyebileceğini sandı. Sürükleyemedi. Makbule haftalardır ilk kez huzurlu uyudu. Bu bir iç huzuru değildi; üzerindeki yorgunluğun kalkmasının verdiği bir uykuydu.

Sabah ilk ışıklarla uyandığında ortalık sakindi. Giydirilecek çocuk yoktu, hazırlanacak kahvaltı yoktu, telefonlarından başını kaldırmayan insanlar yoktu. Mutfak masasında bir bardak çay ve geceden kalma soğuk tandırla oturdu. Isıtmadı bile. Sessizce yedi. Saat sekiz olduğunda not defterinin başına geçti. “Banka hesaplarını kontrol et. Avukat Sami Bey’i ara. Tapu dosyalarına bak.” Liste uzun değildi. Ama gerçekti ve sadece onundu.

Bankanın sitesine girdi. Şifresini sıfırladı. Güvenlik sorularını geçti. Bakiyesi hâlâ dokunulmamıştı. Makbule bir an gülümsedi. Bu gülümseme, bir insanın kendine “hala buradayım” demesiydi. Şubeye bizzat gitmek için not aldı. Artık ekranlara değil, insanların gözünün içine bakmak istiyordu. Dökümleri basılı almak, yetki formlarını incelemek, ortak hesapları kapatmak… Kolaylık olsun diye başkasına yetki vermek yoktu artık. Sadece kendisi, kendi adı, kendi imzası.

Sonra Ezgi’nin fotoğrafına baktı. Nurgül’ün kızı… Makbule’nin içindeki yumuşak yer. Ezgi artık büyümüştü. Maskelerin ardını görebilecek yaşa gelmişti. Makbule, numarayı ezbere tuşladı. Ezgi açtığında sesi ılık bir ışık gibi içini ısıttı. “Anneanne?” dedi. Makbule o anda ağlamadı ama boğazı düğümlendi. “Selam tatlım.” dedi sadece.

Ezgi bir süre sustu. “İyi misin?” diye sordu. “Annem… çok öfkeli. Bir şey oldu, değil mi?” Makbule “Bir şey oldu.” dedi. “Gerçekten yaşadığımı hatırladım.” Ezgi’nin sesi yumuşadı. “Ben yarın gelirim.” dedi. “Senin için uygunsa.”

Ertesi gün Ezgi elinde çöreklerle geldiğinde Makbule’nin evi ilk kez “misafirlik” gibi değil, “hayat” gibi koktu. Mutfak masasında çay içtiler. Ezgi soruları birer bıçak gibi değil, birer merhem gibi sordu. Makbule, “Ben artık kimsenin artıklarıyla doymayacağım.” dediğinde Ezgi’nin gözleri doldu. “İyi ki.” dedi. “İyi ki bunu dedin.”

O gün birlikte evin içini toparladılar. Perdeleri açtılar. Toz aldılar. Eski eşyaların yerini buldular. Makbule bahçeye çıktı, toprağa dokundu. Toprak kuru ama umutsuz değildi. “Sizi siz yapan şeyleri bırakıp gidemezsiniz” diye düşündü. “Onları sularsınız.” Dizleriniz sızlasa da, elleriniz titresede.

Akşamüstü Sevgi geldi. Kapıyı sertçe çaldı. Makbule açtı. Sevgi’nin sesi yine sirke gibi keskin çıktı. “Ne yaptığını sanıyorsun?” Makbule sakince baktı. “Ben ne yaptığımı biliyorum.” dedi. “Ben kendimi geri aldım.”

Sevgi konuştu, suçladı, “Biz olmasak bir hiçsin” dedi. Makbule o cümleyi duyduğunda eskisi gibi yıkılmadı. Çünkü artık biliyordu: Hiç olmak, bir masanın en sonuna itilmekten daha iyiydi. Makbule “Git.” dedi. “Bu evde artık kimse bana emir vermeyecek.”

Sevgi giderken kapı çarptı. Ev bir an yankılandı, sonra sessizleşti. Makbule o sessizliğin içinde bir kahramanlık hissetmedi. Sadece bir rahatlama hissetti. Çünkü kahramanlık, bazen büyük bir şey yapmak değildir. Bazen sadece “hayır” diyebilmektir. Ve Makbule yıllar sonra ilk kez, kendini değil, kendi değerini seçmişti.

O gece yatmadan önce masaya en sevdiği örtüyü serdi. En sağlam tabağını çıkardı. Radyoda eski bir şarkı açtı. Yemeğini yavaş yavaş yedi. Her lokma, bir ders gibiydi. Sevgi için değil; Makbule için. Sonra başını yastığa koydu. Rüyasında kendini gençken sevdiği müzikle hafifçe sallanırken gördü. Nurgül uzaktan gülümsüyordu. Ezgi el sallıyordu. Ve Makbule, masadaki yerinin artık sabit olduğunu biliyordu: En sona değil. Kendi yerine.

Çünkü bir anne, sadece doyuran değildir.
Bir anne, bir evin kökü, bir hayatın hafızasıdır.
Ve o hafıza, bir gün sessizce ayağa kalktığında, kimse onu tekrar yerine itemez.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News