“Genç adam, bu yemek zehirli!” diye bağırdı dilenci kadın, iş ortağıyla öğle yemeği yiyen milyonerin üzerine.

Küllerin İçinden Gelen Uyarı
Aşağıdaki hikâye, bir öğle yemeğinde atılan tek bir çığlığın; güç, ihanet, vicdan ve “adalet” denilen o huysuz mekanizmanın dişlileri arasında nasıl bir hayatı kökten değiştirdiğini anlatıyor. Parıltılı masaların altında saklanan gölgeler vardır; bazen onları ancak sokakların unuttuğu biri görür. Gelin, bu gölgelerin içinden geçen uzun bir yolculuğa bakalım.
Bölüm I — En Pahalı Masada Bir Çığlık
İstanbul’un en pahalı semtlerinden birinde, Boğaz’a bakan terasıyla meşhur Lacivert Kiler adlı restoran o gün her zamanki gibi ışıldıyordu. Beyaz masa örtüleri neredeyse ütünün sıcaklığını hâlâ taşıyor gibiydi. Garsonlar, sessiz bir koreografiyle tabakları milim şaşmadan bırakıyor; kadehler, ince bir şıngırtıyla birbirine değiyor; sohbetler, paranın en sevdiği tonda—kendinden emin—akıyordu.
Cemal Aras masanın başındaydı. Elli bir yaşında, inşaat ve kentsel dönüşüm işlerinde adını şehrin yarısına kazımış bir adam. İş dünyasının “zor ama adil” dediği türden. Sakal çizgisi hep net, saati hep pahalı, cümleleri hep kısa.
Karşısında ortağı Baran Korkmaz oturuyordu; Cemal’den sekiz yaş küçük, daha hızlı konuşan, daha sık gülen, daha çok göz teması kuran biri. İnsanları rahatlatan bir yüzü vardı—bazıları bunun bir “hediye”, bazıları da bir “maskeydi” derdi. On beş yıldır ortaktılar. Birlikte büyümüş, birlikte batmaktan dönmüş, birlikte tekrar yükselmişlerdi.
O günün nedeni ise daha da büyüktü: belediyeyle imzalanan dev bir konut projesi.
Baran kadehini kaldırdı.
“Cemal… On beş yıl,” dedi. “Birlikte çamuru da gördük, mermeri de. Bu anlaşma… bize yeni bir dönem açıyor.”
Cemal de kadehini kaldırdı. “Bize değil,” dedi, dudaklarının ucunda belli belirsiz bir gülümseme. “Şehre de.”
Tam o sırada, garson masaya yeni tabakları getirdi. Cemal’in önüne, trüf yağı ve mantarlı risotto. Baran’ın önüne, nar ekşili sosla servis edilen kuzu incik.
Cemal çatalını risottoya uzatmıştı ki telefonu titredi. Ekranda şirketin hukuk danışmanının adı yazıyordu. Yüzü bir an ciddileşti.
“Kısa bir şey,” dedi Baran’a. “Bir dakika.”
Cemal ayağa kalktı, terasın kenarına yürüdü. Boğaz’dan gelen rüzgâr, pahalı parfümlerin üzerine tuzlu bir gerçeklik serpti. Cemal telefonda konuşurken, masada kısa bir yalnızlık oldu. Baran, su bardağına uzandı; sonra cebine, sonra masaya… küçük bir hareket, kimsenin özellikle bakmadığı türden.
Cemal konuşmayı bitirip masaya döndüğünde her şey normal görünüyordu. Garsonlar akıyordu, müzik devam ediyordu, paranın sesi hiç kesilmiyordu.
Cemal oturdu. Çatalını yeniden kaldırdı.
Ve o an, terasın aşağısından, demir parmaklıkların öte tarafından gelen çatallı bir ses, bütün atmosferi bir bıçak gibi yardı:
“Beyefendi! O yemeği yemeyin! Zehirli!”
Müzik sustu sanki. Kadehler bile bir an nefesini tuttu. İnsanların başları aynı anda o tarafa döndü.
Parmaklıkların dışında, kaldırımda, altmışlarına yakın bir kadın vardı. Üzerinde kat kat eski kıyafetler, dizinde yıpranmış bir etek, ayağında birbirine benzemez iki ayakkabı. Bir kolunu baston niyetine kullandığı eğri bir sopaya dayamış, diğer eliyle Cemal’i işaret ediyordu.
Metre panikle geldi. “Güvenlik!” diye bağırdı.
Baran, yerinde doğruldu; gülümsemesi kayboldu. “Böyle şey mi olur?” dedi. “Şu kadını alın!”
Cemal ise elini kaldırdı. Sesi fazla yükselmedi ama masanın etrafındaki herkes onu duydu.
“Durun,” dedi. “Bırakın konuşsun.”
Kadının gözleri tuhaftı. Kirin, yorgunluğun ve açlığın arkasında hâlâ canlıydılar. Bir tür inat vardı bakışında; sanki bu dünyaya küs değil de, dünyayı hâlâ ciddiye alacak kadar güçlüydü.
Cemal ayağa kalktı. Parmaklıkların yanına yürüdü.
“Ne dedin sen?” dedi. “Nasıl zehirli?”
Kadın, demirlerin arasından eğildi. “Gördüm,” dedi. “Siz telefonla konuşurken… masadaki adam… bir şey döktü.”
Baran hemen itiraz etti. “Saçmalık! Kadın akli dengesi yerinde değil belli. Para koparmaya çalışıyor.”
Kadın Baran’a baktı; bakışı bir an bile kaçmadı.
“Ben sokakta yaşıyorum,” dedi. “İnsanların yüzlerini okumayı öğrendim. Korkuyu, aceleyi, telaşı… gördüm.”
Cemal’in boğazından soğuk bir şey geçti. Çünkü kadın doğru bir şeye dokunmuştu: o telefon konuşması sırasında masaya döndüğünde risotto zaten servis edilmişti. O an masada ne olduğuna bakmamıştı. Baran’ın “küçük hareketi” gözünün kenarında bir gölge gibi kalmıştı.
Cemal metreye döndü. “Kadını içeri alın,” dedi.
Metre donakaldı. “Beyefendi—”
“Ben bu restoranın ortaklarından biriyim,” dedi Cemal. “Kadını içeri alın. Şimdi.”
Bölüm II — Parmaklıkların Ardındaki İsim
Kadın, restoranın içine alınırken bazı müşteriler rahatsız oldu; bazıları fısıldaştı; bazıları telefonunu çıkardı. Ama Cemal, kendi masasına doğru yürürken sadece bir şeyi düşünüyordu: Ya doğruysa?
Kadın sandalyeye oturunca, ellerindeki titremeyi fark etti Cemal. Titreme yaşlılıktan değil, sanki uzun bir açlıktan, bir tür bedensel hafızadan geliyordu. Parmakları inceydi. Tırnaklarının kirinin altında bile bir zarafet gizliydi; bir zamanlar yüzük taşımış gibi.
Cemal yumuşak bir sesle sordu:
“Adın ne?”
Kadın yutkundu. “Nermin,” dedi. “Nermin Efe.”
Baran alaycı bir nefes verdi. “Tamam Nermin Hanım,” dedi. “Bize masal anlatmayı bırakın. Siz ne anlarsınız zehirden?”
Nermin gözünü kırpmadı. “Kocam eczacıydı,” dedi. “Ben de yıllarca yanında çalıştım. Bazı kokuları bilirim. Bazı hareketleri bilirim. Bir şeyi yemeğin içine dökerken insanın eli… böyle titrer.” Elini kaldırdı, Baran’ın az önce yaptığına benzeyen bir dökme hareketi yaptı. “Gizlemek ister.”
Baran ayağa fırladı. Sandalyesi mermer zeminde tiz bir ses çıkardı.
“Bu iftira!” dedi. “Cemal, bunu ciddiye alamazsın.”
Cemal, Baran’a baktı. On beş yıllık ortaklık, onlarca toplantı, yüzlerce imza, binlerce kahkaha… hepsi Baran’ın yüzünde bir anlığına dondu. Çünkü Baran’ın şakaklarında ince bir ter birikmişti. Suyu peş peşe içiyor, yutkunurken boğazı kasılıyordu.
Cemal’in içgüdüsü—iş dünyasında onu hayatta tutan o soğukkanlı radar—çalışmaya başlamıştı.
Cemal garsona döndü. “Bu tabağı alın,” dedi. “Hiç kimse dokunmasın.”
Baran öfkeyle güldü. “Ne yapacaksın? Laboratuvara mı göndereceksin?”
“Evet,” dedi Cemal. “Hemen.”
Metreye bakıp tek kelime etti: “Polis.”
Baran’ın yüzündeki renk, kadehindeki şarabın tonuna yaklaştı. “Cemal,” dedi daha alçak sesle, “rezil olacağız. Basın, sosyal medya… Bu saçmalıkla mı uğraşacağız?”
Cemal, risottoya baktı. Sonra Nermin’e.
“Eğer yanlışsa,” dedi, “yanlış çıkar. Ama doğruysa… bugün biri ölecekti.”
Nermin’in gözleri doldu. “Ben…” dedi. “Ben sadece… susamadım.”
Bölüm III — Zehrin Adı, İhanetin Yüzü
Yirmi dakika, normal bir öğle yemeğinde kısa sayılırdı. Ama o masada yirmi dakika, bir ömür gibi uzadı.
Polis geldi. Ardından adli tıp laboratuvarından hızlı test kitiyle bir uzman. Restoranın terası artık bir tiyatro sahnesiydi; herkes bakıyor, kimse konuşmuyordu.
Uzman, tabaktan örnek aldı. Küçük bir tüpte çözelti, damla damla karıştı. Renk değişimleri… kısa bir bekleyiş… sonra uzmanın kaşları çatıldı.
“Cemal Aras siz misiniz?” dedi.
Cemal başını salladı.
Uzman ciddiyetle konuştu:
“Tabakta yüksek derecede toksik bir alkaloid tespit ettik. Yutulması halinde kısa sürede kalp ritminde bozulma ve dolaşım çökmesi yaratabilir. Doz… ölümcül.”
Restoranda bir uğultu patladı. Ama Cemal’in dünyası sessizleşti. Çünkü bu cümle, başka her şeyi ezip geçti.
Baran geri geri bir adım attı. Sonra bir tane daha. Gözleri kaçış yolları arar gibi dolaştı. Polisler yaklaşınca bir an hamle yaptı; ama iki memur koluna girdi.
“Cemal,” diye bağırdı Baran, sesi çatlayarak, “bunu anlamıyorsun! Mecbur kaldım!”
Cemal’in sesi buz gibiydi. “Neye mecbur kaldın?”
Baran’ın direnci çözüldü. Omuzları düştü; yıllarca taşımaya çalıştığı “kontrollü adam” görüntüsü yere devrildi.
“Borç,” dedi. “Kumar borcu. Çirkin bir borç. Korkunç insanlar. Ailemi tehdit ettiler. İki hafta verdiler.”
Cemal, onun ağzından dökülen kelimelerin ağırlığını tarttı.
“Bana gelmedin,” dedi. “On beş yıl… Bana bir kez bile ‘yardım et’ demedin.”
Baran, gözleri yaşla dolu, öfkeyle karışık bir çaresizlikle bağırdı:
“Sen yardım etmezsin! Sen ‘sorumluluk’ dersin, ‘sonuç’ dersin, ‘bedel’ dersin! Ben… ben panikledim.”
Cemal’in gözleri kısıldı. “Planın neydi?”
Baran başını çevirdi. Cevap vermek istemeyen bir çocuğun inadı yoktu artık; korkak bir yetişkinin suskunluğu vardı.
“Sen ölürsen,” dedi kısık sesle, “şirketin kontrolü bana kalacaktı. Hisselerini… sözleşmedeki maddeden… alacaktım. Varlıkları satar, borcu kapatırdım.”
Cemal’in göğsünde bir şey kırıldı. Kırılan, sadece güven değildi; geçmişe dair bütün sahneler paramparça oldu.
Baran kelepçelenip götürülürken, Cemal gözünü Nermin’den ayıramadı. Kadın hâlâ sandalyede oturuyordu; küçücük görünüyordu ama yaptığı şey devasa bir taşın yerini değiştirmişti.
Cemal, boğazı düğümlenerek konuştu:
“Hayatımı kurtardın.”
Nermin başını eğdi. “Ben…” dedi. “Ben kimseyi kurtarmadım. Sadece… görmezden gelemedim.”
Cemal bir an durdu. “Bu gece nerede kalacaksın?”
Nermin’in cevabı yavaş geldi: “Bilmiyorum.”
Bölüm IV — Bir Anahtar, Bir Duvarın Yıkılışı
O gece, İstanbul’un soğuğu kemiklere işleyecek cinstendi. Cemal, arabasının arka koltuğunda Nermin’i evine bırakırken, kadının camdan dışarı bakışını izledi. Şehir ışıl ışıldı; ama bazı insanların payına ışık hiç düşmüyordu.
Cemal, yıllardır sahip olduğu dairelerden birini hatırladı: Şirketin merkezine yakın, boş duran, yatırım diye alınmış ama hiç kullanılmamış bir yer.
Anahtarı cebinden çıkarmak gibi bir şey değildi bu; daha çok, kendi hayatındaki bir kapıyı açmaktı.
Apartmanın önünde durduklarında Cemal, kapıcıya gerekli talimatları verdi. Nermin’e anahtarı uzattı.
“Burası senin,” dedi. “Şimdilik.”
Nermin anahtara bakıp geri çekildi. “Beyefendi… Ben sokaktan geldim. Yarın bu haber biter, insanlar unutur. Siz pişman olursunuz.”
Cemal başını iki yana salladı. “Ben pişman olmam,” dedi. “Pişmanlık, yanlış bir şey yaptığında olur. Bugün doğru olanı yapan sendin.”
Ertesi gün doktor kontrolü, temiz kıyafetler, sıcak bir duş… Nermin’in yıllardır taşımaya alıştığı yorgunluk ilk kez bir yerinden gevşedi. Ama asıl mesele beden değildi; insanın tekrar insan yerine konmasıydı.
Cemal, şirketin insan kaynaklarına kısa bir talimat verdi:
“Nermin Hanım bizimle çalışacak. Unvanı… ‘sosyal sorumluluk ve saha danışmanı’.”
Sekreter şaşırdı. “Ne iş yapacak?”
Cemal’in cevabı netti: “Gördüğü şeyleri söyleyecek. Çünkü bugün ben hayattaysam, o yüzden.”
Nermin önce çekindi. Sonra, yıllar boyunca biriken birikimini ortaya koydu: Sokakların haritasını biliyordu; barınakların nasıl işlediğini, yardım ağlarının nerede tıkandığını; bağımlılığın, borcun, utancın insanı nasıl sessizleştirdiğini. Ve evet, kocasından öğrendiği temel kimya bilgisiyle, iş güvenliği ve malzeme depolama protokollerinde bile farklar yakalıyordu.
Cemal, kendi hayatına ilk kez başka bir yerden bakmaya başladı. O ana kadar başarı, onun için bina sayısıydı; metrekareydi; imza törenleriydi. Şimdi başarı, bazen bir çorbanın sıcaklığı kadar somuttu.
Ama hikâye, “her şey düzeldi” diye biten türden değildi. Çünkü adalet dediğimiz şey, her zaman vicdanla aynı yöne bakmıyordu.
Bölüm V — Mahkeme Salonunda Eğilip Bükülen Gerçek
Altı ay sonra dava başladı. Basın kapıda nöbetteydi: “Ünlü iş insanına suikast girişimi.” “Ortaklık savaşında zehir iddiası.” “Sokaktan gelen kahraman.”
Baran, takım elbiseyle, pahalı avukatlarla geldi. Kendinden emin görünmek için çabalıyordu ama gözlerinin altında uykusuzluk vardı. Ailesi, çevresi, bağlantıları… hepsi devreye girmişti.
Savunma avukatı, ünlü bir ceza hukukçusuydu. Sesi düzgün, cümleleri kaygan; insanı ikna etmek için değil, yorup teslim almak için konuşan türden.
Savunmanın ana hattı şuydu:
Baran ağır tehdit altındaydı, ailesi tehlikedeydi.
Psikolojik baskı altındaydı, “sağlıklı karar verme kapasitesi” zayıflamıştı.
“Fiil tamamlanmadı,” yani Cemal ölmemişti.
Nermin’in tanıklığı “güvenilmez” olabilirdi; çünkü yıllarca sokakta yaşamıştı.
Nermin tanık kürsüsüne çıktığında elleri yine titredi. Mahkeme salonu titremeyi gördü; bazıları acıdı, bazıları kuşkulandı. Savunma avukatı tam da bunu istiyordu.
“Hanımefendi,” dedi avukat, “yedi yıl sokakta yaşadığınızı söylediniz. Bu süreçte… zihinsel sağlığınızla ilgili bir raporunuz var mı?”
Nermin, yutkundu. “Ben rapor değilim,” dedi. “Ben insanım.”
Avukat gülümsedi. “Elbette. Sadece… algınızın güvenilirliğini soruyoruz.”
Nermin o an, sokakta öğrendiği bir şeyi hatırladı: İnsanlar bazen gerçeği değil, gerçeğin kimden geldiğini tartardı.
Derin bir nefes aldı. Cemal’in gözlerine baktı. Sonra hakime döndü.
“Ben sokakta yaşadım,” dedi. “Çünkü hayatımda bir şeyler yıkıldı. Bu, gözlerimin görmediği anlamına gelmez. O gün o masada… bir hareket gördüm. Bir korku gördüm. Ve yemeğin kokusunda anormal bir şey hissettim. Yanılmış olabilirdim. Ama susarsam… birinin ölme ihtimali vardı.”
Savcı, laboratuvar raporlarını sundu. Kamera kayıtları incelendi; net değildi ama Baran’ın masada kısa bir süre yalnız kaldığı görülebiliyordu. En sarsıcı olan ise Baran’ın olay anındaki sözleriydi; polis tutanağında “mecbur kaldım” diye geçiyordu.
Cemal, ifade verdi.
“Bu sadece bana yapılan bir saldırı değil,” dedi. “Bu, güvene yapılan bir saldırı. Ortaklık hukukuna, insanlık hukukuna.”
Karar günü, salon doluydu.
Hakim kararı okurken sesi mekanikti—sanki bir insanın hayatıyla değil, dosyadaki klasör sayısıyla ilgileniyordu:
Baran suçlu bulunuyordu. Ama “tehdit ve psikolojik baskı” gerekçesiyle cezası düşürülüyordu. Üstelik “fiilin tamamlanmamış olması” ve “topluma kazandırma” gibi gerekçelerle denetimli serbestlik ihtimali doğuyordu.
Cemal’in içi yandı. Çünkü mahkemenin dilinde, “biri ölmediği için” ceza hafifliyordu. Oysa Cemal’in gözünde mesele şuydu: Ölmemek, adaletin lütfu değil; şansın kazasıydı.
Karar açıklandıktan sonra Baran, bileğine elektronik kelepçe takılarak dışarı çıktı. Basın, Cemal’in önüne mikrofon uzattı.
Cemal, sesi titremeden konuştu:
“Bugün hukuk bir karar verdi,” dedi. “Ama vicdanın kararı başka.”
Nermin ise kameraların karşısında kısa konuştu.
“Ben kimseye kötülük olsun istemem,” dedi. “Ama iyiliğin bedelsiz kalmasını da istemem.”
Bölüm VI — İkinci Şansın Kime Verildiği
O gece Cemal, Nermin’le küçük bir lokantada yemek yedi. Ne Boğaz manzarası vardı, ne kristal kadehler. Ama sıcak bir çorba vardı; insanın ruhunu yumuşatan türden.
Cemal kaşığını bıraktı. “Haksızlık,” dedi. “Adam beni öldürmeye kalktı. Şimdi dışarıda.”
Nermin başını salladı. “Evet,” dedi. “Haksızlık.”
Cemal şaşırdı. “Bu kadar mı?”
Nermin, bir an camdan dışarı baktı. Sokaktan geçen bir çocuğun elinde simit vardı.
“Cemal Bey,” dedi, “ben sokakta yaşarken adalet diye bir şey düşünemezdim. Çünkü önce hayatta kalmak gerekiyordu. Ama şunu öğrendim: Bazen adalet, mahkeme salonunda değil… insanların birbirine ne yaptığıyla ölçülüyor.”
Cemal’in kaşları çatıldı. “Ben onun yanına bırakmayacağım.”
Nermin’in sesi sakindi. “Bırakmayın,” dedi. “Ama onu düşünerek yaşamayın. Kendinizi onun kötülüğüne kiraya vermeyin.”
Bu cümle Cemal’e ağır geldi. Çünkü Cemal, yıllarca her şeyi kontrol ederek yaşamıştı; şimdi kontrol edemediği bir şey vardı: adaletin eksikliği.
Bir süre sonra Baran, anlaşma yoluna gitti. Şirket hisselerini devretti, tazminat ödedi. Cezası daha da yumuşadı; şehirden ayrılmasına izin çıktı. Başka bir yerde, ailesinin bağlantılarıyla yeni bir pozisyona geçti.
Cemal bu haberi aldığında öfkelendi. Ama öfkenin yanında başka bir şey de vardı: sarsıcı bir farkındalık.
Baran, kaçmıştı belki. Ama Cemal’in hayatındaki perdeler açılmıştı.
Nermin’le birlikte bir program başlattılar:
Şirketin şantiyelerinde ve depolarında sokakta yaşayanlara eğitim ve iş imkânı
Barınaklarla koordineli geçici konut desteği
Borç batağına düşen ailelere yönelik hukuki danışmanlık fonu
Bağımlılık ve psikolojik destek için kurum anlaşmaları
Cemal için bu, bir “PR kampanyası” değildi. Çünkü o gün, restoran terasında bir tabak risottonun başında, hayatın bir saniyede nasıl kırıldığını görmüştü.
Bir yıl sonra bir barınağı ziyaret ettiler. Nermin, küçük bir salonda konuşma yaptı. “Ben de buradaydım,” dedi. “Ben de titriyordum. Ben de utançtan yere bakıyordum. Sonra biri beni gördü. İnsan yerine koydu.”
Kalabalıktan biri, genç bir kadın, ağlayarak Nermin’e sarıldı. Nermin onu sıkıca tuttu. Cemal uzaktan izledi; boğazına bir düğüm oturdu.
Yanındaki avukat (artık Baran davasından kalan süreçleri takip eden danışman) sessizce konuştu:
“Beyefendi… maalesef parası ve bağlantısı olanlar, sistemi kendine daha kolay uyduruyor.”
Cemal bir süre cevap vermedi. Sonra dedi ki:
“Ben de parası olanlardanım. O zaman… sistemin büküldüğü yeri düzeltmeye uğraşacağım.”
Bu cümle büyük bir iddia değildi; daha çok, bir adamın kendi içindeki dağınıklığa çektiği çizgiydi.
Baran hayatına devam etti. Belki yeni bir şehirde yeni toplantılara girdi, yeni kartvizitler bastırdı, yeni gülümsemeler dağıttı. Ama Cemal şunu biliyordu: İnsanın kendinden kaçması, şehir değiştirmekle olmaz.
Cemal ise hayatını başka bir yöne çevirdi. Nermin’in adı gazetelerden yavaş yavaş kayboldu; ama onun etkisi şirketin içinde, barınakta, eğitim alan insanların gözlerinde kaldı.
Ve bazen, adaletin “tam” olmadığı bir dünyada, geriye kalan tek gerçek şuydu:
Bir insanı öldürmek isteyen biri, mahkemeden hafif bir cezayla çıkabilir.
Ama bir insanı kurtaran kişi, başka hayatları da ayağa kaldırabilir.
Cemal’in en büyük dersi buydu: Zehir, bazen tabakta olmaz. Bazen ortaklık sözleşmesinin satır aralarındadır. Bazen de sistemin “incelik” dediği boşluklarda gezinir. Ama panzehir de vardır—ve çoğu zaman pahalı değildir.
Bazen panzehir, demir parmaklıkların ardındaki bir çığlıktır.