“Rüzgârın Götürdüğü Kız”

“Rüzgârın Götürdüğü Kız”

YOLUN KENARINA ATILAN KIZ

Elena Marlo’yu vagonun arkasından, çöpe atar gibi fırlattıklarında güneş tepenin ardında kavurucu bir kızıllıkla batıyordu. Dizleri yere çarptığında çıkan tok ses, boş çöl yolunda yankılandı. Genç kız nefesi kesilerek kuru tozu içine çekti, gözleri yanarken boğazı acıyla yandı. Onu buraya getiren adamlar, tek bir kez bile arkasına bakmadı. Atlarının nalları ritmik şekilde uzaklaştı, geride sadece toz bulutu ve Elena’nın dudaklarında acı bir aşağılanma tadı kaldı.

Elena on dokuz yaşındaydı. Ayakları çıplak, bacakları çakıl taşlarından çizik içinde, beyaz keten gömleğinin kolu sürüklenirken yırtılmıştı. O sabah babası onu Amarillo’nun arka sokaklarından birine sürüklemiş, lanetler savurmuş, kendi kaybettiği borçların hesabını ona yüklemişti. Babası, kumarda kaybettikçe daha da gölgelenen gözlerle kızına bakmıştı: suçlu arıyordu, vicdanını susturacak bir kurban…

Ve saloon sahibi, borcun bir kısmını silmek için genç kızı istemişti.

Babası bir an bile tereddüt etmedi.

Elena bağırmış, yalvarmış, tırnaklarını tahtalara gömmüştü.

Ama o adam imzayı attı.
Kızını bir katır gibi devretmişti.

Saloona sokulduklarında utanç daha da keskinleşti. Ahşap masaların etrafında oturan sarhoşlar kahkahalarla ona baktı. Bir adam masaya vurup bağırdı:
“Bu kız, bacağı kırık bir inekten daha değersiz!”

Elena kollarını göğsünde çaprazladı. Küçücük görünmeye çalıştı. Karanlıkta kaybolmak istedi. Ama kaçacak yeri yoktu.

Sonra… kapılar açıldı.

Sessizlik, boğucu bir sis gibi salona yayıldı.

İçeri Samuel Hart girmişti.
Ellili yaşlarının ortasında, yüzünde yılların sertliğini taşıyan, eli silah tutmuş bir çiftçi. Şapkası toz içindeydi, knuckle’larında eski kavga izleri vardı. Konuşmayan, girdiği her odada havayı değiştiren adamlardan biriydi.

Bar’a ilerledi. Bir kelime bile etmedi. Kalın bir keseyi masaya bıraktı.

Saloon sahibi parayı saydı, başını kaldırdı.

“Bu kız artık senin, Hart. Ama kaçarsa sorumluluğu da senindir.”

Poker masasındaki bir sarhoş kahkaha attı.
“Önce dişlerine bak istersen!”

Ama Samuel’in bakışı ona döndüğünde kahkaha boğazında dondu. Hart’ın gözleri çelik gibi soğuktu. Sessiz ama öldürücü o bakış, adamın kelle koltukta olduğunu hatırlatıyordu.

Samuel Elena’yı çağırmadı.
Ona bağırmadı.
Elini uzatmadı.

Sadece sordu:

“Yürüyebilir misin?”

Elena başını salladı.
Yürüyemiyordu.

Samuel onu zorlamadı.
Yanına geldi, diz çöktü ve yumuşak bir sesle tekrar sordu:

“Kalkmayı deneyebilir misin?”

Elena denedi… ama bacakları çöktü.
Kalabalığın içinde kahkahalar yükseldi.

Samuel hiçbirine bakmadı.
Eğildi ve kızı kollarına aldı — tıpkı kırık bir kanadın altına ışık düşürmek gibi özenle.

Elena ağladı. Bu kez korkudan değil… anlamlandıramadığı bir yumuşaklıktan.

Ve birlikte oradan çıktılar.


RANCH’E GİDEN YOL

Gün batımının kızıl ışıkları tüm ovaya dökülürken atları Amarillo’dan uzaklaştı. Elena titreyerek eyerin arkasında oturuyor, ne bekleyeceğini bilmiyordu. Samuel ara sıra başını çevirip ona baktı, ama bu bakış tehditkar değildi. Daha çok, “düşme diye” bir kontrol gibiydi.

Samuel’in atı, geniş tarlaların arasından ağır bir ritimle ilerledi. Uzakta tepeler koyu mor bir renge bürünmüş, güney rüzgârı kuru otların üzerinden melodik bir fısıltıyla geçiyordu.

Elena ne kadar güçlü olmaya çalışsa da dudakları titredi.

“Bunca parayı… neden?” diye sordu.

“Benden ne istiyorsun?”

Samuel cevap vermedi.

Sustuğu her saniye Elena’nın kalbi daha çok sıkıştı. Erkeklerin sessizliği, hayatı boyunca hep fırtına öncesi olmuştu.

Bir saat sonra küçük bir ahşap ev belirince Elena nefesini tuttu.

Burası… sakindi.
Korkunç derecede sakin.

Küçük bir veranda, sallanan sandalye, büyük bir ahır…
Hiç kimse yoktu.
Hiç ses yoktu.

Samuel attan indi, ona yardım etmek için elini uzattı ama yine dokunmadı. Sadece Elena’nın omzunun altına hafifçe destek oldu, o kadar.

Kulübeye girdiklerinde Samuel su getirdi.
Sonra duvara yaslanıp konuştu:

“Burada güvendesin.
Bu gece kimse seni alamaz.”

Elena’nın kalbi buna inanmak istemiyordu.
O kelime — güven — hayatında hiç gerçek olmamıştı.

“Peki neden… beni aldın?” diye fısıldadı.

Samuel başını kaldırdı.

“Baban… bir utancı satıyordu. Ben buna izin veremezdim.”

Ve dışarı çıktı.

Elena, kendisiyle ilgili ilk defa hiç kimsenin söylemediği bir cümleyi işitti:

“Seni değil, yaptıklarını suçladım.”


GECE VE GELEN TEHLİKE

Samuel gece boyunca ahırda uyudu.
Yatağı ona bırakmıştı.

Elena ise uyuyamadı.
Her kıpırtıya sıçradı.
Her gölgeye irkildi.

Sonra uzaklarda tekerlek sesi duyuldu.
Yavaş, ağır bir vagon…

Elena’nın kanı çekildi.
Samuel dikkatle ayağa kalktı.

İki adam indi vagondan.
Elena onları tanıdı: saloonda ona gülenlerdendi.

“Onu almaya geldik,” dediler.

Samuel sakince öne çıktı.

“Kız buradan bir yere gitmeyecek.”

“Kağıt imzalandı, Hart. O bizim malımız!”

Samuel’in kaşları çatılmadı.
Eli silahına gitmedi.

Sadece fısıldadı:

“Kağıt yanar. Ve ben ateşi yanımda taşıyorum.”

Adam silahına davrandı — ama diğeri onu durdurdu.

“Boşver. Bir kız için ölme.”

Vagon uzaklaştığında Elena’nın bacakları çöktü.

“Benim için… neden?” diye sordu.

Samuel derin bir nefes aldı.

“Çünkü kimse çöpe atılmayı hak etmez.”


SIRLAR AÇILIYOR

Elena o gece yatağın altındaki küçük sandığı buldu.
İçinde yıpranmış bir İncil…
Ve bir fotoğraf:
Kulübenin önünde gülümseyen genç bir kadın.

Mary Hart.

Elena fotoğrafı tutarken içi burkuldu.
Samuel’in neden ahırda uyuduğunu anladı.
Neden yatağının temiz olduğunu…
Neden gözlerinde sessizlik olduğunu…

Sabah Samuel onu ateşin yanında, battaniyeye sarılmış buldu.

“Yatağı kullanabilir miydin?” diye sordu.

Elena başını salladı.
“Bu yatak… birine aitmiş gibi.”

Samuel gülümsedi — acıyla.

“Aitti. Ama artık hayat devam ediyor.”


V. İKİ YARALI RUH

Günler geçtikçe Elena kulübede küçük işler yapmaya başladı.
Ahıra su taşıdı.
Çamaşır astı.
Atları taradı.

Samuel ne istediğini söylemezdi.
Zorlamazdı.
Sınır koymazdı.

Bir akşamüstü göz göze geldiklerinde Elena’nın içinde bir düğüm çözüldü.

“Ben artık kimse değilim,” dedi Elena. “Bana böyle davranmana gerek yok.”

Samuel başını iki yana salladı.

“Herkes bir şeydir, Elena.
Hiç kimse ‘hiç kimse’ olarak doğmaz.”

Bu söz Elena’nın yıllardır paslanmış kalbine değdi.

Kırık bir kapıyı ilk kez aralayan rüzgâr gibi…


VI. GELECEĞİN KAPISI

Bir sabah Elena verandada duruyor, tarlaya bakan Samuel’i izliyordu.
Adam yavaşça döndü.

“Burada kalmak istersen,” dedi,
“çalışır, öğrenir, kendi ayakların üzerinde durursun.
Gitmek istersen… yol açık.
Ben seni sahiplenmedim.
Sadece kapıyı açtım.”

Elena’nın boğazı düğümlendi.

“Peki… kalırsam, beni korumaya devam eder misin?”

Samuel’in cevabı kısa ama sonsuzdu:

“Yanında yürürüm.
Ama artık seni kimse sürükleyemez.”

O an Elena göğsünde ilk kez bir şey hissetti:

Gelecek.
Ve bu, hayatında ilk kez korkutucu değildi.


VII. SON

Rüzgâr ovada hafifçe esti.
Kulübenin kapısı ardına kadar açıktı.
Elena elini kapı pervazına koydu.

“Samuel…”

Adam döndü.

“Ben… ikinci bir şansı hak ediyor muyum?”

Samuel’in yüzünde nazik ama gerçek bir gülümseme belirdi.

“Herkes hak eder.
Ama sen… en çok sen.”

O sabah güneş doğarken Elena ilk kez kendine sordu:

“Ben kim olabilirim?”

Ve hayatında ilk kez cevaptan korkmadı.

Çünkü artık yalnız değildi.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News