“Kadın 3 Saat Telefona Cevap Vermedi – Kocası Eve Gelince Gördükleriyle Yıkıldı”

“Kadın 3 Saat Telefona Cevap Vermedi – Kocası Eve Gelince Gördükleriyle Yıkıldı”

Terliklerin Eksikliği

Bazı kayıplar bir “anons” gibi başlamaz; bir evin içindeki küçük ayrıntılarla başlar. Telefonun pencere kenarında kalmasıyla. Banyoda unutulan takma dişlerle. Ocakta yanık kokusuna karışan taşmış sütle. Ve en tuhafı: Ayakkabılar yerindedir ama terlikler yoktur. İşte o an, insanın aklına tek bir soru çakılır: Bir insan, kışın ortasında, telefonsuz, üstünü bile almadan nereye gider?

Aşağıdaki hikâye, İç Anadolu’nun kışa gömülmüş bir köyünde, bir ninenin kayboluşuyla başlayan ve köyün “herkes birbirini bilir” rahatlığını paramparça eden bir arayışın öyküsü.

Bölüm 1 — Çalan Telefon, Büyüyen Sessizlik

Öğlen saat 12.00.

Şükrü Demir, komşusu Halil’in bahçesinde odun diziyordu. Kış, insanın sadece ellerini değil, sabrını da donduran türdendi. Nefes buhar oluyor, baltanın sapı avuçta kayıyor, çamur çizmenin üstüne kadar yükseliyordu.

Şükrü, cebindeki telefonun ekranına baktı. Evin telefonu iyi çekmezdi; Hatice “pencere kenarına koyunca çekiyor” derdi. Şükrü de bunu bilirdi. O yüzden aramayı hiç aksatmazdı. Öğlen molası, “birlikte yemek” demekti. Kırk yedi yılın alışkanlığıydı bu.

Aradı.

Telefon çaldı.
Bir kez… iki kez… üç kez…
Cevap yok.

“Duymadı,” dedi kendi kendine. “Ya da sobaya odun atıyordur.”

Saat 13.00’te bir daha aradı.

Yine çaldı.
Yine cevap yok.

Bu sefer göğsüne küçük bir kurt düştü. Küçük ama kemirici. Hatice telefonu duymamazlıktan gelmezdi. Hele öğlen, “yemek vakti” yaklaşınca.

Saat 14.00 oldu. Şükrü üçüncü kez aradı.

Cevap yok.

Köyde bazı cümleler hızlı söylenir: “Bir bakıp gelirim.” Bu cümle hem bir izin ister hem de bir şeylerin yolunda olmadığını haber verir.

Şükrü, baltayı yere bıraktı. Halil’e “eve bir bakacağım” dedi. Çamura bata çıka yürümeye başladı. Rüzgâr yüzünü kesiyor, içindeki sıkıntı adımlarını hızlandırıyordu.

Saat 14.30’a doğru eve vardığında ilk gördüğü şey, kapının aralık olmasıydı.

Aralık.

Hatice’nin kapısı aralık kalmazdı. Hele kış günü, “soğuk girer” diye kapıyı iki kere kontrol ederdi.

Şükrü kapıyı itti.

“Hatice?” diye seslendi.

Ev cevap vermedi.

Bölüm 2 — Yanmış Tavuk, Taşmış Süt, Eksik Terlik

Şükrü mutfağa doğru yürüdü. Daha mutfağın eşiğinde, burnuna ağır bir koku çarptı: yanık.

Ocakta tavanın içindeki tavuk, kömürleşmişti. Kapağı kaldırınca çıkan duman, sanki evin içindeki sessizliği daha da koyulaştırdı. Şükrü refleksle ocağı kapattı. Eli titredi.

Sonra sobaya döndü.

Sobanın üzerinde süt taşmış, kazan boşalmış, çevreye yapış yapış bir katman bırakmıştı. Bu, “bir anlık dalgınlık” işiydi—ama Hatice dalgın olmazdı. Hatice’nin dalgınlığı bile düzenli olurdu.

Şükrü evin içinde hızlı hızlı dolaştı. Kavga izi var mı? Dağınıklık var mı? Bir çekmece boşaltılmış mı?

Hayır.

Her şey yerli yerindeydi.

Sonra birden aklına ayakkabılık geldi.

Hatice’nin botları oradaydı.
Spor ayakkabıları oradaydı.
Kışlık ayakkabıları yerli yerindeydi.

Ama…

Terlikler yoktu.

Şükrü’nün içi buz kesti.

“Terlikle çıktıysa…” diye mırıldandı. “Bu havada… terlikle…”

Telefonu gördü: pencere kenarındaydı. Hatice onu yanında götürmez miydi? Götürürdü.
Yelek kanepenin üstündeydi.
Mont askıdaydı.
Banyoda takma dişler, her zamanki kapta duruyordu.

Bir kadın; telefonsuz, montsuz, dişsiz, terlikle… nereye giderdi?

Şükrü, evin içinde bir kez daha bağırdı:

“Hatice!”

Yine cevap yok.

Bölüm 3 — Yeşilova Köyü’nde Herkes Herkesi Tanır (Sanılır)

Köyün adı Yeşilova’ydı. Yüz elli hanelik, kapıların kilitlenmediği, yabancının hemen fark edildiği yerlerden.

Köyün “bildiği” şeyler vardı:

Hatice Demir, altmış dört yaşında, beş çocuk annesi, on iki torun ninesiydi.
Çalışkandı. Eli açıktı. “Kimseyi geri çevirmez” derlerdi.
Bir gün önce ilçeye inmiş, pazardan alışveriş yapmıştı. Poşetleri ağırdı ama “gelinlere dağıtacağım” diye taşımıştı.

Şükrü, komşulara koştu.

Önce en yakına. Sonra bir sonrakine. Sonra daha uzağa.

“Hatice’yi gördünüz mü?”
“Evden çıktı mı?”
“Bahçeye gitti mi?”

Köy, başını iki yana salladı. Ya kimse görmemişti ya da “görüp de önemsememişti.”

Akşam oldu.

Şükrü o gece uyumadı. Sobaya odun attı, soğuğa rağmen pencere kenarında bekledi, kapıya kulak verdi. Kırk yedi yılın alışkanlığı, “az sonra girer” diye fısıldıyordu. Ama gece, sabaha kadar sadece şunu söyledi:

Sessizlik.

Sabahın ilk ışığında Şükrü jandarmayı aradı.

Bölüm 4 — Arama Başlıyor, Köy Küçülüyor

Jandarma geldi. Sonra AFAD. Sonra gönüllüler. Sonra kadavra köpekleri. Dağ taş, dere tepe, kuyu samanlık… hepsine bakıldı.

Kış, aramayı zorlaştırıyordu. Çamur ayakları çekiyor, soğuk aklı uyuşturuyordu.

Üç gün geçti.

Dört gün.

Bir hafta.

Hatice’ye dair bir iz yoktu. Sanki kadın, evin eşiğinden çıkınca havaya karışmıştı.

Ama “iz yokluğu” bazen izden daha ağırdır. Çünkü o zaman insanlar, ihtimallerin en karanlığına kayar.

Köyün içinde bir isim dolaşmaya başladı.

Fısıltıyla.

Sonra daha yüksek.

Sonra herkesin bildiği ama kimsenin yüksek sesle söylemek istemediği bir isim:

Kenan.

Bölüm 5 — Kenan: “Gariban” Etiketi ve Rahatsız Edici Detaylar

Kenan Yıldırım, kırk bir yaşında, bekar, köyün kenarında babadan kalma eski evde yalnız yaşayan biriydi.

Köylüler onu şöyle tanımlardı:

“Aklı tam yerinde değil.”
“Zavallı.”
“Kimsesiz.”
“Gariban.”

Bu kelimeler bazen merhamet gibi görünür ama çoğu zaman bir perdeye dönüşür: İnsanlar, o perdenin arkasında olanı görmek istemez.

Kenan’ın bir alışkanlığı vardı: köydeki kadınların telefon numaralarını bulur, mesaj atardı. Mesajların ne yazdığı herkesin dilindeydi ama kimsenin ağzına almak istemediği türdendi.

Hatice’nin ailesi de, Hatice’nin böyle mesajlar aldığını sonradan öğrendi. Şükrü, “aylardır rahatsız ediyordu” dedi. Hatice’nin “oğlum ben senin annen yaşındayım” dediği, Kenan’ın ise durmadığı anlatıldı.

En önemlisi şu çıktı ortaya:

Hatice’nin kaybolduğu gün, Kenan aynı mahallede birkaç kez görülmüştü.

Ve tanıkların hepsi aynı detayı vurguluyordu:

Kenan’ın üstü başı tertemizdi.

O gün çamur diz boyuydu. İnsanlar birbirine tutuna tutuna yürüyordu. Ama Kenan’da çamur yoktu.

“Dağdan geliyorum,” demişti.
“Çalı topladım,” demişti.
Ama elinde çalı da yoktu.

Detaylar, yalanı sevmez. Detaylar yalanı kanatlarından tutar.

Bölüm 6 — “Ben Evdeyim” Telefonu ve Ardından Gelen Suskunluk

O günün en garip anı, saat 15.30’da yaşandı.

Kenan, jandarma karakolunu aradı.

Henüz köyde resmî bir kayıp duyurusu yoktu. Arama başlamamıştı. Şükrü daha yeni “Hatice yok” gerçeğiyle yüzleşmişti.

Kenan telefonda şunu dedi:

“Komutanım… ben evdeyim. Bilginiz olsun.”

Sonra kapattı.

Bu cümle, köyde şöyle yankılandı:

Kimse seni aramazken neden “ben evdeyim” dersin?

Yarım saat sonra jandarma Kenan’ı aradı.
Bir kez… iki kez… beş kez…

Kenan telefonu açmadı.

Akşam üstü jandarma eve gitti. Kapıyı çaldılar, açmadı. Seslendiler, cevap yok. Kapıyı kırıp girdiklerinde Kenan, halılara sarınmış halde titriyordu. Çamaşır makinesi çalışıyordu; içinde iki pantolon dönüyordu.

Köyde bir söylenti daha gezdi: Kenan o gün bazı kıyafetlerini sobada yakmıştı.

Köyde gerçek, çoğu zaman “kesin bilgi” gibi dolaşır; ama bazen sadece “keskin şüphe”dir. Yine de şüphe, bir kez tutununca kolay bırakmaz.

Bölüm 7 — Yirmi Bir Gün: Çelişkinin Ritmi

Soruşturma derinleşti. Tanıklar dinlendi. GSM kayıtları incelendi. Haritalar açıldı. Zaman çizelgeleri çıkarıldı.

Kenan sorguya alındı.

Ve işte orada, gün gün uzayan bir şey başladı: çelişkinin ritmi.

Kenan’ın cümlesi hep aynı yere çıkıyordu:

“Ben mesaj attım. Başka bir şey yapmadım.”

Ama her gün, yeni bir detay onun hikâyesini çökertiyordu.

Zaman meselesi

Kenan “12.35’te çıktım, dağa gittim, çalı topladım, 1’de döndüm” dediğinde, bir görevli haritayı masaya koydu.

O çamurlu yolda o güzergâhın gidiş dönüşü, en iyi ihtimalle bir saatten fazlaydı.

“Nasıl 25 dakikada gidip döndün?” sorusu havada kaldı.

Çalı meselesi

“Çalı topladım” dedi.

“Çalı nerede?” dediler.

“Azdı… bıraktım.”

“Çalı toplamaya gidip çalıyı dağda bırakmak ne demek?” diye sorulunca, cevaplar inceldi, dağıldı, kayboldu.

Temizlik meselesi

Herkes çamura batmışken Kenan’ın kıyafeti tertemizdi.

“Süngerle sildim,” dedi.

“Nerede?” dediler.

“Evde.”

Ama tanıklar, onun evine uğramadan mahallede görüldüğünü söylüyordu.

Suç atma döngüsü

Sonra Kenan, olayın içine başka isimler sokmaya başladı.

“İki sarışın adam gördüm.”
Sonra o sarışınların o gün köyde olmadığı ortaya çıktı.

“Necati ve Hasan yaptı.”
Sonra Necati’nin şehir dışında olduğu kanıtlandı.

“Yeğenim yaptı.”
Sonra yeğenin başka yerde olduğu çıktı.

Her çöken hikâyeden sonra Kenan aynı yere dönüyordu:

“Yalan söylüyorlar.”

Bu noktada soru şuydu:

Kim yalan söylüyordu? Köy mü? Tanıklar mı? Resmî kayıtlar mı?

Bölüm 8 — Tehdit Mesajları ve Köyün Aynası

Tam bu günlerde aileye garip numaralardan mesajlar gelmeye başladı. Yurt dışı kodları, sahte hatlar, gizli numaralar…

Mesajların tonu nett i: korkutmak, susturmak, aramayı değersizleştirmek.

Kim gönderiyordu?

Kenan mı?
Kenan’ı yönlendiren biri mi?
Yoksa köyün bilmediği başka bir mesele mi?

Bu sorular, köyün üstüne sis gibi çöktü.

Ve köy, kendine bakmak zorunda kaldı.

Çünkü yıllardır şunlar söylenmişti:

“Boş ver, gariban.”
“Aklı yerinde değil, bir şey olmaz.”
“Bize dokunmuyor ya.”

Bir yerde bir kadın rahatsız edilirken, “ayıp” sayılıp üstü örtülmüş; bir yerde bir başka kadın şikâyet etmekten vazgeçirilmiş; bir yerde “aman büyümesin” diye susturulmuştu.

Köy, yıllarca küçük kötülükleri görmezden gelerek büyük kötülüğe davetiye çıkarıp çıkarmadığını düşünmeye başladı.

Bu düşünce, kar kadar ağırdı.

Bölüm 9 — Evde Kalan Şeyler ve Dönmeyen Biri

Hatice’nin evi, zamanla bir müzeye dönüştü.

Bir günün yarım kalmışlığı müzesi.

Ocak kapatılmıştı artık ama yanık kokusu, sanki duvarlara sinmişti.
Sütün taşma izi temizlenmişti ama Şükrü’nün zihninde hâlâ sobanın kenarında duruyordu.
Telefon hâlâ pencere kenarıyla özdeşleşmişti; Şükrü her çaldığında irkilirdi.
Takma dişler… en acısı oydu. İnsanın kendini “tam” hissettiği şey bile yarım kalmıştı.

Şükrü, geceleri aynı koltuğa oturur, Hatice’nin boşluğuna bakardı. O boşluk, evin en büyük eşyasıydı artık.

Torunlardan biri bir gün dedi ki:

“Babaannem neden gelmiyor?”

Şükrü’nün cevabı yoktu. Çünkü bazı sorulara cevap vermek, cevap bulmaktan daha acıtır.

Bölüm 10 — Kapanmayan Soru

Soruşturma sürdü. Kenan gözaltına alındı. Şüphe büyüdü. Köyün dili değişti: eskiden “olmaz öyle şey” diyenler artık “nasıl oldu?” demeye başladı.

Ama hikâyenin en ağır kısmı, hâlâ aynı yerde duruyordu:

Hatice Demir bulunamadı.

Bazen bir kayıp, sadece bir insanın kaybı değildir; bir köyün güven duygusunun kaybıdır. Kapıların kilitlenmediği bir yerin, bir gece ansızın kilit satın almasıdır. Kadınların gündüz bile tek başına yürümeye çekinmesidir. Çocukların, “yabancı” kelimesini öğrenmesidir.

Ve geriye şu kaldı:

Yanmış bir yemek,
Taşmış bir süt,
Pencere kenarında bir telefon,
Banyoda unutulmuş dişler,
Ayakkabılıkta duran botlar
ve eksik terlikler.

Köyün üstüne çöken kış, bir mevsim değildi artık. Bir soru işaretiydi.

Hatice Demir nerede?

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News